Utanmaktan Usanmak ya da Kalınbağırsakta Yaşama Hali…

Bugün 26 Ağustos 2017.

Bugün Derinya Plajı yeniden KKTC ve TC vatandaşlarının kullanımına açıldı.

İlerleyen yıllarda tarihte bugünü not alanlar ne yazacak?

Spotlar şeklinde özetleyeyim:

“Gece gündüz siyasi eşitlik ve temel insan haklarının ihlal edildiğinden şikâyet eden Kıbrıslı Türk toplumu, 26 Ağustos’ta utanılacak bir şey yaparken, siyasi eşitlik talebini sadece bir müzakere pozisyonu olarak kurguladığını ilan etti.”

“Eş zamanlı olarak insan haklarına duyarlı olmayıp, insan hakları talebini yaparak iki yüzlü bir tavır takındı. Tarihinde ganimetçilik gibi utanacak başka şeyler yapmış olan Kıbrıslı Türkler belki de bu yüzden rahat davranmış olabilirler.”

“Kıbrıslı Türkler kendi yönetimi altında olduğu iddia ettiği bölgede, geçiş noktası açılacağını duyurduğu Derinyaya giden yolun maliyetini Avrupa Birliğine ödetmekten geri kalmadı. Geçiş noktasının 2 yıl geçmesine rağmen tamamlanmamış olmasından dolayı yeni girişimler yapmadılar. Bundan rahatsız da olmadılar. Askeri bölgenin içinde yer alan sahile erişim kolaylaştırılmış, AB parası ile finanse edilen yol başka amaç için kullanılmıştır.”

“Mağusa Belediyesi, Derinya Plajı olarak bilinen bir sahil şeridini, sadece Kıbrıslı Türk ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanımına açıp, bunun adını da “Halk Plajı” olarak adlandırdı. Kentte yaşayan binlerce yabancı öğrenciye uygulanan ayrımcılığın yanında, turist olarak ülkeyi ziyaret edenlere de erişemeyecekleri bir plaj açtı. Adadaki Kıbrıslı Rum sakinlerle ise ülkeyi bölüşmeyi hedeflediğini söylerken, bir sahil konusunda bile askeri bariyerleri aşıp bir uygulama gerçekleştiremedi.”

“Ülkede yeni siyaseti temsil eden ana akım sağ ve sol siyasi partilerin liderleri tek kelimelik bir açıklama yapma ihtiyacı bile duymadı. Çözüm odaklı siyaset izleyeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Akıncı da aynı şekilde bu konuda açıklama yapma ihtiyacı duymadı.”

****

Derinya plajı bu detaylarla hatırlanırken, bir köy meyhanesinde bu tepkisizliğin dayanılmaz hafifliği yaşanacak. Her gece bir parti, partilileriyle yemekli toplantılar düzenleyecek.

Ayrımcılık gibi gereksiz meseleler gündemlerini işgal etmemeli, bardaklar iktidara bir gün daha yaklaşmaya kalkmalı…En fiyakalı olan ve en etkili konuşana mikrofon uzatıldığında ise uzun uzun anlatacak hak, hukuk, temizlik meselelerini…

Bizler ise koyun gibi dinleyeceğiz, kaybettiğimiz davanın kazanılmaması için elinde geleni ardına koymayanların hikayelerini…

Derinyada ayrımcılığa karşı duramayan bir insan LGBT haklarına taraf olabilir mi mesela… Ya da başka bir insan hakkına…

Mesela, 43 senedir tutsak tutulan kentin, kıyısındaki plaja yabancıların giremeyecek olması bilmediğimiz güvenlik bahaneleriyle normalleştirilecek olmasına, karşıtlık göstermeyecek fiyakalı ve mikrofona konuşmayı seven arkadaşlar…

Kuşatıldığımız ordu, elçilik ve yerel işbirlikçilerin yaptığı icraat ortadadır:

İstenmeyen Derinya Plajının açılması ve arzulanan Derinya geçişinin açılmaması…

KKTC dediğimiz yerin yapılanması, insanlara, kimin çıkarlarının önce geldiğini açık seçik göstermekte…

Bu bölgeden kimin geçeceğine “onlar” karar verir.

Bir bölgenin kalkınmasın “onlar” karar verir.

Ve eğer sahile gidip eğlenmek isterseniz, nereye gidip eğleneceğinize de “onlar” karar verir.

Bir tarafınızda yeşil hat, diğer tarafınızda ölü bir kent varken size süngü gölgesinde eğlence sunuyorlar.

Hiç şikayet etmeyin!…

Sessizlikleri ardından, mikrofon uzatılanlar ise bunu yüceltmeyi tercih edecek önümüzdeki günlerde…

Elçilik, ordu söz konusu olunca iktidar ve muhalefet bir oluyor. İşbirlikçi rollerini çok iyi oynuyorlar.

Elele verip, Doğu Akdeniz’in kalınbağırsağında yaşadığımızı yüzümüze vuruyorlar.

Utanmıyorlar.

Utanmayacaklar.

Sonra da dönüp; “43 senelik kalın bağırsağın temizlenemez olduğunu konuşmayın, onun yerine yapacağımız bumbarı düşünün” diyecekler…

First, We Need to Get Rid of the Bad Odour to be able to Clean Up the House 


“Cleaning up the house” is the new political advertisement based on which everybody is trying to shape their position. Almost everybody agrees that TRNC, where almost nothing works in the right way, needs reforms. Nepotism, corruption, misuse of office, double standards and so on are all very well known to all of us.
The reason why there is a skepticism about the argument of “let’s clean up our house” comes from the fact that it emerged right after the end of the Cyprus talks and was proposed as a substitute for federation.  Of course those, who want to clean up the house while working on finding a solution to the Cyprus problem or independent of what GCs want, could have  cleaned it up. But none of these was done. Why? Were all politicians lazy? Was everybody corrupt? Of course not.
The actors (TC politicians, the Turkish Embassy) involved in the ongoing situation did not let it. The Embassy, which has been controlling the domestic affairs for years, did not allow it. Embassy’s say is above the TCs’ voice. It would not be possible to “clean up the house” without touching the accomplices of the Embassy and senior bureaucrats, who allow corruption, in the TC system.
So sending new faces to the parliament will not help solve the problem. As long as you do not take any steps against “ the army- embassy-local accomplices”, which is the “establishment” in the north, they would defeat you. 
By walking  the path that the establishment wants you to walk, without touching the establishment, would bring more captivity and not freedom. Substituting  the domestic issues that bother people with what the future of the island will be is a a cheap opportunism by those who want to be elected. The deep establishment on the island  is a kind of ‘coup’ against those who consider the island as their home.
Cyprus problem help differentiate traditional left from right. The new right  is seeking a new starting point.  That is the reason why the new right considers Cyprob as if it did not exist and came up with a new discourse that entails steps to be taken in its absence. The new right ignores those who consider this island as their home and  want to be in government quickly. They rolled up their sleeves for a ‘Pyrrhic victory’.
The new right is building an argument for creating a clean society and apolitical  politics. But the new left is unable to put forward any counter argument. When faced with the impossibility of reaching a comprehensive settlement it does not sound very realistic to talk about comprehensive settlement again. They are not too keen on creating a new methodology in line with the UN parameters either. Due to confusion, the understanding of comprehensive settlement created with Turkey and pro-guarantee stance, they prefer focusing on TRNC affairs and the opportunities that it will create. In other words the new left, became the follower of the new right.
Politics of transparency should not be put away but let’s clarify one point: 
How do we build a counter argument? 
What kind of stance could we take on against the deep establishment (the army-embassy and local accomplices) on the island?
How can we ensure freedom and not captivity? 
In a recent radio program Mustafa (Ongun- a TC activist) said the following: “ there are people who want to clean up the house but they pretend that the elephant in the room is not there”.  Can you ignore the dirt created by the elephant even if you clean the house every day? The elephant represents Turkey’s military, financial and political presence. Are we going to ignore the elephant or are we going to start talking about the elephant in the room?
Especially those who are talking about ‘cleaning up the house’ should discuss it the most. How many army officers exist in the north? What is their annual budget? Where does their budget come from? Is the budget being used effectively? What are the areas under military control?
Turkish Forces stationed in the north of Cyprus is the least audited/inspected and least transparent body.  Are we late in tabling a political demand for their inspection and asking them to be transparent?  Don’t you think that the solution of the problem starts with pointing the broom at the army? However, if this is going to be left after  a solution, then isn’t it safe to say that the real intention here is ‘captivity’?
What are we waiting for? why do not we reduce the number of troops to the level of Day One? Why do not we reduce their number now to the amount indicated in the Treaty of Alliance or to the number of Greek troops in the south?
To briefly put, there is an elephant that has been sitting in the middle of the house for 43 years. If we are to clean the house, then let’s take it outside cause the house really stinks!
Mertkan Hamit
Translation: Fatma Tuna

Temizlik İçin Önce Pis Kokudan Kurtulalım

Ada yarısında yeni siyasi reklam kampanyası ev içini toparlamak denildiğinden beri, bu konuya dair herkes pozisyon ortaya koymaya başladı. Aslında, hemen herkes, yolunda gitmeyen KKTC düzeninin reforma ihtiyaç olduğu noktasında hemfikir. Kimse, yolsuz siyasetçilerin kendi ve ahbapları için kamu mallarını cukkalamasından memnun değil. Gücünü kişilerin ekmeği ile oynayacağı bir alan olarak kullanmasından da hoşnut değil. İstihdam sözü ile hantal ve iş yapamaz yapılar yaratılmasından memnun değil. Yolsuzluk ve çifte standarttan rahatsızlık yeni şeyler değil, bunlar hepinizin çok iyi bildiği şeyler.

Ev temizliği iddiasına kuşkuyla bakılmasının esas sebebi ise, konunun müzakereler sonrası oluşan havada, federasyonun ikamesi olarak ortaya konulmasından kaynaklanıyor. Elbette ev içini temizlerken, Kıbrıs sorunun neticelendirilmesine yönelik adım atmak isteyen atabilir. Ancak tam tersi de mümkün. Eğer bir ev varsa, ve arzulanan ev temizliği ise Kıbrıslı Rumların siyasi iradesinden bağımsız olarak tüm bunlar yapılabilirdi, yapılmadı.

Yapılmadı, çünkü eski siyasetçilerin tümü tembel miydi? Herkes yolsuz muydu?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü sürer durumun ilgili aktörleri buna olanak sağlamadı. İlgili aktörler sadece Kıbrıslı Türk siyasi eliti mi?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü bu kadar senedir etkin olarak iç işlerini etkileyen Elçilik boyunduruğu böyle olsun istemedi. Eğer bugün buna yönelik bir talep getirdiyse bunu yapmak mümkün olabilir. Ancak, insanların rahatsızlığı ile elçilik boyunduruğu arasında bir ilişki kurarsak, elçiliğin sözü Kıbrıs Türk siyasi iradesinin üstündedir. Çok daha büyüktür. Elçiliğin işbirlikçileri, KKTC derin yapılanmasındaki aktörler, yolsuzluğa açık çek veren üst düzey bürokratlara dokunmadan evi temizlemek mümkün değil.

Bu yüzden sadece meclise yeni yüzler göndererek sorun çözülmez. Kıbrıs’ın kuzeyinde “establishment” olarak göreceğimiz, derin yapılanmayı yani “Ordu – Elçilik – Yerel İşbirlikçilere” karşı adım atmadığınız sürece, onlar sizi madara eder, evinize gönderir.

Kuzey Kıbrıs’ın “establishmentine” dokunmadan, onların beklentileri doğrultusunda yürüyerek ise özgürleşme değil daha büyük tutsaklık yaratacak adımlar atılacağı kesindir. İnsanların hali hazırda rahatsız olduğu meseleleri, adanın geleceğinin ne olacağı sorusu ile ikame etmek ise seçilmek isteyenler için ucuz bir fırsatçılıktan başka bir şey değil. Adadaki derin yapılanma için ise, adayı yurt bilenlere karşı gerçekleştirilmiş büyük bir darbeden başka bir şey değildir.

Geleneksel sağ / sol ayrımının Kıbrıs Sorunu üzerinden olmasından dolayı, yeni sağ bu konuda kendine yeni bir başlangıç noktası oluşturma arzusunda. Bu yüzden Kıbrıs Sorununu yok gibi sayıp, bu konu olmadan da adımlar atmayı yeni bir hegomonik söylem olarak kurguluyor. Adayı yurt bilenleri görmezden gelip, kısa dönemde iktidar olma arzusunu yakalamak istiyor. Yeni sağ, Pirus zaferi için kolları sıvamıştır.

Yeni sağ apolitik siyasetin alanı temiz toplum yaratmak üzerinden şekillenirken, yeni sol, yeni bir şey ortaya koyamıyor. Karşı hegemonya inşa edemiyor. Kapsamlı çözümün imkansızlığı ile yüzleşince, yeniden kapsamlı çözüm demek gerçekçi gelmiyor. BM parametrelerine uygun yeni bir metodolojiyi oluşturup bununla ilgili adımlar atmaya mesafeli bakıyor. Akıl karışıklığı, Türkiye ile oluşturulmuş “kapsamlı çözüm” dengesi ve garanticiliği gibi faktörlerin nedeniyle de KKTC işlerine odaklanmaya ve buranın yaratacağı olanaklara ortak çıkmayı tercih ediyor. Yeni sol, bir anda yeni sağın kuyruğundaki maşrappa oluyor.

Şeffaflık siyaseti rafa kaldırılmasın. Ancak konuyu açıkça konuşalım:

Karşı hegemonyayı nasıl kurarız?

Adadaki derin yapılanmaya, Ordu – Elçilik ve Yerel İşbirlikçilere karşı nasıl bir tavır sergileriz?

Tutsaklığı değil, özgürlüğü kazanırız?

Geçtiğimiz günlerde Radyo Mayıs’taki program sırasında Mustafa (Öngün) bir ifade kullandı. Bu ifade bana göre ev temizleme muhabbetinde de açık seçik sorulması gereken esaslı noktayı işaret etti. Mustafa’nın ifadesiyle ortaya koyarsam: “Evin içini temizlemek isteyenler var ancak evin ortasındaki fili görmezden geliyorlar.”

Evin ortasındaki filin yarattığı pisliği her gün temizleyip evin hijyenik olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’nin askeri, mali ve siyasi varlığı filin kendidir. Gerçekten fili görmezden mi geleceğiz yoksa fil ile ilgili konuşmaya mı başlamalıyız.

En çok da ev temizliği diye yanıp tutuşanlar konuşmalı bunları.

Kaç askeri personel Kıbrıs’ın kuzeyinde yer almaktadır?

Yıllık bütçesi ne kadardır, kaynağı nedir ?

Bu bütçe etkin bir şekilde kullanılıyor mu ?

Askeri kontrol altında tutulan alanda neler oluyor ?

Kuzey Kıbrıs’taki Türk Silahlı Kuvvetleri adadaki en az denetlenebilir en az şeffaf olan yapılanmadır. Bu durumun denetlenmesi ve şeffaflaştırılmasına yönelik siyasi bir talep ortaya koymak için geç kalmadık mı?

Sorunu çözmek için ilk adım süpürgeyi önce askere yöneltmekten geçmez mi? Yok eğer o çözümden sonra olacak bir konu ise, esas niyet tutsaklıktan başka ne olabilir ki ?

Mesela, ilk siyasi söylem askerin mevcut kalabalık yapısının azaltılması olamaz mı?

Kıbrıs’ta bulunması gereken ve çözümün birinci gün gelmesi gerektiği rakama getirmek için neyi bekliyoruz. 30 bin ile 55 bin arasında olduğu iddia edilen rakam yerine, hemen yarın bu sayı İttifak Anlaşması sayısına, yani 650 rakamına indirilemez mi? Ya da en azından güneyde bulunan Yunan askeri sayısına getirilmesi talep edilemez mi?

Özetle, evin ortasında 43 yıldır yerinden kıpırdamamış bir fil var. Ev temizleyeceksek önce fili dışarı çıkaralım. Çünkü etraf çok pis kokuyor….

Mertkan Hamit

Gezicinin Seçim Anketi ve Bir Strateji

Son zamanlarda birden fazla anketle karşılaştım. Sıralamalar bir tarafa bıraktığında benim için dikkat çeken iki nokta var.
1. Verilecek olan ham oylar %50’yi bulmuyor. Yani Oy vermeyeceğim, kararsız, karma veya cevap yok gibi seçenekler hala nereye gideceği belli değil. Zemin kaygan. Kaygan zemindekileri “kaygılı kaygan” ve “çıkarcı kaygan oy olarak ikiye ayırmak mümkün.
2. Yüzde 50’yi oluşturan kaygan zemin bunların arasında “en kararlı” pozisyonu temsil eder. Ham oy dağılımlarını gördüğüm tüm anketlerde bu en büyük oran. Başka bir deyişle şu an “Oy Vermeyeceğim” diyenler Kuzey Kıbrıs’taki en büyük partidir.

Bu iki koşul ortada olduğunda dağıtılan oylarda hangi yöntemi uygularsanız uygulayın hata payı yüksek olacaktır.

Gezicinin anketinde varsayımsal yöntem, önemli bir kamuoyu algısı yaratma potansiyeli vardır. Bu algının ne kadar etkili olacağını bilmiyorum ancak benim siyaseti okuma biçimim çözüm umutlarının zora girmesinin de etkisiyle olacak “KKTC’nin sürer yapısına entegre olma” eğiliminin yükseleceğine bu yüzden de yeni icatlar değil var olan düzeni perçinleyecek yöntemlere dönük tercihlerin artacağıdır.
Kıbrıslı Türklerin gonyak sever olduğuna falan bakmayın siyasette en muhafazakar davranışları sergileme ata sporumuzdur.

Bu yüzden ben anket sonuçlarına baktığımda erken seçim olması halinde, kaygan oyların Gazici’nin varsaydığı gibi ağırlıklı HP’ye ya da TDP’ye gitmeyeceğini düşünüyorum. Hal böyle olunca ortaya çıkan sıralamanın da değişeceğine inanıyorum.
HP, TDP, CTP, YKP, BKP’ye gidecek olan “kaygılı kaygan” nitelendireceğimiz %20’lik kesimin büyük bölümü kuvvetle muhtemel bu seçim oy vermeyecek. (Kendimi de “oy vermeyecek grupta saydığımı söyleyeyim)
“Çıkarcı kaygan” %20 ise sisteme uygun olarak ağırlıklı olarak UBP ve az biraz da HP ve DP’ye gidecek.

Özetle, pazar günü seçim olsa bence bu ülkede UBP + DP koalisyonunu kuracak zemin vardır. O yüzden demokrat, ilerici ve alternatif arayanlar merkezi seçimler yerine odak noktalarını mahallelerine, kentlerine çevirmeli. Yaşam alanlarını dile getirmeli onu talep etmelidir. Oralarda çok daha kolay köklü dönüşüm yapacak dinamizm vardır. Kendi yaşadığımız sokağı dönüştürme fırsatı varken yerel seçimlere odaklanmak iyi bir çıkış yolu olur. Oradaki dönüştürücü güç iyi kullanılırsa, üç beş sene sonra merkezi idareye odaklanmak mümkün ve çok daha anlamlı olabilir.

AKP’nin Kuzey Kıbrıs’taki Darbesi

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com
*10 04 2015 tarihinde Gaile Dergisinde yayınlanmıştır

Geniş tabanlı hükümet denemesi koalisyon ortaklarının birinin kararıyla sona erdi. Bir tarafın geleneksel teslimiyetçi tavrı, diğer tarafın strateji yoksunu tutumu sayesinde bu sonuca ulaştık. Ancak herkes aynı soruyu soruyor. Şimdi ne olacak?

Bu yazı yayımlanana kadar mevcut hükümet krizi için yeni bir çözüm yolu bulunmuş olması muhtemel, o yüzden bu soruya farazi bir cevap vermeyeceğim. Yazı kaleme alındığı sırada UBP ile DP’nin bir koalisyon kuracağına dair beklentilerin yüksek olmasının yanında CTP – TDP – DP koalisyonu formülleri de gündeme gelmiştir. Olası seçeneklerin Kıbrıslı Türkler lehine ne derece sonuç alıcı olacağına yönelik tartışma başka bir yazının konusu olabilir. Benim gayem, bu süreçten çok yeni bir başlangıç için temel bir tespit yapmaktır.

CTP – UBP hükümetinin bizleri getirdiği nokta, belki de en can alıcı nokta, Türkiye Cumhuriyeti iktidarlarının, bu ülkedeki demokratik yapıya zerre kadar saygı duymuyor olması ve toplumsal talepler yerine kendi vizyonunu dayatmasıdır. Türkiye’nin aylardır süren ekonomik protokole ilişkin baskıcı tavrına ve ideolojik politikalarını dayatmasına en sonunda CTP – UBP iktidarı teslim olarak hükümet etmeyi sürdürmeye çalışmış, kabul edilemez uygulamaların altına imza atmıştır.

UBP hiçbir zaman teslimiyetçi olmaktan rahatsızlık duymamış, bunun ötesine geçecek herhangi bir umut vermemiştir. Bu yüzden UBP beklenildiği gibi hareket etmiştir. Ancak hükümet düşerken eleştirilerin esas hedefi CTP olmuştur; çünkü bu konuda umut olduğu iddiasını sürekli gündeme getirmiştir. CTP, UBP ile esas farkını halkın çıkarlarının tarafında olduğunu dile getirerek ortaya koymuştur. Ancak hükümet sürecinde, birçok konuda Türkiye’nin dayattığı politikaları “geciktirerek uygulama” yönünde bir anlayış takip etmiş, bunu farklılık olarak sunmuştur. Tabi bu yöntem geniş toplum kitlelerini ikna etmeye yetmemiş, CTP teslimiyetçi bir politika izlemesinden dolayı eleştirilmiştir. Günün sonunda, CTP için direniş anlayışı üç beş sosyal medya paylaşımı ile “gizli” toplantılarda ifade edilen hoşnutsuzluk cümlelerinden ibaret olmuştur. Ne kendi tabanı, ne de kendi tabanı dışındaki kitleleri etkileyecek bir direnişi kurgulayabilmiştir.

Bunun yanında CTP siyaseten halk kitleleri ile kendini barıştıracak bir yol da izlememiştir. 0,,18762571_303,00İktidarda olduğu süreç içinde anlamlı bir sosyal politika uygulayamamıştır. Barış politikalarının öncülüğünü, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaptığı tercihlerle heba etmiştir. Parti içi kavgaları, hükümet icraatlarının önüne geçmiştir. Mehmet Ali Talat’ın gölge başbakanlık yapması toplum tarafından kabul görmemiştir. Tüm bunların yanında, Kıbrıslı Türk yurtseverler açısından rahatsız edici açıklamalara sahip olan, sınıfsal mücadeleyi anlayamamış, barışa dönük samimi çabaları dahi “kantarın topuzunu kaçırmakla” eleştiren Birikim Özgür’ü stratejik bir pozisyona getirmiştir. Zaten CTP’nin “yetkin ve etkin” kadroları gayri resmi sohbetlerde bu tercihi: “Türkiye’nin dayatmacı politikalarına karşı oluşabilecek tepkilere karşı ‘geleceğe dönük’ stratejik bir hamle” olarak özetlemiştir.

Ancak teslimiyetçiliği tartışırken meseleye tek taraflı bakmamak gerekir; aksi halde yapacağımız tespit eksik olur. Başka bir deyişle CTP ve UBP’nin teslimiyetçi davranışı, Türkiye’nin pozisyonunu eleştiriden muaf kılmamalıdır. Hükümetin düşmesi, ekonomik protokol ile ilgili görüşmelerin Türkiye’nin istediği gibi sonuçlanmasına yönelik iradenin oluşamamış olmasıyla ilgilidir. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tercihlerini temsil etmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs’a bakışında emperyalist anlayışının hortladığı ortadadır. Özetle, Türkiye’nin arzularını sağlamayacak olanların yerine bunu sağlayacak olanlar getirilmesi için olanak sağlanmıştır.

Bir ülkede demokratik olarak seçilmiş bir iktidarın, halk dışı bir faktör tarafından görevinden alınmasının adı darbedir. Darbelere karşı mücadele ettiği için zamanında

KKTC CUMHURBASKANI MEHMET ALI TALAT ANKARA'DACTP’nin, özellikle de CTP içinde “darbenin mağduru” olduğunu iddia eden “delikanlıların” sempatisine sahip olan AKP, Kuzey Kıbrıs’ta sivil bir darbe gerçekleştirmiştir. Türk işi Troyka, “Türkoyka”, da Kıbrıs’ta teslimiyetçiler lehine ağırlığını koymuştur. Ancak “delikanlılar” bu konu üzerinden anlamlı bir tartışma yapılmasına izin vermeyecek bir yol izleyecektir.

Kıbrıslı Türklerin siyasi iradesine saygı göstermeyen, bu ülkeyi bir mahallesi olarak gören yayılmacı anlayış ile ilişkiler yeniden gözden geçirilmelidir. (1) Diyet borcu yani “kurtarılma” meselesinin de mali sponsorluğu Kıbrıs Türk halkınca yapıldığına göre artık borç misliyle ödenmiştir. Türkiye’nin ekonomi politikalarını eleştirmek ve bu politikalar üzerinden Kıbrıs’ın kuzeyinde egemen anlayışına karşı durabilecek bir anlayış oluşturmak gerekmektedir. Bu direniş anlayışının adresinin ise bundan sonra CTP olmayacağı kesinleşmiştir.

Yaşananları eleştirmekten çekinen, demokrasiye saygı duymayan ve darbecilerle uzlaşan bir yapıyla, ada yarısında siyaset için umut olmak mümkün değildir. Bu noktadan sonra CTP’nin, AKP’nin darbesinden ötürü mağduru oynayarak destek araması da ikna edici değildir. Bunu eleştirenleri “solcu hastalığı” ile teşhis edenlerin de statüko virüsüne esir alındığı açıktır. Çünkü bu koşullar oluşurken CTP buna karşı gelmek yerine dayatmalara karşı işbirliğini yapmanın yolunu aramaktadır. Aynı anlayış Mehmet Ali Talat’ın cumhurbaşkanlığı görevi süresince TC’den gelen pozisyonların benimsenmesine dönük çabalarında da görülür. CTP’nin egemen siyasi aklı, dayatmalara karşı direniş olarak değil, dayatmaları topluma pazarlayan aracı olmaktan ibarettir.

Bu noktadan sonra toplumsal muhalefetin her koşulda kendini yeniden kurgulaması gerekmektedir. Çünkü özelde CTP’nin ama genelde siyasete egemen hiçbir siyasi partininKudret_Özersay_(cropped) özgürleşme adına konuşabilecek sözü kalmamıştır. “Denenmemiş” olduğunu iddia eden “Halkın Partisi”nin de özgürleşmeyi getirecek anlayışa sahip olmadığı, konuyu ele alış biçimiyle, bir kez daha ortaya çıkmıştır. Çünkü tıpkı diğer egemen anlayışlar gibi erken seçim çağrısı yapan Halkın Partisi, seçimde almayı umduğu oy oranından bağımsız olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi politikaları üzerinden dayatmalarına karşı ne bir duruş ne de bir fikir ortaya koyabilmiştir. Demokratik bir sürecin liderliğini üstlenip sorunun çözümüne yönelik bir çıkış yapmamıştır. Meseleyi sadece bir yönetişim ilişkisine indirgeyerek iyi yönetim ilkeleri ile sorunların aşılabileceğine yönelik boş bir iddia ortaya koymuştur. (2) Halkın Partisi kadrolarının AKP’nin gerçekleştirdiği bu darbeye karşı bir duruş geliştirerek sahici bir muhalefet yapmayı tercih etmemesi turnusol etkisine sahiptir.

Sonuç olarak, Kıbrıs’ın kuzeyinde sallantıda olan hükümet, “küçük” bir darbe ile düşürülmüştür. Hükümet olanlar son derece beceriksiz ve öngörüsüz hareket etmiştir. Yine de bu yapılan darbe gerçeğini unutturmamalıdır. Çünkü hükümetin düşmesinde tek sebep beceriksizlik ve öngörüsüzlük değildir. Tam tersine, hükümet olmayı sadece bir “yönetişim” meselesi olarak görenlere Türkiye açık bir mesaj verilmiştir. Kuzey Kıbrıs’ta iktidar kalabilmek için gerekli olan, ülkeyi ne kadar iyi yönettiğiniz değildir. Türkiye ile al – ver ilişkilerinde; Türkiye’nin stratejik, ekonomik, siyasi ve kültürel çıkkararverildiarlarını ne kadar koruyacağınız ile ilgilidir.

Bu noktada yurtsever politika, bu adada yaşayan insanların ekonomik, siyasi ve kültürel
kaygılarını ön plana koyabilmekle ilgilidir. Bunun yolu da kuşkusuz federal bir çözümden ve adanın birleşmesine yönelik arzunun güçlendirilmesinden geçmektedir. Bunu merkeze alıp geniş tabanlı adalet ve eşitlik mücadelesinin özgürleştirici bir potansiyel barındırabileceğini söyleyebiliriz.

 

————————————————————–

Notlar
(1) Acı olan taraf ise Güney Kutbu’nda darbe olsa, dayanışma mesajları gönderecek olan Türkiye solu da bu konuda üç maymunu oynamaktadır. Bu, Türkiye solunun Kıbrıs konusuna ilgisizliğinin yanında Kıbrıs’a yaklaşımında egemen aklın dışında başka bir bilgiye sahip olmaması ile açıklanabilir. Bu yüzden Kıbrıs Türk solunun bu konuda da çaba göstermesi gereklidir.
(2) Halkın Partisi, iyi yönetim üzerinden mevcut koşullara alternatif olduğunu iddia ederken gerçekten naif bir anlayışta mıdır; yoksa verili koşulları ört-bas ederek egemen anlayışın devamlılığı için bir emniyet sübabı rolünde midir? Bu sorunun yanıtını ancak iktidara gelmesi hâlinde anlayacağız!

5 Soruda Kuzey Kıbrıs Seçimleri…

5

Soruda Kuzey Kıbrıs Seçimleri ?

1

İlk turda hangi adaylar ön plandaydı ?

 hqdefault (3)

İlk turda 4 aday ön plandaydı. İlk turun sonuçlarına göre bu 4 aday şu şekilde sıralandı

1- Derviş Eroğlu 28,5

2- Mustafa Akıncı 26.92

3- Sibel Siber 22.54

4 – Kudret Özersay 21.23

Adayların profillerinin ele alınarak yazılan ve kimin kimin adayı olduğuna yönelik kısa bir yazı burada var ( https://ekopolitix.net/2015/04/17/kim-kimin-adayi/ ) ancak özet olarak şöyle diyebiliriz

Derviş Eroğlu: KKTC içindeki çıkar ilişkilerine dayalı yozlaşık sistemin devamlılığını taahhüt eden kişidir.

Sibel Siber: CTP tarafından desteklenmiş olan, stratejik bir tercihti, genel olarak bir yenilenmeyi temsil ediyor olsa da altı yeteri kadar iyi doldurulamamış olduğundan ikna edici bir seçenek olmamıştır.

Kudret Özersay: farklı siyasi görüşlere sahip birçok kişiyi bir potada buluşturması, sivil toplum ve siyasi temsilcilik / müzakerecilik yetkilerine rağmen TC’nin hariciyesinin arzuladığı adaydır.

Mustafa Akıncı: genel anlamda statüko karşıtlığı ile çözüm ve federasyon iradesini temsil eden kanadın desteğini almıştır.

2

Eroğlu Neden Kaybetti ?

1267

Birçok sebebi olabilir. Öncelikle Eroğlu siyaseti ne genel geçer bir apolitizme (kudret özersay gibi) ne de derin bir sağ ideolojik noktaya (denktaş gibi) dayanır. Eroğlu’nun temel gücü maddi ve manevi destek karşılığında iradeye hakim olmaya dayanır. Bu açıdan 1974 sonrası siyasi iradeyi adam kayırma, rant dağıtımı, devlette iş gibi statükoyu güçlendirecek araçlara dayanır. Eroğlu’nun hiçbir zaman neoliberal bir sağ alternatif olma gibi bir kaygısı da olmamıştır çünkü yarattığı rant düzeni buna da karşıdır.

Gücü kuru ve kaba bir milliyetçiliğin yanında rant ilişkilerinden alan bu sistem, bir taraftan 1974 sonrası Türkiye’den gelen insanların hassasiyetlerini sömürerek varlığını devam ettirebilmiştir.

Uzun süre başkanlığını yaptığı UBP’den de ikinci tur telaşında gelen tepki öncelikle ‘Akıncı kazanırsa Türkiye’den gelen insanları yerinden edecek’ şeklindeydi. Ardından karşıtlarına ‘vatanı satanlar’ denilmiştir. Son olarak Türkiyeye mesaj vermek adına Türkiye’deki muhafazakar iktidarın iç çatışması Erdoğan / Fetullah Gülen arasındaki çatışmayı Akıncıya yıkmak hedeflenmiştir. Bu noktada Akıncı’nın Fethullah Gülen tarafından desteklendiği iddiası ortaya konulmuştur. Eroğlu’nun bu anavatancı siyasetinin artık sadece sol değil sağ seçmen tarafından da kabul görmemesi önemli bir sebep olmuştur. Yani Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı bir koloni olarak idare etmesindeki rahatsızlık olmuştur.

Bu yüzden Eroğlu aslında irade değil bir ‘iradesizlik’ göstergesi olduğu için kaybetmiştir. Aynı şekilde Kudret Özersay sağ içinde ‘irade gösterebilen sağ’ olabileceği için ciddi bir oy kazanmıştır.

3

Akıncı Neden Kazandı ?

akinci

Birçok neden söylenebilir ancak Mustafa Akıncı ile ilgili tartışmasız en önemli özellik iradeyi temsil etmesiydi. Bununla ilgili olarak seçmenin gözünde sınavı ise seçim sürecinde verdi. Seçim süreci başladığında dört boyutlu çözüm odaklı siyaset vizyonunu ortaya koyduğunda birçokları için ‘maraş’ konusu tehlikeli bir meseleydi. Maraş’ın liman ve hava alanı karşılığında açılması bir al-ver sürecinin dışında güven arttırıcı önlemler paketi olarak görmesi ve bunu son güne kadar sürdürmesi aslında dediğini yapacak bir aday olduğuna dair görüşü güçlendirdi. 5 yıldan sonra siyasi iradeyi yansıtacak liderin seçilmesi önem kazandı.

Özellikle ikinci turda bir diğer önemli nokta ise Akıncı’nın federalist duruşuna olan güvendi. Bu özellikle Kıbrıs’ta barış söylemine inanan ve 2004 yılında %65 oranında irade sergileyen seçmeni ikna eden bir noktaydı. Her ne kadar da 2004 yılında mobilize olan kitlelerin tercihi Mustafa Akıncı olmamış olsa da toplumlararası ilk işbirliğini Lefkoşa Belediye Başkanı olduğu 1978 yılında Lefkoşa Rum Belediye başkanı Lellos ile gerçekleştirmişti.

Belki de en önemli nokta ise geniş sol koalisyon oldu. Özellikle son bir haftada oy oranının 26.9’dan %60.50’a çıkarılmasında CTP kitlesinin desteğinin önemini vurgulamakta yarar var. Seçim kaybetmesine rağmen, seçim değerlendirmesini bir sonraki haftaya bırakıp, seçim süreci boyunca tüm zıtlaşmalara rağmen Akıncı’ya aktif destek verilmesi kararı CTP’nin tarihi kararlarından biri olmuştur. Aslında çözüm siyasetinin hala daha Kıbrıs Türk ilericileri arasında ana birleştirici unsur olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır.

4

Bu kadar değerlendirmeden sonra, Mustafa Akıncı’nın seçilmesi umut verici bir gelişme mi?

hope

Tek kelime ile: ‘EVET’

Bonus Soru

5

Türkiye bu gelişme karşısında çözüme katkı sağlar mı ?

Hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar için ortak soru bu. Acaba Türkiye adadaki çözüm iradesini ciddiye alarak uygun adımlar atabilir mi ? Haziran’da Türkiye’de genel seçimler var. O zamana kadar Türkiye’nin seçimlere odaklanacak olması karar alıcı bir politika üretmesini engelleyebilir.

Derkeeeeeennnn….

Recep Tayyip Erdoğan’ın şu açıklaması karşıma çıktı :

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan: Pazar günü KKTC Cumhurbaşkanlığı’na seçilen Mustafa Akıncı’dan, “Yavru vatan değil, kardeş ülkeyiz” sözlerine “Ağzından çıkanı kulağı duymalı” diyerek sert tepki gösteren Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a anında yanıt geldi.

Ve Mustafa Akıncı’nın şu açıklaması :

“Ben şunu söylemek istiyorum. Dün sonuçlanan seçimler, benim programımı, düşüncelerimi ve paylaştıklarımı halkıma anlatarak, halkımın onay verdiği düşüncelerdir. Neden rahatsız olunuyor, iki kardeş ilişkisinden anlamakta zorlandım. Yavrunun büyümesini istemiyor mu Türkiye?

Biz hep yavru mu kalalım, ayaklarımızın üzerinde durmasını beceremeyelim mi? Artık yetişkin bir ülke olmayalım mı? Söylediklerimin arkasındayım. Sadece kulaklarımla duymuyorum, kalbimle de beynimle de konuşuyorum. Söylediklerim inandıklarımdır, doğru olandır.

SONUÇ OLARAK

cevap-akinci-profile

Mertkan Hamit

Email: mhamit@gmail.com

twitter: www.twitter.com/mertkancyp

facebook: www.facebook.com/mertkancyp

Kim – Kimin Adayı?

2 Gün sonra bu saatlerde seçim sonuçlanmış olacak. Kararsız seçmen için özet olarak adayları gözden geçirmekte yarar var.

Derviş Eroğlu: Sistemin adayı

1267

KKTC’nin kendine özgü sistemi temelde yolsuz çıkar ilişkilerine dayanır. Eroğlu’nun seçilmesi ‘Bizim çocuğa da bir kırsal alan arazisi’, ‘yeğene da bir memur işi’ sistemini temsil eder. Bu noktada bu adayın etrafında en çok yoğunlaşan kitleler sistemden en çok faydayı kazananlar…

 

 

 

 

 

 

 

Sibel Siber: Partinin adayı

basbakan-sibel-siber-14055

CTP-BG stratejik olarak tercih yaptı ve ön plana çıkardığı adayı partinin dışına seslenebilecek biri olarak belirledi. Bu CTP’nin merkeze kayan siyasi anlayışından memnun olmayanların ancak CTP’ye oy verenlerin ise kopuşuna neden oldu. Sağ seçmenin partinin adayı Sibel Siber’e istenilen yakınlığı göstermemiş olması sağdan, sol seçmene hitap etmemesi de soldan oy kaybına neden oldu . Önemli bir stratejik tercih yapıldı, ancak istenildiği sonuçları yaratmadı. Sibel Siber sadece ‘partinin ve partilinin adayı’ olarak kaldı. Bu seçim ‘Napalım gardaş partinin kararıdır’ üzerinden savunma yapmanın sonunu getirdi gibi…

 

 

Kudret Özersay: Elçiliğin adayı

Kudret_Özersay_(cropped)

Zamanında  ‘çıt çıt çıt twitter’ diye eleştirilen özel temsilci daha sonra baş müzakereci olan Kudret Özersay önce #toparlandi sonra aday oldu. Sivil toplum üzerinden birincil ağını oluşturduktan sonra şimdi beklenenin üzerinde oy desteğinin ardından son müdahalelerle elçiliğin göz kırptığı isim olarak görülüyor. Bir tarafta UBP’li Belediye başkanlarının açık desteği, diğer tarafta elçilik oylarının yönlendirilmesinin mümkün olduğu bölgelerdeki yoğun bayraklı afişli reklamları Kudret Özersay’ın elçiliğin istediği kişi olduğunu doğruluyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

akinciMustafa Akıncı : Halkın adayı

Siyasetin içinde uzun yıllar bulunmuş olması, bu sürede oluşturduğu dolaylı veya doğrudan ilişkiler Akıncıyı seçimde parti mensubu olmayanların en çok benimsediği aday olarak ortaya çıkardı. Sağdan ve soldan ciddi destek görmesinin yanı sıra, sivil toplum örgütleri ve birçok akademisyenin de desteğini alan Akıncı, halkın adayı olarak seçmenin ilgisini çekiyor. Özellikle seçmenle ve genel anlamda kitleyle kurduğu ilişkinin samimi görülmesi Akıncı’nın güçlü tarafı oldu.

 

Bonus:

Arif Salih Kırdağ: Mehmet Ekin Vaiz’in adayı

hqdefault (2)

Arif Salih Kırdağ neredeyse her seçimde aday oluyor. Ancak ‘Yeni Dünya’ kampanyası bana göre son derece eğlenceli… Galiba seçimin en renkli tarafı da Arif Salih Kırdağ’ın kampanyası oldu. Bu noktada siyasete kattığı renkten dolayı teşekkür etmek şart!… Tabi bir de en başarılı reklam videosunun sahibi olduğunu söyleyelim…

 

 

 

 

 

En başarılı video: Yeni Dünya Yeni Lider

En heyecan verici video:

En yorumsuz! video: