Gandır Çocuğu…

 

Tarihe mal olmuştur, “gandır çocuğu taksim istesin” sözü… Kaç sene önce, ilk kez kim söyledi bilmiyorum. Ancak, ada yarısının bize düşen tarafı bu sözü her başarısız çözüm girişiminde hatırlamak zorundadır.

Görüşmelerin başarısız olma ihtimalinin ardından, sıkı milliyetçiler kadar, makul liberaller ve ‘öngörülü’ çıkarcılar avuçlarını ovuşturmaya başladı.

Süregiden durumu ahalinin kabullenme ihtimalini de iyice ölçüp tartanlar mağrur bir biçimde sessiz bir karşı koyuş gösteriyormuş gibi yaparken, eş zamanlı olarak da yükselen milliyetçi rüzgarı nasıl arkama alırım hesaplarına girecek…

Sıkı milliyetçilere pek söyleyecek sözüm yok… Ne de olsa onlar hayallerine ortak arıyorlar ben deyim 30 siz deyin 40 – 50 kusur senedir. Ancak makul liberaller ile ‘öngörülü’ çıkarcılar “gandıran” kendileri olmadan bazı şeyleri kotarma derdinde.

Zaten öteden beri “bırakınız yapsınlar ve de etsinler” kafasında olanlar, Türkiye’ye dil üzerinden akrabalığımızdan kaynaklı, ne yapsak ödenemeyecek olan borcun bedelini, Türkiye’nin yüce ve ülvi çıkarlarını her koşulda koruyarak ödemek gayretindeler. Bu yüzden de kendilerini bir anda büyük satranç oyunun önemli aktörü olduğunu varsayarken, piyon bile olamadan kendilerine vezir muamelesi yapılacağı günün hayaliyle “taviz vermezük” diyenlerle dirsek teması içinde “ya taviz verürsek neler olur!” diyorlar.

“Taviz verürsek, Anastasiadis seçimlerden sonra bizi orta yerde bırakacak…”ya da “Taviz verürsek, eşitliğimizi garanti altına alacağımız kozlarımız ortadan kalkacak” cümleleri bu aralar makul liberaller ve öngörülü çıkarcılar tarafından sıklıkla dile getiriliyor.

Hele bir anlasak ne istediklerini, o zaman her şey çok daha kolay olacak. En azından bir çizgi çekmek mümkün olacak. Ancak hata biraz da bizde… Bir türlü anladığımızı kabul etmiş değiliz böylesi makul ve öngörülü tipleri…

Mesela bir önceki barış girişiminin başarısızlıkla sona ermesine makul bir tavır mı sergilemişti Ferdi Sabit Soyer hükümeti, Maraş ve Omorfoyu öncelikli kalkınma alanı belirlerken… Sahi, Annan Planına göre “verilecek” bölgelere yatırım yapmayı sistematik bir politika olarak benimsemek ne çeşit federalist bir tutumdu? Bir sabah uyandığında bir böceğe dönüştüğünü farkeden Gregor Samsa ile ne farkı vardı bu “öngörülü” tutuma sahip memleketlümün…

Madem olmadı o zaman resti çek, all-in!..

Hiç çözülemeyecek hale getirelim ki, buralara bir daha uğrayan iflah olmasın…

***

Diriltiyoruz yine iflahını kesme arzularını…

Şimdi yeni bir ezber çıkıyor piyasaya… Kadife boşanma senaryoları yazanlar derneği ilk senaryosunu iftiharla sunar. Filmin adı: AB üyesi tam bağımsız KKTC…

Satın alanı olmazsa suçlusu AB’dir ya da “komşu” Kıbrıs Cumhuriyeti ya da Kadife Boşanma Senaryoları Yazanlar Derneği diline uygun söylersek: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi…

AB üye devletleri için de en önemli şey, kendi üyesinin toprak bütünlüğünden vazgeçip, daha kendi bile ne olduğuna karar verememiş olan Kıbrıslı Türklere iftihar ve gururla bir devlet hediye etmek olacak, herkes de buna inanacak…

Komik geliyor ama garip gelmiyor. Çünkü, mantık dışı saçmalıklara inanma eğiliminin bu kadar yüksek olduğu bir cemaatte buna da inanan birileri çıkacak elbet. Ellerini ovuşturarak gece taşralı yatıp sabah Avrupalı bir KKTC vatandaşı gibi uyanmak isteyecek… Toprak verse bile, malın mülkün tazminatını vermeyecek. Gaz desen onda da ortaklık isteyecek! Herşeyi isteyecek, hem zaten bir gece önce de rüyasında tek boynuzlu atları görmemişmiydi…

 

 

Mertkan Hamit

 

Soldan Düşünceler: Alternatif Ekonomi (1)

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Bir süre önce, KTÖS tarafından açılan bir pankartta yer alan, “Ne Paranı, Ne Paketini ne de Memurunu istemiyoruz!” söylemi, Kıbrıs’taki egemenlere karşı verilmiş, dikkate değer bir karşı çıkıştır. Sosyolojik koşulları hesaba katarak, sıradan insanların bu söyleme dönük tepkilerine baktığımızda, bu karşı çıkışın sol çevrelerden açıkça destek aldığını söyleyebiliriz. Sağ çevrelerde ise üsluba dair eleştiriler vardır. Sağ, üsluba dönük kaygıları dile getirmesine rağmen gizliden gizliye uygulanan politikaların Kıbrıs Türk toplumunun onurunu zedeleyici niteliğinden dolayı da karşı çıkışa hak verir. Bu söyleme sadece işbirlikçi çevreler açık bir hiddetle karşı çıkar. Bu noktada bir pankartta ortaya konulan talebin yarattığı fırtına bile Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasındaki ilişkilerin ekonomi bağlamında kamplaşmalara yol açacak kadar problemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye, gerek iktidarların ideolojik kaygıları, gerekse dönemsel çıkarlar ekseninde Kıbrıs’a dönük ekonomi politikalarını belirler. İktidarda kim olursa olsun Kıbrıs Türk tarafı ekonomi politikalarında denk bir özne olarak ilişki kurmakta ise zorlanmaktadır. Bu zorlanma, hem yardım alan taraf olmanın dezavantajlı hali, hem de etkin bir ekonomik model oluşturamamanın basiretsizliğinden ötürüdür.

Borç alan tarafın asimetrik koşullarını giderebilecek olan etkin bir ekonomik model önerisi
sunması ile doğrudan ilişkilidir. Bu yüzden geçmiş ve gelecek iktidarların bu konudaki zaafiyeti sarihtir. İlerici alternatif iddiasında olabilmek için ise alternatif ekonomik model üzerine kafa yormak gerekir. Yazının kapsamında ilerici alternatifi sunabilecek tek adres Kıbrıs Türk soludur. Bu yüzden esas amacım bunun üzerinden ilerici bir alternatifin düşünsel ve pratik boyutlarını ortaya koymaktır.

Kıbrıs Türk solu kültürel, politik ve beşeri sermayesi sayesinde varoluşsal krizlere rağmen kendi kendini sürdürmeyi başarabilen önemli bir külliyata sahiptir. Ancak solun ekonomi ile ilişkisine baktığımızda, hem düşünsel, hem de pratik anlamda iyi bir karneye sahip olduğunu söyleyemeyiz. İster iktidarda, ister büyük kitleleri temsil etmekten uzak ücra bir alanda olsun, sol için ekonomik başarılara sahip olması mucize gibi nitelendirilmistektedir. Mucize nitelendirilmesi, bir tarafta evrensel anlamda sistematik bir algısal tahakkümün sonucuyken, diğer tarafta da solun ekonomiyi anti-kapitalist iddiası ile ele alıp, yapıcı bir çözüm modeli üretememe kolaycılığından kaynaklanır. Tıpkı, KTÖS’ün pankartında karşı çıkışının yanında ikna edici bir alternatifi koyamaması gibi bir paradoks yaratır.

Dayatmalara karşı yazının başında aktarılan çıkışa iktidarların ilk tepkisi: “Türkiye’den para gelmezse ne yaparız?” şeklinde olur. Ardından da ekonominin basit bir maliye formülüne indirgendiği “denk bütçe” söylemi kullanılır. Bu noktada ilerici bir alternatif ekonomik anlayışının da zihniyetteki sonu gelir.

Meseleyi çözümlemek için en çok karşılaştığımız bu iki söylem ve yarattığı algı ile başlamakta yarar var. Sol için politik ekonomiden bahsediyorsak, başlangıç noktası makroekonomik anlamda enflasyon, bütçe açığı, gayri safi milli hasıla gibi ölçülebilir ve ülkeleri totalde disiplin altında tutmaya yarayan kavramlardan gitmek olmamalıdır. Sol alternatif ekonomiyi matematik değil, üretim ve dağıtım ilişkilerinin aktörleri üzerinden konumlandırdığı zaman anlamlıdır. Meseleye soldan bakan bir iktisatçı için ülkedeki “Gaysi Safi Milli Hasıla” artış veya azalışının hayata yansıması farklılıklara sahip olduğunu bilir.

Örneğin, büyük bir Kamu İktisadi Teşkilatını, özelleştiren bir ana akım ekonomik davranış, gayri safi milli hasılaya büyük bir katkı yapabilir, ancak devletten özele geçen kurumun çalışanlarının bir kısmının işsiz kalması yeni sahiplerin kurumu rasyonalize etme çalışmalarının başında gelir. Hal böyle olunca, gayri safi milli hasıladaki artış ile insanların daha yüksek yaşam seviyesine ulaşması arasındaki ilişkinin kesinlikle pozitif yönlü olduğunu iddia etmek zorlaşır.

Bir başka makroekonomik gösterge olan, gini katsayısı da ülkedeki gelir uçurumunu
hesaplamaya yarayan yöntemdir ancak hayata dair yorum yapmakta her zaman işe yaramaz. Çünkü bu yöntem de modern aklın bir ürünü olarak bir bütün üzerinden yorum yapmaya amaçlar. Bütünün ölçülmesi pek de mümkün olmayan alternatifi olan bireylerin hayat kalitesi gibi noktalara dair net bir yargı ortaya koyamaz. Çokça duyduğumuz diğer makroekonomik terimlerde (Ör: enflasyon, faiz oranı, bütçe açığı vb…) mali davranışları disiplin etmek dışında pek bir işe yaramaz. Foucault’nun Disiplin ve Ceza’da Panopticon benzetmesinin ekonomi üzerinden yansımalarını görebileceğimiz bu disipline edici davranış türü, modern iktidarın kitleleri kontrol altında tutabilmesine yönelik çalıştığını da bir kez daha kanıtlamaktadır.

Makroekonomik varsayımların sağlanması üzerine sarf edilen çabaların günün sonunda yeni bir ekonomik düzen yaratamayacağı sarihtir. Ancak bu, tümden makroekonomik istikrar hedeflerinin anlamsız olduğu anlamına gelmemelidir. Demek istediğim, alternatif arayışı sadece bütçe açığı, enflasyon hedefi gibi makroekonomik dengelerde aramanın beyhude bir çaba olduğudur.Profit

Alternatif ekonomi için daha uzun erimli bir çalışma alanı ve anlayış gereklidir. Ekonomik aktörlerdeki dönüşüm sağlanmadan, alternatif ekonominin yaratılması mümkün değildir. Bu bakış açısıyla, ekonomideki aktörlere dair alışkanlıkların ve anlayışların yeniden tanımlanması gereklidir. Bu da bizi makroekonomiden çok mikroekonomiye yoğunlaşmaya çağırmaktadır. Mikroekonomi devletin maliye hesaplarını değil, üretim ve tüketim kapsamında süreçlere dahil olan ekonomik aktörleri çalışan alandır.

Dört yıllık bir iktisat fakültesinden mezun olan öğrencilerin belki de tek öğrendikleri mesele, bireylerin veya firmaların tek bir amacı olduğudur. O da “kâr” maksimizasyonu, yani en yüksek kâr oranına ulaşmak. Aslında bu klasik iktisadın dayattığı bir varsayımdır. Egemen anlayışın bu varsayım üzerinden şekillenmesinden ötürü, Homo Ekonomikus’un da bu davranışı sergilediği ve bunun dışında bir doğru olmadığı varsayımı üzerinden ekonomik ilişkiler şekillenir.

İşte iktisadın yapı bozumunun başlayacağı nokta burası olmalıdır. Klasik kuramın ötesinde bütün davranışlarımızın kâr (ya da tatmin) seviyesini en üst seviyeye çıkarma çabasından oluştuğuna dair iddiayı reddeden ve hâlâ daha çalışabilen ekonomik aktörlerin çoğaltılması koşulunda alternatif ekonomiden söz edebiliriz.

Bu noktada en genel anlamda ekonomik üretim ve tüketim süreçlerinin oluşan “kâr / artı değer” maksimizasyonu ile ekonomik döngünün tamamlanmadığını, döngüyü tamamlayacak bir admın daha eklenmesini hedeflemek gerekir. Daha net bir biçimde söylenecek olursa, kâr yaratılmasının engellenmesi değil, yaratılan kârın toplumsallaştırılmasının sağlanacağı yöntem alternatif bir ekonomiyi yaratabilir.

Bu anlayışla çalışan ekonomik aktörlerin çoğaltılması ile neo-klasik iktisadın dayattığı “ekonomik akıl” anlayışına ait çözümler de işe yaramaz olarak görülebilir. Bu durumda öne çıkan sektörlerin desteklenmesi ve geliştirilmesine dair oluşturulabilecek formüller de dayatmalara karşı ilerici alternatifin önerilmesine olanak sağlayabilir.

Sonuç olarak, alternatif mikro-ekonomik ilişkiler ve aktörlerin yeniden yapılandırılması önemlidir. Bunun için üretim sırasında ortaya çıkan ekolojik tahribat gibi dışsallıkları maliyet olarak değil, sorumluluk olarak algılayabilen bir yapılanma gereklidir. Kâr veya tatmin üzerinden kurgulanan hedonist insanın sadece bir varsayım olduğunu anlaşılmalıdır. Buradan hareketle, alternatif bir ekonomi için bireyin kolektif üretim ve tüketim süreçlerini destekleyebileceği bir aktör olarak ekonomik süreçlere dâhil edilebileceği bir açılım gereklidir. Bunun sağlanması için de ilerleyen yazılarda kooperatif ve sosyal girişim gibi alternatif modeller üzerinden bir tartışma yapılması hedeflenmektedir.

Yükseköğrenim’de Günü Kurtarmaktan Başka Ne Yapmalı

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Gaile Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Girne Amerikan Üniversitesi’nin (GAÜ) kimi çalışanlarına üç ay kadar bir süredir maaş ve çok daha uzun bir süredir sosyal sigorta yatırımlarını ödeyemiyor olmasından dolayı artan şikayetlerin etkisiyle başlatılan kampanya toplumun geniş kesimleri tarafından karşılık buldu. Çeşitli örgütler ve sendikalar bu konuya yönelik tepkilerini birer birer ortaya koyarken, mecliste temsil edilen siyasi partilerin ezici çoğunluğunda büyük bir sessizlik egemen. GAÜ örneğinden başlayan tepkiler, esasında, Kuzey Kıbrıs ekonomisinin kamu odaklı istihdam yapısının özele doğru kaymasından dolayı oluşan asimetrik koşullardan mağdur olanların sayısının artmasından kaynaklanan doğal bir süreç.

Özet olarak gelişmeler, özelde GAÜ ama genelde özel sektörde çalışan ücretli iş gücünün rahatsızlıklarının kamusal alanda tartışılmasına yönelik yeni ve önemli bir alan yarattı. Bunun gün yüzüne çıkması son derece faydalı oldu. Aynı zamanda tartışmanın çeşitli şekillerde sosyal medyada da yansımaları olması ve GAÜ çalışanlarının bir kısmının çalıştıkları “aileyi” olumlayan yazılar yazması işlenen suç karşısında sermayenin basiretsizliğinin acınacak bir örneği oldu. Sosyal medyada olumlu yazıları “beğenen” patron ve üst seviye yöneticilerin bu son derece “doğal” davranışları konunun daha da tartışılmasına zemin yarattı. Patronların bu acemi davranışları da gündemde konunun güçlenmesine yardımcı oldu.

Bu yazı ile gündemde olan bu sorunun belli başlı noktalarına değinilmesi hedeflenmektedir. Ayrıca, “yükseköğretim sektörü” ve bu sektör üzerinden geliştirilen söylemlerle sermayenin kendini nasıl “meşrulaştırdığını” göz önüne koymayı amaçlar.

Bu bağlamda, ilk cevaplanması gereken GAÜ’ye dönük neden bu kadar çok eleştiri yapıldığı sorusudur. GAÜ ile ilgili konunun gündeme yerleşmesinin en önemli sebebi, Kuzey Kıbrıs’ta büyük sermaye olarak nitelendirebileceğimiz kurumların, yasa tanımaz biçimde hareket edebilme özgürlüğünü kendinde görmesi ve bunun yarattığı rahatsızlığın toplumdaki geniş kitleler üzerine olan artık kabullenilemeyecek bir etki yaratmasıdır. Bu “özgürlük / yasa tanımazlık” kaba bir hal almakta, böylece kolektif bir hıncın gelişmesine neden olmaktadır.

Üstelik bu özgürlük / yasa tanımazlık iklimi siyasi partiler ve hükümet edenler tarafından kimi zaman açıkça kimi zaman da dolaylı olarak desteklenmektedir. Gündelik sohbetlerde bile bu tarz “saldırgan” sermaye gruplarının hükümete gelen ve gelme ihtimali olan siyasi partilerin maddi kaynağı olduğunu işitmişizdir. Kamuda çalışanların maaşlarının bile kimi zaman “büyük sermaye” tarafından sağlanan mali destekle ödendiği fısıltı olarak yayılmaktadır. Girne Amerikan Üniversitesi ve Yakın Doğu Üniversitesi gruplarının sadece Kıbrıs’taki değil Türkiye’deki iktidar ile de yakın ilişkilerde olması akılda tutulması gereken noktalardır. Sıradan bir işletme en basit bir iş yapabilmesi için vergi dairesinden veya sosyal sigortalar dairesinden “borcu yoktur kağıdı” edinmesi gerekmesine rağmen, büyük sermaye için bu tip engeller ortadan kalkmaktadır. Hal böyle olunca da, asimetrik ilişki gün geçtikçe kuvvetlenmektedir.

Üstelik “asimetrik ilişki” sadece yasa dışı destek mekanizmaları ile sınırlı değildir. Bizzat devlet tarafından da yükseköğrenim sektöründe bu koşullar geliştirilmektedir. Devletin “Kuzey Kıbrıs’ı bir üniversite adası haline getirme” söylemi uzun zamandır ortaya konulan ama müşteri olarak algılanan öğrenci sayısının artması ile önem atfedilen önemli bir ekonomik alan yaratılmıştır. (1) Bu devlet destekli gelişim, kimi zaman hükümet desteği biçiminde kimi zaman ise TC Yardım Heyeti’nin doğrudan sağladığı kaynakla sürdürülmektedir. (2) Özellikle; fuar ve tanıtım desteği, kısa dönemli kurs programları, üçüncü ülkelerden gelen öğrencilere burs gibi çekici araçlarla birçok insan Kuzey Kıbrıs’a gelebilmekte ve buradaki üniversitelerinde okumaktadır. Yaratılan bu alan devletin desteğiyle gelişmesine rağmen devlet bu noktada özne olamamakta. Sadece özel kuruluşların “değnekçiliğini” yapmaktadır. Hal böyle olunca da, siyaset ile sermaye arasında güçlü bir yolsuz ilişki oluşmaktadır. Bu yolsuzluğun sona ermesi için de, radikal bir biçimde şeffaflık talep edecek olan sivil toplumun gücü belirleyici olacaktır.

Yükseköğretim sektöründeki bir diğer sorun, bu sektörde iş yapan firmaların devletin desteği olmasa var olacaklarmış gibi bir imaj yaratılarak, “izolasyonlar altında inim inim inleyen Kıbrıs Türk ekonomisini geliştiren kahramanlar” olarak sunulması ve onların kutsallaştırılmasıdır. İzolasyon meselesini ve bu konu etrafındaki söylemleri kendi lehlerine kullanan yükseköğrenim sektöründe faaliyet gösteren üniversite limited şirketleri bir anda Kuzey Kıbrıs’ın “yüz akı” olduklarını, aksaklıklarına rağmen eleştirilmesinin toplumun çıkarları açısından zarar verici olabileceği dönük bir anlayışı ön planda tutmaktadırlar. Böyle yaparak hem toplumun duygularını hem de çalışanlarının emeğini acımasızca sömürmektedirler.

Tüm üniversitelerin kendine içkin sorunları vardır. Bu ülkede her şeye rağmen “birilerini istihdam etmek”, “zoru başarmak” gibi söylemlerle içkin sorunlarını saklamakta çekince görmemektedirler. Üstelik bu davranış sadece özel üniversiteler ile sınırlı değildir. Kamu üniversitesi olduğunu iddia eden ancak bir özel girişim mantığı ile idare edilen DAÜ’de de farksız bir durum yoktur. DAÜ-SEN ve DAÜ-BİR-SEN sayesinde emekçilerin hakları konusunda, toplu sözleşme de dahil olmak üzere diğer üniversitelerden fersah fersah ileride olan DAÜ, buna rağmen tıpkı GAÜ ve YDÜ gibi ekonomik faaliyetlerini kampüs içine hapsetmeyi sorun olarak görmemektedir.

Öğrencinin kayıt parası dışında kişisel gereksinimleri için harcayacağını da piyasadaki diğer firmalar kadar açgözlü bir biçimde ele geçirmeyi hedeflemektedir. Kampüs dibine Alışveriş Merkezi açmaktan çekinmemekte, lüks konut projeleri geliştirmekte, temel konaklama ihtiyaçlarını gelir sağlayacak bir meta olarak görerek bunu kendi bünyesine katmaya çalışmakta, Mağusa’daki en önemli doğal alan olan göl bölgesinde derslik ve yurt binası inşa edebilmektedir. Tüm bu faaliyetlerden gelen dışsallık olarak adlandırdığımız ve yapılan yatırım ardından oluşan sosyal, ekonomik ve ekolojik maliyetler kalemi ise üniversitenin kar yapması için görmezden gelinmektedir.

Yapay söylemlere tutunarak, içkin problemlerini meşrulaştıran bu anlayış yükseköğrenim kurumlarının esaslı bir sorun yaşandığını göstermektedir. GAÜ ve YDÜ gibi kurumların yasal yükümlülüklerin yerine getiremiyor olmasından doğan sorunların yanında akademik anlamda daha sarih sorunları da vardır. Mesela, akademisyenin sıradan bir ücretli memur olarak görüldüğü, çoğu zaman öğrenci kaydetmek, üniversite tanıtımı yapmak ve akla gelmeyen meslek tanımı dışında işleri yapmak da üniversite patronları tarafından, çalışanlara dayatılmaktadır. İş güvenliğinin olmaması ve tümden esnek çalışma koşullarının dayatıldığı bu sektörün ekonomiye yarattığı artı değer, kalifiye emeğin aynı anda birçok alanda kullanılması ile mümkün hale gelmektedir.

Diğer taraftan üniversitelerdeki eğitim kalitesi her halükarda sorgulamaya açıktır. Aşırı kalabalık sınıflarda, çoğu zaman ilgili bölümü okumaya yetkin olmayan öğrencilerin ve neredeyse hiç araştırma yapmayan ya da yapamayan akademisyenlerin sunduğu eğitim ne yazık ki yetkin mezunlar verememekte, bunun yansımaları işgücü piyasasında da üniversiteden mezun olan ancak kalifiye olamayan iş gücünün oluşmasına neden olmaktadır. Bu noktada yükseköğretimin “sektörleştirilerek” kişi sayısı hesaplarıyla kar güdüsüyle hareket etmesinin emek piyasasının geneline yarattığı sorun da ayrıca incelenmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, yükseköğrenim sektörü hızlı bir büyüme yakalamıştır. Ancak bu büyüme sadece doğal koşullar değil, aynı zamanda aşırı sömürü ve angarya çalıştırma dahil yasa dışı çeşitli işlemleri barındırmaktadır. Sektör sürdürülebilir bir yapıda değildir. Sektörün genişlemesinde araştırma ve geliştirme, hizmet sunumu gibi değer yaratan kalemlerin büyümesine yönelik herhangi bir adım atılmamıştır. Üniversitelerin ürettiği bilgi üzerinden gelirini arttıramadığı sürece, üniversite kurumsal amacını tamamlayamamakta ve yarı verimli biçimde çalışmaktadır.

Sektörün büyümesini kurumların etkin çalışmaması ile sağlanabilmesinin kaynağı şu an öğrenci sayısındaki artışa ve üniversitelerin yarattığı geliri yeni sektörlere yatırım yapmasıyla (yurt, alışveriş merkezi, restoran, benzin istasyonu, kafe, turizm acentesi vs…) sağlanmıştır. Bu sayının korunmasının sürekliliğinin garantisi olmaması, yan yatırımların öğrenci sayısından etkilenebilecek sektörlerde olması gibi sebepler üniversite balonunun patlaması halinde yaratacağı etkinin tahmin ettiğimizden daha büyük olacağı aşikardır. Şu an sektörün KKTC ekonomisindeki büyüklüğünü de hesaba kattığımızda bunun en az bankacılık krizi kadar büyük etkiler yaratabileceği gerçeği ile yüzleşmeliyiz. Bu da işsizlik ve fakirleşme gibi sorunlar yaratacaktır. Hal böyleyken, bir an evvel yükseköğrenim sektörünü kapsamlı bir biçimde ele alarak çalışanların sendikal haklarının yanında ekonomik olarak bağımlılıklarının ötesine geçen sürdürebilir bir stratejinin yaratılması zaruridir.

 

Notlar
(1) KKTC Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre 2014 – 2015 öğretim yılında 59618 kişi lisans, 8307 kişi master, 4129 kişi ön lisans ve 2467 kişi doktora programlarına kayıtlı bulunmaktadır. Bu toplam 74521 öğrencinin olduğuna işaret etmektedir.
(2) Devletin bu alanlarda hem söylem hem de doğrudan yaptığı destek liberal anlamda da rekabet koşullarına zorlayıcı bir durum yaratmaktadır. Her ne kadar da KKTC Yasaları devlet yardımlarında Rekabet Kurulunu denetlemekten yetkili kılsa da, bu faaliyet alanına yönelik henüz bir tedbir alınmamıştır.

Güneyden Alışveriş yapan Kıbrıslı Türkler ve Kuzeyden Alışveriş Yapmayan Kıbrıslı Rumlar Efsanesi Üzerine!

Sabah dikkatimi bir haber çekti. Haber, Kıbrıslı Türklerin, Güney Kıbrıs’ta yaptıkları kredi kartı harcamalarını ve Kıbrıslı Rumlar’ın kuzey Kıbrıs’ta yaptığı kredi kartı harcamalarını ortaya koyuyor. Bu rakamların veriliş biçimi belli başlı varsayımları güçlendirdiği için dikkatli bir biçimde bakmak önemlidir.

Mesela kredi kartı kullanım alışkanlığı gibi bilgilere sahip değiliz. Her ülkede kredi kartı kullanım yaygınlığı değiştiğinden ötürü, kredi kartı harcamaları ile nakit ödemeler arasındaki dengeyi iki tarafında aynı kredi kartı kullanım sıklığına sahip olduğu var sayılarak yapılıyor. Oysa, bu temelde çok farklı sonuçların çıkmasına neden olabilir.

Bir diğer nokta ise, verilen rakamların geçiş yapan kişi sayısına orantılı olmadığı. O yüzden Kıbrıslı Rumlar 6 Milyon, Kıbrıslı Türkler 14 milyon harcadı diye bir iddia ortaya koyarken geçen insanların sayısal oranına bakıp, geçiş sayısı ile harcama tutarını uyumlaştırmak daha önemlidir. Hatta daha güçlü istatistiklere ulaşmak için geçen insanların sayısı ile geçiş miktarı arasındaki oran da önemlidir. Örneğin ara bölgede çalışan biri olarak, sabah, öğlen ve akşamüstü KKTC’den giriş-çıkış yapıyorum. Bu benim geçiş sayımı anormal bir biçimde arttırmasına rağmen, aslında gerçek bir anlam ifade etmemektedir.

Tüm bu eksikliklere rağmen rakamlara dönecek olursam Ocak – Temmuz Arasında harcama miktarları 6.04 Milyon Euro harcayan Kıbrıslı Rumlar’a karşılık, aynı dönemde Kıbrıslı Türkler tarafından 14 Milyon Euro harcandığı görülmektedir.

Aynı dönemde Turizm istatistiklerine baktığımızda 853.358 Kuzey Kıbrıs’tan çıkış yapan KKTC vatandaşı olduğu görülmektedir. Kuzey Kıbrıs’a giriş yapan Kıbrıslı Rumların sayısı ise 492852 olarak verilmektedir.

Bu rakamlara baktığımızda Kıbrıslı Türkler güneyde yılda ortalama 16.4 euro harcarken (52.48TL), Kıbrıslı Rumlar’ın 12.3 Euro (40.59 TL) harcadığını görüyoruz.

Burada tartışılması gereken birkaç nokta vardır ve bunlar çoğaltılabilir:

  • Kıbrıslı Rumlar geçip para harcamaz ama Kıbrıslı Türkler çok para harcar söylemi yanlıştır. Neredeyse denk miktarlarda para harcandığı ortadadır. Esas olan Kıbrıslı Rumların geçişlerini arttırılmasına yönelik uygulamaların çoğaltılması ile ilgilidir
  • Kıbrıslı Rumların geçişlerinin arttırılması mümkündür. Çünkü bir önceki seneye göre Ocak-Haziran döneminde hali hazırda %14.1 oranında artış kaydedilmiştir.
  • Para harcamak için uygun olanaklar var mı ? sorusu araştırılmalıdır. Kıbrıslı Rumlar’ın hali hazırda neredeyse denk miktarda harcama yaptığı ortadadır ama bunu yapamıyor olmasının sebebi “milli” bir refleks mi yoksa Kıbrıslı Türk tarafının sunduğu mal ve hizmetler ve bunların orjinalliği ve kalitesi ile ilgili olup olmadığı araştırılmalıdır.

Sonuç olarak tek başına rakamların yanıltıcı olması provokasyona açıktır. Detaylandırıldığında durumun aslında tahmin ettiğimiz gibi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Geçiş noktalarının çoğaltılması, temas alanlarının arttırılması daha da olumlu etki yapacağı kesindir. O yüzden özellikle Kıbrıs Türk tarafının hem özel sektörde çalışma yapması hem de siyasi olarak geçişlerdeki sayıyı arttıracak adımlar atması gereklidir. Bunların a) güven yaratıcı önlemler ile ilgili uygulamaların çoğaltılması b) Kıbrıslı Rumlara dönük bilgilendirici işaret ve levhaların yapılması c) fiyatların TL ve Euro olarak kullanılmasıyla kur farkı riskinin azaltılması gereklidir. Ayrıca, KKTC dışişlerinin fanatik uslübunu değiştirerek daha barışçıl bir pozisyon belirlemesi ekonomik getiriler de yaratabilir. Aynı zamanda KKTC içişleri bakanlığının da, Kıbrıslı Rum ziyaretçilerin hali hazırda Kara kapılarını kullanan kesim olduğu için geçişleri arttıracak önlemler (kara kapılarının çoğaltılması) almasının yanında turizm bakanlığının da bu kapılara dönük çevre ve bilgilendirici tarafsız çalışmaları yapması olumlu etkiler yaratacaktır.

 

Mertkan Hamit

Bu Bir Dikenli Teldir… – Mertkan Hamit

kibris_gocmen

İki Buçuk Mil – Strovilia kapısından Larnakaya doğru gidecek olursanız, önce İngilizlere ait olan Strovilia İstasyonunu görürsünüz. Üç dilde, bu bölgenin “Egemen Üs Alanı” olduğu gözünüze sokulur. 1955 – 1960 arasında yaşananları ve Britanya’nın bu ülkenin yaşadığı acılardaki sorumluluğundan arındığını düşünmek isteyenlere inatla “bizim günahlarımızı unutmayın” diye bağıran ama ısrarla görmezden geldiğimiz bir işarettir bu…

Ardından da yolculuğun büyük bölümünde sağ tarafınızda Achna köyünün terk edilmiş kalıntılarını görürsünüz. Solunuz “Kıbrıs Cumhuriyeti” egemenliğinde sağınız ise “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” egemenliğindedir.

1974’de çekilmiş dikenli tellerin yanından geçerken, solunuzda Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün nöbet kulesi sağınızda ise Kıbrıs Türk tarafının nöbet kuleleri görülür. Bu saçma manzarada arabanızı sürerken, bir kez daha böyle bir saçmalıkla yaşadığınızı sorgulamanız kadar normal bir şey olamaz.

Bu ülkenin yakın tarihinin orta yerinden 100 kilometre hızla geçerken kalıpların anlamsızlığı bir kez daha ortaya çıkar.

Mesela, “Rum tarafından” geçerken bir Kıbrıslı Türk arabası içindeki insanlar için sağ kolunuzda nöbet bekleyen bir asker sizin için bir tehdit mi yoksa bir güvenlik unsuru anlamına mı gelir?

Belki de tanıdık bir arkadaşımız olan nöbet bekleyen ve 40 derece kavurucu sıcakta başka bir yerde olmak için dua eden insan gerçekten kimi kimden korumaktadır?

Saatte 100 kilometre saatte geçerken nöbet noktasının önündeki dikenli tellerin kendini dahi koruyamadığı ortadadır. 42 senedir rüzgar ve yağmurdan başka kimsenin meydan okumadığı paslı dikenli telin kimisi için “egemenlik”, kimisi için “güvenlik”, kimisi için “işgal ve istila” anlamına gelir.

Peki ama hiç kimse metresi 5 lira etmeyen demir parçası için bunun hiçbir anlama gelmeyen bir dikenli tel olduğunu söylemeyecek mi?

Egemen olduğumuzu düşündüğümüz alanın, her tarafının “ulusal kardeşimiz” tarafından talan edildiğini, egemenlik diyerek insanların özgürlük alanlarının sınırlandığını, güvenlik diye dikilen nöbetçi askerlerin orada olmasının hiçbir anlamı olmadığını görürken, bunu kimse çıkıp haykırmayacak mı?

Büyük strateji ustaları, milliyetçi paranoyaklar ve diğerleri bu dikenli tele varoluşsal anlamlar yüklerken, metre kareye 15 üniversite mezunu düşen, her tarafta doktora seviyesinde eğitim almış insanlar fışkıran bu ada yarısında tele tel diyememiş olmanın ağırlığını içinizde hissetmiyor musunuz? Kimse, demir yığına sahte anlamlar yüklendiğini görmüyor mu? Demir yığınına yüklenen sahte anlamlar yüzünden geleceğinin çalındığının farkına kimse varamayacak mı?

Bir yıl boyunca paslı bir dikenli telin başında tam teçhizat duran bir insanın verdiği hizmetin vatan kurtaracağını iddia edenler mi yoksa bunun koca bir yalan olduğunu söylediğiniz de mi “marjinal” olunur?

Dürüstçe söyleyin metresi 5 lira etmeyen bir demir yığınını korudukça daha mı özgür olacağız?

Basit şeyleri sorgulamak gereklidir.

Dikenli teli bile…

Özellikle kümesteki tavuklardan farklı olduğumuza inanıyorsak…

***

Bu yazı daha önce Dayanismanet.org sayfasında yayınlanmıştır.

10 Madde ile İsrail – Türkiye Anlaşmasının Kıbrıs’a Etkisi

10 Madde ile İsrail – Türkiye Anlaşmasının Kıbrıs’a Etkisi 

1- Kriz Filistin’e yardım gönderen Mavi Marmara teknesine yapılan saldırı ve 10 kişinin ölümü ile başladı. Türkiye saldırı sonrasında tazminat ve özür talebinde bulundu. Süreç içinde talepler ve kutuplaşmalar arttı

2- Sürecin dönüm noktası enerji siyasetinde Rusya ile ilişkilerin bozulması, Türkiye’nin Mısır – İsrail – Yunanistan – Kıbrıs arasındaki açılımlarda dışlanması ve Arap Dünyası’nda liderlik arayışının başarısızlığı ile yeni bir noktaya ulaştı.

3- AKP iktidarı Batı ile ilişkilerinde istediği noktaya gelemedi, Kürt meselesini çözemedi ve iktidarda kalması için yeni bir açılıma ihtiyaç duydu.

4- AKP’nin Şu an siyasi söylemi ne Avrupacı ne de Orta Doğu haklarına hitap edecek durumda değil. Bu yüzden MHP dengi bir söylemle Türk vurgusu ağır basan ama Batı ve Arap karşıtı bir söyleme doğru evrilecek.

5- İsrail ile yakınlaşmanın ana ekseni ise gaz ticareti. Kıbrıs – İsrail havzasında yaklaşık 3450 milyar metre küp – 700 milyar dolar değerinde gaza sahip olduğu düşünülüyor.

6- Mısır kendi gazını bulduktan sonra çıkacak olan gaz ya Türkiye üzerinden Avrupa’ya ya da Kıbrıs – Yunanistan üzerinden avrupaya satılacak. Türkiye ise tek kaynağa bağımlı olmamak ve bölgede aktör olmak için bu yeni ittifaka dahil olmak istyor.

7- Türkiye şu an 50 milyar metre küp gaz tüketiyor. Bu önümüzdeki 7-8 yılda 100 milyara çıkacağı düşünülüyor. Rusya ile bağımlılığın ilişkilerin dengesizliği de göze alındığında İsrail ve Kıbrıs gazının alternatif kaynak ve zamanla ana kaynak olabilmesi için Türkiye kendini garantiye almak zorunda.

8- Geçen yıl Reuters mülakatında Türkiye’nın Kıbrıs İsrail havzasından yıllık olarak üretilecek 30 milyar metre küplük gazın 8-10 milyarını satın alabileceğini söyledi!

9- Bu Kıbrıs – İsrail havzasına Türkiye’nin yaklasık olarak 2 milyar dolar yıllık ödeme yapabileceği anlamına geliyor. Mısır veya Kıbrıs’a yapılacak boru hattının eş maliyetli olduğu (tahmini 3 milyar dolar) düşünüldüğünde Türkiye, Avrupa piyasalarına da ulaşma şansı sunduğundan daha çekici bir pazar olacak

10- İsrail ile Türkiye’nin anlaşmasından sonra Kıbrıs’ta liderlerin ötesinde yeni bir hızlı çözüm sürecinin başlaması muhtemel. Reel politik mi yoksa halkların iradesi mi süreçte belirleyici olacak şu an kestirmek zor. Ancak, her koşulda bu yakınlaşmanın ekonomik sonuçlarını düşündüğümüzde Kıbrıs’ta gaz üzerinden bir çözüm ihtimali yükselmiştir. Aralık sonuna kadar çözüm olağan dışı bir söylem olmayabilir.

Mertkan Hamit

Selahaddin Eyyübi’yi Yeniden Konuşmak

Selahaddin Eyyübi’yi Yeniden Konuşmak

Thorvald Steen ve Andreas Delsett Mülakatı

 

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Lefkoşa’da ara bölgede yer alan Tarihsel Diyalog ve Araştırma Derneği (AHDR) tarafından geçtiğimiz hafta Saladin Days / Selahaddin Eyyübi Günleri isminde 3 günlük bir etkinlik düzenlendi. Selahaddin Eyyübi, 1169–1193 yılları arasında yaşadığı ve kökeninin bir Kürt kabilesinden geldiğine inanılır. Soylu bir kökeni olmamasına rağmen, zekası sayesinde ve biraz da şansının yaver gitmesiyle Eyyübi Devleti kurar. Ancak tarihe Kudüs fatihi olarak geçer.

Orta çağ tarihinin en önemli olaylarından biri 2. Haçlı Seferlerinden sonra Kudüs’ün Haçlıların eline geçmesidir. Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler için kutsal bir kent olan Kudüs’ün Haçlıların kontrolünde olduğu sürece, inançsız olarak nitelendilirilen Müslüman ve Yahudiler kente giremedi ve çeşitli mezalimlerle karşılaştı. Eyyübi’nin döneminde Hıttin Savaşı yapılır. Selahaddin Eyyübi, Guy de Lusignan’ı yenerek kentin kontrolünü ele geçirir. Ancak kentin kontrolünü ele geçirirken, bir iyi niyet hareketi yaparak kente tüm dinlerin erişebileceği bir nitelik kazandırır. Kudüs’ü geri almak için 3. Haçlı Seferi gerçekleştirilir ama başarılı olmaz. Selahaddin, Haçlılara karşı zafer kazanır. Batı’da ve Doğu’da Selahaddin’e dair mitlerde bir hayranlık vardır. Dante’nin İlahi Komedya: Cehennem eserinde Salahaddin’in cennete gidecek tek Müslüman olduğu söylenir.13063101_1036859056351457_4725568733746280736_o

Neredeyse bin yıl önce gerçekleşen şiddet, savaş ve diğer olayların etkileri bugün Avrupa siyasetini etkileyecek kadar güçlüdür. Bu yüzden Selahaddin Eyyübi Günleri, Avrupa ile Orta Doğu arasındaki Orta Çağ’dan kalan zıtlaşmayı sağlıklı bir biçimde tartışmaya olanak sağlayan bir etkinlik olarak bilinmektedir. Oslo’da bulunan House of Literature / Edebiyat Evi tarafından düzenlenen bu etkinlik, ilk kez Kıbrıs’ta gerçekleştirildi. Selahaddin Eyyübi’nin penceresinden hareketle düşünceleri üzerine çeşitli tartışmaların yer aldığı etkinlikte, Haçlı Seferleri batıcı bir bakış açısının ötesinde tartışıldı. Ayrıca çok daha geniş anlamda Selahaddin Eyyubi’nin düşüncelerinin bugüne dair yansımaları ele alındı. Tarihsel Diyalog ve Araştırma Derneği’nin davetlisi olarak gelen, Oslo’daki Edebiyat Evi’nin yöneticisi Andreas Delsett ve Tozkoparan, Kar Kristalleri, İstanbul Hikayeleri gibi romanların yazarı olan Thorveld Steen ile buradan hareketle tarih ve siyaset ekseninde bir sohbet gerçekleştirdik.

Mertkan: Klasik bir başlangıç yapalım. Selahaddin Eyyübi üzerine çalışma fikri nasıl aklınıza geldi?
Andreas:
2015 yılında Diyarbakır’daydım ve birkaç Kürt ile karşılaştım. Kürt tarihinde Selahaddin’in rolünü araştırıyorlardı. Selahaddin Günleri ile çalıştığımı söylediğimde, Neden diye sordular ve onun bir vatan haini olduğunu söylediler. Diyarbakır’da Selahaddin üzerine birçok şey görebilirsiniz. Bir kısmı için büyük bir kurtarıcı, milli bir sembol iken, bir kısım Kürt için evrensel olaylara odaklanıp kendi sorunu olan Kürtlerin kurtuluşu meselesine eğilmediğinden şikayet eder.
Selahaddin’e dair birçok mit vardır. Bu sadece yaşadığı coğrafya ile sınırlı değil. Dünya’nın çeşitli yerlerinde de Selahaddin Eyyübi üzerine farklı mitolojik anlatılar mevcuttur. Bu farklı anlatıların birbirine alakasız coğrafyalarda şekillenmesi, tarihin, bugünkü fikirlerin oluşumuna ve politikaya olan etkisine dair iyi bir örnek oluşturmaktadır. Selahaddin aslında bu tartışmaların başlaması için bir başlangıç noktası oluşturur.
Thorvald: Az önce konuştuğum Kıbrıslı Rum gazeteci tipik bir Avrupa vatandaşıydı. Selahaddin’i okulda hiç duymamıştı. Hayatı boyunca asla adını duymadığını söyledi. O dönemin Avrupası ve Doğusunun tarihini tartıştığımızda kafasındaki varsayımlar ile gerçekte olanlar arasındaki ayrımın büyüklüğünü fark ettiğinde şok geçirdi.
Andreas: Tabii ki Selahaddin’i tek başına güzellemiyoruz.  Onun da iyi ve kötü yaptığı şeyler vardı. Ancak bu tarihi nasıl yargıladığımızı da gösterir. Bu açıdan geçmişte neler olduğunu, hangi kriterlere göre değerlendirdiğimiz yüksek önem taşır. Bu biraz da oluşturulmuş ahlak standartları ile ilgilidir.
Bizim Selahaddin ile ilgili esas olarak anlatmak istediğimiz hem kendi tarihinde hem de dünya tarihinde çok kısa bir dönemdir. Daha doğrusu Kudüs’ü ele geçirdiğinde13123328_1036858996351463_7757198270050945092_o yaptığı tercihle ve o zaman bunu yapabilmiş olması ile ilgilidir. Şiddet ya da öç almak gibi bir şey yapmamış, şiddeti meşrulaştırmak için dini bahaneler yaratmamıştı. Kendi zamanını geçtim, bugün bile bunu yapmış olması takdire değerdir. Öç almayı engellemişti. Bu yapılan o dönem içinde küçük bir parantez olabilir, ancak bugün bile olağandışı bir davranış olduğunu değiştirmez. Obama, Erdoğan ya da başka bir dünya liderinin ondan beklenenin dışında bir hareket sergilediğini düşünün. Bu tarihi bir şey olurdu.

Mertkan: Selahaddin’i olağan dışı bir lider olarak ele alıp onu olduğunun dışında, egzotik ve hesapsız kararlar veren bir kişi olarak ele alma riskinin olduğunu düşünüyor musunuz?
Thorvald:
Hayır. Dediğiniz bir tür oryantalist bakış açısı ile konuya yaklaşılıp yaklaşılmadığıdır. Burada aslında Selahaddin’in zamanının ötesinde bir davranış sergilediğini göstererek hakkını veriyoruz. Başka bir deyişle, hakkında çok az şey bildiğimiz bir dönemde bir kişi olağan dışı bir adım atıyor. Ancak yapılan son derece evrensel bir anlam taşıyor. Taraflar arasında uzlaşma oluşması için çalışıyor. Bugün, mevcut modern koşullarımızda ya da modern tarihte buna benzer bir örneği vermek pek de mümkün değil.
Andreas: Ayrıca, Selahaddin günleri tek başına, Selahaddin Eyyübi’nin hayatını tartışmayı hedeflemez. Geçmiş ve bugün arasındaki tarihsel ilişkiye odaklanarak bu anlayış ekseninde fikir üretmeyi hedefler.
Thorvald: Benim için Selahaddin Eyyubi son derece provokatif bir karakterdir. Bir anlamda beni rahatsız eder. Çünkü, eğer insanlar bana zalimce birşeyler yaparsa, buna nasıl tepki veririm sorusunu bilmiyorum ve bana bu soruyu tekrar tekrar sormama neden oluyor. Dönemin o koşullarında Haçlılar, barbarca Kudüs’ü ve bölgeyi talan etmişti. Onlara karşı zafer kazandığında Selahaddin alçakgönüllü bir biçimde davranmıştı. Mesela, Haçlılar o dönem Mekke’yi ziyaret eden hacılara karşı kıyım gerçekleştirmişti. Ancak Kudüs’ü ele geçirdiğinde, Haçlılardan buna dair de öç almamıştı. İşte bu beni provoke eden bir şeydir. Bugün ne olurdu sorusunu sormama neden oluyor. Mesela, benim ailem 2. Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı savaştı. Nazilere karşı mücadele tarihinde, mahkeme kararlarını inceliyorum. Norveç’te yüz bin kişi 2. Dünya Savaşı sonrasında mahkemelerde yargılandı. Bunların içinden 25 kişi vurularak öldürüldü. Öldürülenlerden ikisi bakandı. Benim için provoke eden şey ise işte bu noktadadır. Bugüne kadar 25 kişinin öldürülmesi ile ilgili eleştirel bir düşüncem olmadı. Nazileri savunmak amaçlı değil, sadece şiddet ve karşı şiddet boyutunda, şiddetin meşrulaştırılma sebeplerine dair bir soru işaretimiz hiç olmadı. Selahaddin’in örneği işte bunu ikinci kez düşünmem için çok değerli bir örnektir.

Mertkan: Selahaddin neredeyse bin yıl önce yaşamış bir kişi. Benim için can alıcı nokta ise bugün ile ilgili. Avrupa’ya baktığımızda mülteci krizine karşı tepkiler görüyoruz. Orta Doğu’da bir savaş var. DEAS denen bir oluşum var, Kıbrıs’ta bitmeyen bir sorun var. Türkiye’de yaşanan dramatik olayları mülakattan önce konuşmuştuk. Özetle, bugün Selahaddin gibi bir liderlikten söz edebilir miyiz ya da bugün Selahaddin gibi davranmak nasıl olurdu?
Andreas:
Bunlar bugünün dünyasının en zor soruları. Sanırım sanatçı ve yazarlarla oturup biraz da verili koşulların dışında ve anlayışların dışına çıkıp konuşmak gerek. Kamuyu dahil etmek gerek. Herkesin uzlaşacağı çözümler için açılmak gerek. Ancak böyle bir davranış, yani kendi bildiğini söyleyen bir üst liderlik değil, katılımcı bir davranış içine girildiği takdirde bu sorunların çözülebilme ihtimalinin olduğuna inanıyorum.
Thorvald: Doğru davranış alçakgönüllülükten geçmektedir. Selahaddin Eyyübi, Kudüs’e girdiğinde herkesin umut ettiği yönde ve o döneme uygun şekilde davranması bekleniyordu. Ancak o bu yolu takip etmemeyi seçti.  Beklenen davranışı gerçekleştirmemek sanırım Kıbrıs ya da başka bir yerdeki sorunu çözmek için yapılması gerekendir. Alçakgönüllü olmaktan bahsediyorum. Ötekini anlamaktan bahsediyorum. Selahaddin neden böyle davranmıştı? Çünkü o ondan beklenildiği gibi davrandığında Hristiyanların nasıl düşüneceğini öngörebilmişti. Çünkü onları tanıyordu. Yahudileri tanıyordu. Ötekini iyi bilmiş olması, onun alçakgönüllü davranmasını sağlamıştı. Ben alçakgönüllü olmanın ne demek olduğunu biraz da Selahaddin Eyyübi üzerine çalıştığımda öğrendim. Sanırım, hala ihtiyacımız olan şey alçakgönüllü olmak.
Bir anımı paylaşmak isterim. 1995 yılında İstanbul’daydım. O zamanın Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir görüşme gerçekleştirdik. O zaman, Uluslararası Yazarlar Birliği, PEN ile İfade özgürlüğü ile ilgili bir mesele ile ilgili çalışıyorduk. Hapiste yatan akademisyen, İsmail Beşikçi ile görüşmek istiyorduk. Bunu mümkün kılmak için lobi çalışması yapıyorduk. Erdoğan ile görüştüğümüzde, Erdoğan kentte yaşayan tüm inananların lideri olmak istediğini söyleyip Selahaddin ile kendini kıyaslamış, kendini ona benzetmişti. Şimdi tabii öyle biri yok. İlginç olan, bundan birkaç hafta önce HDP lideri Selahaddin Demirtaş Oslo’da konuğumuzdu. Bu sefer de onu dinleyip, görüşlerini ve anlayışını ortaya koyduğumuzda o da Selahaddin ile kendi görüşlerini benzeştirmişti. Aslında, Türkiye coğrafyasında ihtiyaç olan anlayışın ne olduğu ortada gibi görünüyor. Önemli olan o görüşü sindirip, ondan sonra da o anlayışa sadık kalmak. En azından Erdoğan’ın sadık kalmadığını söyleyebiliriz.

Mertkan: Tozkoparan isimli kitabın birçok kişi tarafından okundu ve 22 kez basıldı. Selahaddin ve bugünün bir insanının hayatından kesitleri bir arada ortaya koydunuz ve birbiri ile alakasız gibi görünen iki konu arasında ilişki kurdunuz. Selahaddin’i gündelik hayata uyarlamak güçlü bir etki yarattı. Bu kurguyu oluştururkenki deneyimi paylaşabilir misiniz?
Thorvald:
Bu kitabın çok satanlar listesine girdiğinde çok şaşırmıştım. Selahaddin’den ne öğrenebilirim sorusunun cevabını bir romanda vermek istedim. Tarihsel bir kişiliği, çalışırken kendi hayatımıza da dersler çıkarabiliriz diye düşünüyorum. Romanda adı geçen kahraman, Eric, sıradan bir batılı entellektüeldi. Ancak onu içselleştirebilmişti. Belki de tarihin en ilginç tarafı da bu. Mesele sadece siyaset değildir. Gündelik hayatı da etkilediğini göstermek istedim. Çünkü dost ya da düşman ülkeye karşı beslediğiniz hisler, insanlara karşı da beslediğiniz hislerdir. 2006 yılında Türkiye’de imza gününe davet edilmiştim. Tozkoparan o zaman yeni çıkmıştı. Tam üç gün imza gününe katılan insanlar oldu. Böyle birşeyin olacağını hayal edemezdim. Ancak ilginç olan nokta, imza gününe katılan her kişinin aynı soruyu, senin sorduğun soruyu sormasıydı. Ancak daha da ilginç olan, Türkiye’den gelen tepkiler ile Batı’dan gelen tepkilerin tamamen farklı olmasıydı. Kitabı okuyan kitlenin ortak bilgi dağarcığı onları farklı sorular sormaya yöneltmişti. Açık olan, Batılı olanların konuya dair hiç bilgisi yoktu. Bu yüzden de sorular daha çok Selahaddin’i tanımak üzerineydi. Bir taraf değerlere odaklanırken, diğer taraf kişiye odaklanmıştı. Benim için bu ilginç bir deneyimdi.