Utanmaktan Usanmak ya da Kalınbağırsakta Yaşama Hali…

Bugün 26 Ağustos 2017.

Bugün Derinya Plajı yeniden KKTC ve TC vatandaşlarının kullanımına açıldı.

İlerleyen yıllarda tarihte bugünü not alanlar ne yazacak?

Spotlar şeklinde özetleyeyim:

“Gece gündüz siyasi eşitlik ve temel insan haklarının ihlal edildiğinden şikâyet eden Kıbrıslı Türk toplumu, 26 Ağustos’ta utanılacak bir şey yaparken, siyasi eşitlik talebini sadece bir müzakere pozisyonu olarak kurguladığını ilan etti.”

“Eş zamanlı olarak insan haklarına duyarlı olmayıp, insan hakları talebini yaparak iki yüzlü bir tavır takındı. Tarihinde ganimetçilik gibi utanacak başka şeyler yapmış olan Kıbrıslı Türkler belki de bu yüzden rahat davranmış olabilirler.”

“Kıbrıslı Türkler kendi yönetimi altında olduğu iddia ettiği bölgede, geçiş noktası açılacağını duyurduğu Derinyaya giden yolun maliyetini Avrupa Birliğine ödetmekten geri kalmadı. Geçiş noktasının 2 yıl geçmesine rağmen tamamlanmamış olmasından dolayı yeni girişimler yapmadılar. Bundan rahatsız da olmadılar. Askeri bölgenin içinde yer alan sahile erişim kolaylaştırılmış, AB parası ile finanse edilen yol başka amaç için kullanılmıştır.”

“Mağusa Belediyesi, Derinya Plajı olarak bilinen bir sahil şeridini, sadece Kıbrıslı Türk ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanımına açıp, bunun adını da “Halk Plajı” olarak adlandırdı. Kentte yaşayan binlerce yabancı öğrenciye uygulanan ayrımcılığın yanında, turist olarak ülkeyi ziyaret edenlere de erişemeyecekleri bir plaj açtı. Adadaki Kıbrıslı Rum sakinlerle ise ülkeyi bölüşmeyi hedeflediğini söylerken, bir sahil konusunda bile askeri bariyerleri aşıp bir uygulama gerçekleştiremedi.”

“Ülkede yeni siyaseti temsil eden ana akım sağ ve sol siyasi partilerin liderleri tek kelimelik bir açıklama yapma ihtiyacı bile duymadı. Çözüm odaklı siyaset izleyeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Akıncı da aynı şekilde bu konuda açıklama yapma ihtiyacı duymadı.”

****

Derinya plajı bu detaylarla hatırlanırken, bir köy meyhanesinde bu tepkisizliğin dayanılmaz hafifliği yaşanacak. Her gece bir parti, partilileriyle yemekli toplantılar düzenleyecek.

Ayrımcılık gibi gereksiz meseleler gündemlerini işgal etmemeli, bardaklar iktidara bir gün daha yaklaşmaya kalkmalı…En fiyakalı olan ve en etkili konuşana mikrofon uzatıldığında ise uzun uzun anlatacak hak, hukuk, temizlik meselelerini…

Bizler ise koyun gibi dinleyeceğiz, kaybettiğimiz davanın kazanılmaması için elinde geleni ardına koymayanların hikayelerini…

Derinyada ayrımcılığa karşı duramayan bir insan LGBT haklarına taraf olabilir mi mesela… Ya da başka bir insan hakkına…

Mesela, 43 senedir tutsak tutulan kentin, kıyısındaki plaja yabancıların giremeyecek olması bilmediğimiz güvenlik bahaneleriyle normalleştirilecek olmasına, karşıtlık göstermeyecek fiyakalı ve mikrofona konuşmayı seven arkadaşlar…

Kuşatıldığımız ordu, elçilik ve yerel işbirlikçilerin yaptığı icraat ortadadır:

İstenmeyen Derinya Plajının açılması ve arzulanan Derinya geçişinin açılmaması…

KKTC dediğimiz yerin yapılanması, insanlara, kimin çıkarlarının önce geldiğini açık seçik göstermekte…

Bu bölgeden kimin geçeceğine “onlar” karar verir.

Bir bölgenin kalkınmasın “onlar” karar verir.

Ve eğer sahile gidip eğlenmek isterseniz, nereye gidip eğleneceğinize de “onlar” karar verir.

Bir tarafınızda yeşil hat, diğer tarafınızda ölü bir kent varken size süngü gölgesinde eğlence sunuyorlar.

Hiç şikayet etmeyin!…

Sessizlikleri ardından, mikrofon uzatılanlar ise bunu yüceltmeyi tercih edecek önümüzdeki günlerde…

Elçilik, ordu söz konusu olunca iktidar ve muhalefet bir oluyor. İşbirlikçi rollerini çok iyi oynuyorlar.

Elele verip, Doğu Akdeniz’in kalınbağırsağında yaşadığımızı yüzümüze vuruyorlar.

Utanmıyorlar.

Utanmayacaklar.

Sonra da dönüp; “43 senelik kalın bağırsağın temizlenemez olduğunu konuşmayın, onun yerine yapacağımız bumbarı düşünün” diyecekler…

Bu Kez Heceleyerek, Belki Anlaşılır: “U – TA – NI – YO – RUZ!”

“Vazgeç bu memleket işlerinden be gardaş” diye başlar cümleler, sonra da “bir şey değişeceği yoktur ya!” diye devam eder…

Kıbrıs’ın ve Kıbrıslının klasik muhabbetidir, o yüzden bir süre sonra laf anlatmanıza bile gerek yoktur. Yolunuza bakarsınız. Çünkü bir şey değişmez diyenlere inat, sürekli bir şeyler değişmektedir. Her değişim bu adada hayatını sürdürmeyi hedefleyenlerin huzursuzluğu ile sonuçlanmaktadır. Politik anlayış ve ahlak ada yarısını aşmasını beklersiniz, ancak tam tersine ahbap çavuş ilişkisinin ötesine bile geçmez.

Derinya kapısı meselesinde iki yılda bir kapı açamamanın acizliği bir kenara, şimdi acizliğin üstüne utanç ekliyoruz bu plajı açarak.

Ayranımız yok içmeye zurnayla gidiyoruz “yüzmeye!”

İlk kulağımıza çalındığı günden beri her fırsatta dile etki sahibi olan herkese anlatmaya çalıştığım bir meseleydi, Derinya plajının yaratacağı olumsuz etki. Derinya Belediye başkanının kulağımla duyduğum sahili ortak işletime açalım fikrine rağmen, tek taraflı adım attı Türk tarafı.

Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı olduğu süre içinde, mutlu olduğum, mutsuz olduğum, sinirlendiğim, yatıştığım, delirdiğimi düşündüğüm birçok olay yaşandı. Tüm bunlar farklı ideolojik yaklaşımlarla, taktiksel farklılıklarla ya da bilgi eksikliğinden kaynaklı olabilir. Sonuçları ne olursa olsun tümünde “biz haksız” Cumhurbaşkanı ve ekibi de “haklı” olabilirdi. Ancak, Derinya Plajı konusunda ilk kez Cumhurbaşkanı tamamen sessiz kalmayı seçmektedir. “Utanılacak” bir şey yapılacak ve başkan buna ses çıkarmamayı tercih etmektedir.

Ona oy verenler ve destekleyenlere sessiz kalarak tüm ada adına “utanılacak” bir şey yapmaktadır.

Bu utanç sadece Kıbrıslı Rumlarla ilgili değildir. 100 memleketten insanın yaşadığı kentteki tüm insanlara karşı yapılmış bir hatadır.

Çünkü uygulama ırk ve millet ayrımcılığına dayanmaktadır. Irkçılık ve ayrımcılık suçtur. Evrensel insan haklarına aykırıdır! İnsan haysiyetini ve vicdanına saygı barındırmamaktadır.

Derinya plajı bir turizm hamlesi değildir. Çünkü bu plaj turizme kapalı olacaktır.

Böyle bir şeyi başarı olarak ortaya koymak sadece ve sadece milliyetçi bir fanatizm, faşist aklın büyük cümbüşü, tutsak tutulan kentte öldürülen umutların üstüne yapılan ölüsevici bir ilişkidir!..

Başka da bir şey değildir!

Yüz yıllar önce kozmopolit hali seyyahların kitaplarına giren, sokaklarında onlarca dil konuşulduğu anlatılan kentti Mağusa. 2017 yılında Mağusa’ya ırkçı ve ayrımcılığa dayalı bir plajıyla anılacak.

74’de Maraş’ın tutsak edilmesiyle bir zombiyle yaşamak vicdanımızı zorluyordu. Şimdi ölüsevicilerin fantezilerine kurban edilmesi, ırkçı ve ayrımcı bir uygulama utanmamıza sebep oluyor. Konuşmasını beklediklerimizin ise sessiz kalması acı bir duyguyla şaşırmamıza sebep oluyor çünkü o şarkıda dediği gibi:

“Utan

Utan

Utanmayan İnsan Olur mu lan?”

Lider(lik)

Son gün herkes gibi ben de olumlu sonuç beklentisi için de olsam da, zirveye dair beklentilerimi zirve başlamadan ortaya koymuştum. Cuma günü Crans Montana başarısız sonuçlanmasının ardından Mustafa Akıncı’nın gerçekleştirdiği basın toplantısı ise çözüm beklentisi içinde olanlar için tam anlamıyla bir çöküntü hissi yarattı. “Liderlerin öncülüğünde” gerçekleşen Kıbrıs görüşmelerinde başarısız olan liderler, gelecek kuşaklar belki bu işi çözer deyip pes etti.

Mustafa Akıncı “ben yapamadım” deyince, cemaatin umudunu kaybetmesi normal olabilir. Ancak normal olmayan, bu mücadele için çaba sarfettiğini söyleyen kişinin, yetkili olmasına rağmen pes ettiğini dile getirmesi. Ürkütücü olanı ise bu açıklamanın olabildiğince samimi bir şekilde ortaya konulurken meselenin “genç kuşaklara” havale edilmiş olması. Başka bir deyişle, öngörülmeyen bir zamana…

Öncelikle temsili demokrasinin penceresinden etik bir değerlendirme olarak Mustafa Akıncı’nın açıklamasını değerlendirmekte yarar var. Mustafa Akıncı dört boyutlu vizyon diyerek aday olmuştu. Oy verenler ona çözüm odaklı bir siyaset izleyeceğini söylemesinden dolayı destek vermişti. Ona oy veren insanlar, çözüm odaklı bir siyasetin sadece kapsamlı çözüm müzakerelerinden ibaret olmayacağını kabul etmişti. Bu yüzden Maraş’ın yılanlara verilmesinin yanlışlığını ortaya koyarken, eleştirilmek bir tarafa destek bile bulmuştu.

Nihayetinde, sıradan vatandaşlar da çözüm odaklı siyasetin sadece 6 başlıklı tantana değil, okuduğumuz kitaptan, yaptığımız inşaata, yediğimiz elmaya kadar birçok boyutu olduğunu çok iyi biliyorduk. Bu yüzden Mustafa Akıncı “evde oturamaz” deyip yola çıktığında meselenin “bu ülkede bir zeytin ağacı gibi kök salmak” olduğuna inanan insanların iradesini arkasında bulmuştu.

Bu açıdan değerlendirdiğimizde, Aslında Mustafa Akıncı’nın liderliği ve başarısı sadece “kapsamlı çözümü” başarmakla ölçülemez. Tam tersine, Ertuğruloğlu – Denktaş zihniyeti gibi zehirlenmiş akılların yaratacağı belalara karşı takınacağı tavır ile değerlendirilebilinir. Ancak, kendini kaptırdığı “kapsamlı çözüm” yolculuğundaki başarısızlık, “çözüm odaklı siyasetinin” başarısızlığı anlamına gelmediğini ifade etmesi gerekirdi.

Tam tersine, birebir görüşmelerimizde ifade ettiği “BM kapsamlı çözüm için uygun ortam olduğu için Maraş gibi adımlar yerine kapsmalı çözüme odaklanma niyetindedir” görüşünün artık hatalı olduğu kanıtlandığını dile getirmeliydi. Müzkaereci, Özdil Nami’nin “kapsamlı çözüm başarısızlığı halinde Maraş üzerinden bir al-ver gündeme gelebileceği” anlayışına sahip olduğunu da bildiğimizden, aslında Mustafa Akıncı çözüm odaklı başka siyaseti başlatacağını ortaya koyduğu kadar oy verenlerine sadakatli olabilirdi.

Ancak, Mustafa Akıncı bunu seçmedi. Vakti olacağı için iç konulara daha çok eğilebileceğini söyledi mesela. Hatta, daha en başından görüşmelerin başarısızlığında “KKTC kendi yolunu yürür” demeyi tercih etti, çözümsüzlüğün çözüm olmadığını bildiği halde…

Eğer ki Akıncı’nın açıklaması uykusuz ve stresli bir günün ardından yapılan duygusal bir açıklama ise söylem ve eylem değişikliğine gitmek gerekmektedir. Aksi takdirde, onu seçen insanların iradesini gasp ederek “çözüm” yerine “çözümsüzlüğün” yoluna girmiştir. Mustafa Akıncı, eğer isterse federasyon dışında başka maceralara atılabilir. Bunun yolu açıktır ve bu kendi tercihidir. Ancak, çözüm odaklı siyasetin dışına çıkacaksa demokratik ahlak gereği atması gereken adımlar vardır.

Bu da temsili demokrasinin kuralları içinde, önce istifa edip, ardından da yeni programıyla aday olmaktan geçmektedir. Makarios, Enosis’ten vazgeçip Kıbrıs Cumhuriyeti’ne sarıldığında aynısını yapmıştır. Benzerini yapabilir, federasyondan vazgeçip KKTC’ye sarılabilir. Onun yoluna inanan insanlar da eğer destekliyorsa ona bu konuda desteğini sunabilir.

Bir diğer mesele ise çözümü “genç kusaklara” havale etmesiyle ilgilidir. Bu güne kadar Mustafa Akıncı genç kuşaklarla ucuz PR çalışması dışında, anlamlı bir istişare gerçekleştirememiştir. Gelecek için mücadele edip, geleceği kuracaklarla ilgili herhangi bir istişare içine girmemesi açıklamanın samimi bir değeri olmadığını işaret etmektedir.

Geleceği kurması için oy verdiğimiz liderin, herşey bittikten sonra çözümsüzlüğü armağan etmesi nasıl bir sorumlu siyaset davranışıdır malesef anlamam mümkün değildir.

Görüşmelerin çöküş sebeplerinden en önemlisi garantörlükle ilgili belli bir süre sonra “gözden geçirme/sonlandırma” koşulları üzerine gerçekleşti. Başkanın çözümü bulması havale ettiği gençler, bugün 20 – 30 yaş arasında olan insanlardır. Başka bir deyişle, garantörlükle aykırı birşey söylediğinizde “yaşamadın – bilmen” denilen kuşaktır. Oysa ki, eğer bir anlaşma olsaydı, aynı “gençler” 35-45 yaşına geldiğinde garantörlükle ilgili önemli kararın sonuçlarıyla karşılaşıyor olacaktı. Üstelik o kararı verenler siyaseten etkisiz durumda olduğu halde.

Siyasette ağırlıklı olarak yaşlı ve orta yaşlı erkeklerin egemen olduğu Kıbrıs Türk toplumunda Mustafa Akıncı, genç kuşaklardan ne kadar gençleri kastettiğini bilemem ancak, “çocuk” olarak nitelendirdiği önemli bir nesilin ülkesini terkettiği ve terkedeceği gerçeğinin de umarım farkındadır.

Çözümsüzlüğün yolunu yürüyecekse, çözüm neslinin insanları bu ülke toprakları yerine başka ülkelere göç edeceği açıktır, başka bir deyişle çözüm odaklı siyasetten vazgeçtiği takdirde, göç eden insanların sorumluluğu da kendine aittir. Bu yüzden, çözüm odaklı siyasetten sapacaksa, çözümü havale ettiği kuşağı burada bulamamasıyla sonuçlanacağı açıktır.

 

Mertkan Hamit

Kıbrıs’ta Eşeği Sağlam Kazığa Bağlamaya Çalışırken…

Politis gazetesine demeç veren Nikos Anastasidis’in teyit ettiği bazı noktalar bir anda adanın anastasiades_talkskuzey yarısında fırtına kopardı.

En önemli iki tepki 1) Cumhurbaşkanı Sözcüsü Barış Burcu ve 2) Halkın Partisi Başkanı Kudret Özersay’dan geldi.
Anastasidis’in açıklamasından sonra en büyük tepki hangi noktaya geldi ?

Anastasidis’in “Oluşturucu/Kurucu devletlerler anayasadan kaynaklanacak” sözüne

Tepkilerin birincisi virginbirth / bakir doğum meselesi ile ilgili…

İncil, bakir doğumu Meryem Ana İsayı dünyaya getirmesi öyküsünde yer verir. Bir de Kıbrıs’ın federasyona döneceğinde bakir doğmasını istiyoruz. “Akdenizin Fahişesi” denen adamızın şimdi “bakir” doğumla devlet yaratması arzusu nereden baksan eril politikacıların dilinde ve aklında ürettiği bir öyküden ileriye gidemez. Ancak konuya uluslararası hukuk açısından meseleyi sorgulamakta yarar var:shutterstock_131385992

Bakir Doğum: Yeni federal devletin başka bir devletin devamı değil, sıfırdan başlayacak bir koşul yaratması isteniyor. En azından Özersay bu konuda çok net. Denktaş’tan bu güne Kıbrıs türk tarafı liderliğinin de bin senelik derdi bu…

Peki “bizim taraf” Virgin birth / Bakir doğumu neden istiyor ?

Özet olarak, eğer işler kötüye gider de birileri bu federasyonu havaya uçurursa, ya da birileri federasyondan kaçarsa gidecek bir yeri olacak mı belli olsun istiyor. Devlet olmadan devletin sonunu görme isteği…
Bir biçimde ayrılık olursa, bu ayrılığın ardından “Kıbrıs Türk halkı” kendi devletine sahipkibris_gocmen olmasının yasal koşullarının oluşmasını istiyor.

Başka bir ifadeyle federasyon olduğunda dahi, B planı olarak Taksim’in cepte olacağına dair bir garanti arayışı…
Peki toplumun büyük bölümü tarafından kabul edilen Annan Planında her ne kadar da bu konuda kullanılan dil ile iki tarafın pozisyonu da tatmin edilmeye çalışılsa da, belki de Kıbrıs türk tarafının nasıl okuduğu değil Kıbrıs Rum Tarafının meseleyi nasıl okuğunu hatırlatmakta yarar var…

Dönemin Kıbrıs Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanı Tasos Papadapoulos plana “HAYIR” deyin çağrısı yapıp ağlarken ne dediğini hatırlatmak gerek:CYPRUS ELECTION PAPADOPOULOS

“Bana uluslararası tanınmış bir devlet verildi. Onu uluslararası alanda söz söyleyebilecek bir cemaat olarak geri vermeyeceğim Bu yüzden Kıbrıs Cumhuriyeti korumak için ve onun yıkılmasını engellemek için sizleri HAYIR demeye çağırırım.”

Bu noktada, açık olarak Annan Planı’nda oluşacak devletin anayasal olarak bir tadil işlemi olmayacağı açıktır.

Bugün konuşulan ve görüşülen meselelerin de Annan Planı doğrultusunda gittiğini düşündüğümüzde bir damla su ile fırtına koparmaya çalışanların, şahin politikacı olmaya çalışanların ya da seçim süreci kapsamında güneyden gelecek olan “mal4455511979_102b2a9a01_bzemelerle” kafaları bulandırmaya çalışanların niyetlerinin olumlu olduğunu söylemek zor.

İşin raconuna göre özetleyecek olursam: Yine legal certainity / yasal kesinlik mevzusunda
takıldık… Tek derdi eşeği sağlam kazığa bağlamak olan Kıbrıs Türk tarafı eşeğin can çekiştiğinin farkında değil…

Benim için esas sorun yasal kesinlikten öte eşek ölürse kazığı ne yapacağımızdır?

Ancak yine de bir parantez bu konuya dair kendi düşüncemi de ifade edeyim:

Velev ki bizim müzakerecimiz ve başkanımız bir biçimde Kıbrıs cumhuriyeti aliderler_lefkosa-9.1-1074x483nayasasının tadili üzerinden bir anlaşmaya vararak, iki bölgelilik, iki toplum ilkesini, siyasi eşitlik ve federasyon gibi temel parametreleri karşılayacak bir formül yarattı.
Adadaki insanların güvenlik ve temel insan hakları konusunda kaygılarına cevap verecek bir çözüm buldu.
yes
Bu noktadan sonra Hayır diyecek biri olur mu ? En azından bu ülkede barış isteyen kimse bunu konu bile etmez.

Birileri çıkıp “Bundan sonra Taksim olamayacak, taksimi engelledi” deyip hem çözüme hayır diyecekse o politikacıların da gideceği köyün minareleri şimdiden görünmüştür…

 

Mertkan Hamit

Çözüm ve Yeniden Yakınlaşma Sürecinde Sivil Toplum Örgütlerinin Rolü ve Siyasal Partilerden Beklentiler*

 

Cumhuriyetçi Türk Partisi Mağusa örgütünün, sivil toplumun gerçekleştirmekte olduğu çeşitli çalışmaları ve bunların etkilerini tartışmaya olanak sağladığı için teşekkür etmek isterim.

Siyasi partiler ile sivil toplum arasında diyalog ve işbirliğinin son derece zayıf olduğu bu önemli dönemde, CTP’nin 45. Yılı dolayısıyla atmış olduğu bu adımı önemsediğimi belirtmek isterim.

Tartışma başlığının aynı anda birden fazla konuyu kapsadığını bu yüzden başlık dâhilinde farklı alt-başlıkları ayrı ayrı tartışmayı hedefliyorum.

Öncelikle, Çözüm ve Yeniden yakınlaşmanın birbirini besleyen ama birbirinden ayrı iki süreç olduğunu ortaya koymanın faydalı olacağına inanıyorum.

Çözüm süreci, Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanı seçilmesinden itibaren başlayan ve şu an kapsamlı çözüm müzakereleri olarak adlandırılan süreçtir.

Yeniden yakınlaşma süreci ise, liderlerden, masadan, diplomasiden, uluslararası hukuk yorumlarından bağımsız, toplumlararası ilişkilerin yeniden düzenlenmesini ve insan odaklı sürdürülen çalışmalara işaret etmektedir.

Bu noktada iki süreç arasındaki farklılıkları ele alıp, çözüm süreci ile yeniden yakınlaşma süreçlerine yönelik olarak sivil toplum örgütlerinin rolünü ayrı ayrı ele alacağım.

Bu noktada çözüm sürecinde sivil toplumun rolünü 3 noktada ele alabiliriz.

Birinci nokta, sivil toplum örgütlerinin kapasite ve kendine özgü çalışma ve pozisyon belirleyebilme durumunun korunması ile ilgilidir.digest-20091-yasin-naimark-1

Çözüm sürecinde sivil toplum örgütlerinden, resmi kurumların ya da Kıbrıs Türk tarafının kimi zaman muhafazakâr ve milliyetçi noktalara dahi ulaşan resmi pozisyonunu dillendirilmesi beklenilmemelidir. Sivil toplum örgütlerini siyasi partilerden ayıran temel belirleyici özellik, devlet aklının ötesinde hareket edebilmesidir. Bu aynı zamanda yeni siyaset alanlarının oluşabilmesini mümkün kılar.

Sivil toplum, doğrularını yönetsel çıkar ilişkileri ve statükonun dayattığı ilişkilere göre değil, kendi temel ilkelerine dayandırabilmelidir.

Bu kabiliyeti sayesinde savunuculuğunu yaptığı konulara yönelik söylem ve eylemleri, “üst politikanın” hassasiyetleri ile uyumlu değil, üst politikanın ilerisinde onun ufkunu belirleyecek nitelikte olur.

Bu yüzden sivil toplumun rolü öncelikle, liderler ve görüşme heyetleri arasında gerçekleştirilen çözüm sürecinde, liderlerin toplumla paylaşmakla ilgili çekince içinde olduğu konuları dile getirmek, hakikatin dile getirilmesi için uygun zemini yaratmaktır. Bu çözüm sürecinde de, gündelik politika da da böyle olmalıdır.

Sivil toplumun, çözüm süreci ile ilgili olarak ikinci önemli rolü, süreci yürüten liderlerden şeffaflık talebini dile getirmeleri, sürecin bu şekilde yönetilmesine yönelik baskı oluşturmasıdır.

Her ne kadar da görüşmeler “gizlilik” ilkesiyle ele alınıyor olsa da, bu iki anlayışın ilerleyen zaman sürecinde olumsuz etkiler yarattığı bilinmektedir.

Bunlar arasında en önemli nokta, görüşmelerin meşruluğu ile ilgilidir.

Liderlerin temsil ettikleri politik iradenin meşruluğu, öncelikle sivil toplumun da dâhil olduğu aktif vatandaşların süreçle ilgili olarak gerekli bilgiye sahip olmasıyla ilgilidir.

Çözüm sürecini yürüten liderlerin, sivil toplum örgütlerinin çeşitli katmanlarıyla görüşmelerinde hevesli davranmıyor olmaları önemli bir problemdir.

Bu takınılan tavır, doğal olarak sürece yönelik oluşan kuşkuların ve endişelerin yayılmasının önünü alamamaktadır. Bu sebepten dolayı, yine toplumun çeşitli katmanlarını aydınlatma görevi sivil topluma düşmektedir.

Sivil toplumun bir diğer rolü ise sahiplenme sorununu aşmaya yöneliktir. Çözüm sürecinin demokratik meşruluğu kadar, süreci yürütenlerin fikirlerinin toplumlar tarafından benimsenmesi ile ilgilidir.

İnsanların sürecin sonuç alıcı olacağına inanması, liderlerin gerçekleştirdiği görüşmeleri sahiplenen insanların sayısı ile doğru orantılı olduğu unutulmamalıdır. Sahiplenme hissinin sağlanması, sivil toplum ile istişare içinde gerçekleşebilir. Sivil toplum örgütleri sürecin ve sürecin ürünü olacak olan bir planın sahiplenebilmesini için çalışmalıdır.anastASİADİS

Bu açıdan, sivil toplumun çözüm sürecindeki rolü özet olarak belirlediğim 1) Özerk bir biçimde söylem yaratmak, 2) Sürecin şeffaflığını talep ederek, herkesin sürece dönük kaygılarının önlenmesi ve 3) sürecin ve sürecin sonunda oluşturulacak olan bir planın sahiplenilmiş olmasının sağlanması olduğunu söyleyebiliriz.

MAGEM olarak biz bu üç katmana dönük tüm adımları aynı anda gerçekleştirmeyi kendimize hedef belirledik. Bir taraftan çözüm sürecine yönelik oluşturduğumuz desteği, kendimize özgü anlayışımız ile açık bir biçimde ortaya koymakta, aynı zamanda kendi üyelerimiz ve etki alanımızdaki insanlarla bu konunun şeffaflığı ve sahiplenilmesine dönük adımlar atmaktayız.

Ancak çözüm sürecinden farklı olarak yeniden yakınlaşma süreçleri çok daha farklı bir tarihselliğe sahiptir. Toplumlararası yeniden yakınlaşma süreçleri, toplumların birbirinden ayrıldığı 1974 yılından kısa bir süre sonra 1980li yıllarda başlamıştır.

Gerek uluslararası ve ulus üstü kurumların sağladığı olanaklarla, gerekse de kendi fırsatlarını değerlendirerek birbiriyle karşılaşan Kıbrıs toplumlarının yeniden yakınlaşma süreçlerinde öncülüğü sivil toplum örgütleri yapmıştır.

1990lı yıllardan sonra daha sistematik hale gelen iki toplum arasında sivil toplum örgütlerinin, çeşitli biçimlerde bir araya geldiği etkinlikler 2003 yılında geçiş noktalarının açılmasıyla beraber yeni bir boyut kazandı.

Yakın tarihimizde yeniden yakınlaşma çalışmalarının nostaljik bir talepten, çok kültürlü, kozmopolit bir yaşam biçimi halinde yeniden kurgulanması ve bunun birinci elden deneyimlenmesi 12 yıla yayılmaktadır.

Kapıların açıldığı günden itibaren geçen süreç toplumlar arası ilişkilerde yeni bir anlayışın gelişmesine olanak sağlamıştır. Artık sadece izine bağlı buluşmalar değil, tamamen tesadüfi bir biçimde de toplumların birbiri ile istişare etmesi mümkün olmuştur.

Yeniden yakınlaşma sürecinin en önemli noktası da budur. MAGEM olarak en azından son bir yıl içerisinde Kıbrıs Gençlik Konseyi üyesi olabilmemiz, birçok sivil toplum örgütüyle yurt içinde ve yurt dışında temaslarımızın başlaması da bu güven ortamının getirdiği bir sonuçtur. Yeniden yakınlaşma sürecine dair yaşadığımız en önemli gelişme ise geçtiğimiz haftalarda dahil olduğumuz Cyprus We Can İnisiyatifidir.

İki toplumlu grupların ziyaretleri veya siyasi tartışmaların yanında, yeniden yakınlaşma süreci yeni bir algının oluşması ile ilgili olarak da yüksek öneme sahiptir.

Buna örnek olarak, Derinya kapısı çevresinde gerçekleşen tartışmaları yeni_sinir_kapilarinin_acilmasinda_gorus_ayriliklari_h27808söyleyebiliriz. Derinya kapısına yönelik oluşturulan hassasiyet ve gençliğin bunu sembolik bir adım yerine, yeniden yakınlaşmaya yönelik bir adım olarak benimsemesinde taban hareketlerinin rolü ve tabanda olan insanların bunu benimsemiş olması son derece önemlidir.

Bu noktada yeniden yakınlaşma sürecinde sivil toplum örgütleri esaslı bir role sahip olduğuna dair bir diğer önemli nokta, tarihle yüzleşme meselesi ile ilgilidir. Yeniden yakınlaşma sürecinin belki de en önemli adımlarından biri olan tarihle yüzleşme konusunda bugüne kadar yapılmış sembolik eylemlerin tümü ya sivil toplum örgütleri tarafından ya da “sivil toplum” hassasiyetinin dile getirebilen siyasiler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Örneğin geçtiğimiz yıllarda ctp milletveklinin yüzleşmeye dair meclis kürsüsünden “samimi” bir şekilde konuşma yapması siyasi partiler için “disiplin konusu” olarak algılanmıştı. Ancak Kıbrıs’ta adil bir düzeni arzulayan sivil toplum için yakınlaşma süreçlerine yönelik olumlu bir hareket olarak anlaşılmıştır.

Bu noktada yeniden yakınlaşma süreçlerinde sivil toplumun ana aktörken, siyasi partilerin görevi ise burada karşılıklı kabul gören anlayışı, benimseyerek yakınlaşmaya dair atılan adımları sürekli kılarak onun yaşayabilmesini sağlamaktır.

Bu aşamada, güven yaratıcı önlemleri vurgulamak önemlidir. Çünkü çözüm süreci ile yeniden yakınlaşma sürecinin birbiri ile bağlanarak, ikisine birden katkı sağlayan en gerçekçi uygulamanın güven yaratıcı önlemler olduğunu söyleyebiliriz.

Karmaşık müzakere masası jargonu ile sivil toplumun iyi niyetli çalışmalarını kurumsallaştırarak, onun her daim devam etmesini sağlayacak esas güç budur ve bunu gerçekleştirecek olan siyasi partilerdir Çünkü siyasi partiler ellerindeki ya da talep ettikleri yasama ve yürütme yetkisi ile barış politikalarının gerçekleşmesini sağlayabilirler.

Bu noktada siyasi partilerin esas probleminin meseleleri sadece kendi merkeziyetçi yapıları kapsamında ele almaları ve tamamen muhafazakar bir biçimde, yeni neslin dünyasıyla çoğu zaman uyumsuz bir şekilde kavranıyor olmalarıdır.

Çeşitli meselelere dair, karar alma deneyimleri, genç nüfusun ve sivil toplumun görmezden gelinmesi temsiliyet adına ciddi sorun yaratmaktadır. Merkezden konuşan, tepeden bakan siyasi partilerin, gündelik siyaseti idare ederken, çözüm sürecinde önemli bir aktör olamaması ile sonuçlanmaktadır.

Güven yaratıcı önlemlere dair siyasi partilerin bunca yıl içinde kapsamlı çözüm ile kuzey Kıbrısın iç yapısı arasında kalan politikaları savunmuştur.

Oysaki, ikisi de statükonunu devamını sağlarken, güven yaratıcı önlemler üzerinden yeni bir alanın yaratılarak statükoyu bozacak herhangi uzun dönemli bir stratejinin benimsenmemiş olması belki de en büyük eksikliklerinden biridir.

Ancak konuyu biraz daha verilere dayandırmanın, siyasetten beklentilere dair açık seçik bazı gerçekleri görmemizi sağlayacaktır. Burada ortaya koyacağım veriler, MAGEM tarafından gerçekleştirilen Youthopia projesi kapsamında Aralığın ilk iki haftası Mağusa’da 18 – 35 yaş arasında 450 kişiyle yapılan anketin sonuçlarıdır. Normal koşullarda buna benzer anketleri siyasi partilerin yaparak, sivil toplumu beslemesi gerekirken, buna dair herhangi bir durumun bugüne kadar gerçekleşmediğinin altını çizmek isterim.

Ankete katılan 450 kişi, Mağusa’nın hem cinsiyet, hem de köken olarak demografik yapısına uygun olarak seçilmiştir. Burada vereceğim bilgiler anketin tümü değil sadece konuya ilgili olarak siyasi partilerin çözüm sürecindeki rolü, yani sivil toplum tarafından benimsenen belli başlı uygulamaların kurumsal olarak sağlanmasıyla ilgili somut olarak ortaya koyan noktalardır.

Şu an için Mağusalı gençlerin en önemli sorunu açık ara işsizliktir. Katılımcıların yarısı (%51) oranında en büyük problemin işsizlik olduğunu söylemektedir.

İşsizliği uzun dönemli olarak çözecek esas politikanın Kıbrıs’taki iş olanaklarını arttıracak yeni bir yapının oluşturulması gerektiğini söyleyebiliriz.

Bu noktada mesela Mağusa İnisiyatifi’nin temel söylemi Maraş’a dönük cyprus-problem5politikalar önemli hale gelir. Üstelik yine gençlik arasında yapılan ankette Maraş’ın iade edilerek karşılığında limanların uluslararası işlevselliğe kavuşturulmasına yönelik destek %67 civarındadır. Bu da demektir ki, bu gençlik tarafından en büyük sorun olarak adlandırılan işsizliğe yönelik, maraş üzerinden bir aksiyon planı toplum tarafından beklenmektedir. Buna yönelik siyasi irade vardır. Bundan sonrası bunun gerçekleştirilmesine dönük adımlar atılması ile ilgilidir. Bundan sonrası, tamamen siyasi partilerin sorumluluğunda olan bir süreçtir.

Bir diğer ilginç nokta, karşı topluma yönelik ön yargılar ile ilgilidir. Anlaşıldığı kadarıyla ön yargılara yönelik gençlerde ciddi bir problem görünmemektedir. Mesela “Kıbrıslı Rumlar düşmanımızdır” ifadesine yönelik katılıyorum ya da çok katılıyorum diyenler %20.5’i oluşturmakta. Kalanlar ise katılmadığını ya da hiç katılmadığını dile getirmektedir. “Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler arasında hiçbir benzerlik yoktur” gibi bir ifadeye yine gençlerden %28.8 oranında destek varken, çoğunluk bu ifadeye de inanmamaktadır. Tamamen birbirinden farklı iki halk gibi anlatılan bir çok anlatı olmasına rağmen, gençlerin bunların ötesinde düşündüğü açık bir biçimde ortaya konulmuştur. “Kıbrıslı Rumların dilinin farklı olması beni tedirgin eder” şeklinde ortaya konulan bri ifadeye destek %12.1 seviyesindedir “Kıbrıslı Rumların dininin farklı olması beni tedirgin eder” gibi bir ifadeye destek ise %9.4 seviyesinde kalmıştır. “Kıbrıslı Rum biriyle evlenebilirim” gibi bir ifadeyi reddedenler %47.4 civarındayken, “Kıbrıslı Rumlarla ortak bir iş yerinde çalışmak isterim” ifadesine karşı çıkanlar %37.6 desteğe sahiptir. “Kıbrıslı Rumları kendime tehdit olarak görmüyorum” gibi bir ifadeye katılmayanlar, yani Kıbrıslı Rumları kendine tehdit olarak görenler, %26.1 oranına sahiptir. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler birlikte yaşayamaz ifadesine destek verenler de %36.2 seviyesindedir.

Gençlerin yeterince temsil edilip edilmediğine dair sorduğumuz soruda Evet deyenler %13.6 civarındayken, kendilerini en iyi temsil edenin kim olduğunu sorduğumuzda Hiçbiri cevabı %30.5 ile büyük bir etki hopeyaratmakta, ardından Genç Milletvekilleri, Cumhurbaşkanı ve Sivil toplum örgütleri gelirken, son üc sırayı siyasi partiler, milletvekilleri ve başbakan almıştır. Bu noktada, gençlerin temsil etme kapasitesi olarak son derece geride olan siyasi partilerin, hem vizyon olarak gençleri temsil etmek için alternatif politikalara yönelmesi gerekmektedir. Sosyal medya üzerinden gençlerin fotoğraflarının kullanılması gibi sembolik etkiler yerine gençlere yönelik temsiliyeti güçlendirecek olan ve barış ile ilgli politikaların eş zamanlı kurgulanacağı yapıların oluşturulması gerekmektedir. Hali hazırda gençlerin temsiliyet probleminin çözülmesi için talepleri sırasıyla şu şekilde gerçekleşmektedir. 1) Gençlik Dairesinin Güçlendirilerek tüm gençliğe hizmet etsin, 2) Gençlik bakanlığının oluşturulsun 3) Müzakere sürecine etki edecek gençlikle ilgili yapılar oluşturulsun.

Bu noktada, siyasi partilerin görevi biraz daha açık hale gelmektedir. Karar verilmesine rağmen, hala daha uygulamaya başlamamış olan derinya kapısına yönelik değerlendirmelerde de gençlerin %10.5’i konuya olumsuz yaklaştığını söylemekte yarar vardır.

Ancak en önemli nokta muhtemelen Kıbrıs sorunun çözümüne yönelik süreci de ilgilendirmektedir. Yapılan anket dâhilinde, gençlerin %78’i mevcut çözüm sürecine önem veriyor. Ancak “iki tarafın uzlaşmaya vardığı bir anlaşmanın referanduma götürülmesi halinde cevabınız ne olurdu” sorusuna “EVET” oyu verecekler %27.6, HAYIR oyu verecek olanlar %18.8, Kararsız olanlar %35.2 Cevap vermek istemeyenler ise %18.3 oranındadır.

Bu gençliğin konuyla ilgili yeteri kadar bilgiye sahip olmadığına işaret etmektedir. Kıbrıs’ta uygulanacak bir planın yaşayabilir ve gençler için olumlu bir sonuç vereceğinin anlatılması bu sebepten dolayı gereklidir. Bu noktada sivil toplum ve siyasi partilerin daha anlamlı mesajlar vermesi konuya dair insanların korkularını azaltacak çalışmalar yapması son derece önemlidir. Bu toplumlararası anlamda çözüm ve yeniden yakınlaşma süreçlerine siyasi partilerin yapacağı önemli katkılardan biri olarak görülebilir.

Son olarak bir de askerlik mevzusunu vardır. Ankete katılan ve askerlik yapmakla mükellef erkek katılımcılara sorulan sorularda, askerlik yapanların %45’i askerlik yapmak konusunda gönüllü olduğunu ortaya koymuştur. Askerlik yaptıktan sonra, bunun faydalı olup olmadığı sorulduğunda katılımcıların %41.4’ü fayda gördüğünü söylemiştir. Vicdani ret hakkıyla ilgili olarak fikirlerini sorduğumuzda ise daha çarpıcı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Mesela daha önce askerlik yapanlara zorunlu kamu hizmeti gibi bir hakkınız olsaydı yine de askerlik yaparmıydınız ? diye sorduğumuzda %43.9’u EVET derken %56.1 i yapmazdım şeklinde cevap vermiştir. Askerlik yapmayanlara sorduğumuzda ise askerlik yerine kamu hizmeti yapardım diyenlerin oranı %57.7’e yükselmektedir. Vicdani ret hakkının tanınmasını destekleyenlerin oranını sorduğumuzda ise, sonuç %58 civarındadır. Yani ankete katılanların yarısından fazlası bu hakkı desteklemektedir.

Bu noktada, askerlik konusuyla ilgili atılacak adımların kendi toplumumuza ve öteki topluma yönelik de demokratikleşme ve barış mesajları göndereceği için bir an evvel ele alınması gerekmektedir. Bugün hala daha askeri bölgelerin önünde fotoğraf çeken vatandaşların 5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası alabileceği yasalar ile yönetilmekte olduğumuzu hatırlatmak isterim. Bugün buna dair herhangi bir gelişmenin ve değişikliğin yapılmamış olması dahi, siyasetin çözüm süreci ve yeniden yakınlaşma ile ilgili konularda ne derece geride kaldığını göstermektedir. Bu noktada siyasi partiler, sivil toplumu rakibi değil onu besleyecek ve toplumsal diyalogu güçlü kılacak kurumlar olduğunu anlamalıdır. Ancak böyle bir ilişki kapsamında, anlamlı bir siyaset oluşabilir. Tersini yapan siyasi partilerin, örgütlü yapıları kapsama kaygısıyla hareket etmesi, bugüne kadar yeni yapılar yaratmaktan ve var olanları etkisizleştirmekten başka bir işe yaramamıştır. Bu yüzden siyasi partiler ile sivil toplum arasında anlamlı bir diyalog ortamının oluşturulması şarttır. Bugün bu yapılan etkinliğin bunun için bir başlangıç olmasını umut ederim.

 

Mertkan Hamit

* Bu konuşma Mağusa Gençlik Merkezi’ni temsilen 25 Aralık 2015 tarihinde gerçekleştirilen panelde yapılmıştır.

 

Maraş’ta Ne Hortladı

Benim akademik hayatım inişli çıkışlı oldu. Sınavı çok iyi yaptım deyip sonra da hiç beklemediğim kadar düşük bir not aldığım çok olmuştur. Listede adımın karşısında o kötü notu gördüğümde yaşadığım his hep aynıdır. Önce karnımda bir boşluk hissederim, sonra bu his düğüm haline gelir. Duygularını özgürce yaşayanlar ağlamayı becerebilirken benim yaşadığım daha çok bir ‘bönlük’ hissidir. Bir taraftan nasıl oldu diye düşünürken, diğer taraftan kendi kendimi sorguladığım çok olur. Zihnim, hiçbir değeri olmayan bir sonuca üzülüyor olmakla yenilgi hissi arasında gidip gelir.

Maraş’taki yangın ve ardından yaşadığımız süreç ile ilgili olarak bunun ne alakası var diyebilirsiniz. Ancak kendi açımdan benzeri bir huzursuzluğu yaşadığımı itiraf etmeliyim. Günün sonunda Maraş meselesi üzerine uzun süredir farklı biçimlerde dahil olmanın verdiği yakınlık, Kıbrıs konusunda bir değişim bekliyor olmanın umudu ve bu beklentilerin tatmin olmadığı gerçeğiyle yüzleşmenin huzursuzluğu da diyebiliriz bu hisse.

Agamben ‘egemen olanın’ istisna halinde belirleyici olan olduğunu söyler. İstisna halindeki anlayış bir anlamda da egemenliği elinde bulunduranı, egemen anlayışı ortaya koyar. Aslında halk egemenliği deyip, halkın iradesini elinde bulunduranın kim olduğunu anlamak için sürer durumu değil, istisna durumuna bakmamız gerektiğini telkin eder Agamben kendinden on yıllar önce Karl Schmidt’in çalışmasını yeniden yorumlarken.

Maraş’ta çıkan yangın ise tam bir istisna haliydi. Hiç beklenmedik bir noktada yangın çıktı. Günün sonunda müzakere sürecinde işler tıkırında gidiyor, müzakerelerin ele alınış biçimi yolunda gidiyor ve hatta ‘Kapalı Maraş’ı Yılanlara bırakmayacağım’ diyen bir lider de süreci yönetiyorken oldu bu. Ancak önceki paragrafta dediğimiz gibi istisna halini ortaya çıktığında bir anda yine statükonun ruhu hortladı.

Kıbrıslı Rum liderliği, ister iyi niyetinden isterse fırsatçılığından bir yardım penceresi açtı. Yardım elini uzattı. Yeşil hattın önünde destek ekiplerini sundu. Yangını beraber söndürelim. Bu meseleyi çözelim dedi. Son derece yapıcı bir teklif sundu. Hani istemem ama yan cebime koy da demedi. Mesela ‘Yangın sırasında sizinkiler bizimkilere bir şey yapmayacağının garantisini verirseniz biz de 30’a 70 oranında yardım sunarız’ gibi bir şey de söylemedi.

Ancak biz egemen anlayışı ortaya koyduk. Ne Kıbrıslı Rum toplumundan destek almayı seçtik, ne biz hallederiz deyip kendimiz halledebildik. 1950’den beri yine bildiğimizi okuduk. Önce İngiliz üs yardımına başvurduk sonra Türkiye’den gelen yardımı geri çevirmedik.

Yıl 1957 mi ? Hayır!

Yıl 1967 mi ? Hayır!

1974 mi? Yine Hayır!

Benim için Akıncı’nın liderliği bizi biraz da biz yaptığı için değerli aslında. Yani kendi sorunlarımızı kendimizin çözebileceğine inandığımdan eğer çözemeyeceğimiz durumda ise akılcı bir biçimde hareket edeceğine inandığım için önemli.

Milliyetçi gürültüye kapılmayacağı için önemli. Kendi kapasitesiyle çözüm üretemediği noktada ulustan değil mantıktan hareket edebileceği için önemli.

Yani 100 metre uzakta ortağımız olacak siyasi iradenin yardım dururken, kilometrelerce uzaktan alınacak ‘ulusal kardeşimize’ ihtiyaç duymayacağına inandığımız için önemli…

Bugün istisna halini yaşadık. Liderin ancak anlayış değişimini pratikte uyguladığı zaman değişimi başarabileceğini gördük. Aksi halde egemen zihniyetin içinde kaybolabileceğini gördük.

Bu yangın 41 senelik ölü kenti daha fazla öldürmedi. Ancak yardım elini kibarca geri çevirirken, insanlığımıza sırtımızı döndük. Türkiye’den gelen yardım ile ‘yangın olayını da kurtardık’ diye derin nefes alanlar, egemen aklın denizinde boğulduğunun farkına varmadı.

Bu belki yaşadığımız en önemli istisna hallerinden biriydi. Başarısız olduğumuz bir denemeydi. Bende yarattığı his ise işte yukarıda anlattığım gibiydi. Biraz boşluk, biraz düğümlenme ve biraz da bönlük

Mertkan Hamit

(ilk hali gazeddakibris sitesinde yayınlanmıştır)

The End of Annan-Trauma…Finally!

The End of Annan-Trauma…Finally!* 

Eleven years ago on 24th April 2004, a week before the Cyprus accession to the EU, Annan Plan – the plan for the comprehensive solution of the Cyprus problem- was voted and rejected by a decisive no vote from the Greek Cypriots. It was a traumatic outcome for the 65% pro-solution Turkish Cypriot voters. Annan-trauma took 11 years to recover. 2 days after the 11th anniversary of Annan voting, pro-solution figure Mustafa Akinci’s victory created new hopes for resolution of Cyprus Problem.

At this phase of the conflict –that refers to the decades – there is no violence however the number of garrisoned troops in the North reaches almost one fifth of the civilian population. The heavy military presence of Turkish army strengthens the dominant understanding of the Cyprus problem that claims it is the problem of occupation and invasion. Perceiving Cyprus Problem solely as the problem of Turkish army brings us to a deadlock. Because such understanding 1) does not create room for reconciliation as it simply fails to communicate with the sensitivities of the Turkish Cypriots and 2) sustains the status quo and 3) underestimates the role of the Turkish Cypriots for the solution which is the main point that I am going elaborate.

Eroglu’s leadership relied on the perspective that takes non-resolution as a solution. Both before and during his rule, from April 2010 to April 2015, he exploited the Annan trauma and acted accordingly. This cost Turkish Cypriot side’s diminishing political significance for the resolution of the conflict, particularly when we compare with the previous five years 1. When the joint declaration was announced in February 2014, there were optimism. However, this did not last long. Despite there were international pressure, Eroglu’s political project was based on non-resolution and he was loyal to this. The general principle of the negotiations agreed on nothing until agreeing on everything gave him enough space to exploit the environment and sustain his non-solution is the solution position. Eroglu’s shilly-shally approach diminish the hopes, on the other hand intruder Barbaros made Anastasidis to leave the table turning the solution of the problem unachievable. This tactical move relying on delaying the process made federalists to understand the importance of removing Eroglu from his position.

Dialectics rules. Turkish Cypriot community acquired constructive but critical stance against various points and come up with innovative ideas, courage to speak most of the unspoken issues, show less-diplomatic and more direct way to show their willingness for reunification and most importantly learned acting bi-communally. Dissatisfaction among the TC grassroots magically brought critical interpretations over the role of the negotiation table, the way of attempts for comprehensive resolution, the methodology and the philosophy behind the settlement efforts. At this point, confidence building measures including return of Varosha and opening of the ports, models allowing solution in a gradual way with the aim of reaching comprehensive solution turned out to be the defining positions across pro-solution groups.

Recent Turkish Cypriot leadership election landmarked such transformation what I consider it as a paradigm shift. Majority of Turkish Cypriots who had accumulated their anger to the meaningless official lines of politics voted for Akinci. At the same time they were rejecting heavy jargon of the international political discourse and the empty populist rhetoric. The victory of Mustafa Akinci is important when we take his leftist background, his bold statements against Turkey into consideration. For the time being he become the voice of the grassroots who perceive Cyprus as their homeland, demanding for emancipation from arrogant statements of tie-wearing officialdom and looking forward for a federal solution in order to fulfil the delayed ambition of freedom irrespective with their national identity. There is a glittering hope for the future now it is up to Cypriots to grasp this opportunity.

1.When Mehmet Ali Talat was the leader he negotiated with former Greek Cypriot leader Christofias and come up with list of convergences.

*Originally Published on www.parapolitiki.com