Maronit Açılımı Ardından Aba Altından Sopa Göstermek

Yıllardır görmezden gelinen Kıbrıs’ın azınlık unsuru Maronitlerin köylerine geri dönme hakkı Kıbrıslı Türk tarafınca tanındı. Kıbrıs’ın azınlık unsurlarının ana dil, eğitim, kültür ve varoluşsal endişelerini giderecek yeni adımlarla bu meselenin ilerletilmesi gerektiğine umuyorum.

Ancak bu adımın atılmasından yirmi dört saat geçmeden farklı senaryolar yayılmaya başladı. Önce, Kıbrıslı Türk tarafının, kendi yaşam alanında kendi gücünü uygulayacak kadar muktedir olduğuna yönelik bir hava yaratılmak hedeflendi. Bunun yanında, Maronit açılımının Maraş’ın Kıbrıs Türk kontrolü açılmasına yönelik zemin çalışmasının bir parçası olduğunu söyleyenler dahi oldu. Yani bir anlamda aba altından sopa gösterildi.

Maraş’ın Kıbrıs türk tarafının kontrolünde açılması fikrinin nasıl uygulanacağına yönelik ilk fikirler, Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı döneminde başmüzakereci olan Kudret Özersay tarafından ortaya konulmuştu. Özersay’ın Kıbrıs sorunu anlayışı, hegemonik Türk dış politikasının sınırları içerisinde hatta zaman zaman onun sınırlarını aşan keskin bir çizgiye sahiptir. Bu fikir de o aklın yansımasıdır. Maraş’ın Türk tarafının kontrolünde açılması ya da BM kontrolünde açılması durumlarının farkını basite indirgeyerek açıklamak için nükleer örneğini düşünmekte yarar var.

Nükleer enerji iyi niyetli ve kontrollü kullanılabildiğinde insan aklını aşabilecek kadar önemli faydalara sahipken, eğer onunla bir bomba yaparsanız insanlığı yok edecek bir karaktere bürünür. Maraş meselesi, Kıbrıs konusu şartlarında elinizde bir nükleer bulundurma durumudur. Nükleeri olan caydırıcı güce sahiptir. O yüzden nükleer güçler birbirleriyle savaşmaz. Bunun yerine aracılarını savaştırır. Maraş mevcut haliyle statükonun devamını sağlamaktadır. Statüko değişikliği için Maraş’ı kullanmanız gerekmektedir ama nasıl kullanacağınız önemlidir. Bomba mı yapacaksınız, enerji mi sağlayacaksınız ?

Eğer Türk kontrolünde açarsanız, nükleer bombayı yapmakla kalmamış aynı zamanda patlatmış olursunuz. Savaşı kazanabilirsiniz ama hayatı da bitirirsiniz, üstelik size de zarar verme ihtimali vardır. Çünkü, Maraş’ı Türk kontrolünde açmak toprak tavizinin kesin yapılacağı (Recep Tayyyip Erdoğan dahi bunu açıklamıştır) bir bölgenin artık taviz olarak görülmediği mesajı vermektedir. Reel politiğin kuralıdır: bir bölgeyi yönetirseniz, o bölgeye sahip olursunuz. Tıpkı Türkiye’nin ada yarısını yönettiği ve buranın sahibi gibi hareket edebildiği gibi. Kontröl altında olan bölgenin yönetim altına geçmesi Maraş’ın iade edilmeyeceği şeklinde yorumlanacaktır. Bu artık Türk tarafının taviz verme arzusunda olmadığı anlamında ortaya konulacaktır.

Bu noktada açılım diye ortaya konulan mesele, izolasyonların kalkmasını değil çok daha ağırlaştırılması için Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından girişimlerin olacağını görebilirsiniz. Kıbrıslı Türklere yönelik uygulamaların sertleşebileceği, en basiti Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportuna erişim hakkınız devam edebilecek ama pasaportu 1 haftada değil 1 senede alabilme durumuna kadar ince ayarlarla karşılaşabileceğiz.

Yani hiçbirşey almadan, birşey verdiğimizi söylerken durumları da kötüleştirmiş olacağız. Bu adımı attıktan sonra Federal çözüme ve BM parametrelerine istediğiniz kadar bağlılık dile getirin farketmez. KKTC’nin kuruluş bildirgesinde de Federal çözüme bağlılık sözü verilmişti.Macera, KKTC’nin Kıbrıs Türk Federe Devleti’nden daha itibarsız bir yapı olması ile sonuçlandığı ortadadır.

Maraş’ın BM ya da iki toplumlu yönetimde açılması ise farklı bir durum yaratır. Bu sefer nükleer bir bomba değil, nükleer bir enerji yaratırsınız.

Öncelikle, bu açılımın altında mülkiyet ile ilgili Kıbrıs Türk tarafının sorumluluğu azalır, toprakla ilgili pozisyon açık kalır. Kıbrıslı Rumların ne kadarlık bir kısmının gelip gelmeyeceğine bakılmaksızın izolasyonların gevşetilmesine yönelik talebin meşru olduğu anlatılabilir. Kıbrıs Türk tarafının BM parametrelerinden uzaklaşmadığını tam tersine yakınlaştığı imajı yaratılabilir.

Limanın canlanması, Mağusa’nın genişletilmiş Mağusa bölgesi olarak yeniden kurgulanması, inşaat yatırımları gibi adımlar hızlı bir ekonomik büyüme getirebilir. Halihazırda 20 bin öğrencinin yaşadığı genç nüfus için yeni çekim merkezi yaratılırken, Maraş açılımı bu noktada katalizör rol oynayabilir.

Sonuç olarak Maronit açılımı ile aba altından sopa gösterenleri bir kenara bırakırsak, Maraş açılımı nasıl yapılacağına göre yeni ve enerjik bir süreç yaratacak kadar etkili olabilir.

O yüzden “yılanlara ve farelere” bıraktığımız Maraş’ı hayata döndürebilmek için Mustafa Akıncı’nın tutumu yeni bir sınav olacak. Nükleer enerjiyle hızlı bir dönüşümün sayfasını mı açacak yoksa bombayı mı patlatacak?…

 

 

Tesadüflerin Tarihi…

Bugün (27 Şubat 2016) Mağusa Gençlik Merkezi’nin düzenlediği bir kaynaşma etkinliği kapsamında Kıbrıs Sorunu ile ilgili çözüm çabalarına des
tek veren örgütlerin oluşturduğu CyWeCan inisiyatifi Mağusa’da bir panel ve kent turu düzenledi. CyWeCan İnisiyatifi Kuzeyden ve Güneyden çeşitli sivil toplum örgütleri ve parti gençlik örgütlerinin oluşturduğu bir ağ. DİSY, CTP, TDP’nin gençlik örgütleri yanında MAGEM, HASDER, Kıbrıs Gençlik Konseyi gibi sivil toplum örgütleri de inisiyatifin oluşturucu özneleri. Kıbrıs sorunu, çözümü ve ortak irade üzerien konuşmaların ardından Maraş Sahil boyu ve tel boyu civarında kısa bir tur düzenledik.

CyWeCan İnisiyatifi Kuzeyden ve Güneyden çeşitli sivil toplum örgütleri ve parti gençlik örgütlerinin oluşturduğu bir ağ. DİSY, CTP, TDP’nin gençlik örgütleri yanında MAGEM, HASDER, Kıbrıs Gençlik Konseyi gibi sivil toplum örgütleri de inisiyatifin oluşturucu özneleri. Kıbrıs sorunu, çözümü ve ortak irade üzerien konuşmaların ardından Maraş Sahil boyu ve tel boyu civarında kısa bir tur düzenledik.

Kıbrıs sorunu, çözümü ve ortak irade üzerien konuşmaların ardından Maraş Sahil boyu ve tel boyu civarında kısa bir tur düzenlendi ve Mağusa’da tScreenshot_2016-02-28-05-15-04.pngel boyu olarak bilinen yerden geçerken, tamamen tesadüfü bir fotoğraf yakaladım.

Eve gelince fotoğrafları incelediğimde adanın 40 kusur yıllık tarihinden küçük bir anekdot ortaya çıktı.

Görüntüdeki kilise Maraş’ın telli bölgesinde, erişilemeyen alanında yer alıyor. Kilisenin üzerinde 1974’den kalma bir yazı…

Yazı neden önemli ? Anlatmakta yarar var…

Yazıda ‘Oxi Sto Efikto EOKA B’ yazıyor. Sınırlı yunancam bunu anlamak için yeterli. Yazının Türkçesi şu “Gerçekleştirilebilir Olana Hayır EOKA B”…

Peki ne demek gerçekleştirilebilir olan…

Aslında burada 48 yıl önceye bir atıf var.

Gerçekleştirilebilir ile Arzulanan (efıkto/ efkteo), Makarios’un Enosis yerine Kıbrıs Cumhuriyetine sahip çıkmaya yaparken ortaya koyduğu yeni paradigma değişikliğiydi.

Makarios 1968 yılında yaptığı bu açıklamada artık Kıbrıslı Rumları Enosis rüyasını bırakmaya çağırmıştı. Bunun yerine Makarios toplumuna Kıbrıs Cumhuriyetini sahiplenmeye çağırıyordu.kibris_gocmen

Makarios’un 1968’de gerçekleştirdiği bu paradigma değişikliği çok uzun sürmedi. Bildiğiniz gibi, Yunanistan’dai albaylar cuntası Kıbrıs cumhuriyeti’ne sarılan Makarios’a karşı Kıbrıs’ta faşist bir darbe düzenledi.

Darbe aslında “gerçekleştirebilir olana hayır”, “arzulanana evet” demekti. Yani Enosis’e evet…

İşte Mağusa’da erişemediğimiz bölgedeki bu kilisenin üzerinde silinmeye çalışlan  mesaj da buydu. Gerçekleştirilebilir olana hayır derken, Enosis çağrısı yapılıyordu.

İşin acı gerçeği ise, bu uğurda 1974’de önce Makarios’a darbe yapıldı. Ardından Türkiye cyprusKıbrıs’ta 20 Temmuz ve 14 Ağustos müdahalelerini gerçekleştirdi. En son işte o müdahale ile sağ tarafta paslanmış variller yerleştirilerek Maraş’ın yılanların, farelerin ve bir kısım üst rütbeli subayın yaşayabileceği bir ölü kente dönüşmesine sebep oldu. Ada bölündü. Yüzlerce insan hakları ihlali ve acı yaşandı.

Oradaki mesaj ise bugün bile hala daha büyük bir anlam taşıyor. Üstelik sadece Kıbrıslı Rumlar için değil bu ada da yaşayan herkes için…

Bu soruyu Kıbrıslılar sürekli kendine sormalı..

Acaba Gerçekleştirebilir olanı mı talep etmeli yoksa arzuların peşinddigest-20091-yasin-naimark-1en mi koşmalı…

O zamanki milliyetçi anlayış dahilinde arzulanan olarak gördükleri Enosis’i Kıbrıslı Rumlar denediğinde adanın büyük bölümünden ve kendi evlerinden oldular. Milliyetçi arzularını tatmin etmeye çabası tam bır yıkıma sebep oldu.

Şimdi çözüm müzakereleri sürerken, gerçekleştirilebilir yerine, arzuladığımızı iddia eden pozisyonda olursak ne olacağını baştaki fotoğrafa bakarak bir daha düşünmemiz gerek.

Başka bir deyişle, mümkün olan en az miktarda toprak veririz derken…

TC Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi “Omorfoyu vermeyiz” derken…

Garantilerle ilgili olarak “Türkiye’nin çıkarlarını korumak” gerek derken…anastASİADİS

Ve daha onlarca “maksimalist pozisyonu” dile getirirken tekrar tekrar düşünmemiz gerek.

Maksimalist tezleri iddia eden hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumların düşünmesi gerek…

Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar karar vermeli…

Bu adanın geleceği için ne yapmalıyız? Mümkün olan Federasyon mu kurulacak arzu edilen milliyetçi fantazileri mi ortaya koyaacağız…

Tekrar düşünmekte yarar var…

Mümkün olanı mı ? Arzulananı mı ?

 

Mertkan Hamit

 

 

32 Yaşında KKTC: İcat Edilen Devlet, İcat Edilen Halk

32 Yaşında KKTC: İcat Edilen Devlet, İcat Edilen Halk

15 Kasım 1983 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne dönüştü. Denktaş’ın siyasi varlığının devamlılığından kaynaklanan bu zoraki tercih gerçekleştirilirken Kıbrıs siyasetinde de yeni bir parad145265_origigma ortaya çıktı.

15 Kasım tarihinde onaylanan KKTC kuruluş bildirgesi oldukça uzun olan ve aşağıda yer verilen tek cümleden oluşuyordu:

Kıbrıs Türk halkının özgür iradesini temsil eden, doğuştan hür ve eşit olan bütün insanların hür ve eşit yaşamalarına inanan, bu ina
nç içinde, Kıbrıs Türk Halkının kendi kaderini tayin etme hakkını 17 Haziran 1983 tarihli kararıyla dünyaya ilan etmiş olan, ırk, milli menşe, dil ve din gibi farklara dayalı olarak insanlar arasında ayırım gözetilmesini, her türlü sömürgeciliği, ırkçılığı, baskı ve tahakkümü reddeden, Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de, OrtaDoğu’da ve dünyada tam bir barış ve istikrarın, huzur ve güven içinde yaşama ve politics_featurekendi kendilerini yönetmeye hakları olduğuna inanan, aynı adada yan yana yaşamaya mecbur bulunan bu iki halkın aralarındaki bütün sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırmanın mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne sımsıkı bağlı bulunan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanının iki eşit halk arasında ortaklığının bir federasyon çatısı altında yeniden kurulmasını ve sorunların çözümlenmesini engellemeyip, kolaylaştırabileceğine kani olan, iki halk arasındaki bütün sorunların barışçı ve uzlaşmacı bir politika ile çözümlenebileceğine inanan ve bu amaçla müzakereler yürütülmesini yürekten dileyen ve önerilmiş bulunan zirve toplantısının bu açıdan yarar sağlayacağına inanan Meclisimiz, Kıbrıs Türk Halkı adına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve ‘bağımsızlık bildirisini’ onaylar.

Kuzey Kıbrıs bağımsızlık bildirgesinde, Kıbrıs’ta iki halka dayalı bir federasyon kurmak KKTC kurulmuş sürecin çözülmesine yardımcı olma hedefi olduğu iddia edilmişti. Her ne kadar da, uluslararası hukuk ile tutarlı olmak adına federal bir çatıya vurgu yapılmış olsa da, KKTC’nin ilanı uluslararası alanda istenilen etkiyi yapmadı.liderler_lefkosa-9.1-1074x483

Bu bağımsızlık bildirgesinin açıklanmasından 48 saat sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 541 numaralı kararı alır. Kararda 365 (1974) ve 367 (1975) numaralı kararlara atıf yapılır, bağımsızlık ilanının “yasal olarak geçersiz” olduğu ortaya konuldu. Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletlere üye ülkeleri Kuzey Kıbrıs’ı tanımalarına yönelik bir çağrı yaparak, adadaki tek yetkili otorite olarak Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti’ni tanıdığını belirtti.

1 Mayıs 1984 yılında alınan BM Güvenlik Konseyi 544 numaralı kararı da toplumlararası görüşmelerin devamlılığı için 1979 yılında Kyprianu ile Denktaş arasında on maddelik,  10- Point Agreement temelinde görüşmelerin başlatılması çağrısını yapmaktaydı. İlgili anlaşma –kapalı- Maraş’a öncelik verilerek, çözümün sağlanması aynı zamanda da sorunun toprak ve anayasal sorunların bir an evvel kapsamlı çözümle nihayetlendirilmesi arzulandığını ortaya koymaktaydı. Ayrıca BM Güvenlik konseyinin 544 numaralı kararı Kıbrıs Türk tarafını “ayrılıkçı” olarak nitelendirmektedir.

Bu noktada, 1983 uluslararası arenada, Kıbrıs Türk tarafının siyasi adımlarının reddedildiği yıl olarak tarihe geçer. Dünya Kıbrıslı Türkler ayrılıkçı unsur olarak tanımlarken, Kıbrıslı Türkler kendilerini toplum yerine halk olarak tanımlamayı uygun cyprusgörür. Başka bir deyişle, 1983 yılı sadece bir devletin icat edildiği yılı değil, aynı zamanda bir halkın da icat edildiği tarihtir.

İcat edilen devletin meşruluğu icat edilen halkın iradesinden aldığına göre, halkın egemenlik icra ettiğine dair davranışlar sergilemesi beklenir. Halk, sadece bir insan yığınından değil, aynı zamanda siyasi bir irade beyanı yapabilme yetisine sahip bir topluluğu temsil eder. Bu bakış açısıyla, Kıbrıs Türk halkının varlığı iddiasını güçlendirecek tercihlerin var olup olmadığı tartışma kaldırır.

Askeri, ekonomik ve siyasi olarak Türkiye ile oluşturduğu ilişki biçimi, KKTC’nin uluslararası düzeyde Türkiye’nin bir alt yönetimi olarak anılmasına sebep olmaktadır. Bununla ilgili en net vurgular, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Kuzey Kıbrıs ile ilgili davalarındaki tanımlarında görülmektedir. AİHM’in Kıbrıs’ın kuzeyini ele alırken, Türkiye’nin bir alt yönetimi olması temelde iradenin tamamen Kıbrıslı Türkler’in elinde olmadığına yönelik yapılan açık referanstır. Bu noktada 1983’de kurulan bir tanınmayan devlet kadar, başta ortaya konulan kuruluş bildirgesindeki irade beyanı da ikna edici değildir.shutterstock_131385992

Gündelik politik tartışmalar sırasında, ordunun başına bir Kıbrıslı Türk’ün gelemiyor olması, merkez bankasının başına getirilenlerin doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından yapılması, polis ve itfaiyenin İçişleri Bakanlığı yerine askere bağlı olması sıklıkla KKTC’yi oluşturduğunun iddia eden halkın egemenlik icra edemediğine dönük eleştiriler olarak görülür.

Bunlar çözümsüzlükten doğan olağan üstü hal koşullarına verilen bir referans olarak anlaşılsa da, Karl Schmidt’in egemenlik teorsine dönüp baktığımızda, egemen olanın olağanüstü hal ya da istisna halinde belirleyici olan olduğu konusundaki iddiası da Kuzey Kıbrıs’ta egemen olan unsurun Kıbrıslı Türklerin olmadığını göstermektedir.

Kıbrıslı Türklerin kendi kendilerini halk olarak tanımlaması, dışarıdakilerin Kıbrıslı Türkleri halk olarak tanıyabilmesi için yeterli olanak sağlamadığının bir diğer yansımasını ise Kıbrıs Sorunu müzakerelerinde görülmektedir. Çünkü iddia edilenin aksine kapsamlı çözüm müzakereleri sürecinde Kıbrıslı Türkler çözüm yapacak bir aktörden çok, bir aracı rolüne soyunduğunu gözlemleyebiliriz.gk_bankimoon

Müzakereyi sürdürenlerin, iki devletin başkanı değil, kendi toplumlarının lideri olarak tanımlandığı görüşmelerde, “hassas konuların” ele alınma biçiminin on yıllardır Kıbrıslı Türk toplumunun ihtiyaç, talep ve hassasiyetleri değil, aynı zamanda Türkiye’nin jeostratejik kaygılarına yönelik bir tercih olarak ortaya konulması Kıbrıslı Türklerin egemen bir halk olma iddiasını da boşaltır.

Özellikle, Kıbrıslı Türk politik sağ cenahının “garantilerden vazgeçmeyiz”, “Türkiyesiz hiçbir şey yapmayız” biçimindeki, açıklamaları da bu noktada Kıbrıs Türk toplumunun, kendini kurgulayış biçiminin egemenlik icra edecek yani kendi kaderini kendi belirleyebilecek bir halk gibi davranamamış olduğunu gösterir.

Bu noktada Kıbrıslı Türklerin bir halk olma iddiasının, siyasi karşılığını tamamlayacak bir iradeyi gösterememiş olduğunu ortaya koymak gerekir. 1983 yılında, “icat edilen” KKTC’nin ve Kıbrıs Türk “halkının” ne kurumsal anlamda ne de siyasi davranışları ile iddiasını gerçekleştiremediği görülmektedir.

Üstünden geçen 32 yılda, ne KKTC’nin kurulması ne de Kıbrıslı Türklerin kendini halk olarak tanımlaması herhangi bir kibris_gocmenkarşılık bulamadı. Bu süreç içerisinde, kuruluş bildirgesi doğrultusunda binlerce federasyon kurmaya yönelik toplantı yapıldı. Şüphesiz en önemli mesele 2004 yılında yapılan çözüm referandumuydu. Referandumda çözümsüzlük devam ettikten sonraki on yılda sosyolojik ve ekonomik olarak Kıbrıs’ın kuzeyinde büyük değişiklikler oldu. Yeni zenginler oluştu, sosyal adaletsizlik arttı ancak hukuki ve politik bağlamda ne hedeflenen federasyon kurulabildi, ne de KKTC tanıtılabildi. Hiçbirşey yapılamayan 32 yılda, KKTC denen alanda yaşayan insanlar ise her geçen gün biraz daha hiçleştiler. Bu satırlar okunurken, adanın acı tarihini yücelten açıklamalar yapanları duyacağız. Kimileri evi temizlemeyi görev belirleyip buna dair yaptıklarını haykıracak, onlara ise 32 sene önce kurulan bu düzenin içini boşaltıp, cebe indirenler alkış tutacak.

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Maraş’ta Ne Hortladı

Benim akademik hayatım inişli çıkışlı oldu. Sınavı çok iyi yaptım deyip sonra da hiç beklemediğim kadar düşük bir not aldığım çok olmuştur. Listede adımın karşısında o kötü notu gördüğümde yaşadığım his hep aynıdır. Önce karnımda bir boşluk hissederim, sonra bu his düğüm haline gelir. Duygularını özgürce yaşayanlar ağlamayı becerebilirken benim yaşadığım daha çok bir ‘bönlük’ hissidir. Bir taraftan nasıl oldu diye düşünürken, diğer taraftan kendi kendimi sorguladığım çok olur. Zihnim, hiçbir değeri olmayan bir sonuca üzülüyor olmakla yenilgi hissi arasında gidip gelir.

Maraş’taki yangın ve ardından yaşadığımız süreç ile ilgili olarak bunun ne alakası var diyebilirsiniz. Ancak kendi açımdan benzeri bir huzursuzluğu yaşadığımı itiraf etmeliyim. Günün sonunda Maraş meselesi üzerine uzun süredir farklı biçimlerde dahil olmanın verdiği yakınlık, Kıbrıs konusunda bir değişim bekliyor olmanın umudu ve bu beklentilerin tatmin olmadığı gerçeğiyle yüzleşmenin huzursuzluğu da diyebiliriz bu hisse.

Agamben ‘egemen olanın’ istisna halinde belirleyici olan olduğunu söyler. İstisna halindeki anlayış bir anlamda da egemenliği elinde bulunduranı, egemen anlayışı ortaya koyar. Aslında halk egemenliği deyip, halkın iradesini elinde bulunduranın kim olduğunu anlamak için sürer durumu değil, istisna durumuna bakmamız gerektiğini telkin eder Agamben kendinden on yıllar önce Karl Schmidt’in çalışmasını yeniden yorumlarken.

Maraş’ta çıkan yangın ise tam bir istisna haliydi. Hiç beklenmedik bir noktada yangın çıktı. Günün sonunda müzakere sürecinde işler tıkırında gidiyor, müzakerelerin ele alınış biçimi yolunda gidiyor ve hatta ‘Kapalı Maraş’ı Yılanlara bırakmayacağım’ diyen bir lider de süreci yönetiyorken oldu bu. Ancak önceki paragrafta dediğimiz gibi istisna halini ortaya çıktığında bir anda yine statükonun ruhu hortladı.

Kıbrıslı Rum liderliği, ister iyi niyetinden isterse fırsatçılığından bir yardım penceresi açtı. Yardım elini uzattı. Yeşil hattın önünde destek ekiplerini sundu. Yangını beraber söndürelim. Bu meseleyi çözelim dedi. Son derece yapıcı bir teklif sundu. Hani istemem ama yan cebime koy da demedi. Mesela ‘Yangın sırasında sizinkiler bizimkilere bir şey yapmayacağının garantisini verirseniz biz de 30’a 70 oranında yardım sunarız’ gibi bir şey de söylemedi.

Ancak biz egemen anlayışı ortaya koyduk. Ne Kıbrıslı Rum toplumundan destek almayı seçtik, ne biz hallederiz deyip kendimiz halledebildik. 1950’den beri yine bildiğimizi okuduk. Önce İngiliz üs yardımına başvurduk sonra Türkiye’den gelen yardımı geri çevirmedik.

Yıl 1957 mi ? Hayır!

Yıl 1967 mi ? Hayır!

1974 mi? Yine Hayır!

Benim için Akıncı’nın liderliği bizi biraz da biz yaptığı için değerli aslında. Yani kendi sorunlarımızı kendimizin çözebileceğine inandığımdan eğer çözemeyeceğimiz durumda ise akılcı bir biçimde hareket edeceğine inandığım için önemli.

Milliyetçi gürültüye kapılmayacağı için önemli. Kendi kapasitesiyle çözüm üretemediği noktada ulustan değil mantıktan hareket edebileceği için önemli.

Yani 100 metre uzakta ortağımız olacak siyasi iradenin yardım dururken, kilometrelerce uzaktan alınacak ‘ulusal kardeşimize’ ihtiyaç duymayacağına inandığımız için önemli…

Bugün istisna halini yaşadık. Liderin ancak anlayış değişimini pratikte uyguladığı zaman değişimi başarabileceğini gördük. Aksi halde egemen zihniyetin içinde kaybolabileceğini gördük.

Bu yangın 41 senelik ölü kenti daha fazla öldürmedi. Ancak yardım elini kibarca geri çevirirken, insanlığımıza sırtımızı döndük. Türkiye’den gelen yardım ile ‘yangın olayını da kurtardık’ diye derin nefes alanlar, egemen aklın denizinde boğulduğunun farkına varmadı.

Bu belki yaşadığımız en önemli istisna hallerinden biriydi. Başarısız olduğumuz bir denemeydi. Bende yarattığı his ise işte yukarıda anlattığım gibiydi. Biraz boşluk, biraz düğümlenme ve biraz da bönlük

Mertkan Hamit

(ilk hali gazeddakibris sitesinde yayınlanmıştır)