Dipsiz Kuyudan Kurtulmak

Milliyetçilik dediğin öyle akıl almaz ve aşkın bir şeydir ki bazen rahatsız edici ancak eş zamanlı olarak da büyüleyici bir hal alır. Rahatsız edicidir çünkü açık – seçik ortada olan bir durumu milliyetçi akla anlatmanız mümkün olmaz. Aklın milliyetçi duvarını sesiniz aşabilir ama seslerin içeriği beyine erişemez, bu yüzden de büyüleyicidir.

Sol veya sağ görüşten herkesi kaynayan bir kazanın içine atar. Kazan kaynarken hepsini de birbirine benzeştirir. Birleşme hissinin yarattığı “yoldaşlık” hali o kadar güçlü bir durum yaratır ki, yapılan yanlış olsa da haksız olmazsınız. Haksız olsanız bile, haksızlığınızı kanıtlamak zorunda kalmazsınız. Mağduriyetin mağrur dili ile karşınızdakini mahkum ederken, gerçekte kaybedilenin hesabını yapmak mümkün değildir. Tarihin çekimiyle, bugünün kurgulanmış gerçeğini bütünleştirirken, hafıza sadece seçicidir. Bütüncül bir şekilde bakmadığınız pencerede yönlendirilmiş tek yanlı bir anlayış evrilir. Dünya böyledir deyip içinden çıkabilirsiniz ancak eleştirel zihnin zerrecikleri bir yerlerden rahatsızlık vermeye davam eder.

Muhtemelen, Crans Montana sonrasında Kıbrıslı Türk liderliği sahip olabileceği en konforlu başarısızlığı deneyimlemektedir. Hatırlayın konuların paket olarak ele alınması da Kıbrıs Türk tarafının talebiydi, yurt dışında bir zirve yapılması ve Genel Sekreterin katılımı da…

Diplomasi ile çözülmeye çalıştığımız Kıbrıs Sorununda sonuç üretmek için tüm araçlar Kıbrıs Türk tarafının taleplerini karşılıyor olmasına rağmen, sonuç alamadık ve sorumluluk için hedefi de Kıbrıs Rum tarafına attık. Bunu yaparken sorgusuz sualsiz tüm siyasi partilerin de desteğini alabilmenin konforlu olmadığını iddia edemezsiniz değil mi?

Oysa ki sorumlunun kim olmasından bağımsız olarak tüm istediğimiz araçlar elimizde olmasına rağmen giriştiğimiz bu diplomatik hamleden somut hiçbir şey elde edemediğimiz gerçeği yüzleşmek gerekir. Bununla ne zaman yüzleşeceğiz? Başarısızlığı milliyetçi çıkışlarla meşrulaştırmaktan vazgeçip yapıcı olarak çözüm üretme yollarına ne zaman gireceğiz ?

Mesela, Gueterres’in görüşme için çizdiği çerçevenin bundan sonra Kıbrıs’ın geleceğinin belirlenmesi için izlenecek yol haritası olduğunu ne zaman deklere edeceğiz.

Guterres’in çizdiği çerçevede yarın masaya döner, yüklendiğim sorumluluğu gerçekleştiririm diyebilmek genç kuşaklara bol şans dilemekten çok daha yapıcı bir pozisyon olduğunu kabul etmemiz gerek.

Gelinen son aşamada hamaset yapanların ve on yıllardır tanınma sözü verip de gerçekleştiremeyenlerin lafazanlık yapacağı üç beş argümanı kenara bırakıyorum. Ancak, girdiğimiz macerada birbirine daha az güvenen iki liderlik üretildi. Motivasyonunu kaybetmiş toplumlar yaratıldı. Başarısızlık, şüphecilerin ve nefretten beslenenlerin akbaba gibi üşüşmelerine sebep oldu. Bir de, gelecek karanlık bir çukurdan farksız olmasına rağmen “ev temizleyip tertipleme” takıntısıyla yalandan açıklamalar yapan siyasi elitlere, “masgara olacakları” kocaman bir meydan yaratıldı.

2018 sonrasına bırakmamakta ısrar edilen, çözüm sürecinin seçimlerin ardına kalması ve ona göre yeni(den) seçilmiş bir liderin zirveye katılması bu yarattıklarımızdan daha kötü hangi sonuçları yaratabilirdi?

Doğalgaz gerginliği gibi bir şeyler geveliyor olabilirsiniz ama siz de biliyorsunuz ki o gerginlik zaten gerçekleşiyor. Tam tersine bu zirve ile gerginliğin gerçekleşmesi için meşru sebepler yaratıldı.

2018’i bekleme sabrını göstermedik. 2018 sonrasında başarı yakalanmayacağına dair “içgüdülerden” başka hiçbir sebebimiz yoktu. “İçgüdüler” diye ortaya koyduğumuz şey aslında, sistematik olarak yarattığımız koşul olduğunun farkında mıyız?

İçgüdülerin, hesapsız tahminlerin, kendi verdiği sözden korkanların ve muhtemelen birilerinin stratejik derinliğinin içinde kaybolduk. Üstelik, seçilmişlerin arasında bundan sonra ne yapacağız sorusuna aklı selim bir biçimde cevap verecek tek bir kişi bile yok. Üstelik cevabı bilemediklerinden değil, cevabı bildikleri halde dile getirecek kararlılığa sahip olamadıkları için.

Yine de elitlerin akıllarını ve yüreklerini uyandırana kadar beklemeye gerek yok. Onlar, olaylar üzerine olan reflekslerinden arınıp, yeniden irade sahibi insanlar olarak aramıza dönerler mi bilinmez ama biz yine de onlara inat tekrarlayalım: içinden çıkamadığımız dipsiz kuyudan kurtulmak için bakacağımız yer ne Ankara ne Atina’dır…Adres Guterres çerçevesidir.

Mertkan Hamit

 

 

Emre Akbil: Sarih Çoğunluk Veya…

Emre Akbil tarafından yazılan yazı daha önce yazdığım yazılarla benzeri bir yaklaşıma sahip… Bütünlüklü olarak mesele ile ilgili tartışmaları arttırmak adına önceki iki yazımın linkler:

Emre Akbil: Sarih Çoğunluk Veya…

Müzakere süreci içinde ortaya atılan fikirlerin çözüm sonrası yaşantımıza nasıl etki edeceğini bugün tartışmamız büyük önem taşıyor. Bu tartışmaların belki de en önemlilerinden biri de Mertkan Hamit’in eleştirilerini yönelttiği “Sarih Çoğunluk” (Clear Majority) kavramıdır:

“AB üyesi olacak bir devletin 4 özgürlük (mal, hizmet, sermaye ve emeğin serbest dolaşımı) ilkesiyle çelişmesi imkansızdır. Üstelik bu 4 özgürlük toplumlar arası değil AB’yi oluşturan devletler arasında bir birliğin temel ilkesidir. Bu 4 özgürlüğü ve temel insan haklarını gözetmeden çözüm müzakerelerinin sonuç üretmeyeceğini önceki müzakereciler sonuca ulaşamayarak kanıtlamıştır. Yeni müzakere sürecinde ise yasal dayanağının bile kafamda soru işareti yarattığı bu sarih çoğunluk ifadesini, maksimalist bir noktada algılayıp İsrail – Filistin gibi kendi “yerleşkelerimizi” yaratma deliliğinden vazgeçmemiz gerekmektedir. Çünkü Kıbrıs konusunu çözmek isteyip, statüko dilinden kurtulmamak sonuç üretmez aynı zamanda Kıbrıs Sorunu yerine bir İsrail – Filistin sorunu yaratmaya da hiç gerek yok.” (Mertkan Hamit)

Sarih çoğunluk kavramı ortak yaşamı kuramamış halkların, kabuklarına çekilerek, ayrışmış kamplar içinde, kimliklerini koruma kararverildigayreti içinde olma çabalarına işaret eder. Müşterek değerler üretmekten aciz olan ve böyle olduğu için kendi kabuğu içinde de güçsüz olan bu halklar, bu zayıflıklarını örtmek için, egemenliklerini devrettikleri kabuklarını kalınlaştırırlar. Bu kabuk temsili demokrasi ile oluşan sömürgeci iktidarın söylem ve pratiklerinin tümüdür. İktidarın kabuğu kalınlaştıkça kendi gücü azalan, daha da yumuşayan bu halklar zaman içinde kabuk tarafından çevrelenmiş, tanımlanmış ve sınırlandırılmış olarak yaşamaya mahkum olurlar. Camiler, kiliseler, bayraklar dağları taşları örter…

İktidar, ortak mefhumlar üretemeyen toplulukların, kendi güçlerini devrettikleri sömürge biçimleridir. Sarih çoğunluk, bu iktidarın kaynağı olan cemaatin (%50+n=tanımlanmış kitle) oy havuzunun ve veya meşrulaştırıcı kitlenin ismidir: Sünni-Müslüman-Beyaz-Türk-Ataerkil-Cemaat veya Ortodoks-Hristiyan-Beyaz-Yunan-Ataerkil Cemaat.

Tanımlı kimlikler üzerinden kurulmuş cemaatler sömürü sistemine işaret eder. Eğer barış iki cemaat üzerinden shutterstock_131385992kurgulanacaksa mevcut sömürü sistemlerinin altyapısı olan milliyetçi çerçevenin ve sermayenin ortak iktidarının süreceğini kestirmek zor olmaz. Din, dil, ırk, etnik ve kültürel ayrımlar üzerine kurulacak bir uzlaşı aslında toplumların değil mevcut yönetim paradigmalarının uzlaşısıdır. Gizlenmiş olan mikro-uzlaşmazlıklar da mutlaka su yüzüne çıkacaktır. Toplumlar arası anlaşmaların uzlaşmazlıkları görmezden gelmek yerine (ve hatta onları bir görünmezlik pelerine ile örtmek yerine) bu uzlaşmazlıkları tartışma ortamına taşıyarak bireylerin kendi cemaatlerinin dışında ve kimlik siyasetinin ötesinde kendi özneleşmelerini keşfetmelerine olanak verebilmelidir. Müzakere, bu öznelerin üretimine olanak tanıyabilecek ortak platformdur. Bu platformu salt iktidar oyunları için kullanmak yerine ortak bir barış dili, ortak bir coğrafya ve ortak bir yasal çerçeve oluşumu için alan açmak gerekir.

Barışı iki kampa, iki ayrı cemaatin yönettiği toprak parçasına, ayırma fikri iktidarların mevcut sapkınlıklarının tümünü içinde barındırır. Toplumların kendi içkin güçlerini devrettiği iki ayrı sömürge kampı, barışın değil sapkınlıkları kabullenmenin adıdır. Ortaklıklara ve değerlerin paylaşımı ile gelişecek müşterek pratiklere dayalı bir barış mümkündür.timthumb

Mümkün değilmiş gibi davranmaktan vazgeçtiğimiz anda barış da gelecek…

Kıbrıs’ı yeni bir demokratik olasılıklar alanı olarak düşünerek, müzakere sürecinde bu sorulara cevap aranabilir mi? Halklar neden kendi içkin güçlerini temsili bir egemenliğe devretmek için gönüllü olurlar? Yüzyıllardır süregelen, toplumları esir alan, kimlikler, cinsiyetler ve cemaatler üretirken kendi egemenlik düzeneğini güçlendiren iktidarlar, halkları bu fikre nasıl alıştırmışlardır? Bu gönüllü esaretin sapkınlığı ne zaman son bulacaktır?