Neden Oy Vermeyeceğim ?

 

Seçimlere sayılı günler kaldığı ve siyasi partiler ve adaylar son hamlelerini yapıyor. Tümünün odaklandığı tek birşey var: kazanmak. Bu kadar insanın kolektif biçimde seçimlere odaklanması, gündemi de dönüştürüyor. 2017 yılı sona ererken, yıl boyunca nelerin yaşandığını akılcı bir biçimde ele almak bile mümkün olmuyor. Tartışmalar; #hashtaglı iletilerden ileri gitmiyor. Aynı şeyleri söyleyen adayların neden farklı partilerde yer aldığını bir türlü anlamıyorum. Tüm bunlar vaatlerin absürtlüğü ile dalga geçmekten yorulan, kendimi de dahil gördüğüm öfkelilerin, öfkesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazının başlığından anlaşılacağı gibi bu seçim oy vermeyeceğim. Yazarken, derdim kısmen de olsa kendi adıma bu sebepleri ortaya koymak, en azından aklı selim bir biçimde seçim tartışmasına eleştirel bir gözle bakabilmektir. Bunun için benim için en önemli belli başlı kopuş noktalarını ele almak istiyorum.

  • Önce seçim kararı nasıl verilmişti hatırlayalım. Başbakan Özgürgün ile Ana muhalefet başkanı Tufan Erhürman TV programlarında atışmıştı. Başbakan, “delikanlı” edasıyla ile seçim için tarih istemiş, CTP Başkanı da olabilecek en erken tarihi söylemişti ve bir anda kendimizi erken seçimlerin içinde bulmuştuk. Böyle bir “adamlar atışmasının” toplumun tümünü etkileyecek kararlar yaratacağına tüm “feministler” sessiz kalmış, sabah akşam erkek egemen topluma karşı olduğunu söyleyenler, kararları “adam gibi adamların” aldığı bir toplumda, özne olmadıklarına tepki bile göstermemişti. Üstüne üstlük listelerde feminist kariyer yarışmasına tanık oluyoruz. Karar alıcıların “delikanlıların” olduğu yapıda, kadın-merkezli düşünen, sorumluluk sahibi feministlerin, insan haklarından taraf olanların ise buna sessiz kalıp “sığınma evi talep etmesini” içselleştirilmiş kadercilikten başka nasıl açıklayabiliriz ki?

 

  • Bu arada seçime, “erken” derken, seçimler çok da erkene alınmadı. Normal şartlarda Temmuz’da olması gerekiyordu. Olması gerekenden sadece 6-7 ay önce gerçekleşmiş oldu. Normal koşullarda sorumluluk sahibi bir siyasi parti, seçimin doğal tarihi bu kadar yaklaşırken, propaganda yapmanın yanında kapsamlı programlara sahip olması beklenir. Oysa ki, seçime giderken elimizdeki en kapsamlı program siyasi partilerin seçim manifestosu oldu. Yarın iktidar olacakların, çoğu konu ile ilgili söyleyebileceği şeyler tek paragraf. Tek paragraflık bir vizyonla, gerçekten birilerinin sizi 5 yıl temsil edebileceğini, temsilcilerin yürütmeyi belirleyebileceğine gerçekten ikna oldunuz mu? Bunun demokratik ve sağlıklı mı olduğunu düşünüyorsunuz ? Bu yüzden oy mu vereceksiniz? Eğer oy vermeyi ezbere yapılan bir davranış olarak kurgulamadıysanız bu zaafiyetlerin sonuçlarını tahmin edebileceğinizi düşünüyorum. Ama hayal edemeyenler için örnek vererek açıklayayım. Seçimin en karizmatik adayı, vekil olacak hatta bakan olacak. Mesela tarım bakanı olacak. İlgili bakanlığı ile ilgili 1 paragraflık programını hayata geçirmeden önce, bir büyükelçiliğinin onlarca sayfalık yapılandırılmış programı sunulacak. Elindeki 1 paragrafı kenara bırakıp, yapılandırılmış, projelendirilmiş programı uygulayacak. “İyilik timsali”, “hoşsözlü bakan”, o noktadan sonra artık başka bir ülkenin bürokratları tarafından hazırlanmış bir planın uygulayacısı olurken, bu ülke adına konuşacak. Projeyi mükemmel uygulayabilir. Ancak, kararı veren kim olacak ? Demek istediğim, gerçekten seçim yaptığımızda gerçekten bu ülkeyi yönetecek miyiz? Gerçekten bu ülkeyi yönetmeye hazır olan biri var mıydı ? Bence yok. Seçimlere gelmeden önce, muhalefet partilerinin var olanı eleştirirken, soyut güzel günler teması dışında bir siyasi argümanı var mıydı ? Hayır. Peki meclis dışında, meclise girme olasılığı olan partilerin var mıydı ? Hayır.
  • Mesele sadece plan ve projeye sahip olmakla ilgili de değil. Temsiliyet ve demokrasiye dair de zaafiyetler var. Demokrasiden ve toplumdan taraf olan partiler uygulanabilir bir siyasi programı oluştururken, bunu üyeleri ile bile paylaşmış durumda değildi. Katılımcı süreçler yaşanmamış ancak köklü çözüm önerileri ortaya atılmıştı. Ancak, köklü çözüm önerisi için, önce gelenekselin dışında bir yaklaşım gerekirdi. Konuya dair fikri olan 3-5 akil adamın yazacağı program, köklü çözüm değil tepeden inme elitist bir çözüm sunmak demekti. Demokrasiden taraf olan birileri için bu tavır kabul edilebilir olmamalıdır. Siyasi parti üyeleri, kendi partilerinin, siyaset yapma süreçlerinin dışında tutulurken, nasıl olurda sürünün bir parçası olarak hareket etmeyi anlayamıyorum. Ancak, bu koşulları kabul etmiş olacaklar ki, seçimlerde partileri için amigoluk yapma görevini kabul ediyorlar. Ancak, dışarda olan insanların bir parçası olanların bu tutumu protesto etme hakkı saklıdır. Oy vermemek biraz da demokratik süreçleri talep etme meselesidir. O yüzden siyasi partilerin ağalık sistemine karşı bir duruştur oy vermemek.
  • Günün sonunda, seçim alanına girdiğimizde üst akıldan gelen belli başlı projeler dile getirilmiş ama siyasi partilerin hiçbiri, siyasi üretimi gerçekleşmemiştir. Kaynak tartışması bile yapıldığında “TC’nin gerçekleştirmek için sunduğu projeler” bahsediliyor, “UBP-DP’nin bunları gerçekleştirmekte sorun yaşadığı” ifade ediliyordu. Ancak, hiç bir parti “Bu projeleri, kim nasıl hazırladı? Hangi ihtiyaca göre belirlendi?” tartışmasına girmiyor. Kaynak orada duruyor, onu etkin kullanmakta zorluk yaşanıyor gibi bir söylem ortaya atılıyor. Aslında, proje bazlı bile düşünülürken, “ülkenin ihtiyaçlarımızın ne olduğunu biz belirleriz” bile denilemiyor. Bunları bile konuşamayacaksak, korkak ve parmağın arkasına saklanarak siyaset yapılacaksa eğer siyasi haysiyet ortada yoktur demektir. O yüzden, birileri haysiyeti diline dolamış olabilir ama bu kadar çok haysiyetsiz duruş söz konusuysa, haysiyetten taraf olduğum için oy vermeyeceğim.
  • Belki de temel bir noktadan sorular sormak gerekir. Siyaset şirket yönetmek mi ? Yoksa irade mi ? Seçilme umudu olanlara söylemek gerek, eğer şirket yönetecekseniz, şirketinizin çalışanı olmayacağımızı bilmeniz gerek. Siyaseti kölelikten kurtulmak için kullanıyoruz köleniz olmak için değil. Siyaseti, özgür olmanın yolu olarak görüyoruz. Çünkü temelde hepinizin özgür olmak isteyen insanlar olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden özgürlük ve adaletten değil de patronaj sisteminden bahsettiğiniz sürece seçimlerin sizin KKTC LTD şirketinin patronu olma tiyatrosunu meşrulaştırmaya yaradığını biliyoruz. Seçimler, özgürlük arayan insanlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. O insanlardan biri olduğum için ben bu seçim oy vermeyeceğim.

 

UBP hükümete gelmesin, CTP gelsin. DP olmasın, TDP olsun, HP gelsin. Ayşe gitsin, Fatma gelsin. Nüfus çok, az, yasal vs…

Bu tartışmalara girmedim ve girmeyeceğim.

Boykotu karalayan egemenler ve onların sözcülüğünü yapanları görmezden gelenlere devam edeceğim. Günün sonunda, futbol sahasında, futbol oynanır. Takımların kim olduğu değil, yapılması gerekenle ilgileniyorum.

Eğer köklü bir dönüşüm istersek, çıkış yolu, takımların taraftar sayısı ile ilgili değil, oyunun kuralları, oynanışı ile ilgilidir.

Siyaset de böyledir.

Taraftara keyifli saatler geçiren amigolar olmak yerine, biraz da meseleyi konuşup buna yönelik tepkiler göstermediğimiz sürece, bu ülkede hiçbirşey iyileşmeyecektir.

Derdimiz, yaşadığımız yere sahip çıkmak, geleceği kurmaksa, geleceğe dönük konuşabilmek gereklidir. Aynı zamanda, siyasi partilerin yanlış bir dili konuştuğunu göstermek gerekir. Bu yüzden, işin özü bu seçim oy vermemek bugüne bakarken, yarını kurmanın yoludur.

Tepki Oylarına Dair Bir Seçim Yazısı

Mertkan Hamit
Seçimde tepki oyları üç yol izleyecek.
1- Tepki oylarının mühür olarak hükümette olmayan bir partiye gitmesi
2- Karma oy kullanılması
3- Doğrudan oy vermeyecek olanlar yani boykot oyları.
Seçimde belirleyici olacak olan tepki oylarının son halini anlayabilmek için HP’nin aday listesi son derece belirleyici olacak. Aynı zamanda tepki oylarının HP’nin mühür sayısını da belirleyecek. Şimdilik HP aday adaylarına dair herhangi bir dedikodu çıkmaması, ezber bozan aday çıkmama ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Diğer bir taraftan CTP ile TDP’nin aday adayları listesini karşılaştırdığımda tepki oylarında, TDP’nin daha avantajlı olacağı kuvvetle muhtemel.
CTP kontenjan adaylarında bir fark yaratamazsa, ana akım sol partiler arasında CTP ile TDP’nin yer değiştirmesini görmemiz bile muhtemel. Bu noktada CTP’nin geleceği tartışmalarının seyrini kontenjan adayları belirleyecek.
YDP’nin Doğuş Derya davası sonrasında zemin kaybedeceği düşünülüyor. Bence mağduriyet kartıyla “TC kökenli seçmen” üzerinde hala etkisini sürdürebilir. Özellikle TC kökenli seçmen üzerinden on yıllardır yapılan aşağılayıcı tavır da hesaba katıldığında, mahkeme kararının etkisi her halükarda YDP’nin tabanının sertleşmesine ve sağ oylarda DP tepki oylarının çekimi olabilir. Bu DP’ye zemin kaybettirir ama YDP’ye seçim kazandıracak gücü sağlamaz.
TKP-BKP ittifakının ise şimdilik hiçbir karşılık bulmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden “boykot” tercihli seçmenin kararını değiştirebilecek bir alternatif yaratmadığını söyleyebilirim.
HP adaylarını açıklamadan konuşmak erken, ancak tepkili ancak oy vermekte ısrarlı seçmenin oylarında TDP’nin daha kazançlı çıkma ihtimali olduğunu söylemem gerek. Ancak bu kazanımın, siyasi dönüşüme bir faydası olmayacağına da inandığımı belirtmeliyim.
Sürer durumdan rahatsız ve federal bir çözümün gerçekleşmediği her koşulda Kıbrıslı Türklerin yaşadığı coğrafyada oluşturulan iktidar ilişkilerinin bozulmasının kolay olmayacağının farkında olan insan sayısı oldukça yüksek. Bunun farkında olan insanlar aynı zamanda bundan rahatsız. Yapısal reformların TC tarafından belirlendiği, öz yönetim haklarının ihlal edildiği koşullarda, oy vererek başarısızlığı yeniden yaşamaya mahkum olmadığını düşünen insan sayısı bir hayli fazla.
Bu grup için öz yönetim haklarının talebi, “bizden birilerinin” mecliste konuşma yapması ile çözülmüyor. Tam tersine, “bizden birilerinin” meclis kürsüsüne sırtını dönmesi ile öz yönetim haklarının bir ilişkisi olduğunu görebiliyor. 
Son noktada, farklı görüşleri, arzuları, öncelikleri olan insanlar arasında önemli bir grup siyasi dönüşüme katkı sağlayacak olanın, seçimde oy vermemek olduğuna inanıyor. Bu yüzden olası seçimlerden sonra  yeni dinamizm boykot tartışmaları ekseninde değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. 
Seçim havasına rağmen, kararlı bir biçimde oy vermeyenlerin sayısı arttıkça, sivil itaatsizlik ortaya koyanların fazlalığı dikkat çekici olacaktır. Bu, siyasi partilerin de kendi zeminlerini kaybederek toplumla kutuplaşma risklerinin artacağını gösterecektir.
Kutuplaşma “yönetilemezliğe” katkı koyacak, doğal olarak, hükümet olanların kamuoyu baskısını ensesinde hissetmesi ile sonuçlanacaktır.
İyi yönetimin mümkün olması için, karar verme yetkisine sahip insanlarıntoplumdan çekinmesi gerekir. Şu an herkes en az benim kadar bu işleri bu şekilde yapacağını kabul ediyor değil, en absürt işleri yapmaktan çekince duymuyorlar. O yüzden onların oyununun dışından meseleyi ne kadar iyi organize edebilirsek belki de o kadar etki sahibi olacağız. 
Başka bir deyişle, iktidar olmadan baskıyı sürekli kılmanın yolu, başka bir iktidar oyununa bulaşarak değil iktidarın karşısında karmaşık bir blok oluşturabilmekten geçmektedir.
Seçimde oy vermeyerek, sivil itaatsizlik göstermek, birarada yaşamak için gerekli olduğunu düşündüğümüz ve geçerli olduğunu varsaydığımız “toplum sözleşmesini” tartışmaya açmak demektir. İktidar olma değil, geleceği kurma kaygısında olan kitleler için ise bunu ortaya koymanın yolu, bir anlamda, eski sözleşmenin geçersiz olduğunu söylemektir.

Gezicinin Seçim Anketi ve Bir Strateji

Son zamanlarda birden fazla anketle karşılaştım. Sıralamalar bir tarafa bıraktığında benim için dikkat çeken iki nokta var.
1. Verilecek olan ham oylar %50’yi bulmuyor. Yani Oy vermeyeceğim, kararsız, karma veya cevap yok gibi seçenekler hala nereye gideceği belli değil. Zemin kaygan. Kaygan zemindekileri “kaygılı kaygan” ve “çıkarcı kaygan oy olarak ikiye ayırmak mümkün.
2. Yüzde 50’yi oluşturan kaygan zemin bunların arasında “en kararlı” pozisyonu temsil eder. Ham oy dağılımlarını gördüğüm tüm anketlerde bu en büyük oran. Başka bir deyişle şu an “Oy Vermeyeceğim” diyenler Kuzey Kıbrıs’taki en büyük partidir.

Bu iki koşul ortada olduğunda dağıtılan oylarda hangi yöntemi uygularsanız uygulayın hata payı yüksek olacaktır.

Gezicinin anketinde varsayımsal yöntem, önemli bir kamuoyu algısı yaratma potansiyeli vardır. Bu algının ne kadar etkili olacağını bilmiyorum ancak benim siyaseti okuma biçimim çözüm umutlarının zora girmesinin de etkisiyle olacak “KKTC’nin sürer yapısına entegre olma” eğiliminin yükseleceğine bu yüzden de yeni icatlar değil var olan düzeni perçinleyecek yöntemlere dönük tercihlerin artacağıdır.
Kıbrıslı Türklerin gonyak sever olduğuna falan bakmayın siyasette en muhafazakar davranışları sergileme ata sporumuzdur.

Bu yüzden ben anket sonuçlarına baktığımda erken seçim olması halinde, kaygan oyların Gazici’nin varsaydığı gibi ağırlıklı HP’ye ya da TDP’ye gitmeyeceğini düşünüyorum. Hal böyle olunca ortaya çıkan sıralamanın da değişeceğine inanıyorum.
HP, TDP, CTP, YKP, BKP’ye gidecek olan “kaygılı kaygan” nitelendireceğimiz %20’lik kesimin büyük bölümü kuvvetle muhtemel bu seçim oy vermeyecek. (Kendimi de “oy vermeyecek grupta saydığımı söyleyeyim)
“Çıkarcı kaygan” %20 ise sisteme uygun olarak ağırlıklı olarak UBP ve az biraz da HP ve DP’ye gidecek.

Özetle, pazar günü seçim olsa bence bu ülkede UBP + DP koalisyonunu kuracak zemin vardır. O yüzden demokrat, ilerici ve alternatif arayanlar merkezi seçimler yerine odak noktalarını mahallelerine, kentlerine çevirmeli. Yaşam alanlarını dile getirmeli onu talep etmelidir. Oralarda çok daha kolay köklü dönüşüm yapacak dinamizm vardır. Kendi yaşadığımız sokağı dönüştürme fırsatı varken yerel seçimlere odaklanmak iyi bir çıkış yolu olur. Oradaki dönüştürücü güç iyi kullanılırsa, üç beş sene sonra merkezi idareye odaklanmak mümkün ve çok daha anlamlı olabilir.

Ümit Kıvanç : Yerli ve millî – Son kalkışma (radikal)

Elbette başka pek çok insan, başka pek çok mesaj da denk gelebilirdi, bunlar geldi. CHP İstanbul milletvekili Mahmut Tanal, birden göğsünü sıkıştıran muhalefet mesuliyeti ve zihninden taşan vasata kendini bırakıp, şöyle bir tweet atmıştı (yazımına dokunmuyorum):

“Amerika uşağı mvekili Değilim Yahudi Madalyam yok.Halkımızın vekiliyim.Antiemperyalistim.Yolsuzluk ve hırsızlık yapanların korkulu rüyasıyım.”

Tanal başka bir mesajında da, “Yahudi Üstün Madalyası”ndan sözediyordu. Maksat yine aynıydı: “Yahudi”den madalya aldığı için Tayyip Erdoğan’ı kınamak.

Türkiye’de, herhangi bir kimseyi kınamak için “Yahudi’den madalya aldı” diyebilirsiniz. Size laf edecek pek az kimse çıkar. “Neye yaradı senin antiemperyalistliğin?” diyen de muhtemelen çıkmaz. “Yahudi”nin kafadan kötü olduğu önkabulünden şüphelenmek, Türk usulü antiemperyalizmin yükümlülükleri arasında değildir. “Amerikan uşağı” olma, yeter.

Belirli bir insan grubunu doğuştan sahip olduğu ve değiştiremeyeceği bir kimlik özelliğiyle damgalamak, şişede durduğu gibi durmaz. Şişenin gülsuyu veya içki şişesi olması gayet önemsizdir; hiç fark etmez. Türkiye’de “Yahudi”ye, “Ermeni”ye, “Rum”a kolaylıkla yönelen ırkçılık, “Arap”ı da es geçmez, bir tabaka aşağıya aynı kolaylıkla yayılır, bu defa “Kızılbaş”a, “Zerdüşt”e sıra gelir… böyle gider…

Necmettin Erbakan, memleketimiz için “yüzdeee doksan dokuuuz virgül dokuuzuuu Müslüman olaaan!!!” diye haykırmayı pek severdi. O haykırdıkça utancımdan yerin dibine geçerdim. Bir insan, soydaşlarının, dindaşlarının yaptığı katliamlarla, soykırımla, etnik temizlikle böyle nasıl övünür, diye nafile kafa patlatırdım.

Tamamı : http://www.radikal.com.tr/yazarlar/umit_kivanc/yerli_ve_milli___son_kalkisma-1438307

Gözyaşlarını Silecek Mendili Alacak Gücü Olmayan Ülke…

Birçok ülkedeki gibi Yunanistan’da da meydanlar önemlidir.

20 Eylül 2015 tarihinde Yenidüzen Gazetesinde yayınlanmıştır.

Birçok ülkedeki gibi Yunanistan’da da meydanlar önemlidir. Meydan aynı zamanda geleneği temsil eder. Atina’daki en önemli iki meydan, Omonia ve Syndagma Meydanlarıdır. Syndagma Meydanı, parlementonun karşısında, geniş caddelerin kesiştiği noktadadır. Bakanlıklar, elçilikler, lüks mağazalar etrafında konumlanmıştır. Syndagma Atina’nın parlayan yüzüdür. Makarios’un balkonuna çıkıp konuşma yaptığı Büyük Britanya Hoteli de bu meydandadır. Buradan birkaç kilometre ileride Omonia Meydanı vardır. Omonia Meydanı, Syndagma’nın aksine göçmenlerin ve yoksulların alanıdır. Meydanda yürürken el arabalarında satış yapanları, dilencileri ve madde bağımlılarını görürsünüz. Omonia halkın meydanıdır.
Seçim mitinglerinde de sol partiler Omonia, sağ partiler ise Syndagma’da olmayı tercih ederdi. Ancak bu gelenek seçim sürecinde bozulmuşa benziyor.
Önceki gece Yeni Demokrasi Omonia’da cılız bir kalabalığın katıldığı miting düzenledi. Partinin lideri Meimarakis, Tsipras yönetiminin pahalı bir deneyim olduğunu, halkın bu deneyim ve sonuçlarından ders alması gerektiğini söyleyerek seçmenlerinden oy istedi.
Yeni Demokrasi üyesi olan bir arkadaşıma göre Meimarakis’in parti kitlesiyle bağı yok. Birçok geleneksel Yeni Demokrasi üyesinin seçimde partilerini boykot edeceğini söyledi. Başka biri ise SYRIZA ile görüşlerinin benzeşmemesine rağmen SYRIZA’ya oy vereceğini söylüyor. “Troykayla memorandumu Tsipras imzaladı, uygulayan da o olmalı. Sol bir fark yaratabiliyor mu göreceğiz” diyor.
Yanlarından ayrılıp, SYRIZA mitingini izlemek için Syndagma meydanına gidiyorum. Meydan SYRIZA destekçileriyle dolu ancak başlangıçta kitlenin heyecansız olduğunu farkediyorum. Durum Tsipras konuşmaya başlayınca değişiyor. Konuşması aşamalı olarak kitleyi canlandırıyor. Konuşmanın sonuna geldiğinde meydandaki hava değişiyor. Enternasyonel marşı ile kitleyi selamlayan Tsipras, özellikle sol seçmenine yönelik hamleyi sona bırakıyor. Sahneye İspanya’dan Podemos lideri Pablo Inglasias ile beraber Avrupa’daki çeşitli radikal sol oluşumların liderleri çıkıyor. Tümü Tsipras’a destek veriyor. “Hep birlikte dayanışmayla ileriye” mesajı veriliyor. Memorandumu imzalamanın yarattığı düş kırıklığına rağmen Avrupa solu SYRIZA’nın yanındayız mesajını açıkça veriyor.
Yanımdaki arkadaş, son hareketin Yunan sol seçmenine Lafazanis’in Halk Birliği ile SYRIZA arasında yapılacak tercihin SYRIZA’dan yana olmasına dair mesajın net olarak iletildiğini söylüyor. Bunun %1 civarında bir desteğin SYRIZA’ya geçeceğini, oy oranı %3.5 – 4 civarında olan Halk Birliği’nin ise barajı geçme şansının azalacağını ekliyor.
Eve dönüş yolunda, taksiciyle konumuz seçimler. Taksici bir cümleyle halkın gözünde ülkedeki ruhsal durumu ve siyaseti özetliyor:
“Kim kazanırsa kazansın… Günün sonunda Yunanistan’ın göz yaşlarını silecek mendili alacak durumu bile yok.”…

Yunanistan Dış Politika Meselesi Olarak Kıbrıs

Dış politika konusundaki tespitlerine güvendiğim bir arkadaşımla sohbet ederken seçimlerde barajı geçme ihtimali mümkün olan partilerin dış politika ile ilgili düşüncelerini tartışıyoruz.

18 Eylül 2015 tarihinde Yenidüzen Gazetesinde yayınlanmıştır

Dış politika konusundaki tespitlerine güvendiğim bir arkadaşımla sohbet ederken seçimlerde barajı geçme ihtimali mümkün olan partilerin dış politika ile ilgili düşüncelerini tartışıyoruz. Seçim sürecinde dış politikanın tartışmaların %20’sini bile oluşturmadığını söylüyor. En çok öne çıkan mesele mülteci konusundaki tutum ile Avrupalı diğer ülkelerle oluşturulacak ilişkilerin niteliği olduğunu vurguluyor. Kıbrıs veya Türkiye’den neredeyse hiç bahsedilmediğini söylüyor.
Yunanistan, özellikle Kardak krizi sonrasında, dış politikada yapıcı tavır sergilemeyi hedef olarak belirlemiş ülkelerden. Kosova’yı bağımsız bir ülke olarak tanımayı reddeden bir kaç ülkeden biri olan Yunanistan’ın, pozisyonunu değiştirip önümüzdeki aylarda Kosova’yı da bağımsız bir ülke olarak tanıma olasılığı var. Kosova’yı tanıması durumunda Kıbrıs Cumhuriyeti veya Sırbistan gibi yakın müteffiklerinin nasıl tepki vereceği ise merak konusu… Yunanistan kaynaklı ana dış politika konuları: Makedonya’nın isim meselesi ve Ege’deki deniz sınırlarının belirlenmesi olarak kabul edilir. Yunan hariciyesi Kıbrıs konusunun ise olabildiğince uzağında durmayı tercih eder.
Kıbrıs konusu ile ilgili olarak partilerin pozisyonunu soruyorum. Aynı zamanda Yunanistan’ın tutumunda seçim sonrası bir değişiklik beklenmeli mi diye ekliyorum…
Analizi dikkate değer…
Öncelikle, radikal bir değişiklik beklenmemesi gerektiğini söylüyor. Barajı geçmesi ön görülen: SYRIZA, Yeni Demokrasi, PASOK, Potami ve Merkez Birliği partilerinin federasyon konusunda sorun yaratmayacaklarını, garantiler konusunda ise, hiçbir ülkenin egemen bir ülkenin garantörü olmaması gerektiği noktasında genel bir uzlaşma olduğunu söylüyor.
Garantörsüz bir Federal Kıbrıs’ın, Türk – Yunan dengesine yönelik kaygıları ortadan kaldıracağına inanılıyor
Ancak Halk Birliği, Bağımsız Yunanlar (ANEL), Yunan Komünist Partisi ve Altın Şafak’ı ayrı değerlendirmek gerektiğini de ekliyor. Bu partilerin hiçbirinin iktidar olma şansı olmasa da Kıbrıs konusunda farklı yaklaşımlara sahipler. Yunan Komünist Partisi ve Halk Birliği federasyonu emperyalizmin çıkarlarına uygun bir yöntem olarak görmesinden ötürü, Altın Şafak ve Bağımsız Yunanlar’ın ise Kıbrıs’ın Helen adası olduğu ve federayonun Helenizmin çıkarlarına aykırı olmasından ötürü reddediğini anlatıyor. İçimden iyi ki iktidar olma şansıları yok diye geçiriyorum.
Oy vermeyecek seçmenlerin oranının seçim sonuçlarını belirleyeceğine inanılıyor.
SYRIZA’yı destekleyenlere göre, satın alınmış medyanın ve anketlerinin hiç bir önemi yok. Referandum’da %52 EVET çıkacağı tahmin edilirken, %60’ın üzerinde hayır oyu çıktıktan sonra, bu varsayım dikkate değer.
Bu sırada oturduğum kafedeki garson ne yazdığımı soruyor.
“Seçimler” diye cevap veriyorum…
Boş yere uzatma: “SYRIZA’nın kazanacağını yaz” diyor…

Yunanistan’da Bir Değil İki Hayalet Dolaşıyor…

Yunanistan seçimleri 3

Yunanistan’da sadece sosyalizmin hayaleti değil aynı zamanda faşizmin hayaleti de dolaşıyor.

16 Eylül 2015 tarihinde Yenidüzen Gazetesinde yayınlanmıştır.

Mertkan HAMİT

Yunanistan’da Bir Değil İki Hayalet Dolaşıyor…

Syntagma meydanı Yunan Parlemento binası ile kentin en işlek yolu Ermou’nun arasındadır. Bu meydanda sivil savaş yıllarında ve albaylar cuntası sırasında kanlı çatışmalar olmuştu. Son yıllarda ise polis ile eylemciler arasındaki çatışmalara ev sahipliği yapıyor. Artık Syntagma sadece Yunanlılar için değil, aynı zamanda Avrupa halkları için de kapitalizme verilen tepkinin vücut bulduğu, demokrasi ile ‘neoliberal aklın’ çatıştığı bir meydan.
Atina’da seçim havası Selanik’e kıyasla daha güçlü hissediliyor. Sokakta SYRIZA, eski SYRIZA bakanı Lafazanis’in Laiki Enotita (Halk Birliği), Yunan Komünist Partisi ve Yeni Demokrasi Partisi’nin ağırlığı var.

Önceki gece gerçekleşen münazara halkın gündeminde. SYRIZA lideri Alexis Tsipras ile Yeni Demokrasi’nin referendum sonuçlarından sonra istifa eden Antonis Samaras’ın yerine geçen çiçeği burnunda başkanı Vangelis Meimarakis dün akşam Maga TV’de kozlarını paylaştı.

Münazarada bir galibin olduğu düşünülmüyor. Ancak Samaras sonrası Yeni Demokrasi’nin oylarının yükselmesinde yeni lider Meimarakis’in etkisinin olduğu açık.

Bir kaç ay öncesine kadar SYRIZA ile Yeni Demokrasi arasındaki %10 olan fark bugün %1 oranında…
Meimarakis Yeni Demokrasinin çekideğinden geliyor. Politik “operasyonları” yürüten esas eleman olarak biliniyor. Sözünü sakınmayan bir muhafazakar olan Meimarakis, geçtiğimiz hafta canlı yayınlanan bir başka münazarada Tsipras’la kahve içmeyi teklif etti. Akşamki münazara da ise Yeni Demokrasi’nin seçilmesi halinde SYRIZA ile koalisyon kurmaya hazır olduğunu söyledi.

Tsipras ise böyle bir şeyin “doğaya aykırı bir ilişki” olacağını belirtti. Tsipras’ı Kıbrıs’ta sağ ile koalisyon kurma hevesli “solcular” duyar mi bilemem ama Tsipras’ın insani krizle mücadele adına izlediği açılımlar Yunanların gözünde halk tarafında olan bir figür olduğu inanışını koruyor.

Lafazanis liderliğinde, Glezos ve Zoi Konstantopolou gibi isimler SYRIZA’dan ayrılmış olsa da, gidenler halkın gözünde eş etkiyi yaratamadı. 26 milletvekiliyle kurulan Halk İttifakı, şu an %3.5 – 4 desteğe sahip. Tepki oylarını alamıyor ve 12 civarında milletvekili çıkarması bekleniyor.

Bunlar Yunan solu üzerinde Tsipras’ın gücünü de gösteriyor.

Pazar günü birinci olmak için Yeni Demokrasi ve SYRIZA kıran kırana mücadele verecek. Ancak seçimin üçüncüsü her koşulda belli ve Yunanistan ile ilgili en kötü haber de bu.

Faşist Altın Şafak’ın tepki oylarından pay alması bekleniyor. Ocak’ta SYRIZA’ya oy verip, Eylül’de Altın Şafak’a oy vereceğini söyleyenler var.

Acı ama gerçek: Yunanistan’da sadece sosyalizmin hayaleti değil aynı zamanda faşizmin hayaleti de dolaşıyor.

Bitmeyen Trajedi…

Bitmeyen Trajedi…

“Masanın gündemi kriz ve genel bir uzlaşı var. Krizin baş sorumlusu PASOK. Çözüm ise memorandumdan kurtulmak diyorlar. Meselenin seçimle çözüleceğine inanan neredeyse yok”.

15 Eylül 2015 tarihinde Yenidüzen Gazetesinde yayınlanmıştır

Mertkan HAMİT
Selanik, 400 yıl kadar Osmanlı hakimiyetinde kaldıktan sonra Yunan Devletine 1912 yılında katıldı. Osmanlı hakimiyeti sırasında kent Avrupalı Yahudilerin, Yunan ve Türk toplumlarının birlikte yaşadığı ve bölgenin en kozmopolit şehirlerinden biriydi. Bir liman kenti olması ticaretin gelişmesini sağlarken, özellikle Yahudi cemaatinin başlattığı eğitim kurumları, ardı ardına Yunan ve Osmanlı cemaatlerinin de eğitim konusunda açılımlar yapmasını tetikledi. Bölgenin kozmopolit karakteri entellektüel aktivitelerin de merkezi olmasına da sebep oldu. Bu yüzden Nazım Hikmet, Mustafa Kemal veya on liralık banknotlardan bildiğimiz Cahit Arf gibi isimler ve daha birçok entellektüel bu kentte doğdu, eğitim aldı veya yaşamlarının bir bölümünü geçirdi.

1885 yılından beri aynı isimle, aynı yerde, aynı aile tarafından işletilen Tsinari – Çınar isimli taverna da otururken sahibi nereli olduğumu soruyor. Kıbrıs deyine Yunanca konuşmaya başlıyor, Yunanistan’da defalarca karşılaştığım muhabbete yeniden başlıyorum. Kıbrıslı Türk olduğumu söyleyince bir sandalye çekiyor kendine de bir tsipouro da o alıyor. Soruları var, ilk kez bir Kıbrıslı Türkle konuştuğunu söylüyor. Kıbrıs konusunu enine boyuna tartıştıktan sonra, sıra benim sorularıma geliyor.

130 senedir aynı köşedeki ufacık bir taverna, 1 kilometre ötede Mustafa Kemal’in doğduğu ev var bugün Türkiye Konsolosluğu ve müze olarak kullanılıyor. Taverna ticarileşmiş bir yer değil görünen o ki bunu yapma gibi niyeti de yok. Balkan Savaşından beri durum bu kadar kötü olmadı herhalde diyor. Sisteme güveni yıkılmış durumda. Geleceği göremediğini söylüyor. Yakın arkadaşının borçlarını ödemek için evini sattığını anlatıyor.

Ardından Selanikli bir arkadaşım, arkadaşlarıyla beraber geliyor. Maria, PASOK üyesi, Selanik’de bir belediyenin belediye meclis üyesi seçildi. İlk kez 18 yaşında seçilmiş, şimdi 24 yaşında ve belediye meclisinde ikinci dönemi. PASOK’dan ümidini kaybettiğini söylüyor. PASOK’un bu seçim 10 milletvekili çıkarmasının bile bir başarı olacağını söylüyor. İstifa etmemesinin sebebini duygusal bağlarından ötürü olduğunu anlıyorum.

PASOK’un Kuzey Kıbrıs versiyonu CTP’yi ve CTP’li arkadaşlarımın benzeri tepkisi aklıma geliyor. Bu sosyalist enternasyonel hastalığı diye geçiriyorum içimden…

Masanın gündemi kriz ve genel bir uzlaşı var. Krizin baş sorumlusu PASOK. Çözüm ise memorandumdan kurtulmak diyorlar. Meselenin seçimle çözüleceğine inanan neredeyse yok.

İkinci günde genel izlenimim değişmiyor. Umutsuzluk toplumun her katmanını kuşatmış durumda. Seçimlerden sonra da Yunan trajedyası son bulmayacak gibi…

Kim – Kimin Adayı?

2 Gün sonra bu saatlerde seçim sonuçlanmış olacak. Kararsız seçmen için özet olarak adayları gözden geçirmekte yarar var.

Derviş Eroğlu: Sistemin adayı

1267

KKTC’nin kendine özgü sistemi temelde yolsuz çıkar ilişkilerine dayanır. Eroğlu’nun seçilmesi ‘Bizim çocuğa da bir kırsal alan arazisi’, ‘yeğene da bir memur işi’ sistemini temsil eder. Bu noktada bu adayın etrafında en çok yoğunlaşan kitleler sistemden en çok faydayı kazananlar…

 

 

 

 

 

 

 

Sibel Siber: Partinin adayı

basbakan-sibel-siber-14055

CTP-BG stratejik olarak tercih yaptı ve ön plana çıkardığı adayı partinin dışına seslenebilecek biri olarak belirledi. Bu CTP’nin merkeze kayan siyasi anlayışından memnun olmayanların ancak CTP’ye oy verenlerin ise kopuşuna neden oldu. Sağ seçmenin partinin adayı Sibel Siber’e istenilen yakınlığı göstermemiş olması sağdan, sol seçmene hitap etmemesi de soldan oy kaybına neden oldu . Önemli bir stratejik tercih yapıldı, ancak istenildiği sonuçları yaratmadı. Sibel Siber sadece ‘partinin ve partilinin adayı’ olarak kaldı. Bu seçim ‘Napalım gardaş partinin kararıdır’ üzerinden savunma yapmanın sonunu getirdi gibi…

 

 

Kudret Özersay: Elçiliğin adayı

Kudret_Özersay_(cropped)

Zamanında  ‘çıt çıt çıt twitter’ diye eleştirilen özel temsilci daha sonra baş müzakereci olan Kudret Özersay önce #toparlandi sonra aday oldu. Sivil toplum üzerinden birincil ağını oluşturduktan sonra şimdi beklenenin üzerinde oy desteğinin ardından son müdahalelerle elçiliğin göz kırptığı isim olarak görülüyor. Bir tarafta UBP’li Belediye başkanlarının açık desteği, diğer tarafta elçilik oylarının yönlendirilmesinin mümkün olduğu bölgelerdeki yoğun bayraklı afişli reklamları Kudret Özersay’ın elçiliğin istediği kişi olduğunu doğruluyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

akinciMustafa Akıncı : Halkın adayı

Siyasetin içinde uzun yıllar bulunmuş olması, bu sürede oluşturduğu dolaylı veya doğrudan ilişkiler Akıncıyı seçimde parti mensubu olmayanların en çok benimsediği aday olarak ortaya çıkardı. Sağdan ve soldan ciddi destek görmesinin yanı sıra, sivil toplum örgütleri ve birçok akademisyenin de desteğini alan Akıncı, halkın adayı olarak seçmenin ilgisini çekiyor. Özellikle seçmenle ve genel anlamda kitleyle kurduğu ilişkinin samimi görülmesi Akıncı’nın güçlü tarafı oldu.

 

Bonus:

Arif Salih Kırdağ: Mehmet Ekin Vaiz’in adayı

hqdefault (2)

Arif Salih Kırdağ neredeyse her seçimde aday oluyor. Ancak ‘Yeni Dünya’ kampanyası bana göre son derece eğlenceli… Galiba seçimin en renkli tarafı da Arif Salih Kırdağ’ın kampanyası oldu. Bu noktada siyasete kattığı renkten dolayı teşekkür etmek şart!… Tabi bir de en başarılı reklam videosunun sahibi olduğunu söyleyelim…

 

 

 

 

 

En başarılı video: Yeni Dünya Yeni Lider

En heyecan verici video:

En yorumsuz! video: 

 

Duyduun? ‘Mustafa Akıncı KKTC Tanıtılsın’ Demiş!!!

Yaptığı hatadan ders alan, bunun üzerinden ileriye yönelik bir vizyon koyabilen kişiyi eleştirmek adına geçmişiyle ilgili belgeler bularak o kişiye karşı kanıtlar ortaya koymak o insanı daha zayıf kılmaz. Aksine, bu davranışı yaptığı yanlıştan dönebilen daha erdemli bir kişi olduğunu gösterir.

Duydun mu? ‘Mustafa Akıncı KKTC Tanıtılsın’ Demiş!!!

8 Mart Emekçi Kadınlar Günü yürüyüşündeyken bir arkadaşımdan ‘yorumun nedir?’ diye bir mesaj geldi. Mesajı gönderen arkadaşım CTP’de yerel ölçüde yetkili, fikir ayrılıklarımız olan konular olsa dahi diyalog kurabildiğimiz biriydi. Yorumlamamı istediği mesaj 1999 yılı 8 Şubat tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmış Bakanlar Kurulu kararlarının olduğu Dış Politika ile İlgili Hükümet Açıklamasından bir alıntıydı. Alıntılı bölümde ‘Hükümetimiz, bu bilinçle KKTC’nin bağımsız kimliğinin güçlendirilip yaşatılması ve uluslararası alanda tanınması için her türlü çabayı harcayacağını Hükümet Programında belirtmiştir’ şeklinde bir ibare vardı.

Malum önümüzde seçimler var. Ben seçimden bir süre önce ilk turda oyumun Mustafa Akıncı’ya yönelik olacağını söylediğimden, benim de siyasi anlayışımı bildiğinden attığı yorumla mesajı dolaylı olarak fikrini bir daha değerlendir anlamına geldiğini farz ediyorum. Siyasi olarak düşüncelerimi bildiğinden, KKTC’yi tanıtacağını ilan eden bir hükümet programının altına imza atmış olan birini nasıl olur da Cumhurbaşkanı olarak destekleyebilirdim?

Aslında yorumum basit: ‘Evet KKTC’nin tanıtılması olmayacak duaya amin demektir. Saçmalıktır. Federalizme inanan biri için kabul edilmez birşeydir. 1999’da kktcye inanmaya olanak var mıydı bilemem ama bugün bunu söyleyecek siyasetçi kalmamış hepsi ona göre dillerini değiştirmiştir bu da o zaman yapılan beyanatın ne kadar gereksiz olduğunu ortaya koymaktadır…’ Fakat yorumda esas niyetin bu cevabı duymak olmadığı, ‘neden sibel siber değil de akıncı’ olduğuna gidecek olan bu konuşmayı, tekrar tekrar yapmamak adına cevabımı buradan paylaşmayı uygun buldum. Umarım bu meseleyle ilgili yazacağım ilk ve son kapsamlı yazı olacaktır.

Ancak, başlamadan önce kısa bir hatırlatma yapmakta yarar var:

Bahsi geçen açıklama 8 Şubat 1999 tarihinde, yani ben 12 yaşında olduğumda gerçekleşmişti. Benim böyle bir bilgiyi hatırlamam mümkün değil. Ancak bildiğim bir şey var. Bahsettiğimiz dönem 1999 – 2001 dönemi arasında UBP ve TKP koalisyon hükümetinin olduğu dönem olması. Biraz geçmişle ilgili detayları araştırdığımda, Derviş Eroğlu Başbakan, Mustafa Akıncı da Başbakan Yardımcısı ve Turizm Bakanı olduğunu buluyorum. O dönemki hükümette ağırlıklı olarak UBP’lilerden oluşan bir bakanlar kurulu vardı. Bakanlar Kurulu’nde işlerin nasıl çalıştığına dair doğrudan bir fikrim yok. Ancak aklın yolu Dış Politika konusundaki açıklamanın taslak metninin Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanacağını söyleyebilir. O dönem Dış İşleri ve Savunma Bakanlığı var ve bu görevi Tahsin Ertuğruloğlu yerine getiriyordu. Tahsin Ertuğruloğlu UBP tarafından bakan yapılmıştı. Bu durumda aslında Dışişleri tarafından hazırlandığını varsaydığımız bu açıklama, Başbakan yardımcısı tarafından imzalanmıştı. Şimdi buradaki açıklamaya tamamen inanabilir veya sadece imzalamak durumunda kalabilir. Buna dair yorumumu en sona bırakıyorum. Ancak buradan açıklanması gereken bir mesele daha var. Bu belge soldan kaybedilen oyları geri getirir mi ? Ya da bu belgeyi okuyan biri çok etkilenip, madem öyle oyumu bu adaya vermeyeyim diyebilir mi ?

İlk önce cevabımı söyleyim: Hayır.

Hayır dememi sebepleriyle açıklayacağım. Benim ortaya koyacağım bu sebepler, bir tarafta siyasi parti üyesi olmayan ancak siyasetle yaşayan birinin gözlemleriyken, aynı zamanda da bu ‘gördün mü be akıncı ne dediydi zamanında’ denilerek oy yönlendirmeyi hedefleyen ucuz yöntemin neden büyük etki yaratamayacağını düşündüğümü açıklayacaktır.

Detaylara geçmeden bir nokta daha vurgulamakta yarar var. Nihayetinde toplum lideri seçeceğiz ve meşru olarak temsil edilecek bu makamda yaklaşımım öncelikle Eroğlu’ndan kurtulmak. Bu durumda oy verme hakkına sahip bir vatandaş olarak stratejim belli : ‘ilk turda inandığım adaya, ikinci turda kurtulmak için Eroğlu’nun karşısındaki adaya oy vermek’

Şimdi gelelim detaylara…

Bana göre bu belge anlamsız çünkü şu an siyasette ciddi bir eksen kayması yaşıyoruz. Hızlı bir biçimde sağa doğru dümen kırıyoruz. Federal istenci sulandırıyoruz. Bu benim rahatsızlığım ve maalesef meclis içindeki siyasi partilerde önde görünen kişiler bu eksen kayması sayesinde var oluyor. Siyaset ekmek kapısı olunca, bu kişiler de tam gaz bu dönüşüme dahil oluyor. Bu noktada bu belgenin aynısı olmasa da, benzerleri her gün dile getiriliyor. Özellikle Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan onlarca açıklamada, ne barışçıl bir dile yer verilmemektedir. Kısa zaman önce kurtulmaya çalıştığımız ‘Derviş Eroğlu ile müzakereler konusunda uyum içinde çalışıldığına yönelik beyanat dahi yapılmıştı…

Ancak bu sağa kırma meselesinde sözüm CTP adayına değil, derdim daha geniş çerçevede siyasete dair.

Başka bir noktadan yaklaşalım. Bugün meclisteki tüm siyasi partilerin ‘iki bölgeli iki toplumlu federasyonu’ benimsiyor. Federasyon üzerine ahkam keserken, Annan Planı oylamasından beridir federasyon ve federal yaşama, federal kültüre dair bir adım atmış değiliz. Federasyonun siyasi partiler tarafından ‘sözde’ benimsenmesi de maalesef siyasetin merkezini sola yakınlaştırmadı. Tam tersine federasyon istemekle, istiyormuş gibi görünmek arasında akıl karışıklığının oluşmasına neden oldu.

Söz konusu 1999 – 2001 hükümeti olunca, söz konusu hükümetin programını inceledim. KKTC’yi tanıtma hedefinde olan UBP – TKP hükümeti programında şöyle bir cümleye yer verdi:

Hükümet:

Kıbrıs’ta iki halkın meşru hak ve çıkarlarını gözeten, eşitlik, egemenlik ve güvenlik ihtiyaçlarına yanıt veren, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin devamını içeren bir uzlaşmaya varmak ve karşılıklı kabul edilebilir bir anlaşmayı sağlamak için de her türlü barışçı çabayı harcayacaktır.”

Bunu okuduğunuzda çok garipsediniz mi ? Bence şu an neredeyse meclisteki tüm siyasi partilerde bu cümleyi koşulsuz kabul edecek durumda. KKTC tanıtacak olan hükümetin dediğini nasıl olurda ‘federasyon yapacak siyasi iradeye sahip partiler tarafından da kabul edilebilir?

Egemenlik halktan oluşurken, iki halk vurgusu yaparak iki ayrı egemenlik alanı yaratmaya yönelik söylem geliştireli uzun zaman oldu. Tabi ki bu söylem federal bir anlayıştan çok ayrılıkçı bir niyeti de içinde barındırıyor. R. R. Denktaş cumhurbaşkanlığından emekli olduğu dönemde, o zaman Cumhurbaşkanı olan Mehmet Ali Talat’a yönelik: ‘Talat iki halkı söylemeye başladı, iki devleti de isterse tamamdır’ şeklindeki beyanatı zihinlerden (ya da en azından benimkinden) kaybolmadı.

Hatta başka bir amaç için eski gazeteleri araştırırken Talat’ın zamanın birinde ‘KKTC bir günlüğüne bile olsa tanıtılsın’ biçiminde açıklama yaptığına dair haberi okuduğumu da hatırlıyorum. Diğer taraftan Türkiye’nin garantör olarak kalmasına yönelik bir siyasi kaygımızın olması, egemenlik talebinde olan bir halk bile olamadığımızın yansıması değil mi? Bu biraz oyuna katılmak isteyip, sürekli abilerin yardımına muhtaç olmak gibi bir şey.

Baştaki argümana gelirsem, KKTC tanıtacak olan bir hükümetin artık yaptıklarını federasyon yapacak olanlar söylüyor. Bu noktada da aslında tüm siyasi partilerin artık ayrılıkçı öğelere daha fazla olanak verdiğini, aslında federasyon isterken sinsi bir biçimde ortaya konulmak istenenin federal bir hayat değil, bir strateji oyunu olduğunu söyleyebilirim.

İşte bu strateji oyunları Kıbrıslı Türkler tarafından hep ‘Türkiye’nin truvası’ olarak uygulandı. Yani Kıbrıslı Türk çıkarı derken, Kıbrıs ülkesinde yaşayan insanların değil deniz aşırı güç ilişkilerinin tatmin edilmesine yönelik kurgulandı. Bu coğrafyada ulusçu bir anlayışla türkiye ile Kıbrıslı türk ilişkilerini hep bir dengeye oturtma dertlerine karşı, geldiğimiz koşullarda muhalif alanların örgütlenmesi genelde Kıbrıslılıkçılık üzerinden oldu. Hala daha da geniş anlamda o şekilde devam ediyor. Belki farklı yaklaşımlar, sosyal koşullara yönelik duruşlara ortaya çıkıyor (Feminist aktivizm, emek hareketi, ekoloji vs…) ancak işin genele yayılmış haline baktığımızda hala daha güçlü bir biçimde görülen kültürel ve siyasi kimlik üzerinden bir bakış açısı mevcut. Bu bakış açısında ise insanları temelde ilgilendiren şey ‘insan onuru’.

Son yıllarda Kıbrıslı Türklerin onurunu zedeleyen çok hareket oldu. 7 buçuk, 8 bin TL muhabbetinden tut da, ‘Sen kimsin be adam!’ diyerek Kıbrıslı Türkleri azarlayan eski başbakan şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söyledikleri, KTHY önünde eylem yapanlara yumruklarla giren polis, bugün hala daha çadırda eylem yapan KTHY çalışanları, polisi sivil idareye bağlayacağız deyip bağlamayan siyasi iradenin umursuzluğu ve dahası…

2004 yılındaki referandumdan sonraki kısa bir dönemi dışarı çıkardığımızda Kıbrıslı Türk toplumundaki sıradan vatandaşlar her gün statükonun yapısı nedeniyle istemediği bir dayatma ile karşılaştı. Aşağılandı. Hor görüldü. Ses çıkaranlar marjinal ilan edildi ama marjinaller o kadar çoğaldı ki, o karalama kampanyası da anlamsızlaştı.

Her ne kadar da ‘gombina’ üzerinden yaşamaya alışmış olsak da, insan onuru ile Kıbrıslılık hali bir biri içine geçmiştir. İşte insan onuru zedelenmiş insanların ne kadar kalabalık olduğunu bilmiyorum ama buna karşı gelebilmek için arayış anlarında bunun tedavisini sunacak olan siyasi irade özlenen bir nitelik kazanır.

Adaylar arasında ben bir kıyaslama yapmak istemiyorum ancak, ortaya çıkan bu kktc tanınsın imzalı belge benim ‘insan onurumu’ tamir edecek olan reçete ile ilgili değil. Aslında bu rahatsızlıktan kurtulmaya yönelik seçimlerde de farklı tavırlar benimsedim. Mesela 2013 yılındaki genel seçimlerde oy verirken UBP’den kurtulmanın önemini kabul edip karma değil mühür dedim. Dönüp CTP’ye oy verdim. Bunu yaparken birçok değerli insanın seçim kazanmasını istedim. İstediklerimden bazıları kazandı ancak CTP’nin kendi içindeki sorunlar siyasal hedeflerin önüne geçti. Adil bir yönetim için önemli adımlar atacağına, gerekli kararları alacağına inandığım kişilere bugün baktığımda bu kişilerin 1) Partinin toplumu dönüştüren değil günlük işleri üzerine yoğunlaşıp kaybolduğunu 2) Sessizliğe bürünerek kendini teknik işlere verdiğini 3) Parti içi kavgalarda etkisizleştirildiğini görüyorum.

Bu noktada hükümet deneyiminde bunun üstesinden gelinmemiş olduğunu söyleyebilirim. CTP uzun zamandır ‘aşağılanan’ yani ‘insan onuru ayaklar altına alınan’ Kıbrıslı Türk toplumunun dilini konuşmayı başaramadı. Bunu konuşamamasının sebebi sadece bir acemilik mi yoksa sosyo-ekonomik olarak dönüşen CTP’nin artık bu ‘aşağılanan’ Kıbrıslı Türk toplumuyla bağlarını kaybetmesinden ötürü mü olduğunu bilemiyorum. Ancak, mevcut tutum ve paket program dahilinde yapılan iletişim stratejisi ve vaadler benim için inandırıcılıktan uzak.

Şimdi ben Kıbrıslı Türk toplumunun çoğunluğunun düşüncesini bilebilir miyim? Tabi ki hayır.

Onlar adına konuşabilir miyim? Tabi ki Hayır.

Benim uzun uzun yazdıklarımla birini ikna etme derdim de yok. Sadece söyleme istediğim; ortaya çıkan belge bence tutmaz. İnsanları da ikna etmez. Eğer bir insan A derken B dediyse; B dediğinde de bu bir çıkar değil, yaşanılan süreç sonunda bilinç ile ilgili pozitif bir dönüşümden kaynaklıysa, o insan kazanan tarafta olur.  Bence, yaptığı hatadan ders alan, bunun üzerinden ileriye yönelik bir vizyon koyabilen kişiyi eleştirmek adına geçmişiyle ilgili belgeler bularak o kişiye karşı kanıtlar ortaya koymak o insanı daha zayıf kılmaz. Aksine, bu davranışı yaptığı yanlıştan dönebilen daha erdemli bir kişi olduğunu gösterir.