Utanmaktan Usanmak ya da Kalınbağırsakta Yaşama Hali…

Bugün 26 Ağustos 2017.

Bugün Derinya Plajı yeniden KKTC ve TC vatandaşlarının kullanımına açıldı.

İlerleyen yıllarda tarihte bugünü not alanlar ne yazacak?

Spotlar şeklinde özetleyeyim:

“Gece gündüz siyasi eşitlik ve temel insan haklarının ihlal edildiğinden şikâyet eden Kıbrıslı Türk toplumu, 26 Ağustos’ta utanılacak bir şey yaparken, siyasi eşitlik talebini sadece bir müzakere pozisyonu olarak kurguladığını ilan etti.”

“Eş zamanlı olarak insan haklarına duyarlı olmayıp, insan hakları talebini yaparak iki yüzlü bir tavır takındı. Tarihinde ganimetçilik gibi utanacak başka şeyler yapmış olan Kıbrıslı Türkler belki de bu yüzden rahat davranmış olabilirler.”

“Kıbrıslı Türkler kendi yönetimi altında olduğu iddia ettiği bölgede, geçiş noktası açılacağını duyurduğu Derinyaya giden yolun maliyetini Avrupa Birliğine ödetmekten geri kalmadı. Geçiş noktasının 2 yıl geçmesine rağmen tamamlanmamış olmasından dolayı yeni girişimler yapmadılar. Bundan rahatsız da olmadılar. Askeri bölgenin içinde yer alan sahile erişim kolaylaştırılmış, AB parası ile finanse edilen yol başka amaç için kullanılmıştır.”

“Mağusa Belediyesi, Derinya Plajı olarak bilinen bir sahil şeridini, sadece Kıbrıslı Türk ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanımına açıp, bunun adını da “Halk Plajı” olarak adlandırdı. Kentte yaşayan binlerce yabancı öğrenciye uygulanan ayrımcılığın yanında, turist olarak ülkeyi ziyaret edenlere de erişemeyecekleri bir plaj açtı. Adadaki Kıbrıslı Rum sakinlerle ise ülkeyi bölüşmeyi hedeflediğini söylerken, bir sahil konusunda bile askeri bariyerleri aşıp bir uygulama gerçekleştiremedi.”

“Ülkede yeni siyaseti temsil eden ana akım sağ ve sol siyasi partilerin liderleri tek kelimelik bir açıklama yapma ihtiyacı bile duymadı. Çözüm odaklı siyaset izleyeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Akıncı da aynı şekilde bu konuda açıklama yapma ihtiyacı duymadı.”

****

Derinya plajı bu detaylarla hatırlanırken, bir köy meyhanesinde bu tepkisizliğin dayanılmaz hafifliği yaşanacak. Her gece bir parti, partilileriyle yemekli toplantılar düzenleyecek.

Ayrımcılık gibi gereksiz meseleler gündemlerini işgal etmemeli, bardaklar iktidara bir gün daha yaklaşmaya kalkmalı…En fiyakalı olan ve en etkili konuşana mikrofon uzatıldığında ise uzun uzun anlatacak hak, hukuk, temizlik meselelerini…

Bizler ise koyun gibi dinleyeceğiz, kaybettiğimiz davanın kazanılmaması için elinde geleni ardına koymayanların hikayelerini…

Derinyada ayrımcılığa karşı duramayan bir insan LGBT haklarına taraf olabilir mi mesela… Ya da başka bir insan hakkına…

Mesela, 43 senedir tutsak tutulan kentin, kıyısındaki plaja yabancıların giremeyecek olması bilmediğimiz güvenlik bahaneleriyle normalleştirilecek olmasına, karşıtlık göstermeyecek fiyakalı ve mikrofona konuşmayı seven arkadaşlar…

Kuşatıldığımız ordu, elçilik ve yerel işbirlikçilerin yaptığı icraat ortadadır:

İstenmeyen Derinya Plajının açılması ve arzulanan Derinya geçişinin açılmaması…

KKTC dediğimiz yerin yapılanması, insanlara, kimin çıkarlarının önce geldiğini açık seçik göstermekte…

Bu bölgeden kimin geçeceğine “onlar” karar verir.

Bir bölgenin kalkınmasın “onlar” karar verir.

Ve eğer sahile gidip eğlenmek isterseniz, nereye gidip eğleneceğinize de “onlar” karar verir.

Bir tarafınızda yeşil hat, diğer tarafınızda ölü bir kent varken size süngü gölgesinde eğlence sunuyorlar.

Hiç şikayet etmeyin!…

Sessizlikleri ardından, mikrofon uzatılanlar ise bunu yüceltmeyi tercih edecek önümüzdeki günlerde…

Elçilik, ordu söz konusu olunca iktidar ve muhalefet bir oluyor. İşbirlikçi rollerini çok iyi oynuyorlar.

Elele verip, Doğu Akdeniz’in kalınbağırsağında yaşadığımızı yüzümüze vuruyorlar.

Utanmıyorlar.

Utanmayacaklar.

Sonra da dönüp; “43 senelik kalın bağırsağın temizlenemez olduğunu konuşmayın, onun yerine yapacağımız bumbarı düşünün” diyecekler…

Crans-Montana’da Ne Olacak ?∗

Crans-Montana’da Ne Olacak ?∗

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Politik iklim yeniden Kıbrıs Sorununa doğru evriliyor. Üst düzey temsilcilerin birer birer ziyareti, özellikle Binali Yıldırım ile Aleksis Tsipras görüşmesi ardından Kıbrıs Konusu ile ilgili yeni bir zirveye gözler çevrildi. Daha önce belirttiğim bir yorumumda bu zirvenin gerçekleşememe ihtimalini ortaya koymuştum. Pesimist tavrımı korumama rağmen, böyle bir zirvenin gerçekleştirilecek olmasına önem atfetmekteyim. Ancak,hala daha soru işaretlerinin olduğu kesin. Öyle ki, TC Başbakanı Binali Yıldırım Atina dönüşü yaptığı açıklamada “garantör ülke olarak Yunanistan Türkiye gibi ülkelerin başbakanlarının katılmasını gerektirecek şartlar oluşur mu oluşmaz mı gibi bir tereddüt var. Bizde de onlarda da var bu soru işareti” şeklinde bir ifade kullanmıştır.

İşin özeti Crans-Montana göreceğimiz son zirve olmayacak. Ancak Cenevre ya da Mont Pelerin I, II zirvelerinden farklı olarak sabrın ve zamanın tükendiği noktayı işaret etmektedir. Genel anlamda “son oyun” algısı yayılmıştır. Bu açıdan beklenti yeni koşullar yaratmayacağı kesindir. Burada izlediğimiz özellikle BM için ama aynı zamanda diğer aktörler için de kimsenin zarar görmeden kurtulacağı bir “itibar kurtarma” girişimidir.

Kıbrıs konusunda yaşanan süreçle ilgili umut vermekle eleştirilen biri olarak neden olumsuz bir beklentiye sahip olduğumu kısaca özetlemek için önce Crans Montana’da ortaya çıkabilecek sonuçları ele alalım.

Ortaya konulan sonuçlar arasında a) kapsamlı çözüm, b) çerçeve anlaşması, c) ortak açıklama gibi seçenekler mevcuttur.

Bunları sondan başlayarak ele alacak olursak

  1. Ortak açıklama:  11 Şubat 2014 tarihli Ortak Açıklama metni herhangi bir federal çözümün pazarlık konusu olmayacak tüm unsurlarını içermektedir. Dönüşümlü başkanlık, etkin katılım, garantiler, toprak, mülkiyet gibi konular ortak bir metine girebilecek kavramlar değildir çünkü bunlar hala daha tarafların pazarlık unsurlarıdır. Bu yüzden 11 Şubat 2014 metninden ileride bir metin üretilmesi mümkün değildir. Başka bir değişle bu zirvede 11 Şubat açıklamasından daha ileri bir ortak metin beklemek mümkün değildir.
  2. Çerçeve Anlaşması: İrlanda çözüm süreci referanslı uygulanabilir bir çerçeve anlaşması yaratılması kapsamlı çözüm için son derece faydalı bir açılım olarak görülebilir. Ancak koşulları ölçtüğümüzde, güven yaratıcı önlemlerin “tanınma paranoyası” / “stratejik sebepler” ikileminde uygulanamadığını biliyoruz. Geçiş noktalarının açılmasınun mümkün olmadığı,  mobil hatların birleşemediği koşullarda uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının gerçekleştirilmesi hayli güçtür. Üstelik uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının ilk adımı asker sayısının azaltılması, yeşil hat bölgelerinin iadesi gibi daha zorlu noktaları barındıracaktır. Bu güçlü bir siyasi irade gerektirir. Toprak adımının Türk tarafının en önemli “kozu” olduğunu düşündüğümüzde, böylesi adımların atılması oldukça zordur. Aynı zamanda AB muktesabatının kuzeyde uygulanmaya başlamasına dair açılımlar, limanların Avrupa limanı olarak kabul edilmesi gibi açılımların da mevcut modalite ve anlayışla gerçekleşmesi daha zordur. Bu açıdan da baktığımızda İsviçre’den uygulanabilir  bir çerçeve anlaşması çıkması mümkün değildir. Çünkü taraflar takındıkları pozisyon itibari ile uygulanabilir çerçeve anlaşmasını uygulayacak politik anlayışa sahip değildir.
  3. Kapsamlı Çözüm: halihazırda kapsamlı çözümün orada tamamlanmasının mümkün olmayacağına yönelik sinyaller verilmektedir. Masada kapsamlı çözüme dair beklentiler azalırken mucize gerçekleştirebilecek bir Oz büyücüsü var mı bilemiyorum. Ancak, eğer varsa şimdi ortaya çıkması lazım. Böyle bir durum beni ters köşeye yatırır ve bu noktadan sonra yazacaklarımı geçersiz kılar. Ancak, kapsamlı çözümün gerçekleştirilmesinin mümkün olmayacağına dair sinyali TC Başbakanı Binalı Yıldırım verirken, atıfta bulunduğu taraf “Kıbrıslı liderler” şeklindeydi. Yani, meselenin garantiler  üzerinden gerçekleştirilecek bir pazarlıkta Türkiye’de olmasına rağmen Kıbrıslı liderler anlaşamadı diye sonuçlanamadı gibi bir imaj yaratılmıştır. Bu açıdan baktığımızda paket üzerinden konuşulan al – ver sürecinin sağlanamamasında ihale 2 senedir müzakere eden Kıbrıslı liderlere kalacakmış gibi.

Peki, durum vahimse ve bu zirvede hiçbirşey mümkün değilse bu zirve neden gerçekleştirilecek ?

Bana göre Cenevre zirvesinde bu işin bitirilmesi gerekiyordu. Ancak, Yunanistan Dışişlerinin tavrı Konferans’ta belirleyici olmuştu. Günün sonunda güvenlik ve garantiler başlığında tarafların pozisyonu ve esneyebilecekleri noktalar bellidir.

Esas olan kim ne alır ve bu konuda herkes siyasi iradesini gösterir sorusunun cevabıydı. Siyasi irade varsa, bunu gerçekleştirmeye dair söylenecek sözler birkaç cümledir. Ancak taraflar (özellikle de garantörler) bunu ifade etmekten çekinmekte, yani siyasi iradeyi sergilemekten kaçınmaktadırlar.

Hal böyleyse, 2 yıl boyunca sürdürülen ve siyasi yatırım yapılan bu sürecin “itibarını koruyarak” sönümlenmesi gerekmektedir. Bu hem yerel hem de uluslararası unsurların işine gelmektedir. Bu yüzden malesef eğer Kapsamlı Çözüm yapmak için iştah ortada yoksa (bana göre garantörlerde böyle iştah yoktur) Kıbrıslı liderler BM’nin itibarını korumak için kullanılacaktır.

Özellikle son süreç içerisinde Kıbrıslı liderler düştükleri suçlama oyununda zararlı çıkmıştır. Çünkü birbirlerine cevap vererek harcadıkları enerji ile bütün sorumluluğu Kıbrıslı liderlere yıkmak için uygun koşullar yaratılmıştır. Böylelikle, bir süredir BM’nin arayış içinde olduğu çıkış stratejisi sağlanmıştır.

Taraflarca orkestra şeklinde yapılan açıklamaların başarısız bir yöntem olduğuna dair daha önce dile getirdiğim düşünce de buradan kaynaklanmaktadır. Şu an BM için yöntemin başarısızlığını, Kıbrıs sorununu ele alış biçimlerine eleştirel yaklaşacak bir sebep yoktur. BM’ye göre yeni bir girişim ile Kıbrıs Sorunu çözülememiş ve sorumluluk uzlaşmazlığı seçen Kıbrıslı liderlerin meselesidir.  Oysa ki aklı selim olan herkes, bu sorunun ele alınış biçimindeki hataların sorunun çözülememesine neden olduğunun farkındadır.

BM bu aşamada süregiden oyun değiştirilmek isteniyorsa, Crans-Montana’ya yönelik “havuç – kırbaç” yöntemi oluşturabilmelidir. Ancak, BM’nin böyle bir irade sergilemekten kaçınmaktadır. Kıbrıs Türk tarafına statü için yasadışı olarak elinde tuttuğu mülklerin tazminatının Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafınca ödenmesi ve toprak iadesini, eş zamanlı olarak, Kıbrıs Rum tarafına uzlaşmazlık karşılığı Kıbrıs Türk tarafının statü yükseltilmesi riskinin açıkça dile getirilmesi statükonun korunmayacağının net işaretleridir. Bunların masada olmaması koşulunda, bu zirve diğer tüm zirveler gibi statükonun devamının teyidiyle sonuçlanacaktır.

Hal böyleyse ne olacak ?

Muhtemelen Crans-Montana sonrasında seçimlere kadar sürecin sönümlenmesi beklenecek. Sürecin seçimler nedeniyle askıya alınacağı ve seçimden sonra oluşacak yeni Kıbrıslı Rum iradesinin ne göstereceğini şu an tahmin edemeyiz. Ancak yeni bir başkan seçilirse, kalınan yerden devam etmek yerine sürecin en başına dönmeyi talep edebilir. (Anastasiadis seçildiğinde böyle yapmıştı.) Bu arada da zaten Kıbrıs Türk toplumunda liderlik seçimleri gelir ve bildiğimiz kısır döngü devam edecektir.

Şu an için iç politikada her taraf kendi için yeni koşullar yaratmaya çalışsa da uluslararası olarak yeni koşulların yaratılması bana gmre pek de mümkün değildir. O yüzden de Kıbrıs Sorunu’nun bir süre için rafa kaldırılmasının koşulları ortaya çıkacaktır. Rafta bekleyen Kıbrıs Sorununun daha da karmaşık bir hale gelmesi için uzlaşmazlıktan olan taraflar muhtemelen ellerinden geleni yapacaktır.

Peki Kıbrıs Sorunu bir daha konuşulmaz mı ?

İşte kritik nokta tam da burada. Muhtemelen Crans-Montana sonrasında Kıbrıs Sorunu etraflı bir biçimde bir süre ele alınmayacak. Ancak, Kıbrıs adası etrafındaki doağlgaz kaynakları ile ilgili varsayımlar son bulur ve gerçekten çıkarılmaya başlandığında etkin biçimde bu konu yeniden gündeme gelecektiir. Şu an en iyi beklenti bu kaynakların ortaya çıkarılacağı zamana 5 yıl biçiyor. Hal böyleyse, muhtemelen Kıbrıs Sorunu ile ilgili yeni süreç 5 yıl sonra başlayacak. Ancak bu sefer yaratılacak olan nüfus yapısı ve vatandaşların sayısı, Türkiye’nin buralardaki iktidarı ve bölgesel koşullara göre şekillenecektir. Ve malesef, konuşulan Kıbrıs Sorunu olsa da, konuşan Kıbrıs adasında “bir zeytin gibi” kök salmış insanların geleceğine dair olmayacaktır.

∗ 25.06.2017 tarihinde gaiLe’de yayınlanmıştır.

Gezicinin Seçim Anketi ve Bir Strateji

Son zamanlarda birden fazla anketle karşılaştım. Sıralamalar bir tarafa bıraktığında benim için dikkat çeken iki nokta var.
1. Verilecek olan ham oylar %50’yi bulmuyor. Yani Oy vermeyeceğim, kararsız, karma veya cevap yok gibi seçenekler hala nereye gideceği belli değil. Zemin kaygan. Kaygan zemindekileri “kaygılı kaygan” ve “çıkarcı kaygan oy olarak ikiye ayırmak mümkün.
2. Yüzde 50’yi oluşturan kaygan zemin bunların arasında “en kararlı” pozisyonu temsil eder. Ham oy dağılımlarını gördüğüm tüm anketlerde bu en büyük oran. Başka bir deyişle şu an “Oy Vermeyeceğim” diyenler Kuzey Kıbrıs’taki en büyük partidir.

Bu iki koşul ortada olduğunda dağıtılan oylarda hangi yöntemi uygularsanız uygulayın hata payı yüksek olacaktır.

Gezicinin anketinde varsayımsal yöntem, önemli bir kamuoyu algısı yaratma potansiyeli vardır. Bu algının ne kadar etkili olacağını bilmiyorum ancak benim siyaseti okuma biçimim çözüm umutlarının zora girmesinin de etkisiyle olacak “KKTC’nin sürer yapısına entegre olma” eğiliminin yükseleceğine bu yüzden de yeni icatlar değil var olan düzeni perçinleyecek yöntemlere dönük tercihlerin artacağıdır.
Kıbrıslı Türklerin gonyak sever olduğuna falan bakmayın siyasette en muhafazakar davranışları sergileme ata sporumuzdur.

Bu yüzden ben anket sonuçlarına baktığımda erken seçim olması halinde, kaygan oyların Gazici’nin varsaydığı gibi ağırlıklı HP’ye ya da TDP’ye gitmeyeceğini düşünüyorum. Hal böyle olunca ortaya çıkan sıralamanın da değişeceğine inanıyorum.
HP, TDP, CTP, YKP, BKP’ye gidecek olan “kaygılı kaygan” nitelendireceğimiz %20’lik kesimin büyük bölümü kuvvetle muhtemel bu seçim oy vermeyecek. (Kendimi de “oy vermeyecek grupta saydığımı söyleyeyim)
“Çıkarcı kaygan” %20 ise sisteme uygun olarak ağırlıklı olarak UBP ve az biraz da HP ve DP’ye gidecek.

Özetle, pazar günü seçim olsa bence bu ülkede UBP + DP koalisyonunu kuracak zemin vardır. O yüzden demokrat, ilerici ve alternatif arayanlar merkezi seçimler yerine odak noktalarını mahallelerine, kentlerine çevirmeli. Yaşam alanlarını dile getirmeli onu talep etmelidir. Oralarda çok daha kolay köklü dönüşüm yapacak dinamizm vardır. Kendi yaşadığımız sokağı dönüştürme fırsatı varken yerel seçimlere odaklanmak iyi bir çıkış yolu olur. Oradaki dönüştürücü güç iyi kullanılırsa, üç beş sene sonra merkezi idareye odaklanmak mümkün ve çok daha anlamlı olabilir.

Sermaye Birikimi ve Sürdürebilir Ekonomi

Kuzey Kıbrıs Merkez Bankası verilerine göre Kuzey Kıbrıs’ta mevduat tutarı 1.9 Milyar TL’dir. Bu rakam nüfusa oranlandığında bu kişi başı 6058TL’ye denk geliyor. Bugünkü kur Euro karşılığı ise tutar, 1565 Euro ediyor.

Güney’deki merkez bankası verilerine göre ise mevduat tutarı 29.4 Milyar Euro. Nüfusa oranladığımızda bu kişi başına mevduat oranının 34 bin 374 Euro olduğunu gösteriyor.shutterstock_131385992

Mevduat şeklindeki sermaye birikimi Kıbrıs’ın kuzeyinde güneyin çok daha altında. Bu kıyaslama sadece görece küçük ama karmaşık bir ekonomiye sahip iki tarafı birbirine kıyaslarken daha dikkatli olmak için bir hatırlatma niyetinde…

Çünkü bu sonucun farklı alanlarda da yansımaları olacak. Ancak bir iki noktayı daha akılda tutmakta yarar var:

1- adanın kuzeyinde meşru bir yapı ortaya çıkmadığı sürece varlıkların piyasaya uygun biçimde değerlenmesi mümkün değildir. Başka bir deyişle, hal böyleyken Kıbrısın kuzeyinde sermaye birikiminin de hızla artması mümkün olmayacaktır.original_continuuity-software-big-data-development-can-be-fun

2- Sermaye birikimi yeterli olmadığında kişilerin ekonomik aktivitelere yatırımcı unsur olarak dahil olması daha güçtür. Çünkü birikimi olmadığı için risk almak istemeyecektir.

Bu bilgilerin ışığında Kıbrıs’ın kuzeyinde ezberden ekonomi konuşanlar
ı yeniden dürtmek gerek.  Malesef Silikon Vadisi modeliyle genç girişimciler olmayacak. Olacak olan en fazla üç beş eleman çalıştırılacak mikro işletmelerden ileriye gitmeyecektir. Esnafa, girişimci deyerek onlara karizmatik bir hava katabilirsiniz yine de ancak bu dünyanın anladığı girişimci niteliğini karşılamamaktadır…

İşin pazarlaması değil de içeriğine dair konuşulacaksa, özellikle de söz söyleyecek olanlar ülke yarısında “iktidar” olma hedefindeyse, biraz daha dikkatli olmak gerek.

Verili koşullarda sürdürebilir bir ekonomi yaratmak için:ist

a) Dış Yatırım ya da b) Devlet Destekli Yatırıma ihtiyaç vardır.

Dış yatırım için uluslararası tanınmazlık hali büyük bir engel oluşturur. Bu koşullarda kuzeye yatırım ancak kara para aklama, yasa dışı işler yapmak ya da Kıbrıs’ın kuzeyinde belli bir siyasi/ekonomik çıkar grubunun devamlılığını sağlamak için yapılır.

Kıbrıs’ta Çözüm vizyonu olmayan “iktidar hedefli” yapılanmalar, bu durumda sürdürebilir ekonomiyi ancak mevcut yolsuz ilişkileri devam ettirerek var olabilirler. O yüzden çözüm vizyonu olmadan, yolsuzlukla savaşmak gerçekçi bir iddia değildir.

İkinci boyut olan devlet destekli yatırımda ise devletin ekonomiye bir biçimde etki cyprusetmesi gerekir. Bu da ideolojik olarak sol bir siyaseti gerekli kılar. Mevcut sermaye birikimi koşulları göze alındığında, sürdürebilir ekonomi için lokomotifin itici gücü devletten gelebilir. Devletin özerk olarak yöneteceği kurumların çeşitlendirmesi ve etkin olarak yönetmesi gerekir. Temelinde, devletin ekonomik anlamda küçültülmesini hedefleyen, neoliberal ekonomik paketler ise sürdürülebilir bir ekonomik zemin yaratmaktan uzaktır. Özellikle de Kıbrıs’ın kuzeyinde…
Bu noktada TC ile yapılan ekonomik paketi yeniden görüşmeyi ve bu ilişkinin yeniden tanımlanmasını ortaya koymayan “iktidar hedefli” siyasi yapılanmalar da başarılı olamayacaktır. Bunu ortaya koymaktan çekinenlerin de mevcut yapıyı devam ettireceği açıktır. Bu açıdan, hem Kıbrıslı Türklerin öz yönetimine vurgu yapanların inandırıcı olabilmesi için ilk önce sürdürebilir ekonomik yapının engelleyici zincirlerinden nasıl kurtulmayı hedeflediklerini ortaya koymaları gerekir.

Bu iki açıdan, iktidar olma hedefine sahip olduğunu söyleyip ekonomik anlamda statüko dışı politika ortaya koyan herhangi bir siyasi yapılanmanın ortalıkta görünmediğini söyleyebiliriz. Biraz da bu yüzden bir çok seçim anketinde OY VERMEYECEĞİNİ söyleyenlerin oranı %20lere ulaşmaktadır.

Nüfusun önemli bir bölümü “statükodan” rahatsızdır, ve boş sözlerin statükoyu değiştirmeyeceğini çok iyi bilmektedirler. Bu yüzden geleneksel yapılara prim vermemektedirler.

Bu “rahatsız” ve “öfkeli” kesimin ikna olacağı siyasi argümanlar ortaya konulmadığı sürece iktidar olanların dönüşüm sözleri de inandırıcılıktan uzaktır.

Soldan Düşünceler: Alternatif Ekonomi (1)

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Bir süre önce, KTÖS tarafından açılan bir pankartta yer alan, “Ne Paranı, Ne Paketini ne de Memurunu istemiyoruz!” söylemi, Kıbrıs’taki egemenlere karşı verilmiş, dikkate değer bir karşı çıkıştır. Sosyolojik koşulları hesaba katarak, sıradan insanların bu söyleme dönük tepkilerine baktığımızda, bu karşı çıkışın sol çevrelerden açıkça destek aldığını söyleyebiliriz. Sağ çevrelerde ise üsluba dair eleştiriler vardır. Sağ, üsluba dönük kaygıları dile getirmesine rağmen gizliden gizliye uygulanan politikaların Kıbrıs Türk toplumunun onurunu zedeleyici niteliğinden dolayı da karşı çıkışa hak verir. Bu söyleme sadece işbirlikçi çevreler açık bir hiddetle karşı çıkar. Bu noktada bir pankartta ortaya konulan talebin yarattığı fırtına bile Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasındaki ilişkilerin ekonomi bağlamında kamplaşmalara yol açacak kadar problemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye, gerek iktidarların ideolojik kaygıları, gerekse dönemsel çıkarlar ekseninde Kıbrıs’a dönük ekonomi politikalarını belirler. İktidarda kim olursa olsun Kıbrıs Türk tarafı ekonomi politikalarında denk bir özne olarak ilişki kurmakta ise zorlanmaktadır. Bu zorlanma, hem yardım alan taraf olmanın dezavantajlı hali, hem de etkin bir ekonomik model oluşturamamanın basiretsizliğinden ötürüdür.

Borç alan tarafın asimetrik koşullarını giderebilecek olan etkin bir ekonomik model önerisi
sunması ile doğrudan ilişkilidir. Bu yüzden geçmiş ve gelecek iktidarların bu konudaki zaafiyeti sarihtir. İlerici alternatif iddiasında olabilmek için ise alternatif ekonomik model üzerine kafa yormak gerekir. Yazının kapsamında ilerici alternatifi sunabilecek tek adres Kıbrıs Türk soludur. Bu yüzden esas amacım bunun üzerinden ilerici bir alternatifin düşünsel ve pratik boyutlarını ortaya koymaktır.

Kıbrıs Türk solu kültürel, politik ve beşeri sermayesi sayesinde varoluşsal krizlere rağmen kendi kendini sürdürmeyi başarabilen önemli bir külliyata sahiptir. Ancak solun ekonomi ile ilişkisine baktığımızda, hem düşünsel, hem de pratik anlamda iyi bir karneye sahip olduğunu söyleyemeyiz. İster iktidarda, ister büyük kitleleri temsil etmekten uzak ücra bir alanda olsun, sol için ekonomik başarılara sahip olması mucize gibi nitelendirilmistektedir. Mucize nitelendirilmesi, bir tarafta evrensel anlamda sistematik bir algısal tahakkümün sonucuyken, diğer tarafta da solun ekonomiyi anti-kapitalist iddiası ile ele alıp, yapıcı bir çözüm modeli üretememe kolaycılığından kaynaklanır. Tıpkı, KTÖS’ün pankartında karşı çıkışının yanında ikna edici bir alternatifi koyamaması gibi bir paradoks yaratır.

Dayatmalara karşı yazının başında aktarılan çıkışa iktidarların ilk tepkisi: “Türkiye’den para gelmezse ne yaparız?” şeklinde olur. Ardından da ekonominin basit bir maliye formülüne indirgendiği “denk bütçe” söylemi kullanılır. Bu noktada ilerici bir alternatif ekonomik anlayışının da zihniyetteki sonu gelir.

Meseleyi çözümlemek için en çok karşılaştığımız bu iki söylem ve yarattığı algı ile başlamakta yarar var. Sol için politik ekonomiden bahsediyorsak, başlangıç noktası makroekonomik anlamda enflasyon, bütçe açığı, gayri safi milli hasıla gibi ölçülebilir ve ülkeleri totalde disiplin altında tutmaya yarayan kavramlardan gitmek olmamalıdır. Sol alternatif ekonomiyi matematik değil, üretim ve dağıtım ilişkilerinin aktörleri üzerinden konumlandırdığı zaman anlamlıdır. Meseleye soldan bakan bir iktisatçı için ülkedeki “Gaysi Safi Milli Hasıla” artış veya azalışının hayata yansıması farklılıklara sahip olduğunu bilir.

Örneğin, büyük bir Kamu İktisadi Teşkilatını, özelleştiren bir ana akım ekonomik davranış, gayri safi milli hasılaya büyük bir katkı yapabilir, ancak devletten özele geçen kurumun çalışanlarının bir kısmının işsiz kalması yeni sahiplerin kurumu rasyonalize etme çalışmalarının başında gelir. Hal böyle olunca, gayri safi milli hasıladaki artış ile insanların daha yüksek yaşam seviyesine ulaşması arasındaki ilişkinin kesinlikle pozitif yönlü olduğunu iddia etmek zorlaşır.

Bir başka makroekonomik gösterge olan, gini katsayısı da ülkedeki gelir uçurumunu
hesaplamaya yarayan yöntemdir ancak hayata dair yorum yapmakta her zaman işe yaramaz. Çünkü bu yöntem de modern aklın bir ürünü olarak bir bütün üzerinden yorum yapmaya amaçlar. Bütünün ölçülmesi pek de mümkün olmayan alternatifi olan bireylerin hayat kalitesi gibi noktalara dair net bir yargı ortaya koyamaz. Çokça duyduğumuz diğer makroekonomik terimlerde (Ör: enflasyon, faiz oranı, bütçe açığı vb…) mali davranışları disiplin etmek dışında pek bir işe yaramaz. Foucault’nun Disiplin ve Ceza’da Panopticon benzetmesinin ekonomi üzerinden yansımalarını görebileceğimiz bu disipline edici davranış türü, modern iktidarın kitleleri kontrol altında tutabilmesine yönelik çalıştığını da bir kez daha kanıtlamaktadır.

Makroekonomik varsayımların sağlanması üzerine sarf edilen çabaların günün sonunda yeni bir ekonomik düzen yaratamayacağı sarihtir. Ancak bu, tümden makroekonomik istikrar hedeflerinin anlamsız olduğu anlamına gelmemelidir. Demek istediğim, alternatif arayışı sadece bütçe açığı, enflasyon hedefi gibi makroekonomik dengelerde aramanın beyhude bir çaba olduğudur.Profit

Alternatif ekonomi için daha uzun erimli bir çalışma alanı ve anlayış gereklidir. Ekonomik aktörlerdeki dönüşüm sağlanmadan, alternatif ekonominin yaratılması mümkün değildir. Bu bakış açısıyla, ekonomideki aktörlere dair alışkanlıkların ve anlayışların yeniden tanımlanması gereklidir. Bu da bizi makroekonomiden çok mikroekonomiye yoğunlaşmaya çağırmaktadır. Mikroekonomi devletin maliye hesaplarını değil, üretim ve tüketim kapsamında süreçlere dahil olan ekonomik aktörleri çalışan alandır.

Dört yıllık bir iktisat fakültesinden mezun olan öğrencilerin belki de tek öğrendikleri mesele, bireylerin veya firmaların tek bir amacı olduğudur. O da “kâr” maksimizasyonu, yani en yüksek kâr oranına ulaşmak. Aslında bu klasik iktisadın dayattığı bir varsayımdır. Egemen anlayışın bu varsayım üzerinden şekillenmesinden ötürü, Homo Ekonomikus’un da bu davranışı sergilediği ve bunun dışında bir doğru olmadığı varsayımı üzerinden ekonomik ilişkiler şekillenir.

İşte iktisadın yapı bozumunun başlayacağı nokta burası olmalıdır. Klasik kuramın ötesinde bütün davranışlarımızın kâr (ya da tatmin) seviyesini en üst seviyeye çıkarma çabasından oluştuğuna dair iddiayı reddeden ve hâlâ daha çalışabilen ekonomik aktörlerin çoğaltılması koşulunda alternatif ekonomiden söz edebiliriz.

Bu noktada en genel anlamda ekonomik üretim ve tüketim süreçlerinin oluşan “kâr / artı değer” maksimizasyonu ile ekonomik döngünün tamamlanmadığını, döngüyü tamamlayacak bir admın daha eklenmesini hedeflemek gerekir. Daha net bir biçimde söylenecek olursa, kâr yaratılmasının engellenmesi değil, yaratılan kârın toplumsallaştırılmasının sağlanacağı yöntem alternatif bir ekonomiyi yaratabilir.

Bu anlayışla çalışan ekonomik aktörlerin çoğaltılması ile neo-klasik iktisadın dayattığı “ekonomik akıl” anlayışına ait çözümler de işe yaramaz olarak görülebilir. Bu durumda öne çıkan sektörlerin desteklenmesi ve geliştirilmesine dair oluşturulabilecek formüller de dayatmalara karşı ilerici alternatifin önerilmesine olanak sağlayabilir.

Sonuç olarak, alternatif mikro-ekonomik ilişkiler ve aktörlerin yeniden yapılandırılması önemlidir. Bunun için üretim sırasında ortaya çıkan ekolojik tahribat gibi dışsallıkları maliyet olarak değil, sorumluluk olarak algılayabilen bir yapılanma gereklidir. Kâr veya tatmin üzerinden kurgulanan hedonist insanın sadece bir varsayım olduğunu anlaşılmalıdır. Buradan hareketle, alternatif bir ekonomi için bireyin kolektif üretim ve tüketim süreçlerini destekleyebileceği bir aktör olarak ekonomik süreçlere dâhil edilebileceği bir açılım gereklidir. Bunun sağlanması için de ilerleyen yazılarda kooperatif ve sosyal girişim gibi alternatif modeller üzerinden bir tartışma yapılması hedeflenmektedir.

Soldan Düşünceler: Özne Olabilmek

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

  • Daha önce Gaile Dergisinde yayınlanmıştır.

Deneyimlediğimiz gündelik sorunların birçoğu sadece bize özgü değildir. Karşılaştığımız sorunların büyük bölümü, hali hazırda oluşturulmuş olan koşulların bir sonucudur. Bu yüzden de karşımıza çıkan koşulları oluşturan sisteme karşı eleştirel bir tutum düşünen insanlar için olmazsa olmazdır. Ancak koşullara karşı eleştirel bir tutuma sahip olmak, tek başına sol siyaset yapıldığı anlamına gelmez.

Bu ülkede yaşayan çoğu insan mevcut vergi sistemine karşı eleştiriler getirir, asgari ücretten şikayet eder, her yeni hükümetle beraber yeni müşavirlerin yaratılmasına karşı tepki verir, taş ocaklarına karşı olduğunu söyler. Bütün bunlar düzenin getirdiği somut koşulların yarattığı rahatsızlıklara yönelik verilen tepkilerdir. Ancak, bunlar gibi birçok meseleye karşı gelmek sol siyaseti oluşturmaz. Sol siyaset üzerine konuşurken sadece düz bir muhalif tutumu değil, bir adım sonrasını da kurgulamak önemlidir. Başka bir deyişle, sadece sorunları tespit etmek değil, aynı zamanda sorunlara çözüm önermek de gereklidir.

Çözüm önerirken esasta düşünülmesi ve duruş geliştirilmesi gereken, ortaya konulan önerilerin hangi çıkar gruplarını karşısına alıp, hangi grubun mağduriyeti gidermeye yönelik olduğu ile ilgilidir. Muhalif olup ardından güçlünün daha da güçlenmesine neden olacak kararların ortaya konulduğu, farklı dönemlerde pek çok kez yaşanmıştır. Bu yüzden yasalar ya da yürütme bağlamında gerçekleşen her “değişim” adımı olumlu sonuçlar getirmez. Çünkü değişimden bahsederken, salt içi boş bir söylemden değil aynı zamanda ideolojik bir kurgudan da bahsederiz. Politikayı söz kalabalığından çıkarıp, bir mücadeleye çeviren esas noktada da budur. Bugün ihtiyacımız, politikayı kulağa hoş gelen kelimelerden oluşan bir hitabın ötesine taşıyarak, hayata dokunan somut dönüşümleri gerçekleştirmektir.

Siyaseti hitabet ile sınırlandıranlara dair, yaşadığımız en bariz ve biraz da garip deneyimlerden biri 5 Ağustos tarihinde gerçekleştirilen Demokrasiye Destek Platformu eyleminde ortaya çıkmıştır. Platformun içinde iktidar koalisyonu UBP ve DP’nin yanında meclis içinde temsil edilmeyen ama “değişimin” öncülüğünü yaptığı iddiasındaki Halkın Partisi ve hakkında pek bir şey bilmediğimiz Sosyal Demokrat Parti yer almıştır. Partilerin yanında Kuzey Kıbrıs sermayesinin temsilcileri olan Sanayi ve Ticaret odaları destek verirken, adını duyduğumuz ya da duymadığımız yüzlerce sivil toplum örgütü de eyleme destek vermiştir. Ayrıca, yükseköğrenim kurumları bu eyleme katılarak “demokrasiden taraf” olduklarını iddia etmiştir. İddia etmiş diyorum, çünkü “idam isteriz” diye bağıranların yer aldığı bir oluşumun Türkiye’de otokratik bir düzen yaratılmasını destekleyen rüzgara kapıldığını düşünmekteyim. Bu eyleme destek verenlerin demokrasi anlayışının, evrensel değerlerden yerine alt-yönetimi olduğumuz Türkiye iktidarının aklına göre tanımladığına inanıyorum. Bu anlayışa sahip olan siyasi parti, örgüt ve derneklerin sunacağı “değişimin” sınırları da arzulananı vermekten uzak olduğu açıktır. Bu deneyim, yukarıda teorik olarak anlattığım laf kalabalığı ile yapılan siyasetin geleceği son noktayı açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Bir süredir UBP-DP ve CTP’nin aldığı oyların Halkın Partisi’ne doğru yönelmesi ve bunun engellenmesi üzerinden kurulan çalışmalar kimi zaman komik haller alsa da, bu kaygan seçmen kitlesinin oylarını talep eden siyasetçiler için, ideolojik bir temel üzerinden taraf olmanın varoluşsal manası yoktur. Siyaseti bir araç değil de, amaç olarak algılayanlar için kalabalık olmak esastır. Bu açıdan merkez sol ve sağdaki ana akım partilere göre, siyaset dönüştürücü bir kavgadan çok kariyer odaklı bir fırsattır. Alınan kararlar da bu anlayış ile tutarlılık göstermektedir.

Bu noktada, sistemle uzlaşmayı reddeden ve mevcut koşulların getirdiği adaletsizlikleri alaşağı edecek bir dönüşüm isteyenler için mecliste temsil edilen siyasi partiler tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Anlamlı ve gerçekçi bir dönüşümü arzulayanlar için ise çok katmanlı bir mücadeleye her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır. Bir taraftan güncel gerçekliklere dönük sözünü ve tavrını ortaya koyan pratik adımlar gereklidir. Ancak kısa dönemli tepkisel adımlar tek başına çözüm yaratmadığı gerçeği de göz ardı edilmemelidir.

Kısa dönemli pratik adımların yanında uzun erimli bir mücadele de gereklidir. Bu yüzden verili koşullar hem bugünü yöneten iktidar yapılarına karşı gelebilecek etkin bir muhalefeti gerektirir, hem de adaletsizlikleri ortadan kaldırarak özgürleşmeyi sağlayacak bir mücadeleyi gerekli kılar. Esas nokta ise, bunların birbiri ile ayrışan değil, birbiri ile iç içe geçen mücadeleler olarak kurgulanmasıdır.

Esas ihtiyaç tutarlı ve aktif bir sol muhalefettir. Sadece hükmedenlere karşı duran bir sol değil, aynı zamanda neo-liberalizm ve kapitalizmin getirdiklerine, temel hak ve özgürlüklere müdahale eden kararlara yönelik oluşturulacak bir yapının yaratılması elzemdir. Ancak, neoliberalizm ve kapitalizm gibi büyük anlatıları boş bir kalıp olarak kurgulamak yerine Kıbrıs özeline biraz daha yakından bakmamız gerekmektedir. Çünkü Kıbrıs’ta neoliberal ideoloji ve kapitalist anlayışın oluşturduğu en büyük tehdit Kıbrıslı Türklerin özne olma hakkına yöneliktir.

Kıbrıs’ta sol için esaslı mücadele alanlarını da düşündüğümüzde akla üç ana başlık gelir. Bunlar:
1) Kıbrıs sorununun federasyon temelinde çözülmesi
2) Özelleştirme dayatmalarına karşı kamusal varlıkların korunması ve geliştirilmesi,
3) Sosyal ve siyasi tüm azınlıkların daha iyi temsil edilmesi ve sivil anlayışın yaygınlaşmasına yönelik demokratikleşme biçiminde özetlenebilir.

Bu üç ana konu en genel anlamda Kıbrıslı Türklerin özne olma mücadelesidir. Ancak özne olma talebi ne yenidir, ne de sola ait bir mücadeledir. On yıllardır Kıbrıslı Türklerin bu mücadeleyi çeşitli koşullarda sürdürdüğünü akılda tutmakta yarar vardır. Bu noktada tarihselliğini dışlamadan özne olabilme mücadelesinin tamamlanması ve neredeyse yüz yıldır devam eden karmaşanın sonuçlanması esas olması gereken uzun erimli bir mücadele gereklidir.

Özne olabilme mücadelesinin tarihselliği, konunun Kıbrıslı Türkler için ne kadar yüksek öneme ait olduğunu göstermesinden dolayı değinilmeye değer. Kıbrıslı Türkler için farklı dönemlerde farklı siyasi görüşlere ait olan insanlar özne olabilme kaygısını ön plana taşımıştır. Mesela, D. A. Alkan imzasıyla, Derviş Ali Kavazoğlu tarafından yazılan ve 1944 yılında Halkın Sesi’nde yayınlanan PEO’ya yönelik eleştirel makalesinde, solda olanların özne olabilme meselesini şu sözlerle dile getiriyordu:

Birliğinizde yüzlerce Türk ve birçok Ermeniler aza bulundukları halde, bazı genel toplantılarınızda “Kardeşler! Yunan olmamız dolayış ile mücadeleye devam ederek teşkilatlanmalıyız ki hani sonunda milletimizi yükseltebilelim!” diye haykırıyordunuz. Madem ki ırk ve din farkı gözetmiyorsunuz, hükümetçe tanınmış olan kaza heyeti arasında neden tek bir Türk bulunmuyor?” (i)

Ancak benzeri bir biçimde, Halit Ali Rıza gibi milliyetçi Kıbrıslı Türk elitlerinin de 1950’li yıllarda Kıbrıs’a sunulan anayasa önerilerine yönelik tepkisi benzer bir özne olma kaygısını içinde barındıracak niteliktedir.

Sağ ile solun özne olabilme sorunu tespiti ortaktır. Ancak çözüm önerileri birbirini dışlamaktadır. Bir taraftan anti-komünist Türk milliyetçiliği ile diğer taraftan sosyalistlerin kurguladığı Kıbrıs yurtseverliği ekseninde süregiden özne olabilme meselesi aynı şekilde devam etmektedir. Oluşan bu farklılaşmanın bugünkü hali ise KKTC’nin meşruluğunun sağlanması ile KKTC’nin reddedilerek federal bir Kıbrıs’ın kurulması karşıtlığında yaşanır.

Bu, özne olmanın Türkiye’ye eklemlenerek gerçekleşeceğine inanlar ile özne olma hakkının Kıbrıslılar arasında paylaşılması gerektiğine yönelik taraf olanların mücadelesidir. Ancak mücadelenin Kıbrıslıların arasında paylaşılmasının mümkün olup olmamasına yönelik kaygılar artmaktadır. Ekonomik olarak anlamlandırılmış – kimi zaman da anlamlandırılamamış – paket ve projeler karşısında özne olma mücadelesinin eldeki araçların çoğunun işlevselliklerini yitirdiğine dönük inanç güçlü bir zemine sahiptir.

Federal bir Kıbrıs’a ulaşarak, Kıbrıslı Türklerin politik eşitliğinin garanti altına alıp özgürleştirilmesi esaslı bir mesele olmasına rağmen bu mücadelenin uygulama alanının seçilmiş ve atanmış elitlerin gerçekleştirdiği bir zeminde sürdürülmesinden ötürü etki gücünü kaybetmektedir.

Bu noktada sol adına Federal bir Kıbrıs kurulmadan özne olma mücadelesinin sağlama alınmasının imkânsız olduğu akılda tutulmalı, solun bu teşhisi hesaba katarak çok yönlü söylem ve eylem pratiklerini hayata geçirmesi gerekmektedir.  Zaman kaybetmeden çözüm yolları üreterek federalist bir mücadelenin gündelik ve uzun erimli hareket alanının belirlenmesi gerekmektedir.

Federalist bir anlayışla hareket etmek, liderlerin masada ne yaptığından bağımsızdır. Çözüm ister Aralıkta, ister Martta olsun, isterse de buzdolabında beklesin, federalist anlayışın güçlendirilerek yayılması solun özne olabilme derdinin devasıdır. Bu nedenle, özne olabilme mücadelesinin oluşturucu unsurlarından biri olan federalist mücadeleyi dışlamamak solun gelecek stratejilerinin oluşturucu meselelerinden biri olmalıdır.

 

——————————

(i) Niyazi Kızılyürek (2016), Bir Hınç ve Şiddet Tarihi: Kıbrıs’ta Statü Kavgası ve Etnik Çatışma, İstanbul Bilgi Yayınları, s.55. (Kaynağın kullanıldığı eser henüz yayınlanmamıştır, alıntı yapılırken söz konusu eserin yazarından izin alınmıştır.)

Το πραξικόπημα στην Τουρκία και το μέλλον της Κύπρου*

 

Published on Dialogos on 4/9/2016

Στις 15 του Ιούλη ήμουν στη νότια πλευρά της Λευκωσίας και συνειδητοποίησα ότι στα κοινωνικά δίκτυα είχε γίνει τρεντ η απόπειρα πραξικοπήματος στην Τουρκία. Καθώς έφτανα στο οδόφραγμα μαζί με μερικούς φίλους μου, σκεφτόμασταν για τις συνέπειες αυτής της εξέλιξης. Αν η διέλευση λειτουργούσε κανονικά και τις ενδεχόμενες επιδράσεις του γεγονότος στις συνομιλίες για το Κυπριακό.

Η τουρκική κυβέρνηση αντιμετώπισε την απόπειρα και άρχισε την «αντεπίθεση». Η κυβέρνηση εξαπέλυσε τη μεγαλύτερη εκκαθάριση στην ιστορία της Τουρκίας. Τρεις εβδομάδες μετά το γεγονός αυτό, ο Τούρκος Πρόεδρος Ρετζέπ Ταγίπ Ερντογάν έχει τον απόλυτο έλεγχο πάνω στην πολιτική σκηνή της χώρας. Με εξαίρεση το HDP (που αποτελείται από αρκετές ομάδες της Αριστεράς και των Κούρδων), οι υπόλοιποι (ονομαστικά οι ρεπουμπλικάνοι του CHP, οι εθνικιστές του ΜΗΡ και οι ισλαμιστές του ΑΚΡ) βρέθηκαν όλοι μαζί να εξυμνούν την ηγεσία του Ερντογάν.

Το προεδρικό σύστημα σε τουρκικό στιλ (που κάποιος μπορεί να το ονομάσει απολυταρχία), έχει πλέον μια συνεπή βάση. Από τις 15 του Ιούλη, ο Ερντογάν επανα-νομιμοποίησε τη θέση του προτάσσοντας την «απόπειρα πραξικοπήματος» ως το φοβερό παράδειγμα τού τι μπορεί να συμβεί στη χώρα υπό δεδομένες συνθήκες.

Η «δημοκρατία» στο προσωπικό στιλ του Ερντογάν θα έχει περαιτέρω επιδράσεις στο κυπριακό πρόβλημα. Για την ώρα, κανένας δεν μπορεί να επιδείξει ισχυρή αντιπολίτευση στις αποφάσεις του, περιλαμβανομένων των αποφάσεων για το μέλλον της Κύπρου. Με άλλα λόγια, η Τουρκία έχει τις καλύτερες συνθήκες για να αλλάξει το στάτους κβο στην Κύπρο.

Υπάρχουν ήδη τα σημάδια. Από την πρόσφατη διάσκεψη Τύπου του Τούρκου Υπουργού Εξωτερικών, Μεβλούτ Τσαβούσογλου και του Τ/κ ηγέτη, Μουσταφά Ακιντζί, υπήρξε νύξη αλλαγής της τουρκικής θέσης σε ακανθώδη ζητήματα που περιλαμβάνουν την ασφάλεια, τις εγγυήσεις και το εδαφικό. Ας αντικρίσουμε την πραγματικότητα. Ειδικότερα ο Τσαβούσογλου ξεκίνησε μια πιο εποικοδομητική αντίληψη μετά την απόπειρα πραξικοπήματος.

Παρόλα αυτά, το κύμα αισιοδοξίας για αυτό το ζήτημα πρέπει να αξιολογείται σε συνάρτηση με τις υπόλοιπες εξελίξεις. Το βελτιωμένο κλίμα μπορεί να επιδεινωθεί μέσα σε λίγες μέρες, αν η Κυπριακή Δημοκρατία ξεκινήσει γεωτρήσεις για φυσικό αέριο, ιδιαίτερα στο οικόπεδο 6, αφού η Τουρκία ισχυρίζεται ότι η εν λόγω περιοχή ανήκει στην ΑΟΖ της. Το επιχείρημα αυτό μπορεί να μην έχει νόμιμη βάση για την Κυπριακή Δημοκρατία και θα μπορεί να θέσει ζήτημα κυριαρχικών δικαιωμάτων της. Αυτό θα είχε νόημα σε μια ιδανική περίσταση, στην οποία όμως δεν βρισκόμαστε. Με άλλα λόγια, ετοιμαστείτε για ακόμη ένα δράμα, που μπορεί να είναι χειρότερο από την υπόθεση του Μπαρμπαρός, αν ξεκινήσουν γεωτρήσεις στο οικόπεδο 6, πριν από την όποια συμφωνία.

Παρόλο που υπάρχουν κίνδυνοι που μπορεί να οδηγήσουν στην κατάρρευση των συνομιλιών, εγώ βρίσκομαι στην αισιόδοξη πλευρά. Από τη διεθνή πολιτική σκοπιά, μια ακόμη τραγωδία δεν είναι το επιθυμητό αποτέλεσμα και καμιά πλευρά δεν θέλει να αναμειχθεί σε μια τέτοια κατάσταση. Τα επίπεδα έντασης στην Ανατολική Μεσόγειο είναι υψηλά και ουδείς έχει την πολυτέλεια μιας νέας σύγκρουσης. Οι ασύμμετρες συνθήκες ανάμεσα στην Τουρκία και την Κυπριακή Δημοκρατία μπορούν εύκολα να δημιουργήσουν μη επιθυμητές για τη Δύση συμμαχίες. Με άλλα λόγια: ρωσική ανάμειξη.

Τα ψηφίσματα της συνόδου του ΝΑΤΟ έδωσαν έντονη έμφαση σε: α) ανησυχίες για ρωσικό επεκτατισμό, β) Ισλαμικό Κράτος και γ) ασφάλεια στην Ανατολική Μεσόγειο. Κάτι που δείχνει ότι η Δύση είναι έτοιμη να χωνέψει αποφάσεις που μπορεί να βοηθήσουν τον Ερντογάν να εκπληρώσει τις πολιτικές του φιλοδοξίες, αν η Τουρκία είναι πρόθυμη να διαδραματίσει το ρόλο της ως κηδεμόνας των ανησυχιών της Δύσης.

Οι δυναμικές εξουσίας αλλάζουν ραγδαία. Η Τουρκία μπορεί να είναι υπέρ ή κατά μιας λύσης στην Κύπρο. Παρόλα αυτά η λύση του Κυπριακού έχει τη δυναμική να γίνει ο λόγος που θα δώσει ένα ανθρώπινο πρόσωπο στο αυταρχικό καθεστώς της Τουρκίας.

Ο οπορτουνισμός μπορεί να ακούγεται πάρα πολύ realpolitik. Παρόλα αυτά, για την Κύπρο, βρισκόμαστε σε ένα σημαντικό σταυροδρόμι. Είτε εμείς ο λαός που υποστηρίζει την ομοσπονδία θα αρπάξουμε την ευκαιρία, είτε θα υποφέρουμε από ακόμη ένα δράμα στις ζωές μας.

*Mertkan Hamit: Υποψήφιος Διδάκτορας για τα Ανθρώπινα Δικαιώματα και ακτιβιστής του Dayanisma