Ev-içi Siyasetinin Ekonomi ile İmtihanı

Ev-içi Siyasetinin Ekonomi ile İmtihanı

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Ekonomi sözcüğü Yunanca Οἰκονομικά kelimesinden gelir. Oikos ev nemo ise dağılım anlamındadır ve aslında evin içini yönetmek anlamına gelir. Son yıllara Kıbrıs Türk siyasetinde evin içini temizleme söylemi damgasını vurdu ancak bu terimi söyleyenlerin ekonomi yönetimi konusunu öncelikli hale getirdiklerini söylemek oldukça güç. Ev içini temizlemek denirken daha çok etkin kamu yönetiminden bahsettiklerini görüyoruz. Ancak, ev içi siyaseti için Kıbrıs Türk siyasi hayatı açısından son derece belirleyici bir yıl bizleri bekliyor. Özellikle önümüzdeki üç ay, birçok önemli konuya dönük karar verilecek olması, gerek dörtlü koalisyonun, gerek Kıbrıslı Türk toplumunun geleceğini derinden etkileyecek. Ardından yoğunlaşacak ekonomik program oluşturma ve imzalama süreci ise önümüzdeki süreci daha net gösterecek.

Bu yazı ile murat edilen özel ve genel siyasi gelişmeler ışığında dörtlü koalisyonu bekleyen en önemli konulardan biri olan ekonomik sıkışıklığa dair belli noktaları öne çıkarmak ve bu doğrultuda bir değerlendirme ortaya koymaktır.i Ayrıca, bu yazı önümüzdeki günlerde kamuoyu gündemini daha yoğun bir biçimde meşgul edecek olan ekonomik protokole yönelik alternatif bir kavram belgesi olarak da görülebilir.

Ekonomik ve siyasi gündemde en önemli sorunların birinin döviz krizi olduğu açıktır. Her ne kadar da, tartışma kur rejimi etrafında şekilleniyor olsa da, belirleyici unsur, insanların alım gücündeki daralmaya yönelik bir çıkış formülü yaratılamamış olmasıdır. Ne kadar önlem alınacağına dair açıklama yapılırsa yapılsın, Türk Lirasının kırılganlık riskini azaltacak bir açılımın yaratılması imkansızdır.

Daha kötüsü, kur kaygısına cevap vermek adına konuşmalar yapılsa da, ne yazık ki yapılabilir olana, yani alım gücünü geliştirmeye yönelik herhangi yapıcı tartışma gerçekleştirilmemiştir. Seçim süreçi ve öncesinde siyasi partilerin yürürlükteki ekonomik ilişkileri sadece yolsuzluk üzerinden tanımlaması ve yolsuzlukla mücadelenin ekonomik adaletsizliğin çözümü olduğuna dönük bir anlayışın hakim hale getirilmesi de bu konuda çözüm odaklı düşünülemiyor olmasının temel sebep olabilir.

Gelinen noktada ekonomik açılım denilerek Türkiye Cumhuriyeti ile yapılan ekonomik protokolün ötesine geçebilecek bir planlama; ne herhangi bir siyasi parti, ne de dörtlü koalisyon hükümeti tarafından ortaya konulmuştur. Buna yönelik kapalı kapılar ardında, elitler düzeyinde bir çalışma yapılıyorsa, ekonominin gerçek aktörlerinin bundan haberdar olmadığı muhtemeldir. Bulunacak çözümlerinde, halihazırda oluşan asimetrik paylaşım ve bilgi nedeniyle karşılık bulamayacağı kuvvetle muhtemeldir.

Kuzey Kıbrıs ekonomisi dışa bağımlı olması kendine özgü bir durum değildir. Ekonomik ilişki doğası gereği bağımlılık yaratır. Ancak, dışa bağımlılığın niteliği farklılaşmalar gösterir. Kuzey Kıbrıs’ta bu bağımlılık niteliğine dönük ciddi problemler ve de paradokslar sözkonusudur.

Paradoksal durum sadece Türkiye Cumhuriyeti Elçiliği’nin ekonomi danışmanlarının hazırladığı ve hali hazırda yetersiz olduğunu gördüğüm raporların gerçek üstü yaklaşımları ile ilgili değildir. Aynı zamanda durum içerilidir yani Kuzey Kıbrıs coğrafyasının ekonomik, sosyal ve politik ikliminin bir sorunudur. Bu yazıda ağırlıklı olarak bu içerili problemi anlatabilmek için mevcut durum analizi yapmaya çalışacağım. Bu açıdan, kendi siyasi pozisyonuma mesafe koyarak yazdığım bu yazıda, “evin içini temizlemek mümkündür” diyenlere yönelik bir yol haritası yazmayı amaçladığımı ortaya koymak isterim.

Bu yazıda esas iddia, ekonomi yönetiminin temel sorununun yol haritası noksanlığından kaynaklandığıdır. İşsizlik, enflasyon gibi göstergeler üzerinden hedef belirleniyormuş gibi yapılsa da, bunların yapısal koşulları göz ardı edilerek daha çok mali yardım kaynağı olan Türkiye Cumhuriyetine iyi görünmek için ortaya konulan temennilerden ibarettir. Bu hedefler tutuyormuş gibi görünmelidir ki, kesenin ağzı açılsın. Ancak ne hedefler bir anlam içermekte, ne de başarı bahsi geçen hedeflere yönelik yapısal dönüşüm araçları kullanılmaktadır. Eğer anlamlı bir ekonomik dönüşüm planı hedefleniyorsa, mevcut koşullarda yapılacak tek anlamlı yöntem gelir dağılımındaki uçurumunun azaltılmasına yönelik olmalıdır. Yani gerçek anlamda evin içini düzenleme, ekonomiden geçmektedir.

Ekonomik program hedeflerinde iyi niyet belirtisi olarak serpiştirilen birkaç iddia dışında, gelir dağılımındaki uçurumun üstesinden gelecek olan kararlı politikalar ve ihtiyaca yönelik çözümler göz ardı edilmektedir. Gelir dağılımındaki farklılıklar zengin ile fakir bölgelerdeki %20lik dilimlerde 10 kata kadar ulaştığı Devlet Planlama Örgütü verileriyle doğrulanmaktadır. Adil olmayan ekonomik dağılımın az sonra temel özelliklerini aktaracağım yeni ekonomik düzende kalkınma yaratmayacağı aşikardır.

Kuzey Kıbrıs Merkez Bankası para politikası uygulayamaz durumdadır. Bunun siyasi nedenleri göz ardı edilerek tümden gündem dışı sayılmakta, tartışılmamaktadır. Ekonomideki çözüm sıkı maliye politikası ile sağlanmaya çalışılmaktadır.

Yöntem açıktır: kamuda az para harcıyormuş gibi yaparak, para kaynağı olan Türkiye’nin hassasiyetleri karşılanmakta, bir tür şark kurnazlığı ile ödül olarak daha fazla para koparılmaya çalışılmaktadır. İzlenen bu yöntem, imzalanan tüm ekonomik paketlerde başarısızlığı getirmiştir. Çözüm yaratmayarak, tam tersi etki yaratmıştır. Uygulanan politikalar, piyasada para döngüsünü azaltarak, kırılganlığı arttırmıştır.

Üretim ilişkilerindede yapısal sorun açıktır. İhracat sınırının olması nakit akışını tek yönlü bir biçime getirmektedir. Sıkı maliye politikası ise mikro ve küçük işletmelerin özellikle ücretli kesimin harcamalarına göre pozisyon almasına neden olmakta, para döngüsü ise son kertede ana ithalat alanı olan Türkiyede son bulmaktadır. Bu açıdan da sermaye birikiminin Kıbrıs’ın kuzeyinde gerçekleşmesini imkansız hale gelmektedir. Dış pazara erişimin olmadığı, iç pazarın büyümesinin mümkün olmadığı koşullarda, çözüm; “nüfusu” arttırmak gibi bir hassas bir yöntemle çözülmeye çalışılmaktadır. Ancak, nüfusu arttırma aracı olarak iş gücü ithalatı ya da üniversitelerin kullanılması da altyapı yetersizliğine takılmaktadır. Doğal olmayan nüfus artışı yol, su şebekesi, elektrik ve kanalizasyon gibi konularda yeni maliyetler yarattığından uzun dönemli sürdürülebilir çözümler sunmamaktadır. Aynı zamanda nüfusun üzerinden oynanan açılımlar yerel hassasiyetleri tetikleyerek siyasi istikrarsızlığı yanında getirmektedir.

Paradoksun katmerlenmesi ekonomi yönetimini karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Siyasi iktidar ile ekonomi yönetimi birbirini dışlayan bir konuma itmektedir. Başka bir deyişle, ekonomik büyümeyi sürdürülebilir kılmakla, istikrarlı bir siyasi yapı kurma hedefini birbirine zıt iki durum haline sokmaktadır.

Öyleyse, tek çözüm iktidardan olmak uğruna sonuç alıcı olmayacak çözümler sunmaktan mı geçmektedir ? Para kaynağının desteğini almak için, seçim kaybedecek adımlar atarsanız, parayı aldığınızda iktidarda olamayacaksınız. Halk desteğini aldığınızda paraya erişiminiz olmadığı için beklenen politikaları uygulamanız mümkün olmayacak gibi bir sonuç ile başbaşaysanız, çizilen çerçevede bir mantık hatası olduğu gerçeği ortaya çıkar. Çözüm ise mantık hatasının ötesine geçmekten geçer. Çizilen çerçeveyi redderek, yeni bir mantık çerçevesi oluşturmak makul bir başlangıç için geçerlidir. Çerçevenin oluşturulması için demokratik araçlar kurulması, sosyal diyalog mekanizmalarının çalıştırılması ve ekonomi yönetiminin teknikleştirilmesi yerine, demokratikleştirilmesi esas olmalıdır.

Bu noktadan ortaya koyacaklarım şahsi değerlendirmem olup, mutlak bir doğru üzerinden değil ekonomik demokratikleşmeyi sağlayabilmek adına bir tartışma zemine sunulan ilk öneriler olarak görülmelidir.

Önerilerin tutarlılığı adına, ekonominin büyük fotoğrafını yeniden tanımlamakla başlayabiliriz. İstihdam kapitesi sınırlı işletmelerinden oluşan Kuzey Kıbrıs ekonomisi için ekonomik refahın sağlanması kolay değildir. Çünkü sınırlı istihdam olanakları paranın döngüsünü sağlamakta yetersiz kalmaktadır. İstihdamı arttırabilecek yatırım biçimi ise mevcut koşullar altında Kuzey Kıbrıs’a gelmemektedir. Özel sektörün adil ücretler sağlama kapasitesi yoktur. Güvencelerinden dolayı kamu cazip bir örnek olmaktadır. Ancak kamu tek başına istihdamın aracı olmayacağı açıktır. Alternatif olarak genç girişimci olarak nitelendirdiğimiz insanlar, özel sektörü tercih etmeyerek kuruluş maliyeti az olan mikro işletmeler yaratmaktadır.

Çok sayıda olan bu tip işletmeler, ağırlıklı olarak hizmet sektöründe yoğunlaşmıştır. Mikro işletmelerin büyük bölümünün sorunu ise uzun ömürlü olmamalarıdır. Sebebi ise yine ekonominın yapısal sorunundan dolayıdır. Para dolaşım hızı oldukça yavaştır, ölçekten yararlanmaları mümkün değildir ve en kalabalık müşteri grupları kamu sektöründen aldıkları maaşı harcayanlardır. Kamu işlerinin Lefkoşa merkezli olması doğal olarak mikro işletmeler için bu bölgede bir yoğunlaşmakta yaratmakta bu açılan işyeri sayısı ile de doğrulanmaktadır. Ancak, düşük sermaye yeterliliği ile başlayan bu işletmeler, rekabete karşı uzun süre dayanabilecek güçte değillerdir. Sadece merkezde değil, çevre bölgelerde görece daha yavaş ama benzeri bir devinim görülmektedir.

2000’lerin başında ortaya çıkan inşaat patlaması, ardından gelen ekonomik daralma ve göç yasası etkisi yeni bir ekonomik anlayış oluştu ve mikro işletmelerin sayısının artmasının temel sebebini oluşturdu. Yeni ekonominin yapısının mikro işletmelere ağırlık verilmiş olması özel sektör politikalarında devletin rolünü de yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir. Bu noktada esas mesele, tüm bu ilişkiler yumağı içinde devletin rolünün ne olacağı ile ilgilidir. Tartışılması gereken ve yeni ekonomik programda da oluşturulacak anlayışın bunun üzerinden gitmesi gereklidir.

Milyar dolar değerinde şirketlerin yaygın olduğu ülkelerde, devletin rolünü azaltıp, şirketlerin etkin çalışması neoliberal açıdan “uygun” bir tercihtir. Ancak, ekonomiye giriş kitaplarında gördüğümüz, serbest piyasa ilkeleri ancak serbest piyasa aktörlerinin görevlerini tamamlayacak kapasite sahip olduklarında anlamlıdır. Yüzlerce mikro işletmenin olduğu bir piyasada devletin rolünü azaltmanız, şefi olmayan bir orkestra gibi ellerinde müzik aletleriyle gürültü yapan bir kalabalıktan farksızdır. Boşa masraf yapan, kısa sürede batan, reklamlarıyla ortalığı doldurup kısa süre sonra dükkanın kapısına kilit vuran işletmeler tam da buna benzemiyor mu?

Bu noktada, yeni ekonomik programın anlayış çerçevesi için esas olan bu gerçeklerin anlaşılması ve buna yönelik bir tedavi sunulmasıdır. Kuzey Kıbrıs ekonomisi, mikro işletmeleri batırıp büyük işletmelerin başarısızlıklarına sebep olacak bir pazar yaratılmasını kaldırabilecek durumda değildir. Gerekli olan, doğru sinerji ve işbirliği ile hareket edecek bir kalkınma modelinin üretilmesidir.

Bu açıdan, öncelik mikro işletmelerin gelişmesine olanak sağlanmasından geçer. Ölçek avantajı olmadığı için butik üretim yapabilen, kişiye özel servisler sunan, müşteri hacmi kısıtlı olan bu işletmelerin etkileşim içinde olduğu, tedarik zincirinin sonundaki kişilerin harcanabilir gelir seviyelerinin yukarıya çekilmesi ile paranın piyasadaki dolaşımı da hızlanarak kalkınma zemini olaşabilir. Bunun sağlanması için a) gelirin arttırılması b) zorunlu harcamalarının azaltılması c) risk faktörlerinin (örnek döviz) kontrol edilebilir seviyeye gelmesi ile mümkündür.

Eş zamanlı olarak üretilen hizmet ve değerin, ithalatla ilişkili olduğunu bilerek dışarıya doğru olan para akışından daha fazla para akışının iç piyasaya sağlandığından emin olmak gerekir. Bunun için piyasaya para sağlayacak araçlar çoğaltılmalıdır.

Küçük bir (yarım) ada ekonomisinde piyasaya para sağlayacak araçlar 1) bankalar gibi finansal aracı kurumlar ve 2) turizmden oluşur. Bankaların ucuz kredi olanaklarının arttırması kadar, bankaların tahsil edilemeyen alacaklarına yönelik de bir plan yaratması gerekmektedir. Bu açıdan borç affı, borçluların faizlerinin affedilmesi gibi açılımları, suistimal edilemeyecek bir biçimde yeniden yapılandırmak, tamamen silme opsiyonuyla beraber dar gelirlilerin rahatlamasına yardımcı olur. Bu aynı zamanda banka bilançolarının da güçlenmesine yardımcı olur mikro işletmelere yönelik talebi de arttırır.

İkincisi ise öğrencinin uzun dönemli turist olarak görüldüğü modelin ise başarısız olduğu kabullenerek başlayabilir. Altyapı açısından yetersiz olan ülkenin uzun dönemli, kamu kaynaklarını tüketmeye yönelik tercihleri yüksek olan ziyaretçileri taşıyamayacağı açıktır.Kısa dönemli konaklayacak olan, altyapıda talepkar olmayacak olan kitleyle bunun değiştirilmesine yönelik açılımlar şu an son derece uzak bir anlayış olarak görülse de, hükümet politikaları bunu dönüştürebilir. Çünkü ancak bu tip ziyaretçiler mikro işletmelerin fiyat ve kalite ilişkisini sürdürebilir kılar. Bu açıdan turizme yönelik sağlanan destek çalışmalarını sadece işletmelere indirgemek yeterli değildir. Özellikle yerel yönetim – işletmeler ve hizmet sağlayanlar arasında bir ilişkinin geliştirilmesi de son derece önemlidir. Kümeleme çalışması olarak bilinen bu açılım sağlıklı bir başlangıçtır. Ancak, bunun için dinamik, hedef odaklı ve programlı mekanizmaların yerel yönetim düzeyinde yaratılması ve bunların merkezi yönetimle de koordine edilmesi gerekmektedir. Bunun için de 28 yerel yönetim için yasal çerçeve, bütçe ve sinerji yaratılması olmazsa olmazdır. Seçim dönemi turizmi sadece adayı ziyaret eden kafa sayısına indirgemek yerine uzun dönemli plan ve program çalışmalarını yapması gerekmektedir. Dahası bunun partiler üstü temel politika biçimi olarak ele alınması gerekmektedir. Bu açıdan da özerk bir turizm kurumunun oluşturulması üzerinden uzun dönemli bir kalkınma programı çalışması başlatılmalıdır. Protokol görüşmelerinde bu konuya yönelik derinlemesine bir çözüğm ortaya konularak ilk adım atılabilinir.

Bilindik Bir Sonuç: Ceteris her zaman Paribus değildir

Birçok alanı etkileyen ekonomik kalkınma gibi bir meselenin daha detaylı ele alınması gerektiği açıktır. Bu açıdan bu yazı yetersiz bir tartışma olarak görülebilir. Böyle bir eleştiri haklı bir noktaya işaret etmektedir çünkü çok daha etraflı bir tartışmanın kaleme alınmasına ihtiyaç vardır. Bu yazı sadece buna yönelik bir girişimin giriş yazısı olarak görülmelidir. Diğer taraftan bu yazı en azından önümüzdeki dönemde sürdürülecek olan tartışmalar için bir kavram belgesi olma umudu taşımaktadır. Hükümette Halkçı, sosyalist, sosyal demokrat ve demokrat iddiasında bir koalisyon varken, alternatif bir ekonomik model hayata geçmesi mümkündür. Eğer gerçekleştirilmeyecekse bunun sebebi ya becerisizliktir ya da bu evin efendisi olamayacağımızla ilgilidir.

i Bu makale Nisan ayının başında kaleme alınmıştır. Yayınlanma süresi gelene kadar belli reformlar yapılmış olabilir. Bu yüzden yazı içeriğinde yansıtılmamış olma ihtimalinden kaynaklanan anlayış farklılıklarını vurgulamak gerekir. Aynı şekilde yazı yazıldığından sonra hala yazı güncelliğini koruyor ve herhangi bir reform yapılmadıysa o zaman da yürütmenin ciddi zaafiyetlerinin olduğunu açıkça ortaya koymak gerekir.

Neden Oy Vermeyeceğim ?

 

Seçimlere sayılı günler kaldığı ve siyasi partiler ve adaylar son hamlelerini yapıyor. Tümünün odaklandığı tek birşey var: kazanmak. Bu kadar insanın kolektif biçimde seçimlere odaklanması, gündemi de dönüştürüyor. 2017 yılı sona ererken, yıl boyunca nelerin yaşandığını akılcı bir biçimde ele almak bile mümkün olmuyor. Tartışmalar; #hashtaglı iletilerden ileri gitmiyor. Aynı şeyleri söyleyen adayların neden farklı partilerde yer aldığını bir türlü anlamıyorum. Tüm bunlar vaatlerin absürtlüğü ile dalga geçmekten yorulan, kendimi de dahil gördüğüm öfkelilerin, öfkesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazının başlığından anlaşılacağı gibi bu seçim oy vermeyeceğim. Yazarken, derdim kısmen de olsa kendi adıma bu sebepleri ortaya koymak, en azından aklı selim bir biçimde seçim tartışmasına eleştirel bir gözle bakabilmektir. Bunun için benim için en önemli belli başlı kopuş noktalarını ele almak istiyorum.

  • Önce seçim kararı nasıl verilmişti hatırlayalım. Başbakan Özgürgün ile Ana muhalefet başkanı Tufan Erhürman TV programlarında atışmıştı. Başbakan, “delikanlı” edasıyla ile seçim için tarih istemiş, CTP Başkanı da olabilecek en erken tarihi söylemişti ve bir anda kendimizi erken seçimlerin içinde bulmuştuk. Böyle bir “adamlar atışmasının” toplumun tümünü etkileyecek kararlar yaratacağına tüm “feministler” sessiz kalmış, sabah akşam erkek egemen topluma karşı olduğunu söyleyenler, kararları “adam gibi adamların” aldığı bir toplumda, özne olmadıklarına tepki bile göstermemişti. Üstüne üstlük listelerde feminist kariyer yarışmasına tanık oluyoruz. Karar alıcıların “delikanlıların” olduğu yapıda, kadın-merkezli düşünen, sorumluluk sahibi feministlerin, insan haklarından taraf olanların ise buna sessiz kalıp “sığınma evi talep etmesini” içselleştirilmiş kadercilikten başka nasıl açıklayabiliriz ki?

 

  • Bu arada seçime, “erken” derken, seçimler çok da erkene alınmadı. Normal şartlarda Temmuz’da olması gerekiyordu. Olması gerekenden sadece 6-7 ay önce gerçekleşmiş oldu. Normal koşullarda sorumluluk sahibi bir siyasi parti, seçimin doğal tarihi bu kadar yaklaşırken, propaganda yapmanın yanında kapsamlı programlara sahip olması beklenir. Oysa ki, seçime giderken elimizdeki en kapsamlı program siyasi partilerin seçim manifestosu oldu. Yarın iktidar olacakların, çoğu konu ile ilgili söyleyebileceği şeyler tek paragraf. Tek paragraflık bir vizyonla, gerçekten birilerinin sizi 5 yıl temsil edebileceğini, temsilcilerin yürütmeyi belirleyebileceğine gerçekten ikna oldunuz mu? Bunun demokratik ve sağlıklı mı olduğunu düşünüyorsunuz ? Bu yüzden oy mu vereceksiniz? Eğer oy vermeyi ezbere yapılan bir davranış olarak kurgulamadıysanız bu zaafiyetlerin sonuçlarını tahmin edebileceğinizi düşünüyorum. Ama hayal edemeyenler için örnek vererek açıklayayım. Seçimin en karizmatik adayı, vekil olacak hatta bakan olacak. Mesela tarım bakanı olacak. İlgili bakanlığı ile ilgili 1 paragraflık programını hayata geçirmeden önce, bir büyükelçiliğinin onlarca sayfalık yapılandırılmış programı sunulacak. Elindeki 1 paragrafı kenara bırakıp, yapılandırılmış, projelendirilmiş programı uygulayacak. “İyilik timsali”, “hoşsözlü bakan”, o noktadan sonra artık başka bir ülkenin bürokratları tarafından hazırlanmış bir planın uygulayacısı olurken, bu ülke adına konuşacak. Projeyi mükemmel uygulayabilir. Ancak, kararı veren kim olacak ? Demek istediğim, gerçekten seçim yaptığımızda gerçekten bu ülkeyi yönetecek miyiz? Gerçekten bu ülkeyi yönetmeye hazır olan biri var mıydı ? Bence yok. Seçimlere gelmeden önce, muhalefet partilerinin var olanı eleştirirken, soyut güzel günler teması dışında bir siyasi argümanı var mıydı ? Hayır. Peki meclis dışında, meclise girme olasılığı olan partilerin var mıydı ? Hayır.
  • Mesele sadece plan ve projeye sahip olmakla ilgili de değil. Temsiliyet ve demokrasiye dair de zaafiyetler var. Demokrasiden ve toplumdan taraf olan partiler uygulanabilir bir siyasi programı oluştururken, bunu üyeleri ile bile paylaşmış durumda değildi. Katılımcı süreçler yaşanmamış ancak köklü çözüm önerileri ortaya atılmıştı. Ancak, köklü çözüm önerisi için, önce gelenekselin dışında bir yaklaşım gerekirdi. Konuya dair fikri olan 3-5 akil adamın yazacağı program, köklü çözüm değil tepeden inme elitist bir çözüm sunmak demekti. Demokrasiden taraf olan birileri için bu tavır kabul edilebilir olmamalıdır. Siyasi parti üyeleri, kendi partilerinin, siyaset yapma süreçlerinin dışında tutulurken, nasıl olurda sürünün bir parçası olarak hareket etmeyi anlayamıyorum. Ancak, bu koşulları kabul etmiş olacaklar ki, seçimlerde partileri için amigoluk yapma görevini kabul ediyorlar. Ancak, dışarda olan insanların bir parçası olanların bu tutumu protesto etme hakkı saklıdır. Oy vermemek biraz da demokratik süreçleri talep etme meselesidir. O yüzden siyasi partilerin ağalık sistemine karşı bir duruştur oy vermemek.
  • Günün sonunda, seçim alanına girdiğimizde üst akıldan gelen belli başlı projeler dile getirilmiş ama siyasi partilerin hiçbiri, siyasi üretimi gerçekleşmemiştir. Kaynak tartışması bile yapıldığında “TC’nin gerçekleştirmek için sunduğu projeler” bahsediliyor, “UBP-DP’nin bunları gerçekleştirmekte sorun yaşadığı” ifade ediliyordu. Ancak, hiç bir parti “Bu projeleri, kim nasıl hazırladı? Hangi ihtiyaca göre belirlendi?” tartışmasına girmiyor. Kaynak orada duruyor, onu etkin kullanmakta zorluk yaşanıyor gibi bir söylem ortaya atılıyor. Aslında, proje bazlı bile düşünülürken, “ülkenin ihtiyaçlarımızın ne olduğunu biz belirleriz” bile denilemiyor. Bunları bile konuşamayacaksak, korkak ve parmağın arkasına saklanarak siyaset yapılacaksa eğer siyasi haysiyet ortada yoktur demektir. O yüzden, birileri haysiyeti diline dolamış olabilir ama bu kadar çok haysiyetsiz duruş söz konusuysa, haysiyetten taraf olduğum için oy vermeyeceğim.
  • Belki de temel bir noktadan sorular sormak gerekir. Siyaset şirket yönetmek mi ? Yoksa irade mi ? Seçilme umudu olanlara söylemek gerek, eğer şirket yönetecekseniz, şirketinizin çalışanı olmayacağımızı bilmeniz gerek. Siyaseti kölelikten kurtulmak için kullanıyoruz köleniz olmak için değil. Siyaseti, özgür olmanın yolu olarak görüyoruz. Çünkü temelde hepinizin özgür olmak isteyen insanlar olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden özgürlük ve adaletten değil de patronaj sisteminden bahsettiğiniz sürece seçimlerin sizin KKTC LTD şirketinin patronu olma tiyatrosunu meşrulaştırmaya yaradığını biliyoruz. Seçimler, özgürlük arayan insanlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. O insanlardan biri olduğum için ben bu seçim oy vermeyeceğim.

 

UBP hükümete gelmesin, CTP gelsin. DP olmasın, TDP olsun, HP gelsin. Ayşe gitsin, Fatma gelsin. Nüfus çok, az, yasal vs…

Bu tartışmalara girmedim ve girmeyeceğim.

Boykotu karalayan egemenler ve onların sözcülüğünü yapanları görmezden gelenlere devam edeceğim. Günün sonunda, futbol sahasında, futbol oynanır. Takımların kim olduğu değil, yapılması gerekenle ilgileniyorum.

Eğer köklü bir dönüşüm istersek, çıkış yolu, takımların taraftar sayısı ile ilgili değil, oyunun kuralları, oynanışı ile ilgilidir.

Siyaset de böyledir.

Taraftara keyifli saatler geçiren amigolar olmak yerine, biraz da meseleyi konuşup buna yönelik tepkiler göstermediğimiz sürece, bu ülkede hiçbirşey iyileşmeyecektir.

Derdimiz, yaşadığımız yere sahip çıkmak, geleceği kurmaksa, geleceğe dönük konuşabilmek gereklidir. Aynı zamanda, siyasi partilerin yanlış bir dili konuştuğunu göstermek gerekir. Bu yüzden, işin özü bu seçim oy vermemek bugüne bakarken, yarını kurmanın yoludur.

Büyük Biraderin 52 Milyonu

Nüfusu “kalabalık” olarak nitelendirilen bir yerde, İçişleri Bakanı Kutlu Evren yeni bir bilgi paylaştı: “134 ülkeden” insan yaşıyormuş bu yerde. Sonra nasıl bir analoji yaptığını anlamadım ya da anlamak istemedim. Ancak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak 134 ülkeden gelen insanlara karşı yabancı düşmanlığı yaparak, suçu kontrol etmek için 52 Milyon TL’lik bir protokol imzaladı. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki mevkidaşı Süleyman Soylu bu parayla 169 noktaya takip sistemi yerleştireceğini duyurdu. Ayrıca mevkidaşı, “protokollerin yürürlüğe girmesini takiben yaklaşık maliyetler nihai halini alacak. Savunma Sanayi Müsteşarlığı aracılığıyla ASELSAN bu çalışmaları Türkiye’de yürüttüğü gibi KKTC’de de yürütecektir” dedi.

Nereden başlayacağımı bilemediğim bu haberi, ele alırken bir başka parti milletvekilinin “TC’nin dayatma yapmadığına” yönelik beyanı aklıma geliyor mesela. Buradaki protokol bir dayatma değil de onurlu bir işbirliğinin sonucu mu diye merak ediyorum. Bir şeyin dayatma olması için, Amerikan dizilerinde gördüğümüz sahnelere mi ihtiyaç var? Özgürlüğü yaşamamış olmaktan ötürü dayatmanın günün her anında, her alanında gerçekleşen iktidarın bir biçimi olduğunu unutuyor, sadece işkence odalarında gerçekleştirilen açık bir şiddet biçimi mi olarak anlıyoruz acaba.

Türkiye, bizi gözetlemek için 52 Milyon harcama yapıyor. Bu ülkedeki en küçük gelişmeden haberdar olmak için bunu yapıyor. 134 ülkeden biri olan Türkiye, kendine ait olmayan bir coğrafyanın güvenliğini sağlama bahanesiyle, iktidarını her noktaya yaymaya çalışıyor. Çok yaşa Bentham, Panoptikon nihayet buraya da yerleştiriliyor. Camiden, kışladan, elçilikten, bankadan sonra hapishanenin gözetleme araçları da en son teknolojiye kavuşuyor.

İçişleri Bakanı, yabancıların tehlikeli olduğunu söylüyor, yabancı olan ülkeyle protokol imzalayıp, 169 takip noktasının doğrudan yabancı bir ülkeye bağlı olacağı bir sistemi de ardından gazeteye duyuruyor. “Uluslararası bir protokol” olduğu için de, KKTC tarafından onaylandıktan sonra Anayasaya aykırılık üzerinden gidebilmek mümkün olmayacak. Çünkü devletlerarası antlaşma niteliği, bunu engelliyor.

İnat edip kavga verecek bir güç ortada olmasa da, dile getirerek can çekişme sancısında doğruları söylemeye denemek, kurgulanmış gerçeği yaşayanları rahatsız etmesinin umutsuzluğunda işin mali tarafına da bakmakta yarar var.

52 Milyon TL’lik kaynak bu proje için ayrılıyor. Parayı Türkiye’de verebilir, KKTC öz kaynakları da… Ancak 52 Milyon’a “büyük biraderin” bizi izlemesine olanak sağlamak yerine neler yapılabiliriz. Bunu düşündük mü?

Bugünün rakamlarıyla adı geçen miktar 24000 civarında asgari ücretlinin yatırımlarıyla beraber yaşayabileceği bir miktara denk gelmektedir. DPÖ’nün hanehalkı işgücü istatistiğine göre 8,075 işsiz Kıbrıs’ın kuzeyinde ikamet etmektedir. Başka bir deyişle, tüm işsizlerin / dar gelirlilerin mali olarak desteklenmesi ile zaten suç ve suça sebep olan fakirlik sorununun üstesinden gelmek için kullanılması mantık olmaz mı ?

Sağlık, eğitim gibi temel konulardaki kronikleşmiş sorunları aşmak için kullanılması daha etkili sonuçlar veremez mi ?

Bahsi geçen parayla piyasa değerine 300’ün üzerinde konut yapabilmek mümkünken, dar gelirli insanların ucuz konuta erişmesini sağlamayı denemek daha yerinde olmaz mıydı?

Kelalaka bir sonuç olacak belki ama meselenin özeti:

Bakan, yabancı düşmanı bir kukla…

Sistem, Türkiyenin mühim ve ülvi çıkarlarının korunmasından başka hiçbir işe yaramayacak olan yeni bir iktidar alanı yaratma çalışması…

Kaynak ise insanların değil, iktidarın ihtiyaçlarının devamı için harcanacak…

Yeni birşey mi?

Tabi ki değil.

Neden mi yazdım?

Bu ülkede bir zeytin ağacı gibi kök salıp, gelişecektik ya… Hatırlatmak istedim..

 

 

 

Bu Kez Heceleyerek, Belki Anlaşılır: “U – TA – NI – YO – RUZ!”

“Vazgeç bu memleket işlerinden be gardaş” diye başlar cümleler, sonra da “bir şey değişeceği yoktur ya!” diye devam eder…

Kıbrıs’ın ve Kıbrıslının klasik muhabbetidir, o yüzden bir süre sonra laf anlatmanıza bile gerek yoktur. Yolunuza bakarsınız. Çünkü bir şey değişmez diyenlere inat, sürekli bir şeyler değişmektedir. Her değişim bu adada hayatını sürdürmeyi hedefleyenlerin huzursuzluğu ile sonuçlanmaktadır. Politik anlayış ve ahlak ada yarısını aşmasını beklersiniz, ancak tam tersine ahbap çavuş ilişkisinin ötesine bile geçmez.

Derinya kapısı meselesinde iki yılda bir kapı açamamanın acizliği bir kenara, şimdi acizliğin üstüne utanç ekliyoruz bu plajı açarak.

Ayranımız yok içmeye zurnayla gidiyoruz “yüzmeye!”

İlk kulağımıza çalındığı günden beri her fırsatta dile etki sahibi olan herkese anlatmaya çalıştığım bir meseleydi, Derinya plajının yaratacağı olumsuz etki. Derinya Belediye başkanının kulağımla duyduğum sahili ortak işletime açalım fikrine rağmen, tek taraflı adım attı Türk tarafı.

Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı olduğu süre içinde, mutlu olduğum, mutsuz olduğum, sinirlendiğim, yatıştığım, delirdiğimi düşündüğüm birçok olay yaşandı. Tüm bunlar farklı ideolojik yaklaşımlarla, taktiksel farklılıklarla ya da bilgi eksikliğinden kaynaklı olabilir. Sonuçları ne olursa olsun tümünde “biz haksız” Cumhurbaşkanı ve ekibi de “haklı” olabilirdi. Ancak, Derinya Plajı konusunda ilk kez Cumhurbaşkanı tamamen sessiz kalmayı seçmektedir. “Utanılacak” bir şey yapılacak ve başkan buna ses çıkarmamayı tercih etmektedir.

Ona oy verenler ve destekleyenlere sessiz kalarak tüm ada adına “utanılacak” bir şey yapmaktadır.

Bu utanç sadece Kıbrıslı Rumlarla ilgili değildir. 100 memleketten insanın yaşadığı kentteki tüm insanlara karşı yapılmış bir hatadır.

Çünkü uygulama ırk ve millet ayrımcılığına dayanmaktadır. Irkçılık ve ayrımcılık suçtur. Evrensel insan haklarına aykırıdır! İnsan haysiyetini ve vicdanına saygı barındırmamaktadır.

Derinya plajı bir turizm hamlesi değildir. Çünkü bu plaj turizme kapalı olacaktır.

Böyle bir şeyi başarı olarak ortaya koymak sadece ve sadece milliyetçi bir fanatizm, faşist aklın büyük cümbüşü, tutsak tutulan kentte öldürülen umutların üstüne yapılan ölüsevici bir ilişkidir!..

Başka da bir şey değildir!

Yüz yıllar önce kozmopolit hali seyyahların kitaplarına giren, sokaklarında onlarca dil konuşulduğu anlatılan kentti Mağusa. 2017 yılında Mağusa’ya ırkçı ve ayrımcılığa dayalı bir plajıyla anılacak.

74’de Maraş’ın tutsak edilmesiyle bir zombiyle yaşamak vicdanımızı zorluyordu. Şimdi ölüsevicilerin fantezilerine kurban edilmesi, ırkçı ve ayrımcı bir uygulama utanmamıza sebep oluyor. Konuşmasını beklediklerimizin ise sessiz kalması acı bir duyguyla şaşırmamıza sebep oluyor çünkü o şarkıda dediği gibi:

“Utan

Utan

Utanmayan İnsan Olur mu lan?”

Dipsiz Kuyudan Kurtulmak

Milliyetçilik dediğin öyle akıl almaz ve aşkın bir şeydir ki bazen rahatsız edici ancak eş zamanlı olarak da büyüleyici bir hal alır. Rahatsız edicidir çünkü açık – seçik ortada olan bir durumu milliyetçi akla anlatmanız mümkün olmaz. Aklın milliyetçi duvarını sesiniz aşabilir ama seslerin içeriği beyine erişemez, bu yüzden de büyüleyicidir.

Sol veya sağ görüşten herkesi kaynayan bir kazanın içine atar. Kazan kaynarken hepsini de birbirine benzeştirir. Birleşme hissinin yarattığı “yoldaşlık” hali o kadar güçlü bir durum yaratır ki, yapılan yanlış olsa da haksız olmazsınız. Haksız olsanız bile, haksızlığınızı kanıtlamak zorunda kalmazsınız. Mağduriyetin mağrur dili ile karşınızdakini mahkum ederken, gerçekte kaybedilenin hesabını yapmak mümkün değildir. Tarihin çekimiyle, bugünün kurgulanmış gerçeğini bütünleştirirken, hafıza sadece seçicidir. Bütüncül bir şekilde bakmadığınız pencerede yönlendirilmiş tek yanlı bir anlayış evrilir. Dünya böyledir deyip içinden çıkabilirsiniz ancak eleştirel zihnin zerrecikleri bir yerlerden rahatsızlık vermeye davam eder.

Muhtemelen, Crans Montana sonrasında Kıbrıslı Türk liderliği sahip olabileceği en konforlu başarısızlığı deneyimlemektedir. Hatırlayın konuların paket olarak ele alınması da Kıbrıs Türk tarafının talebiydi, yurt dışında bir zirve yapılması ve Genel Sekreterin katılımı da…

Diplomasi ile çözülmeye çalıştığımız Kıbrıs Sorununda sonuç üretmek için tüm araçlar Kıbrıs Türk tarafının taleplerini karşılıyor olmasına rağmen, sonuç alamadık ve sorumluluk için hedefi de Kıbrıs Rum tarafına attık. Bunu yaparken sorgusuz sualsiz tüm siyasi partilerin de desteğini alabilmenin konforlu olmadığını iddia edemezsiniz değil mi?

Oysa ki sorumlunun kim olmasından bağımsız olarak tüm istediğimiz araçlar elimizde olmasına rağmen giriştiğimiz bu diplomatik hamleden somut hiçbir şey elde edemediğimiz gerçeği yüzleşmek gerekir. Bununla ne zaman yüzleşeceğiz? Başarısızlığı milliyetçi çıkışlarla meşrulaştırmaktan vazgeçip yapıcı olarak çözüm üretme yollarına ne zaman gireceğiz ?

Mesela, Gueterres’in görüşme için çizdiği çerçevenin bundan sonra Kıbrıs’ın geleceğinin belirlenmesi için izlenecek yol haritası olduğunu ne zaman deklere edeceğiz.

Guterres’in çizdiği çerçevede yarın masaya döner, yüklendiğim sorumluluğu gerçekleştiririm diyebilmek genç kuşaklara bol şans dilemekten çok daha yapıcı bir pozisyon olduğunu kabul etmemiz gerek.

Gelinen son aşamada hamaset yapanların ve on yıllardır tanınma sözü verip de gerçekleştiremeyenlerin lafazanlık yapacağı üç beş argümanı kenara bırakıyorum. Ancak, girdiğimiz macerada birbirine daha az güvenen iki liderlik üretildi. Motivasyonunu kaybetmiş toplumlar yaratıldı. Başarısızlık, şüphecilerin ve nefretten beslenenlerin akbaba gibi üşüşmelerine sebep oldu. Bir de, gelecek karanlık bir çukurdan farksız olmasına rağmen “ev temizleyip tertipleme” takıntısıyla yalandan açıklamalar yapan siyasi elitlere, “masgara olacakları” kocaman bir meydan yaratıldı.

2018 sonrasına bırakmamakta ısrar edilen, çözüm sürecinin seçimlerin ardına kalması ve ona göre yeni(den) seçilmiş bir liderin zirveye katılması bu yarattıklarımızdan daha kötü hangi sonuçları yaratabilirdi?

Doğalgaz gerginliği gibi bir şeyler geveliyor olabilirsiniz ama siz de biliyorsunuz ki o gerginlik zaten gerçekleşiyor. Tam tersine bu zirve ile gerginliğin gerçekleşmesi için meşru sebepler yaratıldı.

2018’i bekleme sabrını göstermedik. 2018 sonrasında başarı yakalanmayacağına dair “içgüdülerden” başka hiçbir sebebimiz yoktu. “İçgüdüler” diye ortaya koyduğumuz şey aslında, sistematik olarak yarattığımız koşul olduğunun farkında mıyız?

İçgüdülerin, hesapsız tahminlerin, kendi verdiği sözden korkanların ve muhtemelen birilerinin stratejik derinliğinin içinde kaybolduk. Üstelik, seçilmişlerin arasında bundan sonra ne yapacağız sorusuna aklı selim bir biçimde cevap verecek tek bir kişi bile yok. Üstelik cevabı bilemediklerinden değil, cevabı bildikleri halde dile getirecek kararlılığa sahip olamadıkları için.

Yine de elitlerin akıllarını ve yüreklerini uyandırana kadar beklemeye gerek yok. Onlar, olaylar üzerine olan reflekslerinden arınıp, yeniden irade sahibi insanlar olarak aramıza dönerler mi bilinmez ama biz yine de onlara inat tekrarlayalım: içinden çıkamadığımız dipsiz kuyudan kurtulmak için bakacağımız yer ne Ankara ne Atina’dır…Adres Guterres çerçevesidir.

Mertkan Hamit

 

 

Emekçi Ölümleri ve Denetçi Sayısı Miti!..

İşçi ölümleri ile ilgili emek örgütleri ile konuştuğumda örgütler tarafından eleştirilen iki unsur vardır

1) Kar hırsı ile sorumluluğunu yerine getirmeyen işveren
2) Yeteri kadar denetim yapmadığından dolayı şikayet edilen ilgili bakanlık…

Meselenin hükümet tarafına iyi bakalım eğer Kuzey Kıbrıs’ta çalışma yaşamını denetlemek için 16 denetçinin istihdam edildiği söyleniyor. İlk verilen tepki de bu kadar önemli bir iş için yeterli elemanın çalışmadığıdır.

Devlet Planlama Örgütü, Hanehalkı iş gücü anketine göre Kuzey Kıbrıs’ta 126463 kişilik bir işgücü var ve bunların 118387 kişisi istihdam edilmiştir.

Buna göre 118387 çalışana 16 denetçi düşmektedir. Eğer 16 denetçinin olduğu gerçekçi ise her bir denetçi 7 bin 400 kişiyi denemekle yükümlüdür.

Uluslararası Çalışma Örgütü rakamlarına göre gelişmiş bir ülkede her 10 bin işçiye en az bir denetçi düşmeli, gelişmekte olan ülkede her 20 bin işçiye en az bir denetçi düşmeli ve az gelişmiş bir ülkede her 40 bin işçiye bir denetçi düşmelidir.

Kuzey Kıbrıs bu rakamlara göre gelişmiş bir ülkeden performansın üstünde istihdam yapmıştır. Az sayıda denetçi konusu aslında mitten öte değildir. ÜStelik kuzey Kıbrıs’ın gelişmekte olan ülke kategorisinde olduğunu düşündüğümüzde mevcut istihdam benchmark olarak belirlenen 20000’in neredeyse 3 katı daha iyi durumdadır.

Hal böyleylse, denetlemelerle ilgili esaslı sıkıntı:
a) siyasi olarak hükümetlerin denetlemeleri engellemesidir ki bu yapısal sebepler ortaya konularak yapılmaktadır ya da b) denetçi olarak istihdam edilmiş olan personelin işini savsaklamasıdır…

Durum böyleyse emek örgütleri “ezber” bozmalıdır. İşçi ölümlerinin önüne geçmek isteniyorsa, çalışma hayatını denetlenmesinin sıklaştırılmasına yönelik baskı yapılmalıdır. Bu sendikalaşma kadar etkin bir çözüm olmasa, da ihitmalleri azaltabilir.

Hazır seçim havası da etrafı kuşatıyorken, “emekten yana” aday olacakların da ezber bozup ne yapacakları önemlidir. Hiçbirşey yapılamayacaksa bile, en azından insanların boş yere ölmesine engellemekten yana taraf olmak makul bir durum olabilir…

38 Teftiş ve Ölümler!…

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamak şantiyede yaşamaya benzer.
2013-2015 yılları arasında Kuzey Kıbrıs’ta 6 bin 93 inşaat izini verilmiş. Mesela Mağusa Belediyesi’nin açıkladığı rakamlara dikkatlice baktığınızda halihazırda Mağusa’da 200’e yakın inşaatın devam ettiğini iddia edebilirsiniz.

Bu kadar yoğun inşaatın yapıldığı ülkenin çalışma bakanı inşaat sektörü çalışma koşulları ile ilgili açıklama yaptı.  Büyük marifet: 2016 yılında inşaat sektöründe 38 genel teftiş yapılmış mış mış…
2011 – 2017’nin başına kadar 46 kişi hayatını iş kazalarından ötürü kaybetti. Ölümlü kazaların yarısı inşaat sektöründe oldu. Bu kadar yoğun can kaybının yaşandığı bir sektörle ilgili 38 teftiş ile inşaat sektöründeki ölümlü kazaların önüne geçmek mümkün değil.

Denetçi eksikliği kayda değer bir sebep olabilir ancak siyasi bir tercih olarak denetimlerin sınırlı tutulduğu ortadadır. Zaten kısa bir süre önce, 38 teftişle övünen bakan, inşaatlarda teftiş yapsak hepsini kapatmaz zorunda kalırız dememiş miydi?

Siyasi tercih olarak denetimsizliğin olduğu gerçeğini düşünerek, işçilerin kendi güvenliklerinin sorumluluğunu da sağlamak gereklidir. Sonuçta, sendikalaşmanın olduğu iş yerlerinde işçi ölümlerinin ciddi şekilde azaldığı açık bir veri ortadadır… Başka bir deyişle işçilerin daha çok sendikalaşmasının önünün açılması iş kazalarının azalması için önemli bir koşul yaratabilir.
Hal böyleyse, sektörel sendikalaşmanın koşullarının sağlanması yaşama hakkını savunmak için bir gerekliliktir. Üstelik yaşama hakkını savunmak sadece hükümetlerin ya da işverenlerin meselesi değildir. Bu herkesi ilgilendiren bir konudur.
Hükümetlerin sendikalaşma ile ilgili yasal koşulları yaratması kadar, inşaat sektöründeki işverenlerin birincil hedef grubu olan “müşterilerin” de eş duyarlılığı geliştirmesi önemlidir.

İşçi güvenliği konusunda satın alacakları mekanlara yönelik hassasiyet geliştirilmesi önemlidir. Yaşadığınız evin inşaası ya da aldığınız bir ürünün üretimi sırasında birinin hayatını kaybetmesine sebep olma sorumluluğunu kimse üstlenmek istemez. İş cinayetlerinde hükümetler, işverenler ve sendikaler kadar sorumluluk biraz da “alıcıdadır”.
İşçilerin ihtiyacı olan güvenlik ve sağlık standartlarının olduğundna emin olunan hizmetleri almaya özen göstermek, tüketici olarak da sendikalaşmayı talep etmek denetimsiz duruma karşı önemli bir çözüm yaratabilir.

Gandır Çocuğu…

 

Tarihe mal olmuştur, “gandır çocuğu taksim istesin” sözü… Kaç sene önce, ilk kez kim söyledi bilmiyorum. Ancak, ada yarısının bize düşen tarafı bu sözü her başarısız çözüm girişiminde hatırlamak zorundadır.

Görüşmelerin başarısız olma ihtimalinin ardından, sıkı milliyetçiler kadar, makul liberaller ve ‘öngörülü’ çıkarcılar avuçlarını ovuşturmaya başladı.

Süregiden durumu ahalinin kabullenme ihtimalini de iyice ölçüp tartanlar mağrur bir biçimde sessiz bir karşı koyuş gösteriyormuş gibi yaparken, eş zamanlı olarak da yükselen milliyetçi rüzgarı nasıl arkama alırım hesaplarına girecek…

Sıkı milliyetçilere pek söyleyecek sözüm yok… Ne de olsa onlar hayallerine ortak arıyorlar ben deyim 30 siz deyin 40 – 50 kusur senedir. Ancak makul liberaller ile ‘öngörülü’ çıkarcılar “gandıran” kendileri olmadan bazı şeyleri kotarma derdinde.

Zaten öteden beri “bırakınız yapsınlar ve de etsinler” kafasında olanlar, Türkiye’ye dil üzerinden akrabalığımızdan kaynaklı, ne yapsak ödenemeyecek olan borcun bedelini, Türkiye’nin yüce ve ülvi çıkarlarını her koşulda koruyarak ödemek gayretindeler. Bu yüzden de kendilerini bir anda büyük satranç oyunun önemli aktörü olduğunu varsayarken, piyon bile olamadan kendilerine vezir muamelesi yapılacağı günün hayaliyle “taviz vermezük” diyenlerle dirsek teması içinde “ya taviz verürsek neler olur!” diyorlar.

“Taviz verürsek, Anastasiadis seçimlerden sonra bizi orta yerde bırakacak…”ya da “Taviz verürsek, eşitliğimizi garanti altına alacağımız kozlarımız ortadan kalkacak” cümleleri bu aralar makul liberaller ve öngörülü çıkarcılar tarafından sıklıkla dile getiriliyor.

Hele bir anlasak ne istediklerini, o zaman her şey çok daha kolay olacak. En azından bir çizgi çekmek mümkün olacak. Ancak hata biraz da bizde… Bir türlü anladığımızı kabul etmiş değiliz böylesi makul ve öngörülü tipleri…

Mesela bir önceki barış girişiminin başarısızlıkla sona ermesine makul bir tavır mı sergilemişti Ferdi Sabit Soyer hükümeti, Maraş ve Omorfoyu öncelikli kalkınma alanı belirlerken… Sahi, Annan Planına göre “verilecek” bölgelere yatırım yapmayı sistematik bir politika olarak benimsemek ne çeşit federalist bir tutumdu? Bir sabah uyandığında bir böceğe dönüştüğünü farkeden Gregor Samsa ile ne farkı vardı bu “öngörülü” tutuma sahip memleketlümün…

Madem olmadı o zaman resti çek, all-in!..

Hiç çözülemeyecek hale getirelim ki, buralara bir daha uğrayan iflah olmasın…

***

Diriltiyoruz yine iflahını kesme arzularını…

Şimdi yeni bir ezber çıkıyor piyasaya… Kadife boşanma senaryoları yazanlar derneği ilk senaryosunu iftiharla sunar. Filmin adı: AB üyesi tam bağımsız KKTC…

Satın alanı olmazsa suçlusu AB’dir ya da “komşu” Kıbrıs Cumhuriyeti ya da Kadife Boşanma Senaryoları Yazanlar Derneği diline uygun söylersek: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi…

AB üye devletleri için de en önemli şey, kendi üyesinin toprak bütünlüğünden vazgeçip, daha kendi bile ne olduğuna karar verememiş olan Kıbrıslı Türklere iftihar ve gururla bir devlet hediye etmek olacak, herkes de buna inanacak…

Komik geliyor ama garip gelmiyor. Çünkü, mantık dışı saçmalıklara inanma eğiliminin bu kadar yüksek olduğu bir cemaatte buna da inanan birileri çıkacak elbet. Ellerini ovuşturarak gece taşralı yatıp sabah Avrupalı bir KKTC vatandaşı gibi uyanmak isteyecek… Toprak verse bile, malın mülkün tazminatını vermeyecek. Gaz desen onda da ortaklık isteyecek! Herşeyi isteyecek, hem zaten bir gece önce de rüyasında tek boynuzlu atları görmemişmiydi…

 

 

Mertkan Hamit

 

Soldan Düşünceler: Alternatif Ekonomi (1)

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Bir süre önce, KTÖS tarafından açılan bir pankartta yer alan, “Ne Paranı, Ne Paketini ne de Memurunu istemiyoruz!” söylemi, Kıbrıs’taki egemenlere karşı verilmiş, dikkate değer bir karşı çıkıştır. Sosyolojik koşulları hesaba katarak, sıradan insanların bu söyleme dönük tepkilerine baktığımızda, bu karşı çıkışın sol çevrelerden açıkça destek aldığını söyleyebiliriz. Sağ çevrelerde ise üsluba dair eleştiriler vardır. Sağ, üsluba dönük kaygıları dile getirmesine rağmen gizliden gizliye uygulanan politikaların Kıbrıs Türk toplumunun onurunu zedeleyici niteliğinden dolayı da karşı çıkışa hak verir. Bu söyleme sadece işbirlikçi çevreler açık bir hiddetle karşı çıkar. Bu noktada bir pankartta ortaya konulan talebin yarattığı fırtına bile Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasındaki ilişkilerin ekonomi bağlamında kamplaşmalara yol açacak kadar problemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye, gerek iktidarların ideolojik kaygıları, gerekse dönemsel çıkarlar ekseninde Kıbrıs’a dönük ekonomi politikalarını belirler. İktidarda kim olursa olsun Kıbrıs Türk tarafı ekonomi politikalarında denk bir özne olarak ilişki kurmakta ise zorlanmaktadır. Bu zorlanma, hem yardım alan taraf olmanın dezavantajlı hali, hem de etkin bir ekonomik model oluşturamamanın basiretsizliğinden ötürüdür.

Borç alan tarafın asimetrik koşullarını giderebilecek olan etkin bir ekonomik model önerisi
sunması ile doğrudan ilişkilidir. Bu yüzden geçmiş ve gelecek iktidarların bu konudaki zaafiyeti sarihtir. İlerici alternatif iddiasında olabilmek için ise alternatif ekonomik model üzerine kafa yormak gerekir. Yazının kapsamında ilerici alternatifi sunabilecek tek adres Kıbrıs Türk soludur. Bu yüzden esas amacım bunun üzerinden ilerici bir alternatifin düşünsel ve pratik boyutlarını ortaya koymaktır.

Kıbrıs Türk solu kültürel, politik ve beşeri sermayesi sayesinde varoluşsal krizlere rağmen kendi kendini sürdürmeyi başarabilen önemli bir külliyata sahiptir. Ancak solun ekonomi ile ilişkisine baktığımızda, hem düşünsel, hem de pratik anlamda iyi bir karneye sahip olduğunu söyleyemeyiz. İster iktidarda, ister büyük kitleleri temsil etmekten uzak ücra bir alanda olsun, sol için ekonomik başarılara sahip olması mucize gibi nitelendirilmistektedir. Mucize nitelendirilmesi, bir tarafta evrensel anlamda sistematik bir algısal tahakkümün sonucuyken, diğer tarafta da solun ekonomiyi anti-kapitalist iddiası ile ele alıp, yapıcı bir çözüm modeli üretememe kolaycılığından kaynaklanır. Tıpkı, KTÖS’ün pankartında karşı çıkışının yanında ikna edici bir alternatifi koyamaması gibi bir paradoks yaratır.

Dayatmalara karşı yazının başında aktarılan çıkışa iktidarların ilk tepkisi: “Türkiye’den para gelmezse ne yaparız?” şeklinde olur. Ardından da ekonominin basit bir maliye formülüne indirgendiği “denk bütçe” söylemi kullanılır. Bu noktada ilerici bir alternatif ekonomik anlayışının da zihniyetteki sonu gelir.

Meseleyi çözümlemek için en çok karşılaştığımız bu iki söylem ve yarattığı algı ile başlamakta yarar var. Sol için politik ekonomiden bahsediyorsak, başlangıç noktası makroekonomik anlamda enflasyon, bütçe açığı, gayri safi milli hasıla gibi ölçülebilir ve ülkeleri totalde disiplin altında tutmaya yarayan kavramlardan gitmek olmamalıdır. Sol alternatif ekonomiyi matematik değil, üretim ve dağıtım ilişkilerinin aktörleri üzerinden konumlandırdığı zaman anlamlıdır. Meseleye soldan bakan bir iktisatçı için ülkedeki “Gaysi Safi Milli Hasıla” artış veya azalışının hayata yansıması farklılıklara sahip olduğunu bilir.

Örneğin, büyük bir Kamu İktisadi Teşkilatını, özelleştiren bir ana akım ekonomik davranış, gayri safi milli hasılaya büyük bir katkı yapabilir, ancak devletten özele geçen kurumun çalışanlarının bir kısmının işsiz kalması yeni sahiplerin kurumu rasyonalize etme çalışmalarının başında gelir. Hal böyle olunca, gayri safi milli hasıladaki artış ile insanların daha yüksek yaşam seviyesine ulaşması arasındaki ilişkinin kesinlikle pozitif yönlü olduğunu iddia etmek zorlaşır.

Bir başka makroekonomik gösterge olan, gini katsayısı da ülkedeki gelir uçurumunu
hesaplamaya yarayan yöntemdir ancak hayata dair yorum yapmakta her zaman işe yaramaz. Çünkü bu yöntem de modern aklın bir ürünü olarak bir bütün üzerinden yorum yapmaya amaçlar. Bütünün ölçülmesi pek de mümkün olmayan alternatifi olan bireylerin hayat kalitesi gibi noktalara dair net bir yargı ortaya koyamaz. Çokça duyduğumuz diğer makroekonomik terimlerde (Ör: enflasyon, faiz oranı, bütçe açığı vb…) mali davranışları disiplin etmek dışında pek bir işe yaramaz. Foucault’nun Disiplin ve Ceza’da Panopticon benzetmesinin ekonomi üzerinden yansımalarını görebileceğimiz bu disipline edici davranış türü, modern iktidarın kitleleri kontrol altında tutabilmesine yönelik çalıştığını da bir kez daha kanıtlamaktadır.

Makroekonomik varsayımların sağlanması üzerine sarf edilen çabaların günün sonunda yeni bir ekonomik düzen yaratamayacağı sarihtir. Ancak bu, tümden makroekonomik istikrar hedeflerinin anlamsız olduğu anlamına gelmemelidir. Demek istediğim, alternatif arayışı sadece bütçe açığı, enflasyon hedefi gibi makroekonomik dengelerde aramanın beyhude bir çaba olduğudur.Profit

Alternatif ekonomi için daha uzun erimli bir çalışma alanı ve anlayış gereklidir. Ekonomik aktörlerdeki dönüşüm sağlanmadan, alternatif ekonominin yaratılması mümkün değildir. Bu bakış açısıyla, ekonomideki aktörlere dair alışkanlıkların ve anlayışların yeniden tanımlanması gereklidir. Bu da bizi makroekonomiden çok mikroekonomiye yoğunlaşmaya çağırmaktadır. Mikroekonomi devletin maliye hesaplarını değil, üretim ve tüketim kapsamında süreçlere dahil olan ekonomik aktörleri çalışan alandır.

Dört yıllık bir iktisat fakültesinden mezun olan öğrencilerin belki de tek öğrendikleri mesele, bireylerin veya firmaların tek bir amacı olduğudur. O da “kâr” maksimizasyonu, yani en yüksek kâr oranına ulaşmak. Aslında bu klasik iktisadın dayattığı bir varsayımdır. Egemen anlayışın bu varsayım üzerinden şekillenmesinden ötürü, Homo Ekonomikus’un da bu davranışı sergilediği ve bunun dışında bir doğru olmadığı varsayımı üzerinden ekonomik ilişkiler şekillenir.

İşte iktisadın yapı bozumunun başlayacağı nokta burası olmalıdır. Klasik kuramın ötesinde bütün davranışlarımızın kâr (ya da tatmin) seviyesini en üst seviyeye çıkarma çabasından oluştuğuna dair iddiayı reddeden ve hâlâ daha çalışabilen ekonomik aktörlerin çoğaltılması koşulunda alternatif ekonomiden söz edebiliriz.

Bu noktada en genel anlamda ekonomik üretim ve tüketim süreçlerinin oluşan “kâr / artı değer” maksimizasyonu ile ekonomik döngünün tamamlanmadığını, döngüyü tamamlayacak bir admın daha eklenmesini hedeflemek gerekir. Daha net bir biçimde söylenecek olursa, kâr yaratılmasının engellenmesi değil, yaratılan kârın toplumsallaştırılmasının sağlanacağı yöntem alternatif bir ekonomiyi yaratabilir.

Bu anlayışla çalışan ekonomik aktörlerin çoğaltılması ile neo-klasik iktisadın dayattığı “ekonomik akıl” anlayışına ait çözümler de işe yaramaz olarak görülebilir. Bu durumda öne çıkan sektörlerin desteklenmesi ve geliştirilmesine dair oluşturulabilecek formüller de dayatmalara karşı ilerici alternatifin önerilmesine olanak sağlayabilir.

Sonuç olarak, alternatif mikro-ekonomik ilişkiler ve aktörlerin yeniden yapılandırılması önemlidir. Bunun için üretim sırasında ortaya çıkan ekolojik tahribat gibi dışsallıkları maliyet olarak değil, sorumluluk olarak algılayabilen bir yapılanma gereklidir. Kâr veya tatmin üzerinden kurgulanan hedonist insanın sadece bir varsayım olduğunu anlaşılmalıdır. Buradan hareketle, alternatif bir ekonomi için bireyin kolektif üretim ve tüketim süreçlerini destekleyebileceği bir aktör olarak ekonomik süreçlere dâhil edilebileceği bir açılım gereklidir. Bunun sağlanması için de ilerleyen yazılarda kooperatif ve sosyal girişim gibi alternatif modeller üzerinden bir tartışma yapılması hedeflenmektedir.

Yükseköğrenim’de Günü Kurtarmaktan Başka Ne Yapmalı

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Gaile Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Girne Amerikan Üniversitesi’nin (GAÜ) kimi çalışanlarına üç ay kadar bir süredir maaş ve çok daha uzun bir süredir sosyal sigorta yatırımlarını ödeyemiyor olmasından dolayı artan şikayetlerin etkisiyle başlatılan kampanya toplumun geniş kesimleri tarafından karşılık buldu. Çeşitli örgütler ve sendikalar bu konuya yönelik tepkilerini birer birer ortaya koyarken, mecliste temsil edilen siyasi partilerin ezici çoğunluğunda büyük bir sessizlik egemen. GAÜ örneğinden başlayan tepkiler, esasında, Kuzey Kıbrıs ekonomisinin kamu odaklı istihdam yapısının özele doğru kaymasından dolayı oluşan asimetrik koşullardan mağdur olanların sayısının artmasından kaynaklanan doğal bir süreç.

Özet olarak gelişmeler, özelde GAÜ ama genelde özel sektörde çalışan ücretli iş gücünün rahatsızlıklarının kamusal alanda tartışılmasına yönelik yeni ve önemli bir alan yarattı. Bunun gün yüzüne çıkması son derece faydalı oldu. Aynı zamanda tartışmanın çeşitli şekillerde sosyal medyada da yansımaları olması ve GAÜ çalışanlarının bir kısmının çalıştıkları “aileyi” olumlayan yazılar yazması işlenen suç karşısında sermayenin basiretsizliğinin acınacak bir örneği oldu. Sosyal medyada olumlu yazıları “beğenen” patron ve üst seviye yöneticilerin bu son derece “doğal” davranışları konunun daha da tartışılmasına zemin yarattı. Patronların bu acemi davranışları da gündemde konunun güçlenmesine yardımcı oldu.

Bu yazı ile gündemde olan bu sorunun belli başlı noktalarına değinilmesi hedeflenmektedir. Ayrıca, “yükseköğretim sektörü” ve bu sektör üzerinden geliştirilen söylemlerle sermayenin kendini nasıl “meşrulaştırdığını” göz önüne koymayı amaçlar.

Bu bağlamda, ilk cevaplanması gereken GAÜ’ye dönük neden bu kadar çok eleştiri yapıldığı sorusudur. GAÜ ile ilgili konunun gündeme yerleşmesinin en önemli sebebi, Kuzey Kıbrıs’ta büyük sermaye olarak nitelendirebileceğimiz kurumların, yasa tanımaz biçimde hareket edebilme özgürlüğünü kendinde görmesi ve bunun yarattığı rahatsızlığın toplumdaki geniş kitleler üzerine olan artık kabullenilemeyecek bir etki yaratmasıdır. Bu “özgürlük / yasa tanımazlık” kaba bir hal almakta, böylece kolektif bir hıncın gelişmesine neden olmaktadır.

Üstelik bu özgürlük / yasa tanımazlık iklimi siyasi partiler ve hükümet edenler tarafından kimi zaman açıkça kimi zaman da dolaylı olarak desteklenmektedir. Gündelik sohbetlerde bile bu tarz “saldırgan” sermaye gruplarının hükümete gelen ve gelme ihtimali olan siyasi partilerin maddi kaynağı olduğunu işitmişizdir. Kamuda çalışanların maaşlarının bile kimi zaman “büyük sermaye” tarafından sağlanan mali destekle ödendiği fısıltı olarak yayılmaktadır. Girne Amerikan Üniversitesi ve Yakın Doğu Üniversitesi gruplarının sadece Kıbrıs’taki değil Türkiye’deki iktidar ile de yakın ilişkilerde olması akılda tutulması gereken noktalardır. Sıradan bir işletme en basit bir iş yapabilmesi için vergi dairesinden veya sosyal sigortalar dairesinden “borcu yoktur kağıdı” edinmesi gerekmesine rağmen, büyük sermaye için bu tip engeller ortadan kalkmaktadır. Hal böyle olunca da, asimetrik ilişki gün geçtikçe kuvvetlenmektedir.

Üstelik “asimetrik ilişki” sadece yasa dışı destek mekanizmaları ile sınırlı değildir. Bizzat devlet tarafından da yükseköğrenim sektöründe bu koşullar geliştirilmektedir. Devletin “Kuzey Kıbrıs’ı bir üniversite adası haline getirme” söylemi uzun zamandır ortaya konulan ama müşteri olarak algılanan öğrenci sayısının artması ile önem atfedilen önemli bir ekonomik alan yaratılmıştır. (1) Bu devlet destekli gelişim, kimi zaman hükümet desteği biçiminde kimi zaman ise TC Yardım Heyeti’nin doğrudan sağladığı kaynakla sürdürülmektedir. (2) Özellikle; fuar ve tanıtım desteği, kısa dönemli kurs programları, üçüncü ülkelerden gelen öğrencilere burs gibi çekici araçlarla birçok insan Kuzey Kıbrıs’a gelebilmekte ve buradaki üniversitelerinde okumaktadır. Yaratılan bu alan devletin desteğiyle gelişmesine rağmen devlet bu noktada özne olamamakta. Sadece özel kuruluşların “değnekçiliğini” yapmaktadır. Hal böyle olunca da, siyaset ile sermaye arasında güçlü bir yolsuz ilişki oluşmaktadır. Bu yolsuzluğun sona ermesi için de, radikal bir biçimde şeffaflık talep edecek olan sivil toplumun gücü belirleyici olacaktır.

Yükseköğretim sektöründeki bir diğer sorun, bu sektörde iş yapan firmaların devletin desteği olmasa var olacaklarmış gibi bir imaj yaratılarak, “izolasyonlar altında inim inim inleyen Kıbrıs Türk ekonomisini geliştiren kahramanlar” olarak sunulması ve onların kutsallaştırılmasıdır. İzolasyon meselesini ve bu konu etrafındaki söylemleri kendi lehlerine kullanan yükseköğrenim sektöründe faaliyet gösteren üniversite limited şirketleri bir anda Kuzey Kıbrıs’ın “yüz akı” olduklarını, aksaklıklarına rağmen eleştirilmesinin toplumun çıkarları açısından zarar verici olabileceği dönük bir anlayışı ön planda tutmaktadırlar. Böyle yaparak hem toplumun duygularını hem de çalışanlarının emeğini acımasızca sömürmektedirler.

Tüm üniversitelerin kendine içkin sorunları vardır. Bu ülkede her şeye rağmen “birilerini istihdam etmek”, “zoru başarmak” gibi söylemlerle içkin sorunlarını saklamakta çekince görmemektedirler. Üstelik bu davranış sadece özel üniversiteler ile sınırlı değildir. Kamu üniversitesi olduğunu iddia eden ancak bir özel girişim mantığı ile idare edilen DAÜ’de de farksız bir durum yoktur. DAÜ-SEN ve DAÜ-BİR-SEN sayesinde emekçilerin hakları konusunda, toplu sözleşme de dahil olmak üzere diğer üniversitelerden fersah fersah ileride olan DAÜ, buna rağmen tıpkı GAÜ ve YDÜ gibi ekonomik faaliyetlerini kampüs içine hapsetmeyi sorun olarak görmemektedir.

Öğrencinin kayıt parası dışında kişisel gereksinimleri için harcayacağını da piyasadaki diğer firmalar kadar açgözlü bir biçimde ele geçirmeyi hedeflemektedir. Kampüs dibine Alışveriş Merkezi açmaktan çekinmemekte, lüks konut projeleri geliştirmekte, temel konaklama ihtiyaçlarını gelir sağlayacak bir meta olarak görerek bunu kendi bünyesine katmaya çalışmakta, Mağusa’daki en önemli doğal alan olan göl bölgesinde derslik ve yurt binası inşa edebilmektedir. Tüm bu faaliyetlerden gelen dışsallık olarak adlandırdığımız ve yapılan yatırım ardından oluşan sosyal, ekonomik ve ekolojik maliyetler kalemi ise üniversitenin kar yapması için görmezden gelinmektedir.

Yapay söylemlere tutunarak, içkin problemlerini meşrulaştıran bu anlayış yükseköğrenim kurumlarının esaslı bir sorun yaşandığını göstermektedir. GAÜ ve YDÜ gibi kurumların yasal yükümlülüklerin yerine getiremiyor olmasından doğan sorunların yanında akademik anlamda daha sarih sorunları da vardır. Mesela, akademisyenin sıradan bir ücretli memur olarak görüldüğü, çoğu zaman öğrenci kaydetmek, üniversite tanıtımı yapmak ve akla gelmeyen meslek tanımı dışında işleri yapmak da üniversite patronları tarafından, çalışanlara dayatılmaktadır. İş güvenliğinin olmaması ve tümden esnek çalışma koşullarının dayatıldığı bu sektörün ekonomiye yarattığı artı değer, kalifiye emeğin aynı anda birçok alanda kullanılması ile mümkün hale gelmektedir.

Diğer taraftan üniversitelerdeki eğitim kalitesi her halükarda sorgulamaya açıktır. Aşırı kalabalık sınıflarda, çoğu zaman ilgili bölümü okumaya yetkin olmayan öğrencilerin ve neredeyse hiç araştırma yapmayan ya da yapamayan akademisyenlerin sunduğu eğitim ne yazık ki yetkin mezunlar verememekte, bunun yansımaları işgücü piyasasında da üniversiteden mezun olan ancak kalifiye olamayan iş gücünün oluşmasına neden olmaktadır. Bu noktada yükseköğretimin “sektörleştirilerek” kişi sayısı hesaplarıyla kar güdüsüyle hareket etmesinin emek piyasasının geneline yarattığı sorun da ayrıca incelenmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, yükseköğrenim sektörü hızlı bir büyüme yakalamıştır. Ancak bu büyüme sadece doğal koşullar değil, aynı zamanda aşırı sömürü ve angarya çalıştırma dahil yasa dışı çeşitli işlemleri barındırmaktadır. Sektör sürdürülebilir bir yapıda değildir. Sektörün genişlemesinde araştırma ve geliştirme, hizmet sunumu gibi değer yaratan kalemlerin büyümesine yönelik herhangi bir adım atılmamıştır. Üniversitelerin ürettiği bilgi üzerinden gelirini arttıramadığı sürece, üniversite kurumsal amacını tamamlayamamakta ve yarı verimli biçimde çalışmaktadır.

Sektörün büyümesini kurumların etkin çalışmaması ile sağlanabilmesinin kaynağı şu an öğrenci sayısındaki artışa ve üniversitelerin yarattığı geliri yeni sektörlere yatırım yapmasıyla (yurt, alışveriş merkezi, restoran, benzin istasyonu, kafe, turizm acentesi vs…) sağlanmıştır. Bu sayının korunmasının sürekliliğinin garantisi olmaması, yan yatırımların öğrenci sayısından etkilenebilecek sektörlerde olması gibi sebepler üniversite balonunun patlaması halinde yaratacağı etkinin tahmin ettiğimizden daha büyük olacağı aşikardır. Şu an sektörün KKTC ekonomisindeki büyüklüğünü de hesaba kattığımızda bunun en az bankacılık krizi kadar büyük etkiler yaratabileceği gerçeği ile yüzleşmeliyiz. Bu da işsizlik ve fakirleşme gibi sorunlar yaratacaktır. Hal böyleyken, bir an evvel yükseköğrenim sektörünü kapsamlı bir biçimde ele alarak çalışanların sendikal haklarının yanında ekonomik olarak bağımlılıklarının ötesine geçen sürdürebilir bir stratejinin yaratılması zaruridir.

 

Notlar
(1) KKTC Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre 2014 – 2015 öğretim yılında 59618 kişi lisans, 8307 kişi master, 4129 kişi ön lisans ve 2467 kişi doktora programlarına kayıtlı bulunmaktadır. Bu toplam 74521 öğrencinin olduğuna işaret etmektedir.
(2) Devletin bu alanlarda hem söylem hem de doğrudan yaptığı destek liberal anlamda da rekabet koşullarına zorlayıcı bir durum yaratmaktadır. Her ne kadar da KKTC Yasaları devlet yardımlarında Rekabet Kurulunu denetlemekten yetkili kılsa da, bu faaliyet alanına yönelik henüz bir tedbir alınmamıştır.