Büyük Biraderin 52 Milyonu

Nüfusu “kalabalık” olarak nitelendirilen bir yerde, İçişleri Bakanı Kutlu Evren yeni bir bilgi paylaştı: “134 ülkeden” insan yaşıyormuş bu yerde. Sonra nasıl bir analoji yaptığını anlamadım ya da anlamak istemedim. Ancak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak 134 ülkeden gelen insanlara karşı yabancı düşmanlığı yaparak, suçu kontrol etmek için 52 Milyon TL’lik bir protokol imzaladı. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki mevkidaşı Süleyman Soylu bu parayla 169 noktaya takip sistemi yerleştireceğini duyurdu. Ayrıca mevkidaşı, “protokollerin yürürlüğe girmesini takiben yaklaşık maliyetler nihai halini alacak. Savunma Sanayi Müsteşarlığı aracılığıyla ASELSAN bu çalışmaları Türkiye’de yürüttüğü gibi KKTC’de de yürütecektir” dedi.

Nereden başlayacağımı bilemediğim bu haberi, ele alırken bir başka parti milletvekilinin “TC’nin dayatma yapmadığına” yönelik beyanı aklıma geliyor mesela. Buradaki protokol bir dayatma değil de onurlu bir işbirliğinin sonucu mu diye merak ediyorum. Bir şeyin dayatma olması için, Amerikan dizilerinde gördüğümüz sahnelere mi ihtiyaç var? Özgürlüğü yaşamamış olmaktan ötürü dayatmanın günün her anında, her alanında gerçekleşen iktidarın bir biçimi olduğunu unutuyor, sadece işkence odalarında gerçekleştirilen açık bir şiddet biçimi mi olarak anlıyoruz acaba.

Türkiye, bizi gözetlemek için 52 Milyon harcama yapıyor. Bu ülkedeki en küçük gelişmeden haberdar olmak için bunu yapıyor. 134 ülkeden biri olan Türkiye, kendine ait olmayan bir coğrafyanın güvenliğini sağlama bahanesiyle, iktidarını her noktaya yaymaya çalışıyor. Çok yaşa Bentham, Panoptikon nihayet buraya da yerleştiriliyor. Camiden, kışladan, elçilikten, bankadan sonra hapishanenin gözetleme araçları da en son teknolojiye kavuşuyor.

İçişleri Bakanı, yabancıların tehlikeli olduğunu söylüyor, yabancı olan ülkeyle protokol imzalayıp, 169 takip noktasının doğrudan yabancı bir ülkeye bağlı olacağı bir sistemi de ardından gazeteye duyuruyor. “Uluslararası bir protokol” olduğu için de, KKTC tarafından onaylandıktan sonra Anayasaya aykırılık üzerinden gidebilmek mümkün olmayacak. Çünkü devletlerarası antlaşma niteliği, bunu engelliyor.

İnat edip kavga verecek bir güç ortada olmasa da, dile getirerek can çekişme sancısında doğruları söylemeye denemek, kurgulanmış gerçeği yaşayanları rahatsız etmesinin umutsuzluğunda işin mali tarafına da bakmakta yarar var.

52 Milyon TL’lik kaynak bu proje için ayrılıyor. Parayı Türkiye’de verebilir, KKTC öz kaynakları da… Ancak 52 Milyon’a “büyük biraderin” bizi izlemesine olanak sağlamak yerine neler yapılabiliriz. Bunu düşündük mü?

Bugünün rakamlarıyla adı geçen miktar 24000 civarında asgari ücretlinin yatırımlarıyla beraber yaşayabileceği bir miktara denk gelmektedir. DPÖ’nün hanehalkı işgücü istatistiğine göre 8,075 işsiz Kıbrıs’ın kuzeyinde ikamet etmektedir. Başka bir deyişle, tüm işsizlerin / dar gelirlilerin mali olarak desteklenmesi ile zaten suç ve suça sebep olan fakirlik sorununun üstesinden gelmek için kullanılması mantık olmaz mı ?

Sağlık, eğitim gibi temel konulardaki kronikleşmiş sorunları aşmak için kullanılması daha etkili sonuçlar veremez mi ?

Bahsi geçen parayla piyasa değerine 300’ün üzerinde konut yapabilmek mümkünken, dar gelirli insanların ucuz konuta erişmesini sağlamayı denemek daha yerinde olmaz mıydı?

Kelalaka bir sonuç olacak belki ama meselenin özeti:

Bakan, yabancı düşmanı bir kukla…

Sistem, Türkiyenin mühim ve ülvi çıkarlarının korunmasından başka hiçbir işe yaramayacak olan yeni bir iktidar alanı yaratma çalışması…

Kaynak ise insanların değil, iktidarın ihtiyaçlarının devamı için harcanacak…

Yeni birşey mi?

Tabi ki değil.

Neden mi yazdım?

Bu ülkede bir zeytin ağacı gibi kök salıp, gelişecektik ya… Hatırlatmak istedim..

 

 

 

Barış İçin Şeffaflık

Crans Montana görüşmeleri Kıbrıs’ın geleceğinin tartışıldığı en önemli toplantılardan biriydi. Farklı ağızlardan Crans Montana görüşmelerine dair bilgileri birleştiriyoruz. Kıbrıs Türk liderliğine yakın kaynaklar Anastasiadis’i, Kıbrıs Rum liderliğine yakın kaynaklar Türkiye’nin güvenlik ve garantilerle ilgili tutumunu başarısızlıkta sorumlu tutuyor.

Hiçbir taraf kendinden kaynaklı sorumlulukları dile getirmiyor. Her iki taraf da cömert davrandığını, karşı tarafın “isteksiz” olduğunu söylüyor.

Bu görüşme sonrası TC, “BM Parametrelerinin” değişmesi gerektiğini savunurken. Kıbrıs Rum tarafı BM parametreleri ile çözüme hazır olduğunu söylüyor. Kıbrıs Türk tarafı siyasi partiler ve belediye başkanları ile toplantı düzenliyor. Herkes zeminini oluşturmaya çalışıyor.

Ancak her iki tarafta da demokratik bir açık söz konusu. Çünkü, halkı temsil eden liderlerin ne görüştüğünü halk tam olarak bilemiyor. İçeriğini bilmediğimiz birçok görüşme gerçekleşti. Şimdi bize bu bilmediğimiz konuyla ilgili taraf olmamızı bekliyorlar. Oysa ki, demokrasinin temeli şeffaflık değil mi? Eğer öyleyse demokrasiyi ortak bir değer olarak benimseyen toplumlar olarak demokratik bir açılım getirecek kadar cesaretimiz var mı?

Sanırım böyle bir adım, ülkenin geleceğinin belirlenmesi ve böylelikle toplumların siyasi özne olarak kararlarını verebilmesi için son derece önemlidir. Karşılıklı dezenformasyon üzerinden yürütülen bu sürecin devamlılığı tarafların niyetleri kadar, tarafların temsil ettiği toplumların da niyetiyle ilgilidir.

Suçlama oyunları için değil, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarının geleceklerine karar verebilmeleri için görüşme tutanaklarının erişilebilir olması gerekmektedir.

Madem ki Crans Montana süreci sonlandı, artık zirveye dair dönüştürülebilecek bir şey kalmamıştır. İhtiyacımız “derin bağlantılı” gazetecilerin, güvendiği kaynaklara değil doğrudan bilginin kendisine erişmektir. Bilgiye eriştiğimiz zaman iktidarlar ve herhangi bir iktidara yakın olanların değil, toplumların kendi aklı karar verecektir.

Bu noktada sivil topluma önemli bir görev düşmektedir. Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü zilyon senelik bu süreçte başarısızlığın bir sorumlusu da BM’nin kendisidir. Ellerini yıkayıp yarattıkları belirsizlikten sıyrılabileceklerini düşünmelerine izin vermemek gerekmektedir. Bu yüzden Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların barış içinde bir gelecek kurabilmeleri için “şeffaflık” talep etmeleri gerekmektedir.

Kapalı kapıların ardında değil, şeffaf bir şekilde görüşme tutanakları ele alınmalı, yapılandırılmış gayri-resmi diyalog ortamlarında bu konular detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Liderlerin korkuları ile tıkandıkları noktalardan, toplumların hoşgörü ve kararlılığı ile ilerleyebileceklerini anlamalıdırlar. Karşı tarafın neyi istemediğini öğrenmek, neyi vereceğini bilmek kadar çok güven yaratır. Bu yüzden güven yaratıcı önlemlere dair atılabilecek en önemli adım, görüşme tutanaklarının açıklanmasıdır.

Yeni bir süreç nasıl başlayacak sorusunu soranlar için de bulunmaz fırsat buradadır. Şeffaf bir şekilde neyin olmadığını öğrenip, nasıl olması ile ilgili olarak sivil toplum siyasi irade beyan etmelidir. Ancak bu koşullarda, gündelik iktidar kaygıları olan siyasi partiler ve yeniden seçim düşünen liderler irade gösterebilir.

Kıbrıs’ta tarafların kabul edebileceği bir çözüm yaratmak için yeni bir başlangıç yapabilmek mümkün. Bunun sağlanması için talep etmek önemlidir. Sivil toplum ve basın bu talebin öncüsü olduğu sürece, BM’nin buna kayıtsız kalması mümkün değildir. Edilgen unsurlar olarak yer aldığımız sayısını bilmediğim kez tekrarlanan görüşme süreci yeniden başarısızlıkla sonuçlandı. Başkalarının tepeden inme yöntemlerine karşı, etkin bir şekilde geleceği talep etmek gerekmektedir. Hal böyleyse, kilidin anahtarı şeffaflıktır. Crans Montana’daki görüşme tutanakları halka açıklanmalıdır!

Mertkan Hamit

10 Madde ile İsrail – Türkiye Anlaşmasının Kıbrıs’a Etkisi

10 Madde ile İsrail – Türkiye Anlaşmasının Kıbrıs’a Etkisi 

1- Kriz Filistin’e yardım gönderen Mavi Marmara teknesine yapılan saldırı ve 10 kişinin ölümü ile başladı. Türkiye saldırı sonrasında tazminat ve özür talebinde bulundu. Süreç içinde talepler ve kutuplaşmalar arttı

2- Sürecin dönüm noktası enerji siyasetinde Rusya ile ilişkilerin bozulması, Türkiye’nin Mısır – İsrail – Yunanistan – Kıbrıs arasındaki açılımlarda dışlanması ve Arap Dünyası’nda liderlik arayışının başarısızlığı ile yeni bir noktaya ulaştı.

3- AKP iktidarı Batı ile ilişkilerinde istediği noktaya gelemedi, Kürt meselesini çözemedi ve iktidarda kalması için yeni bir açılıma ihtiyaç duydu.

4- AKP’nin Şu an siyasi söylemi ne Avrupacı ne de Orta Doğu haklarına hitap edecek durumda değil. Bu yüzden MHP dengi bir söylemle Türk vurgusu ağır basan ama Batı ve Arap karşıtı bir söyleme doğru evrilecek.

5- İsrail ile yakınlaşmanın ana ekseni ise gaz ticareti. Kıbrıs – İsrail havzasında yaklaşık 3450 milyar metre küp – 700 milyar dolar değerinde gaza sahip olduğu düşünülüyor.

6- Mısır kendi gazını bulduktan sonra çıkacak olan gaz ya Türkiye üzerinden Avrupa’ya ya da Kıbrıs – Yunanistan üzerinden avrupaya satılacak. Türkiye ise tek kaynağa bağımlı olmamak ve bölgede aktör olmak için bu yeni ittifaka dahil olmak istyor.

7- Türkiye şu an 50 milyar metre küp gaz tüketiyor. Bu önümüzdeki 7-8 yılda 100 milyara çıkacağı düşünülüyor. Rusya ile bağımlılığın ilişkilerin dengesizliği de göze alındığında İsrail ve Kıbrıs gazının alternatif kaynak ve zamanla ana kaynak olabilmesi için Türkiye kendini garantiye almak zorunda.

8- Geçen yıl Reuters mülakatında Türkiye’nın Kıbrıs İsrail havzasından yıllık olarak üretilecek 30 milyar metre küplük gazın 8-10 milyarını satın alabileceğini söyledi!

9- Bu Kıbrıs – İsrail havzasına Türkiye’nin yaklasık olarak 2 milyar dolar yıllık ödeme yapabileceği anlamına geliyor. Mısır veya Kıbrıs’a yapılacak boru hattının eş maliyetli olduğu (tahmini 3 milyar dolar) düşünüldüğünde Türkiye, Avrupa piyasalarına da ulaşma şansı sunduğundan daha çekici bir pazar olacak

10- İsrail ile Türkiye’nin anlaşmasından sonra Kıbrıs’ta liderlerin ötesinde yeni bir hızlı çözüm sürecinin başlaması muhtemel. Reel politik mi yoksa halkların iradesi mi süreçte belirleyici olacak şu an kestirmek zor. Ancak, her koşulda bu yakınlaşmanın ekonomik sonuçlarını düşündüğümüzde Kıbrıs’ta gaz üzerinden bir çözüm ihtimali yükselmiştir. Aralık sonuna kadar çözüm olağan dışı bir söylem olmayabilir.

Mertkan Hamit

Türkiye’nin Kıbrıs Cehaleti ve Türkiye Medyası…

Creative business corporate work concept: tablet computer PC, modern black glossy touchscreen smartphone with news internet web site, stack of newspapers, cup or mug of fresh coffee and metal ballpoint pen on wooden office table

Türkiye’nin Kıbrıs Cehaleti ve Türkiye Medyası…

Türkiye kamuoyunun Kıbrıs’a dair algısının sorunlu olduğunu bilmeyen yoktur. Kıbrıs ile olan ilişki, Anavatan – yavru vatan ikilemiyle başlar, sizi kurtarmasaydık bitmiştinizcilerle devam eder, nüfusunuz ne ki tükrüğümüzle boğarızcılara kadar uzanır. Askerliğini yapan on binlerce insan olmasına rağmen, Kıbrıs’a dair milliyetçiliğin ötesine geçen bir algıya pek rastlanmaz.

Ne zaman ki Kıbrıslı Türkler, süregiden ilişkiye başkaldırır aynı teraneler yine başlar. Ne zaman ki Kıbrıslı Türkler, yaşadıkları coğrafyaya dair kaygılarını dillendirir, arkasında maddi bir ilişki ortaya konulmaya çalışılır. Maalesef, hal böyleyken sıradan insanların reflekslerinden çok Türkiye medyası Kıbrıs’a dair yeni bir bakış oluşturmak gibi bir pozisyon geliştirmemiş olması esas sorundur. Kıbrıs’ı, gerçekleri ve kaygıları ile anlatma tercih edilmez.

Mevcut iktidara karşı gelirken, insanı, özgürlüğü, demokrasiyi ortaya koyan birçok yazar için de konu Kıbrıs olunca, milliyetçi refleksini önleyemez… Kıbrısı uğruna kan dökülmüş bir “vatan toprağı” olarak görmeyi yeğler.

Türkiye kamuoyunun Kıbrıs cehaleti ciddi bir sorundur. Kıbrıs’ta süreç ilerlerken Türkiye kamuoyunun Kıbrıs’ta bir oldu-bitti olmadığını aslında yıllardır ortaya konulan bir talebin meşru siyasi mücadelesinin verildiğini anlaması son derece önemlidir. Bitmeyen Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik kendi ülkesinin de sorumlu olduğunu, Türkiye’de yaşayan insanlar da aynı şekilde anlamalı ve Kıbrıs’taki ucuz siyasi aktörlerin oyunlarına alet olmaması için şimdiden Türkiye medyası bir tartışma zemini oluşturmaya yönelik çaba göstermelidir. Geç kalınmıştır, ancak hala daha gereklidir.

Dün, gazeteci bir arkadaşımın ortaya koyduğu bir noktaydı bu… Türkiye medyası Mağusa’yı, Maraş’ı hiç ziyaret etti mi diye sormuştu. O an kafamda bir ışık yandı. Gerçekten son iki üç yıl içinde Kıbrıs sorununa yönelik dünyanın çeşitli uluslararası yayın organları buralara gelip, onlarla meseleleri enine boyuna tartışmışken, Türkiye’nin medya mensuplarının pek yolu buralara düşmedi. Hali hazırda görevlendirilmiş bir iki muhabirin kendi dünya görüşlerinden başka araştırmacı bir haber içeriğine karşılaşmadığımı söyleyebilirim. Belli ki ana akım medyanın dikkatini çekmedi Kıbrıs’taki gelişmeler.

Maalesef Türkiye medyasında Kıbrıs’ın kumarhanelerine dair haberlerin ötesinde bu ülkenin sivil toplumunun, aktif yurttaşlarının yaptıklarına yönelik pek bir şey anlatılmıyor. Kıbrıs cehaleti medyanın ilgisizliği nedeniyle devam ediyor. Yapılan etkinlikler Guardian’dan New York Times’a kadar yer buluyor, muhabirler haber yapmak için yolu tutuyor ancak kendi dilinde olmasına rağmen Türkiye’deki ana akım medya bu konuda aldırışsız tutumunu sürdürüyor.

Türkiye medyasının bu umursamaz tutumu değişmeli. Hemen, şimdi!…

Ümit Kıvanç : Yerli ve millî – Son kalkışma (radikal)

Elbette başka pek çok insan, başka pek çok mesaj da denk gelebilirdi, bunlar geldi. CHP İstanbul milletvekili Mahmut Tanal, birden göğsünü sıkıştıran muhalefet mesuliyeti ve zihninden taşan vasata kendini bırakıp, şöyle bir tweet atmıştı (yazımına dokunmuyorum):

“Amerika uşağı mvekili Değilim Yahudi Madalyam yok.Halkımızın vekiliyim.Antiemperyalistim.Yolsuzluk ve hırsızlık yapanların korkulu rüyasıyım.”

Tanal başka bir mesajında da, “Yahudi Üstün Madalyası”ndan sözediyordu. Maksat yine aynıydı: “Yahudi”den madalya aldığı için Tayyip Erdoğan’ı kınamak.

Türkiye’de, herhangi bir kimseyi kınamak için “Yahudi’den madalya aldı” diyebilirsiniz. Size laf edecek pek az kimse çıkar. “Neye yaradı senin antiemperyalistliğin?” diyen de muhtemelen çıkmaz. “Yahudi”nin kafadan kötü olduğu önkabulünden şüphelenmek, Türk usulü antiemperyalizmin yükümlülükleri arasında değildir. “Amerikan uşağı” olma, yeter.

Belirli bir insan grubunu doğuştan sahip olduğu ve değiştiremeyeceği bir kimlik özelliğiyle damgalamak, şişede durduğu gibi durmaz. Şişenin gülsuyu veya içki şişesi olması gayet önemsizdir; hiç fark etmez. Türkiye’de “Yahudi”ye, “Ermeni”ye, “Rum”a kolaylıkla yönelen ırkçılık, “Arap”ı da es geçmez, bir tabaka aşağıya aynı kolaylıkla yayılır, bu defa “Kızılbaş”a, “Zerdüşt”e sıra gelir… böyle gider…

Necmettin Erbakan, memleketimiz için “yüzdeee doksan dokuuuz virgül dokuuzuuu Müslüman olaaan!!!” diye haykırmayı pek severdi. O haykırdıkça utancımdan yerin dibine geçerdim. Bir insan, soydaşlarının, dindaşlarının yaptığı katliamlarla, soykırımla, etnik temizlikle böyle nasıl övünür, diye nafile kafa patlatırdım.

Tamamı : http://www.radikal.com.tr/yazarlar/umit_kivanc/yerli_ve_milli___son_kalkisma-1438307

Maraş’ta Ne Hortladı

Benim akademik hayatım inişli çıkışlı oldu. Sınavı çok iyi yaptım deyip sonra da hiç beklemediğim kadar düşük bir not aldığım çok olmuştur. Listede adımın karşısında o kötü notu gördüğümde yaşadığım his hep aynıdır. Önce karnımda bir boşluk hissederim, sonra bu his düğüm haline gelir. Duygularını özgürce yaşayanlar ağlamayı becerebilirken benim yaşadığım daha çok bir ‘bönlük’ hissidir. Bir taraftan nasıl oldu diye düşünürken, diğer taraftan kendi kendimi sorguladığım çok olur. Zihnim, hiçbir değeri olmayan bir sonuca üzülüyor olmakla yenilgi hissi arasında gidip gelir.

Maraş’taki yangın ve ardından yaşadığımız süreç ile ilgili olarak bunun ne alakası var diyebilirsiniz. Ancak kendi açımdan benzeri bir huzursuzluğu yaşadığımı itiraf etmeliyim. Günün sonunda Maraş meselesi üzerine uzun süredir farklı biçimlerde dahil olmanın verdiği yakınlık, Kıbrıs konusunda bir değişim bekliyor olmanın umudu ve bu beklentilerin tatmin olmadığı gerçeğiyle yüzleşmenin huzursuzluğu da diyebiliriz bu hisse.

Agamben ‘egemen olanın’ istisna halinde belirleyici olan olduğunu söyler. İstisna halindeki anlayış bir anlamda da egemenliği elinde bulunduranı, egemen anlayışı ortaya koyar. Aslında halk egemenliği deyip, halkın iradesini elinde bulunduranın kim olduğunu anlamak için sürer durumu değil, istisna durumuna bakmamız gerektiğini telkin eder Agamben kendinden on yıllar önce Karl Schmidt’in çalışmasını yeniden yorumlarken.

Maraş’ta çıkan yangın ise tam bir istisna haliydi. Hiç beklenmedik bir noktada yangın çıktı. Günün sonunda müzakere sürecinde işler tıkırında gidiyor, müzakerelerin ele alınış biçimi yolunda gidiyor ve hatta ‘Kapalı Maraş’ı Yılanlara bırakmayacağım’ diyen bir lider de süreci yönetiyorken oldu bu. Ancak önceki paragrafta dediğimiz gibi istisna halini ortaya çıktığında bir anda yine statükonun ruhu hortladı.

Kıbrıslı Rum liderliği, ister iyi niyetinden isterse fırsatçılığından bir yardım penceresi açtı. Yardım elini uzattı. Yeşil hattın önünde destek ekiplerini sundu. Yangını beraber söndürelim. Bu meseleyi çözelim dedi. Son derece yapıcı bir teklif sundu. Hani istemem ama yan cebime koy da demedi. Mesela ‘Yangın sırasında sizinkiler bizimkilere bir şey yapmayacağının garantisini verirseniz biz de 30’a 70 oranında yardım sunarız’ gibi bir şey de söylemedi.

Ancak biz egemen anlayışı ortaya koyduk. Ne Kıbrıslı Rum toplumundan destek almayı seçtik, ne biz hallederiz deyip kendimiz halledebildik. 1950’den beri yine bildiğimizi okuduk. Önce İngiliz üs yardımına başvurduk sonra Türkiye’den gelen yardımı geri çevirmedik.

Yıl 1957 mi ? Hayır!

Yıl 1967 mi ? Hayır!

1974 mi? Yine Hayır!

Benim için Akıncı’nın liderliği bizi biraz da biz yaptığı için değerli aslında. Yani kendi sorunlarımızı kendimizin çözebileceğine inandığımdan eğer çözemeyeceğimiz durumda ise akılcı bir biçimde hareket edeceğine inandığım için önemli.

Milliyetçi gürültüye kapılmayacağı için önemli. Kendi kapasitesiyle çözüm üretemediği noktada ulustan değil mantıktan hareket edebileceği için önemli.

Yani 100 metre uzakta ortağımız olacak siyasi iradenin yardım dururken, kilometrelerce uzaktan alınacak ‘ulusal kardeşimize’ ihtiyaç duymayacağına inandığımız için önemli…

Bugün istisna halini yaşadık. Liderin ancak anlayış değişimini pratikte uyguladığı zaman değişimi başarabileceğini gördük. Aksi halde egemen zihniyetin içinde kaybolabileceğini gördük.

Bu yangın 41 senelik ölü kenti daha fazla öldürmedi. Ancak yardım elini kibarca geri çevirirken, insanlığımıza sırtımızı döndük. Türkiye’den gelen yardım ile ‘yangın olayını da kurtardık’ diye derin nefes alanlar, egemen aklın denizinde boğulduğunun farkına varmadı.

Bu belki yaşadığımız en önemli istisna hallerinden biriydi. Başarısız olduğumuz bir denemeydi. Bende yarattığı his ise işte yukarıda anlattığım gibiydi. Biraz boşluk, biraz düğümlenme ve biraz da bönlük

Mertkan Hamit

(ilk hali gazeddakibris sitesinde yayınlanmıştır)

6 Mayıs: Haysiyet, Adalet, Özgürlük!

Geçtiğimiz aylarda ‘Abim Deniz’ kitabını okumuştum. Bugünün soluna ışık tutacak bazı yorumları vardı. Kendi kaleminden yazdığı bazı notları ise beni rahatsız etmişti. Bugüne uyarladığımızda emperyalizme karşı mücadelesi kuru bir ulusalcılıktan ibaretti, kimi zaman yabancı düşmanlığına varacak söylemleri vardı.
Ancak bu Deniz Gezmiş’i ve verilen mücadeleyi gözümde daha değersiz yapmamış, tam tersine bana önemli bir ders vermişti. Aslında o güne dair, o günün koşullarında söylenecek olanı söylüyordu. Bugüne dair söyleyecek birşeyi olsaydı, o zaman da sınıf, adalet, eşitlik ve özgürlüğü oluşturabilecek kapsayıcı bir dilde söyleyeceğini söylerdi heralde. Bu yüzden taşı toprağı örgütlemeyi başarmış, insanlara rağmen değil insanlarla beraber bir ideal için ölümü göze almıştı.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile beraber 1972 yılında devlet tarafından asılarak katledildi. İsmet İnönü, Bülent Ecevit aleyhte oy kullanırken, Süleyman Demirel bu kararı desteklemişti. Darbe hükümeti idamlarını onaylarken, ‘Abim Deniz’ kitabında bilmediğimiz birşeyi, Deniz Gezmiş’in ailesinin idamı önlemek adına verdiği mücadeleyi de öğreniyoruz. Mesela babasının yazdığı mektup, hukuk fakültelerinde hukuk teorisi dersinde ‘adalet nedir?’ konusunu anlatmak için okutulacak türdendir.
Adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesi insanı insan yapan bir mücadeledir. Bu kavganın en önünde yürüyenleriydiler, öldürüldüler. Yarattıkları değerleri yaşatmak adına kitaplar, filmler, şarkılar yapıldı.

Kavga bugün farklı şekillerde, farklı mecralar ve farklı yöntemler gerektiriyor. Belki söylemler ve eylemler değişti. Ancak sol adına aslolanın haysiyet, adalet ve özgürlük olduğu gerçeği değişmedi…