Neden Oy Vermeyeceğim ?

 

Seçimlere sayılı günler kaldığı ve siyasi partiler ve adaylar son hamlelerini yapıyor. Tümünün odaklandığı tek birşey var: kazanmak. Bu kadar insanın kolektif biçimde seçimlere odaklanması, gündemi de dönüştürüyor. 2017 yılı sona ererken, yıl boyunca nelerin yaşandığını akılcı bir biçimde ele almak bile mümkün olmuyor. Tartışmalar; #hashtaglı iletilerden ileri gitmiyor. Aynı şeyleri söyleyen adayların neden farklı partilerde yer aldığını bir türlü anlamıyorum. Tüm bunlar vaatlerin absürtlüğü ile dalga geçmekten yorulan, kendimi de dahil gördüğüm öfkelilerin, öfkesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazının başlığından anlaşılacağı gibi bu seçim oy vermeyeceğim. Yazarken, derdim kısmen de olsa kendi adıma bu sebepleri ortaya koymak, en azından aklı selim bir biçimde seçim tartışmasına eleştirel bir gözle bakabilmektir. Bunun için benim için en önemli belli başlı kopuş noktalarını ele almak istiyorum.

  • Önce seçim kararı nasıl verilmişti hatırlayalım. Başbakan Özgürgün ile Ana muhalefet başkanı Tufan Erhürman TV programlarında atışmıştı. Başbakan, “delikanlı” edasıyla ile seçim için tarih istemiş, CTP Başkanı da olabilecek en erken tarihi söylemişti ve bir anda kendimizi erken seçimlerin içinde bulmuştuk. Böyle bir “adamlar atışmasının” toplumun tümünü etkileyecek kararlar yaratacağına tüm “feministler” sessiz kalmış, sabah akşam erkek egemen topluma karşı olduğunu söyleyenler, kararları “adam gibi adamların” aldığı bir toplumda, özne olmadıklarına tepki bile göstermemişti. Üstüne üstlük listelerde feminist kariyer yarışmasına tanık oluyoruz. Karar alıcıların “delikanlıların” olduğu yapıda, kadın-merkezli düşünen, sorumluluk sahibi feministlerin, insan haklarından taraf olanların ise buna sessiz kalıp “sığınma evi talep etmesini” içselleştirilmiş kadercilikten başka nasıl açıklayabiliriz ki?

 

  • Bu arada seçime, “erken” derken, seçimler çok da erkene alınmadı. Normal şartlarda Temmuz’da olması gerekiyordu. Olması gerekenden sadece 6-7 ay önce gerçekleşmiş oldu. Normal koşullarda sorumluluk sahibi bir siyasi parti, seçimin doğal tarihi bu kadar yaklaşırken, propaganda yapmanın yanında kapsamlı programlara sahip olması beklenir. Oysa ki, seçime giderken elimizdeki en kapsamlı program siyasi partilerin seçim manifestosu oldu. Yarın iktidar olacakların, çoğu konu ile ilgili söyleyebileceği şeyler tek paragraf. Tek paragraflık bir vizyonla, gerçekten birilerinin sizi 5 yıl temsil edebileceğini, temsilcilerin yürütmeyi belirleyebileceğine gerçekten ikna oldunuz mu? Bunun demokratik ve sağlıklı mı olduğunu düşünüyorsunuz ? Bu yüzden oy mu vereceksiniz? Eğer oy vermeyi ezbere yapılan bir davranış olarak kurgulamadıysanız bu zaafiyetlerin sonuçlarını tahmin edebileceğinizi düşünüyorum. Ama hayal edemeyenler için örnek vererek açıklayayım. Seçimin en karizmatik adayı, vekil olacak hatta bakan olacak. Mesela tarım bakanı olacak. İlgili bakanlığı ile ilgili 1 paragraflık programını hayata geçirmeden önce, bir büyükelçiliğinin onlarca sayfalık yapılandırılmış programı sunulacak. Elindeki 1 paragrafı kenara bırakıp, yapılandırılmış, projelendirilmiş programı uygulayacak. “İyilik timsali”, “hoşsözlü bakan”, o noktadan sonra artık başka bir ülkenin bürokratları tarafından hazırlanmış bir planın uygulayacısı olurken, bu ülke adına konuşacak. Projeyi mükemmel uygulayabilir. Ancak, kararı veren kim olacak ? Demek istediğim, gerçekten seçim yaptığımızda gerçekten bu ülkeyi yönetecek miyiz? Gerçekten bu ülkeyi yönetmeye hazır olan biri var mıydı ? Bence yok. Seçimlere gelmeden önce, muhalefet partilerinin var olanı eleştirirken, soyut güzel günler teması dışında bir siyasi argümanı var mıydı ? Hayır. Peki meclis dışında, meclise girme olasılığı olan partilerin var mıydı ? Hayır.
  • Mesele sadece plan ve projeye sahip olmakla ilgili de değil. Temsiliyet ve demokrasiye dair de zaafiyetler var. Demokrasiden ve toplumdan taraf olan partiler uygulanabilir bir siyasi programı oluştururken, bunu üyeleri ile bile paylaşmış durumda değildi. Katılımcı süreçler yaşanmamış ancak köklü çözüm önerileri ortaya atılmıştı. Ancak, köklü çözüm önerisi için, önce gelenekselin dışında bir yaklaşım gerekirdi. Konuya dair fikri olan 3-5 akil adamın yazacağı program, köklü çözüm değil tepeden inme elitist bir çözüm sunmak demekti. Demokrasiden taraf olan birileri için bu tavır kabul edilebilir olmamalıdır. Siyasi parti üyeleri, kendi partilerinin, siyaset yapma süreçlerinin dışında tutulurken, nasıl olurda sürünün bir parçası olarak hareket etmeyi anlayamıyorum. Ancak, bu koşulları kabul etmiş olacaklar ki, seçimlerde partileri için amigoluk yapma görevini kabul ediyorlar. Ancak, dışarda olan insanların bir parçası olanların bu tutumu protesto etme hakkı saklıdır. Oy vermemek biraz da demokratik süreçleri talep etme meselesidir. O yüzden siyasi partilerin ağalık sistemine karşı bir duruştur oy vermemek.
  • Günün sonunda, seçim alanına girdiğimizde üst akıldan gelen belli başlı projeler dile getirilmiş ama siyasi partilerin hiçbiri, siyasi üretimi gerçekleşmemiştir. Kaynak tartışması bile yapıldığında “TC’nin gerçekleştirmek için sunduğu projeler” bahsediliyor, “UBP-DP’nin bunları gerçekleştirmekte sorun yaşadığı” ifade ediliyordu. Ancak, hiç bir parti “Bu projeleri, kim nasıl hazırladı? Hangi ihtiyaca göre belirlendi?” tartışmasına girmiyor. Kaynak orada duruyor, onu etkin kullanmakta zorluk yaşanıyor gibi bir söylem ortaya atılıyor. Aslında, proje bazlı bile düşünülürken, “ülkenin ihtiyaçlarımızın ne olduğunu biz belirleriz” bile denilemiyor. Bunları bile konuşamayacaksak, korkak ve parmağın arkasına saklanarak siyaset yapılacaksa eğer siyasi haysiyet ortada yoktur demektir. O yüzden, birileri haysiyeti diline dolamış olabilir ama bu kadar çok haysiyetsiz duruş söz konusuysa, haysiyetten taraf olduğum için oy vermeyeceğim.
  • Belki de temel bir noktadan sorular sormak gerekir. Siyaset şirket yönetmek mi ? Yoksa irade mi ? Seçilme umudu olanlara söylemek gerek, eğer şirket yönetecekseniz, şirketinizin çalışanı olmayacağımızı bilmeniz gerek. Siyaseti kölelikten kurtulmak için kullanıyoruz köleniz olmak için değil. Siyaseti, özgür olmanın yolu olarak görüyoruz. Çünkü temelde hepinizin özgür olmak isteyen insanlar olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden özgürlük ve adaletten değil de patronaj sisteminden bahsettiğiniz sürece seçimlerin sizin KKTC LTD şirketinin patronu olma tiyatrosunu meşrulaştırmaya yaradığını biliyoruz. Seçimler, özgürlük arayan insanlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. O insanlardan biri olduğum için ben bu seçim oy vermeyeceğim.

 

UBP hükümete gelmesin, CTP gelsin. DP olmasın, TDP olsun, HP gelsin. Ayşe gitsin, Fatma gelsin. Nüfus çok, az, yasal vs…

Bu tartışmalara girmedim ve girmeyeceğim.

Boykotu karalayan egemenler ve onların sözcülüğünü yapanları görmezden gelenlere devam edeceğim. Günün sonunda, futbol sahasında, futbol oynanır. Takımların kim olduğu değil, yapılması gerekenle ilgileniyorum.

Eğer köklü bir dönüşüm istersek, çıkış yolu, takımların taraftar sayısı ile ilgili değil, oyunun kuralları, oynanışı ile ilgilidir.

Siyaset de böyledir.

Taraftara keyifli saatler geçiren amigolar olmak yerine, biraz da meseleyi konuşup buna yönelik tepkiler göstermediğimiz sürece, bu ülkede hiçbirşey iyileşmeyecektir.

Derdimiz, yaşadığımız yere sahip çıkmak, geleceği kurmaksa, geleceğe dönük konuşabilmek gereklidir. Aynı zamanda, siyasi partilerin yanlış bir dili konuştuğunu göstermek gerekir. Bu yüzden, işin özü bu seçim oy vermemek bugüne bakarken, yarını kurmanın yoludur.

Büyük Biraderin 52 Milyonu

Nüfusu “kalabalık” olarak nitelendirilen bir yerde, İçişleri Bakanı Kutlu Evren yeni bir bilgi paylaştı: “134 ülkeden” insan yaşıyormuş bu yerde. Sonra nasıl bir analoji yaptığını anlamadım ya da anlamak istemedim. Ancak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak 134 ülkeden gelen insanlara karşı yabancı düşmanlığı yaparak, suçu kontrol etmek için 52 Milyon TL’lik bir protokol imzaladı. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki mevkidaşı Süleyman Soylu bu parayla 169 noktaya takip sistemi yerleştireceğini duyurdu. Ayrıca mevkidaşı, “protokollerin yürürlüğe girmesini takiben yaklaşık maliyetler nihai halini alacak. Savunma Sanayi Müsteşarlığı aracılığıyla ASELSAN bu çalışmaları Türkiye’de yürüttüğü gibi KKTC’de de yürütecektir” dedi.

Nereden başlayacağımı bilemediğim bu haberi, ele alırken bir başka parti milletvekilinin “TC’nin dayatma yapmadığına” yönelik beyanı aklıma geliyor mesela. Buradaki protokol bir dayatma değil de onurlu bir işbirliğinin sonucu mu diye merak ediyorum. Bir şeyin dayatma olması için, Amerikan dizilerinde gördüğümüz sahnelere mi ihtiyaç var? Özgürlüğü yaşamamış olmaktan ötürü dayatmanın günün her anında, her alanında gerçekleşen iktidarın bir biçimi olduğunu unutuyor, sadece işkence odalarında gerçekleştirilen açık bir şiddet biçimi mi olarak anlıyoruz acaba.

Türkiye, bizi gözetlemek için 52 Milyon harcama yapıyor. Bu ülkedeki en küçük gelişmeden haberdar olmak için bunu yapıyor. 134 ülkeden biri olan Türkiye, kendine ait olmayan bir coğrafyanın güvenliğini sağlama bahanesiyle, iktidarını her noktaya yaymaya çalışıyor. Çok yaşa Bentham, Panoptikon nihayet buraya da yerleştiriliyor. Camiden, kışladan, elçilikten, bankadan sonra hapishanenin gözetleme araçları da en son teknolojiye kavuşuyor.

İçişleri Bakanı, yabancıların tehlikeli olduğunu söylüyor, yabancı olan ülkeyle protokol imzalayıp, 169 takip noktasının doğrudan yabancı bir ülkeye bağlı olacağı bir sistemi de ardından gazeteye duyuruyor. “Uluslararası bir protokol” olduğu için de, KKTC tarafından onaylandıktan sonra Anayasaya aykırılık üzerinden gidebilmek mümkün olmayacak. Çünkü devletlerarası antlaşma niteliği, bunu engelliyor.

İnat edip kavga verecek bir güç ortada olmasa da, dile getirerek can çekişme sancısında doğruları söylemeye denemek, kurgulanmış gerçeği yaşayanları rahatsız etmesinin umutsuzluğunda işin mali tarafına da bakmakta yarar var.

52 Milyon TL’lik kaynak bu proje için ayrılıyor. Parayı Türkiye’de verebilir, KKTC öz kaynakları da… Ancak 52 Milyon’a “büyük biraderin” bizi izlemesine olanak sağlamak yerine neler yapılabiliriz. Bunu düşündük mü?

Bugünün rakamlarıyla adı geçen miktar 24000 civarında asgari ücretlinin yatırımlarıyla beraber yaşayabileceği bir miktara denk gelmektedir. DPÖ’nün hanehalkı işgücü istatistiğine göre 8,075 işsiz Kıbrıs’ın kuzeyinde ikamet etmektedir. Başka bir deyişle, tüm işsizlerin / dar gelirlilerin mali olarak desteklenmesi ile zaten suç ve suça sebep olan fakirlik sorununun üstesinden gelmek için kullanılması mantık olmaz mı ?

Sağlık, eğitim gibi temel konulardaki kronikleşmiş sorunları aşmak için kullanılması daha etkili sonuçlar veremez mi ?

Bahsi geçen parayla piyasa değerine 300’ün üzerinde konut yapabilmek mümkünken, dar gelirli insanların ucuz konuta erişmesini sağlamayı denemek daha yerinde olmaz mıydı?

Kelalaka bir sonuç olacak belki ama meselenin özeti:

Bakan, yabancı düşmanı bir kukla…

Sistem, Türkiyenin mühim ve ülvi çıkarlarının korunmasından başka hiçbir işe yaramayacak olan yeni bir iktidar alanı yaratma çalışması…

Kaynak ise insanların değil, iktidarın ihtiyaçlarının devamı için harcanacak…

Yeni birşey mi?

Tabi ki değil.

Neden mi yazdım?

Bu ülkede bir zeytin ağacı gibi kök salıp, gelişecektik ya… Hatırlatmak istedim..

 

 

 

Bu Kez Heceleyerek, Belki Anlaşılır: “U – TA – NI – YO – RUZ!”

“Vazgeç bu memleket işlerinden be gardaş” diye başlar cümleler, sonra da “bir şey değişeceği yoktur ya!” diye devam eder…

Kıbrıs’ın ve Kıbrıslının klasik muhabbetidir, o yüzden bir süre sonra laf anlatmanıza bile gerek yoktur. Yolunuza bakarsınız. Çünkü bir şey değişmez diyenlere inat, sürekli bir şeyler değişmektedir. Her değişim bu adada hayatını sürdürmeyi hedefleyenlerin huzursuzluğu ile sonuçlanmaktadır. Politik anlayış ve ahlak ada yarısını aşmasını beklersiniz, ancak tam tersine ahbap çavuş ilişkisinin ötesine bile geçmez.

Derinya kapısı meselesinde iki yılda bir kapı açamamanın acizliği bir kenara, şimdi acizliğin üstüne utanç ekliyoruz bu plajı açarak.

Ayranımız yok içmeye zurnayla gidiyoruz “yüzmeye!”

İlk kulağımıza çalındığı günden beri her fırsatta dile etki sahibi olan herkese anlatmaya çalıştığım bir meseleydi, Derinya plajının yaratacağı olumsuz etki. Derinya Belediye başkanının kulağımla duyduğum sahili ortak işletime açalım fikrine rağmen, tek taraflı adım attı Türk tarafı.

Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı olduğu süre içinde, mutlu olduğum, mutsuz olduğum, sinirlendiğim, yatıştığım, delirdiğimi düşündüğüm birçok olay yaşandı. Tüm bunlar farklı ideolojik yaklaşımlarla, taktiksel farklılıklarla ya da bilgi eksikliğinden kaynaklı olabilir. Sonuçları ne olursa olsun tümünde “biz haksız” Cumhurbaşkanı ve ekibi de “haklı” olabilirdi. Ancak, Derinya Plajı konusunda ilk kez Cumhurbaşkanı tamamen sessiz kalmayı seçmektedir. “Utanılacak” bir şey yapılacak ve başkan buna ses çıkarmamayı tercih etmektedir.

Ona oy verenler ve destekleyenlere sessiz kalarak tüm ada adına “utanılacak” bir şey yapmaktadır.

Bu utanç sadece Kıbrıslı Rumlarla ilgili değildir. 100 memleketten insanın yaşadığı kentteki tüm insanlara karşı yapılmış bir hatadır.

Çünkü uygulama ırk ve millet ayrımcılığına dayanmaktadır. Irkçılık ve ayrımcılık suçtur. Evrensel insan haklarına aykırıdır! İnsan haysiyetini ve vicdanına saygı barındırmamaktadır.

Derinya plajı bir turizm hamlesi değildir. Çünkü bu plaj turizme kapalı olacaktır.

Böyle bir şeyi başarı olarak ortaya koymak sadece ve sadece milliyetçi bir fanatizm, faşist aklın büyük cümbüşü, tutsak tutulan kentte öldürülen umutların üstüne yapılan ölüsevici bir ilişkidir!..

Başka da bir şey değildir!

Yüz yıllar önce kozmopolit hali seyyahların kitaplarına giren, sokaklarında onlarca dil konuşulduğu anlatılan kentti Mağusa. 2017 yılında Mağusa’ya ırkçı ve ayrımcılığa dayalı bir plajıyla anılacak.

74’de Maraş’ın tutsak edilmesiyle bir zombiyle yaşamak vicdanımızı zorluyordu. Şimdi ölüsevicilerin fantezilerine kurban edilmesi, ırkçı ve ayrımcı bir uygulama utanmamıza sebep oluyor. Konuşmasını beklediklerimizin ise sessiz kalması acı bir duyguyla şaşırmamıza sebep oluyor çünkü o şarkıda dediği gibi:

“Utan

Utan

Utanmayan İnsan Olur mu lan?”

Dipsiz Kuyudan Kurtulmak

Milliyetçilik dediğin öyle akıl almaz ve aşkın bir şeydir ki bazen rahatsız edici ancak eş zamanlı olarak da büyüleyici bir hal alır. Rahatsız edicidir çünkü açık – seçik ortada olan bir durumu milliyetçi akla anlatmanız mümkün olmaz. Aklın milliyetçi duvarını sesiniz aşabilir ama seslerin içeriği beyine erişemez, bu yüzden de büyüleyicidir.

Sol veya sağ görüşten herkesi kaynayan bir kazanın içine atar. Kazan kaynarken hepsini de birbirine benzeştirir. Birleşme hissinin yarattığı “yoldaşlık” hali o kadar güçlü bir durum yaratır ki, yapılan yanlış olsa da haksız olmazsınız. Haksız olsanız bile, haksızlığınızı kanıtlamak zorunda kalmazsınız. Mağduriyetin mağrur dili ile karşınızdakini mahkum ederken, gerçekte kaybedilenin hesabını yapmak mümkün değildir. Tarihin çekimiyle, bugünün kurgulanmış gerçeğini bütünleştirirken, hafıza sadece seçicidir. Bütüncül bir şekilde bakmadığınız pencerede yönlendirilmiş tek yanlı bir anlayış evrilir. Dünya böyledir deyip içinden çıkabilirsiniz ancak eleştirel zihnin zerrecikleri bir yerlerden rahatsızlık vermeye davam eder.

Muhtemelen, Crans Montana sonrasında Kıbrıslı Türk liderliği sahip olabileceği en konforlu başarısızlığı deneyimlemektedir. Hatırlayın konuların paket olarak ele alınması da Kıbrıs Türk tarafının talebiydi, yurt dışında bir zirve yapılması ve Genel Sekreterin katılımı da…

Diplomasi ile çözülmeye çalıştığımız Kıbrıs Sorununda sonuç üretmek için tüm araçlar Kıbrıs Türk tarafının taleplerini karşılıyor olmasına rağmen, sonuç alamadık ve sorumluluk için hedefi de Kıbrıs Rum tarafına attık. Bunu yaparken sorgusuz sualsiz tüm siyasi partilerin de desteğini alabilmenin konforlu olmadığını iddia edemezsiniz değil mi?

Oysa ki sorumlunun kim olmasından bağımsız olarak tüm istediğimiz araçlar elimizde olmasına rağmen giriştiğimiz bu diplomatik hamleden somut hiçbir şey elde edemediğimiz gerçeği yüzleşmek gerekir. Bununla ne zaman yüzleşeceğiz? Başarısızlığı milliyetçi çıkışlarla meşrulaştırmaktan vazgeçip yapıcı olarak çözüm üretme yollarına ne zaman gireceğiz ?

Mesela, Gueterres’in görüşme için çizdiği çerçevenin bundan sonra Kıbrıs’ın geleceğinin belirlenmesi için izlenecek yol haritası olduğunu ne zaman deklere edeceğiz.

Guterres’in çizdiği çerçevede yarın masaya döner, yüklendiğim sorumluluğu gerçekleştiririm diyebilmek genç kuşaklara bol şans dilemekten çok daha yapıcı bir pozisyon olduğunu kabul etmemiz gerek.

Gelinen son aşamada hamaset yapanların ve on yıllardır tanınma sözü verip de gerçekleştiremeyenlerin lafazanlık yapacağı üç beş argümanı kenara bırakıyorum. Ancak, girdiğimiz macerada birbirine daha az güvenen iki liderlik üretildi. Motivasyonunu kaybetmiş toplumlar yaratıldı. Başarısızlık, şüphecilerin ve nefretten beslenenlerin akbaba gibi üşüşmelerine sebep oldu. Bir de, gelecek karanlık bir çukurdan farksız olmasına rağmen “ev temizleyip tertipleme” takıntısıyla yalandan açıklamalar yapan siyasi elitlere, “masgara olacakları” kocaman bir meydan yaratıldı.

2018 sonrasına bırakmamakta ısrar edilen, çözüm sürecinin seçimlerin ardına kalması ve ona göre yeni(den) seçilmiş bir liderin zirveye katılması bu yarattıklarımızdan daha kötü hangi sonuçları yaratabilirdi?

Doğalgaz gerginliği gibi bir şeyler geveliyor olabilirsiniz ama siz de biliyorsunuz ki o gerginlik zaten gerçekleşiyor. Tam tersine bu zirve ile gerginliğin gerçekleşmesi için meşru sebepler yaratıldı.

2018’i bekleme sabrını göstermedik. 2018 sonrasında başarı yakalanmayacağına dair “içgüdülerden” başka hiçbir sebebimiz yoktu. “İçgüdüler” diye ortaya koyduğumuz şey aslında, sistematik olarak yarattığımız koşul olduğunun farkında mıyız?

İçgüdülerin, hesapsız tahminlerin, kendi verdiği sözden korkanların ve muhtemelen birilerinin stratejik derinliğinin içinde kaybolduk. Üstelik, seçilmişlerin arasında bundan sonra ne yapacağız sorusuna aklı selim bir biçimde cevap verecek tek bir kişi bile yok. Üstelik cevabı bilemediklerinden değil, cevabı bildikleri halde dile getirecek kararlılığa sahip olamadıkları için.

Yine de elitlerin akıllarını ve yüreklerini uyandırana kadar beklemeye gerek yok. Onlar, olaylar üzerine olan reflekslerinden arınıp, yeniden irade sahibi insanlar olarak aramıza dönerler mi bilinmez ama biz yine de onlara inat tekrarlayalım: içinden çıkamadığımız dipsiz kuyudan kurtulmak için bakacağımız yer ne Ankara ne Atina’dır…Adres Guterres çerçevesidir.

Mertkan Hamit

 

 

Emekçi Ölümleri ve Denetçi Sayısı Miti!..

İşçi ölümleri ile ilgili emek örgütleri ile konuştuğumda örgütler tarafından eleştirilen iki unsur vardır

1) Kar hırsı ile sorumluluğunu yerine getirmeyen işveren
2) Yeteri kadar denetim yapmadığından dolayı şikayet edilen ilgili bakanlık…

Meselenin hükümet tarafına iyi bakalım eğer Kuzey Kıbrıs’ta çalışma yaşamını denetlemek için 16 denetçinin istihdam edildiği söyleniyor. İlk verilen tepki de bu kadar önemli bir iş için yeterli elemanın çalışmadığıdır.

Devlet Planlama Örgütü, Hanehalkı iş gücü anketine göre Kuzey Kıbrıs’ta 126463 kişilik bir işgücü var ve bunların 118387 kişisi istihdam edilmiştir.

Buna göre 118387 çalışana 16 denetçi düşmektedir. Eğer 16 denetçinin olduğu gerçekçi ise her bir denetçi 7 bin 400 kişiyi denemekle yükümlüdür.

Uluslararası Çalışma Örgütü rakamlarına göre gelişmiş bir ülkede her 10 bin işçiye en az bir denetçi düşmeli, gelişmekte olan ülkede her 20 bin işçiye en az bir denetçi düşmeli ve az gelişmiş bir ülkede her 40 bin işçiye bir denetçi düşmelidir.

Kuzey Kıbrıs bu rakamlara göre gelişmiş bir ülkeden performansın üstünde istihdam yapmıştır. Az sayıda denetçi konusu aslında mitten öte değildir. ÜStelik kuzey Kıbrıs’ın gelişmekte olan ülke kategorisinde olduğunu düşündüğümüzde mevcut istihdam benchmark olarak belirlenen 20000’in neredeyse 3 katı daha iyi durumdadır.

Hal böyleylse, denetlemelerle ilgili esaslı sıkıntı:
a) siyasi olarak hükümetlerin denetlemeleri engellemesidir ki bu yapısal sebepler ortaya konularak yapılmaktadır ya da b) denetçi olarak istihdam edilmiş olan personelin işini savsaklamasıdır…

Durum böyleyse emek örgütleri “ezber” bozmalıdır. İşçi ölümlerinin önüne geçmek isteniyorsa, çalışma hayatını denetlenmesinin sıklaştırılmasına yönelik baskı yapılmalıdır. Bu sendikalaşma kadar etkin bir çözüm olmasa, da ihitmalleri azaltabilir.

Hazır seçim havası da etrafı kuşatıyorken, “emekten yana” aday olacakların da ezber bozup ne yapacakları önemlidir. Hiçbirşey yapılamayacaksa bile, en azından insanların boş yere ölmesine engellemekten yana taraf olmak makul bir durum olabilir…

38 Teftiş ve Ölümler!…

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamak şantiyede yaşamaya benzer.
2013-2015 yılları arasında Kuzey Kıbrıs’ta 6 bin 93 inşaat izini verilmiş. Mesela Mağusa Belediyesi’nin açıkladığı rakamlara dikkatlice baktığınızda halihazırda Mağusa’da 200’e yakın inşaatın devam ettiğini iddia edebilirsiniz.

Bu kadar yoğun inşaatın yapıldığı ülkenin çalışma bakanı inşaat sektörü çalışma koşulları ile ilgili açıklama yaptı.  Büyük marifet: 2016 yılında inşaat sektöründe 38 genel teftiş yapılmış mış mış…
2011 – 2017’nin başına kadar 46 kişi hayatını iş kazalarından ötürü kaybetti. Ölümlü kazaların yarısı inşaat sektöründe oldu. Bu kadar yoğun can kaybının yaşandığı bir sektörle ilgili 38 teftiş ile inşaat sektöründeki ölümlü kazaların önüne geçmek mümkün değil.

Denetçi eksikliği kayda değer bir sebep olabilir ancak siyasi bir tercih olarak denetimlerin sınırlı tutulduğu ortadadır. Zaten kısa bir süre önce, 38 teftişle övünen bakan, inşaatlarda teftiş yapsak hepsini kapatmaz zorunda kalırız dememiş miydi?

Siyasi tercih olarak denetimsizliğin olduğu gerçeğini düşünerek, işçilerin kendi güvenliklerinin sorumluluğunu da sağlamak gereklidir. Sonuçta, sendikalaşmanın olduğu iş yerlerinde işçi ölümlerinin ciddi şekilde azaldığı açık bir veri ortadadır… Başka bir deyişle işçilerin daha çok sendikalaşmasının önünün açılması iş kazalarının azalması için önemli bir koşul yaratabilir.
Hal böyleyse, sektörel sendikalaşmanın koşullarının sağlanması yaşama hakkını savunmak için bir gerekliliktir. Üstelik yaşama hakkını savunmak sadece hükümetlerin ya da işverenlerin meselesi değildir. Bu herkesi ilgilendiren bir konudur.
Hükümetlerin sendikalaşma ile ilgili yasal koşulları yaratması kadar, inşaat sektöründeki işverenlerin birincil hedef grubu olan “müşterilerin” de eş duyarlılığı geliştirmesi önemlidir.

İşçi güvenliği konusunda satın alacakları mekanlara yönelik hassasiyet geliştirilmesi önemlidir. Yaşadığınız evin inşaası ya da aldığınız bir ürünün üretimi sırasında birinin hayatını kaybetmesine sebep olma sorumluluğunu kimse üstlenmek istemez. İş cinayetlerinde hükümetler, işverenler ve sendikaler kadar sorumluluk biraz da “alıcıdadır”.
İşçilerin ihtiyacı olan güvenlik ve sağlık standartlarının olduğundna emin olunan hizmetleri almaya özen göstermek, tüketici olarak da sendikalaşmayı talep etmek denetimsiz duruma karşı önemli bir çözüm yaratabilir.

Gandır Çocuğu…

 

Tarihe mal olmuştur, “gandır çocuğu taksim istesin” sözü… Kaç sene önce, ilk kez kim söyledi bilmiyorum. Ancak, ada yarısının bize düşen tarafı bu sözü her başarısız çözüm girişiminde hatırlamak zorundadır.

Görüşmelerin başarısız olma ihtimalinin ardından, sıkı milliyetçiler kadar, makul liberaller ve ‘öngörülü’ çıkarcılar avuçlarını ovuşturmaya başladı.

Süregiden durumu ahalinin kabullenme ihtimalini de iyice ölçüp tartanlar mağrur bir biçimde sessiz bir karşı koyuş gösteriyormuş gibi yaparken, eş zamanlı olarak da yükselen milliyetçi rüzgarı nasıl arkama alırım hesaplarına girecek…

Sıkı milliyetçilere pek söyleyecek sözüm yok… Ne de olsa onlar hayallerine ortak arıyorlar ben deyim 30 siz deyin 40 – 50 kusur senedir. Ancak makul liberaller ile ‘öngörülü’ çıkarcılar “gandıran” kendileri olmadan bazı şeyleri kotarma derdinde.

Zaten öteden beri “bırakınız yapsınlar ve de etsinler” kafasında olanlar, Türkiye’ye dil üzerinden akrabalığımızdan kaynaklı, ne yapsak ödenemeyecek olan borcun bedelini, Türkiye’nin yüce ve ülvi çıkarlarını her koşulda koruyarak ödemek gayretindeler. Bu yüzden de kendilerini bir anda büyük satranç oyunun önemli aktörü olduğunu varsayarken, piyon bile olamadan kendilerine vezir muamelesi yapılacağı günün hayaliyle “taviz vermezük” diyenlerle dirsek teması içinde “ya taviz verürsek neler olur!” diyorlar.

“Taviz verürsek, Anastasiadis seçimlerden sonra bizi orta yerde bırakacak…”ya da “Taviz verürsek, eşitliğimizi garanti altına alacağımız kozlarımız ortadan kalkacak” cümleleri bu aralar makul liberaller ve öngörülü çıkarcılar tarafından sıklıkla dile getiriliyor.

Hele bir anlasak ne istediklerini, o zaman her şey çok daha kolay olacak. En azından bir çizgi çekmek mümkün olacak. Ancak hata biraz da bizde… Bir türlü anladığımızı kabul etmiş değiliz böylesi makul ve öngörülü tipleri…

Mesela bir önceki barış girişiminin başarısızlıkla sona ermesine makul bir tavır mı sergilemişti Ferdi Sabit Soyer hükümeti, Maraş ve Omorfoyu öncelikli kalkınma alanı belirlerken… Sahi, Annan Planına göre “verilecek” bölgelere yatırım yapmayı sistematik bir politika olarak benimsemek ne çeşit federalist bir tutumdu? Bir sabah uyandığında bir böceğe dönüştüğünü farkeden Gregor Samsa ile ne farkı vardı bu “öngörülü” tutuma sahip memleketlümün…

Madem olmadı o zaman resti çek, all-in!..

Hiç çözülemeyecek hale getirelim ki, buralara bir daha uğrayan iflah olmasın…

***

Diriltiyoruz yine iflahını kesme arzularını…

Şimdi yeni bir ezber çıkıyor piyasaya… Kadife boşanma senaryoları yazanlar derneği ilk senaryosunu iftiharla sunar. Filmin adı: AB üyesi tam bağımsız KKTC…

Satın alanı olmazsa suçlusu AB’dir ya da “komşu” Kıbrıs Cumhuriyeti ya da Kadife Boşanma Senaryoları Yazanlar Derneği diline uygun söylersek: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi…

AB üye devletleri için de en önemli şey, kendi üyesinin toprak bütünlüğünden vazgeçip, daha kendi bile ne olduğuna karar verememiş olan Kıbrıslı Türklere iftihar ve gururla bir devlet hediye etmek olacak, herkes de buna inanacak…

Komik geliyor ama garip gelmiyor. Çünkü, mantık dışı saçmalıklara inanma eğiliminin bu kadar yüksek olduğu bir cemaatte buna da inanan birileri çıkacak elbet. Ellerini ovuşturarak gece taşralı yatıp sabah Avrupalı bir KKTC vatandaşı gibi uyanmak isteyecek… Toprak verse bile, malın mülkün tazminatını vermeyecek. Gaz desen onda da ortaklık isteyecek! Herşeyi isteyecek, hem zaten bir gece önce de rüyasında tek boynuzlu atları görmemişmiydi…

 

 

Mertkan Hamit