10 maddede Mağusa’da yerel seçim

1- Yerel seçimlerde son günlere girerken birçok bölgede sonuçlar kendini göstermeye başladı. Sonucu belli olmayan, seçmen tavrı netleşmeyen bölgelerin başında ise Mağusa geliyor. 5 adayın yarıştığı ancak 1 adayın hiçbir iddiası olmayan yarışta, mevcut başkan İsmail Arter’e karşı Ulaş Gökçe, Güneş Güneşoğlu ve Erol Adalıer aday.

2- İsmail Arter yarışa favori olarak başladı. Belediyenin elinde olması, gündelikçi olarak yapılan istihdamlar vs… ciddi bir fark ile kazanma şansı olduğuna inanılıyordu. Ancak, istihdam ters tepki yarattı. Her usulsüz işe alımda olduğu gibi, işe alınmayanlar neden bizde alınmıyoruz diyerek, tepki koydu. Güneş Güneşoğlu’nun aday çıkması ile kendi tabanının oyu bölündü. Şu an kazanamayacağı garanti diyemeyeceğimiz gibi, hızla oy kaybı yaşadığı da bir gerçek.

3- Geleneksel olarak Mağusa’da en genel hatlarıyla sol oylar %45, sağ %55 tabana sahiptir. Arter’in hızlı düşüşü ile Güneş Güneşoğlu’nun hızlı yükselişi birbirini besliyor. Mevcut koşullarda seçmen ortadan ikiye bölünmüş olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bu durumda Güneş ve Arter yarışında ipi iki taraf da koparmış değil ve ipi koparanın olmayacağı kitlenin bölünmüş kalacağı sabit gibi görünüyor. Ancak açık olan bir nokta, hala daha İsmail Arter’in bir adım önde göründüğü.

4- CTP adayı Erol Adalıer’in CTP’lilerin önemli bir bölümü tarafından sahiplenilmediği ilk günden biliniyordu. Buna rağmen, İsmail Arter’den rahatsız olan sağ kanada hitap edebilecek bir aday stratejisi dahilinde Ulaş Gökçe’ye destek verilmemişti. Ancak sağın alternatif adayı Güneş Güneşoğlu sahaya çıkınca, UBP’nin önemli isimlerinden Erdal Özcenk’i de yanına almış olması CTP’nin planlarını bozarak, Erol Adalıer’i CTP’nin yalnız adayı haline getirdi.

5- Mağusa’da önceki genel seçimde %21 oranında oyu olan CTP’nin kendi taban oyunun en fazla yarısına hitap ettiği düşünülen Erol Adalıer, Güneş Güneşoğlu adaylığı sonrasında sağa hitap edecek niteliğini kaybetti. Erol Adalıer’in sola hitap etme şansı da bulunmadığından, CTP’nin sağa yönelim stratejisinin sonuçsuz kalmasına sebep olduğundan dolayı, aynı zamanda da İsmail Arter yönetiminde belediye meclis üyesi olup da etkili bir muhalefet yapmış olmamasından dolayı samimiyet testini geçemedi. Muhtemelen seçimin yalnız adayı olarak son sıraya yerleşti.

6- Kapsamlı önerileri olduğundan ve sadece Mağusa’da değil diğer bölgelerde de ilgi topladığından Ulaş Gökçe ciddi bir psikolojik üstünlük kazandı. CTP’nin önemli bir bölümünün desteği, TDP’nin, YKP’nin desteği ile birleştiğinden bağımsız ortak aday niteliği güçlendi. HP’nin ise bir kısmının açıktan desteği, son zamanlarda da HP belediye meclis üyelerinin “cümbezin altı” mesajlarıyla da somut destek kazandı. Ancak hala daha bu seçimin belirleyici aktörü, genel seçimlerde HP’den yana tavır koyan sessiz kitle.

7- HP kitlesi yerel seçimlerde HP’nin ilkeleri ışığında temiz toplum, şeffaflık gibi ilkelerle hareket edecekse İsmail Arter’i desteklemesi mümkün değil. Muhtemelen tercihi bağımsız adaylardan yana olacaktır. Eğer HP ilkelerinde samimiyse, bu sessiz kitlenin Ulaş Gökçe’ye yönelmesi güçlü bir olasılık.

8- Mevcut koşullarda %55 sağ oyun; %20 Güneş, %30 Arter ile bölündüğü görülüyor. CTP’nin genel seçimlerdeki %21 oyunun en fazla yarısına civarına hitap eden Erol Adalıer bunun yanında %5 civarında sağ-merkez desteğini aldığı görülüyor. Bu açıdan baktığımızda Adalıer’in oyu %15 civarında olacak.

9- Ulaş Gökçe ise Mağusa’nın %30 civarındaki oylarının sahibi. CTP kitlesinin İsmail Arter’e karşı taktiksel oy olarak Ulaş’a dönmesi, HP’de de Ulaş’a doğru kayma hali yaşanıyor. Lefkoşa’da resmi olarak kurulan Harmancı ittifakının benzeri, Mağusa’daki doğal koşullar nedeniyle sessizce Ulaş Gökçe üzerinden oluşuyor.

10- Seçimde son güne girilirken İsmail Arter – Ulaş Gökçe yarışı yaşanacak. Kazananı sandık belirleyecek ama moral üstünlük Ulaş Gökçe’den yana…

Maronit Açılımı Ardından Aba Altından Sopa Göstermek

Yıllardır görmezden gelinen Kıbrıs’ın azınlık unsuru Maronitlerin köylerine geri dönme hakkı Kıbrıslı Türk tarafınca tanındı. Kıbrıs’ın azınlık unsurlarının ana dil, eğitim, kültür ve varoluşsal endişelerini giderecek yeni adımlarla bu meselenin ilerletilmesi gerektiğine umuyorum.

Ancak bu adımın atılmasından yirmi dört saat geçmeden farklı senaryolar yayılmaya başladı. Önce, Kıbrıslı Türk tarafının, kendi yaşam alanında kendi gücünü uygulayacak kadar muktedir olduğuna yönelik bir hava yaratılmak hedeflendi. Bunun yanında, Maronit açılımının Maraş’ın Kıbrıs Türk kontrolü açılmasına yönelik zemin çalışmasının bir parçası olduğunu söyleyenler dahi oldu. Yani bir anlamda aba altından sopa gösterildi.

Maraş’ın Kıbrıs türk tarafının kontrolünde açılması fikrinin nasıl uygulanacağına yönelik ilk fikirler, Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı döneminde başmüzakereci olan Kudret Özersay tarafından ortaya konulmuştu. Özersay’ın Kıbrıs sorunu anlayışı, hegemonik Türk dış politikasının sınırları içerisinde hatta zaman zaman onun sınırlarını aşan keskin bir çizgiye sahiptir. Bu fikir de o aklın yansımasıdır. Maraş’ın Türk tarafının kontrolünde açılması ya da BM kontrolünde açılması durumlarının farkını basite indirgeyerek açıklamak için nükleer örneğini düşünmekte yarar var.

Nükleer enerji iyi niyetli ve kontrollü kullanılabildiğinde insan aklını aşabilecek kadar önemli faydalara sahipken, eğer onunla bir bomba yaparsanız insanlığı yok edecek bir karaktere bürünür. Maraş meselesi, Kıbrıs konusu şartlarında elinizde bir nükleer bulundurma durumudur. Nükleeri olan caydırıcı güce sahiptir. O yüzden nükleer güçler birbirleriyle savaşmaz. Bunun yerine aracılarını savaştırır. Maraş mevcut haliyle statükonun devamını sağlamaktadır. Statüko değişikliği için Maraş’ı kullanmanız gerekmektedir ama nasıl kullanacağınız önemlidir. Bomba mı yapacaksınız, enerji mi sağlayacaksınız ?

Eğer Türk kontrolünde açarsanız, nükleer bombayı yapmakla kalmamış aynı zamanda patlatmış olursunuz. Savaşı kazanabilirsiniz ama hayatı da bitirirsiniz, üstelik size de zarar verme ihtimali vardır. Çünkü, Maraş’ı Türk kontrolünde açmak toprak tavizinin kesin yapılacağı (Recep Tayyyip Erdoğan dahi bunu açıklamıştır) bir bölgenin artık taviz olarak görülmediği mesajı vermektedir. Reel politiğin kuralıdır: bir bölgeyi yönetirseniz, o bölgeye sahip olursunuz. Tıpkı Türkiye’nin ada yarısını yönettiği ve buranın sahibi gibi hareket edebildiği gibi. Kontröl altında olan bölgenin yönetim altına geçmesi Maraş’ın iade edilmeyeceği şeklinde yorumlanacaktır. Bu artık Türk tarafının taviz verme arzusunda olmadığı anlamında ortaya konulacaktır.

Bu noktada açılım diye ortaya konulan mesele, izolasyonların kalkmasını değil çok daha ağırlaştırılması için Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından girişimlerin olacağını görebilirsiniz. Kıbrıslı Türklere yönelik uygulamaların sertleşebileceği, en basiti Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportuna erişim hakkınız devam edebilecek ama pasaportu 1 haftada değil 1 senede alabilme durumuna kadar ince ayarlarla karşılaşabileceğiz.

Yani hiçbirşey almadan, birşey verdiğimizi söylerken durumları da kötüleştirmiş olacağız. Bu adımı attıktan sonra Federal çözüme ve BM parametrelerine istediğiniz kadar bağlılık dile getirin farketmez. KKTC’nin kuruluş bildirgesinde de Federal çözüme bağlılık sözü verilmişti.Macera, KKTC’nin Kıbrıs Türk Federe Devleti’nden daha itibarsız bir yapı olması ile sonuçlandığı ortadadır.

Maraş’ın BM ya da iki toplumlu yönetimde açılması ise farklı bir durum yaratır. Bu sefer nükleer bir bomba değil, nükleer bir enerji yaratırsınız.

Öncelikle, bu açılımın altında mülkiyet ile ilgili Kıbrıs Türk tarafının sorumluluğu azalır, toprakla ilgili pozisyon açık kalır. Kıbrıslı Rumların ne kadarlık bir kısmının gelip gelmeyeceğine bakılmaksızın izolasyonların gevşetilmesine yönelik talebin meşru olduğu anlatılabilir. Kıbrıs Türk tarafının BM parametrelerinden uzaklaşmadığını tam tersine yakınlaştığı imajı yaratılabilir.

Limanın canlanması, Mağusa’nın genişletilmiş Mağusa bölgesi olarak yeniden kurgulanması, inşaat yatırımları gibi adımlar hızlı bir ekonomik büyüme getirebilir. Halihazırda 20 bin öğrencinin yaşadığı genç nüfus için yeni çekim merkezi yaratılırken, Maraş açılımı bu noktada katalizör rol oynayabilir.

Sonuç olarak Maronit açılımı ile aba altından sopa gösterenleri bir kenara bırakırsak, Maraş açılımı nasıl yapılacağına göre yeni ve enerjik bir süreç yaratacak kadar etkili olabilir.

O yüzden “yılanlara ve farelere” bıraktığımız Maraş’ı hayata döndürebilmek için Mustafa Akıncı’nın tutumu yeni bir sınav olacak. Nükleer enerjiyle hızlı bir dönüşümün sayfasını mı açacak yoksa bombayı mı patlatacak?…

 

 

AKP’nin Kuzey Kıbrıs’taki Darbesi

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com
*10 04 2015 tarihinde Gaile Dergisinde yayınlanmıştır

Geniş tabanlı hükümet denemesi koalisyon ortaklarının birinin kararıyla sona erdi. Bir tarafın geleneksel teslimiyetçi tavrı, diğer tarafın strateji yoksunu tutumu sayesinde bu sonuca ulaştık. Ancak herkes aynı soruyu soruyor. Şimdi ne olacak?

Bu yazı yayımlanana kadar mevcut hükümet krizi için yeni bir çözüm yolu bulunmuş olması muhtemel, o yüzden bu soruya farazi bir cevap vermeyeceğim. Yazı kaleme alındığı sırada UBP ile DP’nin bir koalisyon kuracağına dair beklentilerin yüksek olmasının yanında CTP – TDP – DP koalisyonu formülleri de gündeme gelmiştir. Olası seçeneklerin Kıbrıslı Türkler lehine ne derece sonuç alıcı olacağına yönelik tartışma başka bir yazının konusu olabilir. Benim gayem, bu süreçten çok yeni bir başlangıç için temel bir tespit yapmaktır.

CTP – UBP hükümetinin bizleri getirdiği nokta, belki de en can alıcı nokta, Türkiye Cumhuriyeti iktidarlarının, bu ülkedeki demokratik yapıya zerre kadar saygı duymuyor olması ve toplumsal talepler yerine kendi vizyonunu dayatmasıdır. Türkiye’nin aylardır süren ekonomik protokole ilişkin baskıcı tavrına ve ideolojik politikalarını dayatmasına en sonunda CTP – UBP iktidarı teslim olarak hükümet etmeyi sürdürmeye çalışmış, kabul edilemez uygulamaların altına imza atmıştır.

UBP hiçbir zaman teslimiyetçi olmaktan rahatsızlık duymamış, bunun ötesine geçecek herhangi bir umut vermemiştir. Bu yüzden UBP beklenildiği gibi hareket etmiştir. Ancak hükümet düşerken eleştirilerin esas hedefi CTP olmuştur; çünkü bu konuda umut olduğu iddiasını sürekli gündeme getirmiştir. CTP, UBP ile esas farkını halkın çıkarlarının tarafında olduğunu dile getirerek ortaya koymuştur. Ancak hükümet sürecinde, birçok konuda Türkiye’nin dayattığı politikaları “geciktirerek uygulama” yönünde bir anlayış takip etmiş, bunu farklılık olarak sunmuştur. Tabi bu yöntem geniş toplum kitlelerini ikna etmeye yetmemiş, CTP teslimiyetçi bir politika izlemesinden dolayı eleştirilmiştir. Günün sonunda, CTP için direniş anlayışı üç beş sosyal medya paylaşımı ile “gizli” toplantılarda ifade edilen hoşnutsuzluk cümlelerinden ibaret olmuştur. Ne kendi tabanı, ne de kendi tabanı dışındaki kitleleri etkileyecek bir direnişi kurgulayabilmiştir.

Bunun yanında CTP siyaseten halk kitleleri ile kendini barıştıracak bir yol da izlememiştir. 0,,18762571_303,00İktidarda olduğu süreç içinde anlamlı bir sosyal politika uygulayamamıştır. Barış politikalarının öncülüğünü, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaptığı tercihlerle heba etmiştir. Parti içi kavgaları, hükümet icraatlarının önüne geçmiştir. Mehmet Ali Talat’ın gölge başbakanlık yapması toplum tarafından kabul görmemiştir. Tüm bunların yanında, Kıbrıslı Türk yurtseverler açısından rahatsız edici açıklamalara sahip olan, sınıfsal mücadeleyi anlayamamış, barışa dönük samimi çabaları dahi “kantarın topuzunu kaçırmakla” eleştiren Birikim Özgür’ü stratejik bir pozisyona getirmiştir. Zaten CTP’nin “yetkin ve etkin” kadroları gayri resmi sohbetlerde bu tercihi: “Türkiye’nin dayatmacı politikalarına karşı oluşabilecek tepkilere karşı ‘geleceğe dönük’ stratejik bir hamle” olarak özetlemiştir.

Ancak teslimiyetçiliği tartışırken meseleye tek taraflı bakmamak gerekir; aksi halde yapacağımız tespit eksik olur. Başka bir deyişle CTP ve UBP’nin teslimiyetçi davranışı, Türkiye’nin pozisyonunu eleştiriden muaf kılmamalıdır. Hükümetin düşmesi, ekonomik protokol ile ilgili görüşmelerin Türkiye’nin istediği gibi sonuçlanmasına yönelik iradenin oluşamamış olmasıyla ilgilidir. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tercihlerini temsil etmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs’a bakışında emperyalist anlayışının hortladığı ortadadır. Özetle, Türkiye’nin arzularını sağlamayacak olanların yerine bunu sağlayacak olanlar getirilmesi için olanak sağlanmıştır.

Bir ülkede demokratik olarak seçilmiş bir iktidarın, halk dışı bir faktör tarafından görevinden alınmasının adı darbedir. Darbelere karşı mücadele ettiği için zamanında

KKTC CUMHURBASKANI MEHMET ALI TALAT ANKARA'DACTP’nin, özellikle de CTP içinde “darbenin mağduru” olduğunu iddia eden “delikanlıların” sempatisine sahip olan AKP, Kuzey Kıbrıs’ta sivil bir darbe gerçekleştirmiştir. Türk işi Troyka, “Türkoyka”, da Kıbrıs’ta teslimiyetçiler lehine ağırlığını koymuştur. Ancak “delikanlılar” bu konu üzerinden anlamlı bir tartışma yapılmasına izin vermeyecek bir yol izleyecektir.

Kıbrıslı Türklerin siyasi iradesine saygı göstermeyen, bu ülkeyi bir mahallesi olarak gören yayılmacı anlayış ile ilişkiler yeniden gözden geçirilmelidir. (1) Diyet borcu yani “kurtarılma” meselesinin de mali sponsorluğu Kıbrıs Türk halkınca yapıldığına göre artık borç misliyle ödenmiştir. Türkiye’nin ekonomi politikalarını eleştirmek ve bu politikalar üzerinden Kıbrıs’ın kuzeyinde egemen anlayışına karşı durabilecek bir anlayış oluşturmak gerekmektedir. Bu direniş anlayışının adresinin ise bundan sonra CTP olmayacağı kesinleşmiştir.

Yaşananları eleştirmekten çekinen, demokrasiye saygı duymayan ve darbecilerle uzlaşan bir yapıyla, ada yarısında siyaset için umut olmak mümkün değildir. Bu noktadan sonra CTP’nin, AKP’nin darbesinden ötürü mağduru oynayarak destek araması da ikna edici değildir. Bunu eleştirenleri “solcu hastalığı” ile teşhis edenlerin de statüko virüsüne esir alındığı açıktır. Çünkü bu koşullar oluşurken CTP buna karşı gelmek yerine dayatmalara karşı işbirliğini yapmanın yolunu aramaktadır. Aynı anlayış Mehmet Ali Talat’ın cumhurbaşkanlığı görevi süresince TC’den gelen pozisyonların benimsenmesine dönük çabalarında da görülür. CTP’nin egemen siyasi aklı, dayatmalara karşı direniş olarak değil, dayatmaları topluma pazarlayan aracı olmaktan ibarettir.

Bu noktadan sonra toplumsal muhalefetin her koşulda kendini yeniden kurgulaması gerekmektedir. Çünkü özelde CTP’nin ama genelde siyasete egemen hiçbir siyasi partininKudret_Özersay_(cropped) özgürleşme adına konuşabilecek sözü kalmamıştır. “Denenmemiş” olduğunu iddia eden “Halkın Partisi”nin de özgürleşmeyi getirecek anlayışa sahip olmadığı, konuyu ele alış biçimiyle, bir kez daha ortaya çıkmıştır. Çünkü tıpkı diğer egemen anlayışlar gibi erken seçim çağrısı yapan Halkın Partisi, seçimde almayı umduğu oy oranından bağımsız olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi politikaları üzerinden dayatmalarına karşı ne bir duruş ne de bir fikir ortaya koyabilmiştir. Demokratik bir sürecin liderliğini üstlenip sorunun çözümüne yönelik bir çıkış yapmamıştır. Meseleyi sadece bir yönetişim ilişkisine indirgeyerek iyi yönetim ilkeleri ile sorunların aşılabileceğine yönelik boş bir iddia ortaya koymuştur. (2) Halkın Partisi kadrolarının AKP’nin gerçekleştirdiği bu darbeye karşı bir duruş geliştirerek sahici bir muhalefet yapmayı tercih etmemesi turnusol etkisine sahiptir.

Sonuç olarak, Kıbrıs’ın kuzeyinde sallantıda olan hükümet, “küçük” bir darbe ile düşürülmüştür. Hükümet olanlar son derece beceriksiz ve öngörüsüz hareket etmiştir. Yine de bu yapılan darbe gerçeğini unutturmamalıdır. Çünkü hükümetin düşmesinde tek sebep beceriksizlik ve öngörüsüzlük değildir. Tam tersine, hükümet olmayı sadece bir “yönetişim” meselesi olarak görenlere Türkiye açık bir mesaj verilmiştir. Kuzey Kıbrıs’ta iktidar kalabilmek için gerekli olan, ülkeyi ne kadar iyi yönettiğiniz değildir. Türkiye ile al – ver ilişkilerinde; Türkiye’nin stratejik, ekonomik, siyasi ve kültürel çıkkararverildiarlarını ne kadar koruyacağınız ile ilgilidir.

Bu noktada yurtsever politika, bu adada yaşayan insanların ekonomik, siyasi ve kültürel
kaygılarını ön plana koyabilmekle ilgilidir. Bunun yolu da kuşkusuz federal bir çözümden ve adanın birleşmesine yönelik arzunun güçlendirilmesinden geçmektedir. Bunu merkeze alıp geniş tabanlı adalet ve eşitlik mücadelesinin özgürleştirici bir potansiyel barındırabileceğini söyleyebiliriz.

 

————————————————————–

Notlar
(1) Acı olan taraf ise Güney Kutbu’nda darbe olsa, dayanışma mesajları gönderecek olan Türkiye solu da bu konuda üç maymunu oynamaktadır. Bu, Türkiye solunun Kıbrıs konusuna ilgisizliğinin yanında Kıbrıs’a yaklaşımında egemen aklın dışında başka bir bilgiye sahip olmaması ile açıklanabilir. Bu yüzden Kıbrıs Türk solunun bu konuda da çaba göstermesi gereklidir.
(2) Halkın Partisi, iyi yönetim üzerinden mevcut koşullara alternatif olduğunu iddia ederken gerçekten naif bir anlayışta mıdır; yoksa verili koşulları ört-bas ederek egemen anlayışın devamlılığı için bir emniyet sübabı rolünde midir? Bu sorunun yanıtını ancak iktidara gelmesi hâlinde anlayacağız!

Sarih Çoğunluk Bir Kalabalık Meselesi Mi Yoksa Siyasi Statü Meselesi Mi?

Sarih Çoğunluk Bir Kalabalık Meselesi Mi Yoksa Siyasi Statü Meselesi Mi?

Müzakerelerin hızlanması ile iberaber genel çerçeveyi oluşturacak olan ilkelere dair önemli tartışmalar kamuoyu gündemini meşgul etmektedir. Kuşkusuz ki bunlardan ön önemlilerinden biri de, kurucu devletlerin kendi alanları içerisindeki nüfusun dağılımına yönelik tartışmalardır.shutterstock_131385992

Daha önce hukuki zeminine yönelik bir tartışma ortaya koyduğum sarih çoğunluk ile ilgili kaygılara da bakmak bir o kadar önemlidir. Öncelikle “clear majority” olarak Genel Sekreterin raporunda yer alan bu kaygı, iç vatandaşlık meselesi ile çözülmekte olduğunu belirtmekte yarar var. Kıbrıslı Türk federal devletinin iç vatandaşlığını alacak olanların tümünün siyasi anlamda belirleyici olacağı bölge, açık bir çoğunlukla Kıbrıslı Türkler olacaktır.

Kıbrıslı Rum federal devletinin iç vatandaşlığını alacak olanların tümünün siyasi anlamda belirleyici olacağı alan ise, açık bir çoğunlukla, Kıbrıslı Rum vatandaşlar olacaktır. Bunun yanında “Federal Meclis” – ya da adına ne denilecekse – eşit üyelerle temsil edileceği için üst yönetimde de kurucu federal birimlerin eşitliği sağlanacağı için kendi bölgelerinde siyasi olarak açık bir çoğunluğu temsil edeceklerdir. Bu bakış açısıyla zaten “siyasi boyutta” sarih çoğunluk ya da açık bir çoğunluğun siyasi iradesinin sulandırılamayacağı son derece açıktır.anastASİADİS

Peki, mesela Yorgo ya da Maria çok sevdiği Girne kentinden, ya da Mağusa Suriçi’nden ev alıp konaklamak isterse bölgemizde sarih çoğunluğumuzu kaybetmiş mi olacağız?

Bazen soruyu sorarken, verili koşulları da belirtmekte yarar var. Mesela bugün yaşadığım Mağusa kentinin de jure nüfusu 41 bin kişi civarındayken, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin öğrenci sayısı 21 bin civarındadır. Bu 21 bin öğrencinin büyük çoğunluğu Kıbrıslı olmayan öğrenciler olup yüzün üstünde ülkeden öğrenci barındırmaktadır. İşin akademik boyutu bir tarafa, artan öğrenci sayısının 21 bin değil 50 bin olup Kıbrıslı nüfusunu geçmesi durumunda bile burada yaşayan insanların şikâyetçi olmayacağı ortadadır. Benzeri durum aynı şekilde Girne ve Lefkoşa için de geçerlidir. Bu noktada, kalabalığın artması, artan kalabalık içinde çok kültürlü, çok dilli bir kent olması bir tehdit değildir. Bu çok kültürlü mozaiğin içinde hatırı sayılır sayıda Afrikalı veya Asyalı öğrenci varken, Kıbrıslı Rum toplumundan insanların olmasının, siyasi eşitliği gölgelemeyeceği için esaslı bir mesele olmadığı da gün gibi açıktır.cyprus

Hatta daha önce “sarih çoğunluğa” sahip olmak için yaptığımız uygulamaları da hatırlatmakta yarar var. Mesela 1963 yılında toplumlararası meseleler başladığında “sarih çoğunluğa” sahip olacağımız alanlarda yaşamayı bir güvenlik sebebi olarak görmüştük. Kıbrıslı Türkler adanın çeşitli bölgelerindeki gettolarda yaşamaya başlamıştı. Öyle ki bu süreçte Kıbrıslı Türkler adanın %3 ile %4.85’i arasında bir bölgede yaşamaktaydı.(Kurkcugil s76 2003)  Böyle bir sarih çoğunluk kendi içinde birleşik ama içinden duvarlar geçen bir ülkenin yaratılmasına sebep olmuştu. Aynı şekilde 1974 sonrası Kıbrıslı Türklerin yaşadığı alan içinde de önce KTFD ardından da KKTC vatandaşlarının sarih çoğunluğu sağlanmıştır ancak meseleyi sadece bir kalabalık meselesi olarak görmenin umut vadeden bir gelişme olarak görmekte zorlanmaktayım.

Daha açık olmak gerekirse, sırf “bizim tarafta” kalabalık olmak aslında ulvi jeo-stratejik çıkarlar peşinde koşanlar için önemli olabilir. Milliyetçi ayrımlar bu kadar yıl Kıbrıs toplumlarını bölerken, bunun ötesine geçecek olan yaklaşımlar bizleri timthumbbirleştirebilir. Bu yüzden plandaki milliyetçiliği tatmin etmek değil, amaç milliyetçiliğin ötesine geçebilmektir. Çünkü milliyetçiliği tatmin edecek olan adımlar bu kadar yıldır egemenlerin aracıydı ve sıradan insanlar için, yani olası bir planı referandum da oylayacak olan “bizler” için, önem sırasının sonuna gelir.

Meseleyi salt bir ulusçuluk meselesi olarak okuyanlar, yaşanılan tüm sorunların kaynağını Kıbrıslı Rumlardan farklı bir milli tahayyüle sahip olduğumuzu söyleyenler, ayrışmaların belirginleşmesinin çözüm yaratmak için uygun zemin olduğunu söylediğinde, ayrışmanın dik alasını yaşadığımız verili koşullara dönüp bakmamızı gerektirir. Adalet sistemi, yasama, ekonomi, eğitim, çevre gibi tüm konuların dipte olduğu bir yerde yaşarken gerçekten tek güvenlik tehdidimiz “öteki toplum” mu?digest-20091-yasin-naimark-1

Tümünü bir kefeye koyup değerlendirdiğimizde, siyasi eşitlik teyit edilmişken, sarih çoğunluğa yönelik talep, kaygı ve kuşkuları ortaya koyup havanda su dövmek yerine, federal Kıbrıs’ta değişmesini ve gelişmesini istediğimiz noktalara yönelik talepleri ortaya koymak çok daha yerinde olacak.

Günün sonunda Kıbrıs Türk toplumu sadece bir kalabalıktan ibaret değildir. Kendini bir kalabalık olarak nitelendirmek yerine, siyasi statüsüne – yani bir devletin eşit kurucu ortağı olan bir varlık olduğuna – alıştırmalı ve varoluşsal kaygılarına bir son vererek, korumacı değil yapıcı bir duruş sergileyebilmelidir. Bana göre yaratılacak federal Kıbrıs’ta beni komşumun değiştiremeyeceği dini/dili/milliyetinden korunmaya dair önlemlerden çok, o günden sonrası için sağlık, eğitim, çevre meseleleri ilgilendiriyor. Buna yönelik açıklamalar, çözüme yönelik karar oluştururken çok daha önemlidir. Sonuçta bu boyuttaki uygulamalar bizleri nasıl bir geleceğin beklediğini daha açık gösterecektir. Çünkü çözümü ancak insan hak ve özgürlüklerine saygılı, demokratik ve adil bir sistem, ayrımcılık ve ırkçılığa tolerans tanımayacak bir yaklaşım sürdürebilir kılacaktır.

Sarih çoğunluğu sık sık dile getirenlerin niyetlerini de sorgulamakta yarar var. Dertleri statükoyu sürdürmekle ilgili anlamsız bir kalabalık olma meselesi mi yoksa bir statü meselesi mi ?

Bir Açık Mektup…

Mağusa İnisiyatifi olarak Bu mektubu önce Kıbrıs Gazetesi yazarı Hasan Hastürer’e gönderdik. Ardından, şeffaflık adına Mağusa İnisiyatifi’nin sosyal medya sayfaları ve web sayfasına yerleştirdik. Kendi blog sayfamda paylaşmamın nedeni, içerik itibarı ile birçok konuyla cevap vermiş olmasıdır.

29/09/2015

Sevgili Hasan Hastürer,

Son iki gündür köşenizde ciddi bir biçimde Kıbrıs konusunu, özelde de Derinya kapısını ele aldığınızı takip ediyoruz. Sizin toplumun nabzını yoklamak, onların endişe ve beklentilerini anlamaya yönelik yeteneğiniz kuşkusuz ki adamızın en çok okunan köşe yazarlarından biri olmanıza yarar sağlamıştır. Ancak son yazılarınızda, şaşırtıcı bir biçimde kamuoyunun hassasiyetlerini, taleplerini ve beklentilerini görmezden gelerek ortaya koyduğunuz görüşleri okuduğumuzu ve kaygı duyduğumuzu belirtmek isteriz.

27 Eylül ve 28 Eylül tarihlerinde yayınlanan yazılarınızda üç ana noktaya yer verdiğinizi gözlemledik.

Bunlara özet olarak baktığımızda iddialarınız:

1) Sınır kapılarının yeteri kadar işe yaramadığına,

2) Derinya Kapısının ağırlıklı olarak Kıbrıslı Rumların talebi olduğuna

3)Güneye geçişlerde Kıbrıs’ın Kuzeyinde yaşayıp, geçişleri engellenen KKTC vatandaşlarının geçemeyecek olmasından ötürü bu kapının en azından o insanlar nezdinde anlamsız olduğuna yönelik vurgu yapmaktasınız. 

Kapıların güven yaratıcı önlemler ile bağlantısının hali hazırda sadece Mağusa İnisiyatifi aktivisti olan bizler değil, aynı zamanda Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin Kıbrıs Raporu’nda da yer almıştır. Aynı rapor güneye geçemeyen KKTC vatandaşlarının da dolaşım ve hareket özgürlüğüne yönelik bir kısıtlama olduğuna vurgu yapmakta ve Kıbrıs Cumhuriyeti otoriteleri eleştirilmektedir.

Bu noktada, tarafsız gözlemcilerin görüşleri de artırılacak olan geçiş noktalarının toplumlararası ilişkilere olumlu etki yaptığını ortaya koymakta, süregelen belli uygulamaların ise “insan haklarına aykırı olduğunu” vurgulamaktadır. Bu noktada, Mağusa İnisiyatifi olarak biz de hemfikiriz. Serbest dolaşım kişisel bir haktır, bunun insan haklarına aykırı olarak sınırlandırılması yanlıştır.

Ancak Derinya Kapısı ile ilgili olarak, Mağusa İnisiyatifi tarafından ortaya konulup Kuzey Kıbrıs’taki “Sağ ve Sol” birçok siyasi partinin üst seviyede aktif katılımla desteklediği, esnafın ilk kez hep birlikte kepenk kapatarak bu düzeyde mobilize olduğu “Derinya Kapısı Açılsın” eyleminin ağırlıklı olarak Rumların talep ettiği bir mesele olarak ortaya koymak, öncelikle ortadaki Kıbrıslı Türk iradesini hiçe saymak anlamına gelmektedir. Benzeri bir tutumun bazı siyasi seçkinler tarafından da yapıldığını düşündüğümüz zaman bu konunun son derece yaralayıcı olduğunu söyleyebilirim.

Mağusa İnisiyatifi’nin sürdürdüğü aktiviteleri yakından takip ettiğinize yönelik hiçbir kuşkum yok. Özellikle geçtiğimiz haftalarda inisiyatifimiz aktivisti, Okan Dağlı’nın görüşlerine yer vermiş olmanız da bunun en büyük kanıtlarından biridir.  Bununla beraber bu açıklamayı izleyen günlerde Mağusa’daki çalışma ofisimizde bir kent buluşması gerçekleştirdiğimizi de eklemekte fayda vardır. Onlarca Mağusalı’nın katıldığı açık toplantıda, Derinya kapısı ile ilgili olarak bölge esnafının beklenti içinde olduğunu belirtmekte yarar var. Kent esnafının, özellikle de Suriçi esnafının, bu konudaki hassasiyetini “Kıbrıslı Türklerin” iradesi değilmiş gibi ortaya koymuş olmanız, sanırım alışık olduğumuz Hasan Hastürer tutumunun dışında bir yaklaşımdı. Doğrusunu isterseniz bu bizi şaşırttığı gibi, konu ile ilgili fikrinizin oluşmasına neyin sebep olduğunu anlamakta zorlanmaktayız.

Basının yanıltıcı bilgilerin üstesinden gelecek, insanları doğru şekilde bilgilendirecek en önemli aktörlerden biri olduğuna inanıyoruz. Bu noktada, İnisiyatifimiz aktivistlerimizle beraber Derinya Kapısı konusunda, Mağusa’da yaşayan insanlarla birlikte vakit geçirmek için sizi aramızda görmek istediğimizi şimdiden belirtiriz. Çünkü, talihsiz bir biçimde Derinya Kapısı konusunu sadece Kıbrıslı Rumlara yarayacak bir mesele olarak anlaşılmasına sebep olmak istemediğinize inanıyoruz. Ayrıca geçişine engel olunan insanların hakları ihlalini “soğukkanlılıkla” ele almak gerekmektedir. Derinya Kapısı’nın bir güven arttırıcı önlem olduğunu söylerken, bu güven arttırıcı önlemi aynı ülkeyi paylaşacak insanların karşıtlıklar oluşturacağı hale getirmek ne çözüme, ne barışa ne de müzakereleri yürüten Kıbrıslı Türk liderliğine yardımcı olacaktır.

Özetlemekte yarar var, Derinya Kapısı’nın liderlerin gündemine gelmesinde öncülüğü sıradan insanlar yapmıştır. Herhangi bir siyasi liderliğin, partinin değil kişilerin özgür iradesinin bir sonucu olmasından dolayı bu talep bu kadar ciddi bir anlam taşımaktadır. Çok uzun zamandan sonra ilk kez bu eylem gerçekleştiğinde, Esnaf kepenk kapatarak siyasi bir eyleme katılmıştır.

İşin ekonomik kazanım noktasına geldiğimizde ise yazınızda buna yönelik de bir endişe ortaya koyduğunuz ortada. Bununla bir ilki daha yaşadığımızı söyleyebiliriz. Özelde Mağusa genelde ise Kuzey Kıbrıs’ın en önemli sorunlarından biri plansızlıktır. Siz de hem fikir olacaksınız ki, mimarisinden, ekonomisine kadar her şeyin kontrolsüz bir biçimde geliştiği bu ülkede genelde adımlar atılırken, bunun sonraki adımlarına yönelik herhangi bir plan yapılmaz. Buna yönelik doğru insanlar genellikle istihdam edilmez veya mali harcamalar şuursuzca tüketilir. Bu kamu görevi olsa da, kamu sistemimiz maalesef bunu dönüştürmeye yönelik yeteri kadar cesaretli adım atamamaktadır. Mecliste bekleyen Kamu Reformu Yasası da bunun en bariz örneğidir.

Tüm bu dezavantaj devam ederken, bölgeye yönelik Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın başlattığı Renewal projesi önemli bir artı değer sağladı ve genişletilmiş Mağusa bölgesine yönelik bir olanak sağlamıştır. Uygulanan bu proje iki tarafın ilgili siyasi birimlerinin onayıyla gerçekleşmiştir. Yani adı geçen uygulama iki tarafın yerel siyasi erkinin de rızasını barındırır. Öyle tepeden inme, ya da birilerinin uydurduğu bir şey değil, bizzat ilgili makamların da desteğe ihtiyacının onaylanmasıyla ortaya çıkmıştır.

Bu proje dönemlik sözleşme dahilinde 4 kişiyi (2 Mağusalı + 2 Derinyalı) istihdam etmektedir ve  projeyle, kervan yolda düzülür demek yerine Mağusa’nın birleşmesi veya geçiş noktasının açılması durumunda bölge potansiyelinin nasıl geliştirilmesi gerektiğine yönelik kapasite arttırımına yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Yani plansızlığa karşı bir plan ortaya koyulmaya çalışılmaktadır. Bahsi geçen çalışmalar kapsamında, genişletilmiş Mağusa bölgesinin federal bir devlette, işbirliği içinde çalışmaya uygun biçimde hazırlık çalışmalarını yürütmesi hedeflenmiştir. Kentin mukayeseli üstünlüğünün turizm olacağını hesaba kattığımızda, ekonomik alanlara yönelik çalışmalarımızı turizm öncülüğünde gerçekleştirirken, tur rehberlerinden, gençlere ve esnafa kadar toplumun birçok kesimine çeşitli konularda ücretsiz eğitim ve danışmanlık hizmet sağlanmasına yönelik çalışmalarımız sürmektedir.

Aynı zamanda sürdürülen bu çalışma güneyde Derinya, kuzeyde ise Mağusa Belediyeleri tarafından desteklenmektedir. Böylelikle başına buyruk bir dönüşüm değil, toplumun tüm katmanlarını kapsayan bir yöntem dahilinde hareket ettiğini belirtmekte yarar vardır.

Tahmin edebileceğiniz gibi, toplumsal kazanım için gerekli hizmetlerin ve teknik desteğin sağlanması bir süreçtir ve bu sürecin gerçekleşmesi için mali desteğin bir biçimde sağlanması gerekmektedir. Bu noktada, aslında birilerinin uluslararası hibe programına başvuru yapmadığını da belirtmek gerekmektedir. Geçtiğimiz yıllardan beridir, gerek Mağusa İnisiyatifi gerekse MAGEM (Mağusa Gençlik Merkezi)  ve MASDER (Mağusa Suriçi Derneği) öncülüğünde ortaya çıkan aktif sivil toplum yapısı, çözüm yönünde kararlı ve inatçı tutumuzun bir getirisi olarak böyle bir stratejinin ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP-ACT) bölgede stratejik iki partner belirleyip (MASDER ve Anagennisi) onların kabullenebileceği bir çalışma yapmayı tercih etti. Üstelik bu çalışmalar da detaylı bir analiz yapıldıktan sonra bir proje haline getirildi. Bu çalışma önceki Belediye Başkanı Oktay Kayalp’ın da desteklediği bir çalışma olarak başlayıp, bugün hala daha Mağusa Belediye Başkanı İsmail Arter’in desteğine sahiptir.

İşin özeti, yürütülen proje, konuya değil coğrafik bir alana hitap etmektedir. Yerel yönetimlerden, merkezi yönetime ve uluslararası aktörlere kadar herkesin rızası ile yürütülmektedir ve çok katmanlı bir biçimde sivil toplum, gençlik, işletmeler ve turizme yönelik çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmaların ortaya koyduğu gerçeklerden bir tanesi de kentin hem coğrafik olarak hem de sosyo-kültürel alanda birleşmesine Derinya kapısının açılmasının büyük bir katkı koyacağı şeklindedir. Turizm ve dolayısıyla ekonominin bundan oldukça olumlu etkileneceğine dair birçok uzman kişinin görüşleri mevcuttur. Yani sonuç olarak kapının açılmasıyla kentin sadece fiziki anlamda değil çoklu bir amaçla –yani sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi alanlarda- birleşmesine katkı koyacağını gerçeğini yadsımak mümkün değildir.

Tüm bu alanlarda yüzlerce insan etkinliklere katılmış, bugüne kadar da onlarca etkinlik yapılmıştır. Bu etkinliklerin gerçekleşmesi sırasında çalışırken bölgedeki sorunlarla ilgili olarak mesai yapan bir ekip oluşmuştur. Daha önce bölgede böyle bir ekip oluşturulmamıştır. Bu yüzden de bir ilki temsil etmektedir. Ekibin oluşumu da herhangi bir atama veya ahbap-çavuş ilişkisi üzerinden değil, gazetelerde ve internette yayınlanan ilanların ardından, başvurular arasında UNDP ekibinin yaptığı mülakatların sonuçlarınca belirlenmiştir. Tüm bunlar olurken, dahil olmak istediğimiz uluslararası hukuk sisteminin ilkelerine göre tercihler yapılmakta, bu eksende aktiviteler düzenlenmektedir. Her ne kadar da dış-finansman destekli projelerin topluma etkisi sınırlı olsa da, bu sefer gelenekselin dışında bir sonuçla karşılaşarak, ciddi bir artı değer sağlanmış durumdadır.

İşte tüm bunlar olurken, bu çabanın “yabancı kaynaklarla” desteklendiğine yönelik tepki vermek, bazen gerçekliğimizi unutmamıza neden olmaktadır. Bugün Kuzey Kıbrıs’ta harcadığımız her kuruş da başka bir ülkenin kaynakları sayesinde gerçekleşmektedir. Kamu sektörü bu alınan her kuruşun karşılığını verebiliyor mu? Kamu kaynakları en etkin bir biçimde kullanılıyor mu? Bunları siz de yakından takip ediyorsunuz. Eminim bizden daha kapsamlı cevaplar verebilirsiniz. Ancak bu proje özelinde esas hedefimiz alnımızın akıyla toplumları yakınlaştırmaktır. Bu güne kadar farkında olmadığımız hatalarımız olmuş olabilir, ancak projenin başladığı ilk günden bu güne kadar emek ve özveriyle beklenen sonuçları en üst seviyeye çekmeyi başardığımızı söylemekte fayda görüyorum.

Renewal projesinin durumu budur ancak burada bir paragraf açıp bir konuyu daha açıklamakta yarar görüyoruz. Bildiğiniz gibi Mağusa İnisiyatifi bırakın uluslararası bir kuruluştan bir kuruş destek almayı, kayıtlı bir dernek dahi değildir. Bu yüzden aktivistlerinden aidat dahi toplamamaktadır. Yapılan etkinliklerin masrafları aktivistlerin katkılarıyla gerçekleşmektedir.

Açılacak olan kapının potansiyelinin tam olarak nasıl kullanılması gerektiği kabul ederken, buna yönelik bir yol haritası olması gerektiğine de inanıyoruz. Bunun gerçekleşmesi ekonomik anlamda da kapıların etkin bir fayda sağlaması ile doğrudan ilişkilidir.  Bu noktada, Mağusa İnisiyatifi maalesef bunu gerçekleştirecek kapasiteye sahip değildir. Benzeri bir biçimde, bununla ilgili olarak yerel yönetimlerin de karşılıklı çalışması verili koşullarda mümkün değildir. Bu noktada, yine Kıbrıs Sorunu karşımıza çıkmakta ve iç siyasetin ötesinde bir noktadan destek sağlamakta, toplumsal dönüşüme katkı koymak için gerekli araçların en önemli bölümü olan maddi desteği sağlamaktadır.

Her zaman şüpheci yaklaşmakta yarar var. Tabii ki verilen bu maddi destek etkin araçlarla birleşmez, iyi niyet kötüye kullanılırsa, toplumlararası yakınlaşmaya yönelik beklentilere büyük zarar verebilir. Ancak, bunun farkındalığı ve olgunluğu ile hareket ederken, yapacağımız tek bir yanlış adımın gerek Mağusa İnisiyatifi’nin gerekse de kötü niyetle Mağusa İnisiyatifi’nin bölgede yarattığı olumlu havaya zarar verme potansiyeli olanlara fırsat tanıyacağının farkındayız. Bu yüzden de böyle bir şey yaratmanın bölgenin gelişmesine verilebilecek en büyük zarar olacağını inanırken, ne küçük siyasi hesaplar peşinde koşanlara, ne de hınç ile beslenenlere fırsat vereceğiz.

Umarım kaygılarınızı, kuşkularınızı ve rahatsızlıklarınızı bir nebze olsun rahatlatacak bir cevap vermeyi başardık.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, sizi konuyu daha yakından konuşabilmek için Mağusa’ya bekleriz. Belki esnafla, gençlerle, kadınlarla bir araya gelip, meseleyi onların gözünden dinlerseniz Mağusa’da neler olduğunu daha iyi anlatabilir, kaygımızı ve kavgamızı daha geniş kitlelere yayabiliriz.

En iyi dileklerimizle

Mertkan Hamit

Mağusa İnisiyatifi Aktivisti

‘Mağusa turizmi’ için proje hazır, ancak GÖZLER BARİKATTA

9 Eylül tarihinde Yeni Düzen gazetesinde yayınlanan röportaj… Derinya Kapısı’nın önemi ile ilgili belli başlı noktalara odaklanıyor…

‘Mağusa turizmi’ için proje hazır, ancak GÖZLER BARİKATTA

Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için Derinya Kapısı’nın açılması gerektiğine vurgu yaptı, Mağusa için Kuzey’den ve Güney’den iki derneğin birlikte yürüttüğü “Renewal projesini” YENİDÜZEN ile paylaştı: “Üretim, kalkınma ve sürdürülebilirlik için proje hazır”

• “UNDP-ACT tarafından desteklenen Renewal projesi teknik anlamda genişletilmiş Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışıyoruz. Bu kapsamda, verilere dayanarak Derinya kapısının iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacağını öngörüyoruz”

• “Turizme yönelik daha stratejik bir çalışma yapıyoruz. Mağusa’da turizmin gelişmesinde engel olan temel bulgularımız sınırlı yatak kapasitesi, olmayan kent planı, sınırların olması gibi noktalar. Ayrıca anlamlı bir turizm stratejimiz de yok. Bu eksiklikleri gidermek amacıyla çok boyutlu bir strateji oluşturduk.”

• “Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık”

• “Derinya turizm haritasında yoktu. Biz yarattığımız yeni güzergahta Derinya’dan Salamis’e kadar olan genişletilmiş Mağusa bölgesini tek rota haline getirdik. Protoras / Ayianapa’da yaşayan turistlerin Derinya – Mağusa – Mormenekşe güzergahında tam gün geçirmesi, Girne’deki turistlerin ise Derinya’ya gidebileceği bir plan çizdik.”

• “Güneyden ve kuzeyden onlarca operatör ile görüştük ve tümü bu güzergahta iş yapmakta niyetli olduğunu söyledi. Hatta güneyde kış turizmi yapan bazı operatörler kasım ayı itibariyle bunu uygulamak istiyor”
Didem MENTEŞ

Kıbrıs’ın kuzeyinde ve güneyinde eş zamanlı eylem yapılarak, geçişlere açılması için ortak çağrıda bulunulan Derinya Kapısı’nın ekonomiye katkı sağlayacağı noktasında sivil toplum örgütleri projeler geliştiriyor. Kapının açılması yönünde çıkan pürüzlere rağmen sivil toplum örgütlerinin, iktidarlar olmadan da bir şeyleri değiştirebileceğine inan Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için Derinya Kapısı’nın açılmasının önemine değindi.

Mağusa ekonomisine yönelik UNDP-ATC destekli Renewal isimli bir proje üzerinde çalışıldığını vurgulayan Hamit, kendisinin de danışmanlık yaptığı projenin, kuzeyden MASDER, güneyden de Anagennisi derneklerinin işbirliğiyle ortaya çıktığını söyledi.

Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıldığını anlatan Hamit, gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışmaların sürdüğünü aktardı.

Turizme yönelik ise daha stratejik bir çalışma yapıldığını anlatan Mertkan Hamit, proje kapsamında yerel iştirakçilerle (rehberler, belediye, dernekler, esnaf) ile beraber çalıştıklarını aktardı.

Hamit, amacın geleneksel kitle turizminden, genişletilmiş Mağusa bölgesini deneyimsel turizmin merkezi haline getirmek olduğunu vurguladı.

Hamit, “Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık. Bütün gününü alanda geçiren biri olarak açık yüreklilikle söylüyorum, böyle bir hava yaratılmışken güvenlik bahaneleri sunmak ve kapının açılmasıyla ilgili bahaneleri artık sadece saçmalık olarak görüyorum” şeklinde yorumladı.

Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Derinya Kapısı’nın açılmasının önemine vurgu yaparak, iki toplumlu yürütülen Renewal projesini YENİDÜZEN ile paylaştı.

——————————————————————————————————

“Asker deyip konuyu kapatmamak gerek. Çünkü siyasetin başladığı nokta buradadır”

• YENİDÜZEN: Mağusa’dan bakınca iki toplumlu ilişkilerin durumu ne ?
• M.HAMİT:
Mağusa son yıllarda iki toplumlu yakınlaşmanın merkezi rolünü oynadığına inanıyorum. Bunun birçok sebebi olabilir. Ancak benim için açık olan Mağusa’nın, kuzeyi ve güneyini de kapsayacak biçimde gelişen organik sivil toplum hareketine sahip olmasıdır. İki toplumlu çalışmaların merkezinde gibi görünen ara bölgelere hapsedilmek yerine, insanların hayatlarına dokunan bir biçim aldığı için son derece önemli. Buradaki kıyaslama hali hazırda Lefkoşa’da var olanı değersizleştirmek için değil ancak ortaya çıkan iki toplumlu işbirliğinin niteliği ile ilgili farklılığı ortaya koymak için yapıyorum.

• YENİDÜZEN: Bahsettiğiniz farkı önemini daha fazla açar mısınız ?
• M.HAMİT:
İktidar olmadan bir ülkeyi, bir kenti, bir şeyleri değiştirmenin mümkün olduğuna  inanıyorum. Mağusa İnisiyatifi, MAGEM gibi örgütlerin, kendi adına örgüte dahil olmadan çalışan insanların geniş bir Mağusa bölgesinde işbirliği ile siyasete yaklaşımı farklılaştırdığını yaşıyoruz. Dünya haritasında minicik bir noktayı eğer dünyanın farklı yerlerinden gazeteciler gelip bir şeyler yazmak istiyorsa, diplomatlar toplantı yapmak için Mağusaya geliyorsa ve tüm bunları yaparken Mağusa İnisiyatifi ile temas kurmak istiyorsa burada bir şeyler oluyor demektir.

YENİDÜZEN: Yerel olarak bir şey başarıldığına inanıyor musunuz ?
• M.HAMİT:
İktidar olmadan bir şeyleri değiştirdiğimizi Derinya kapısı konusunda yaşadık. Bugün Derinya kapısının açılmasına kim karşı geliyor? Sokakta bütün siyasi partiler vardı. Birçok sivil toplum örgütü vardı. Esnaf kepenk kapattı. Esnafın en son ne zaman kepenk kapattığını hatırlıyor musunuz? Bir araya gelmesini hayal etmediğiniz gruplar ortak bir biçimde yalın bir talebi ortaya koydu: Derinya Kapısı Açılsın! Bu kadar basit bir şey. Üstelik sadece kendi kendimize yapmadık bunu, kuzeyi örgütlediğimiz gibi güneyle de beraber çalıştık. Birkaç sembolik kişi değil kitleler olarak kapının iki tarafında eş zamanlı eylem yapıldı. Zaten açılacaktı, o yüzden herkes katıldı deyip değersizleştirmek isteyenler oldu. Oysa ki durum öyle değil. Oluşan baskı liderleri adım atmaya ittiği artık ortada. O kadar kolay bir karar olsaydı, iş de sonuca bağlanırdı. Şimdi pürüzler var.

Pürüzü kim çıkarıyor ?
• M.HAMİT:
Asker. Ancak asker deyip konuyu kapatmamak gerek. Çünkü siyasetin başladığı nokta buradadır. Eğer demokratik bir yerde yaşıyorsak, hukukun üstünlüğü varsa, siyasilerin de bu noktada gerekli pozisyonlarını netleştirmesi gerek. Şimdi demokratikleşmenin mücadelesini verdiğini söyleyen parti iktidarın ortağı ancak asker “hayır” dediğinde aynı partinin başkanı çıkıp “Askerin hassasiyetlerinden” bahsediyor. Bu nedir? Bunu anlamak benim için mümkün değil. Hem barış, demokrasi deyip hem de askerle saf tutmak ne pragmatizmle ne de kurnazlıkla açıklanabilir. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’yı rahatlatmak için yapılmış bir hamle yapıldığı düşünülüyorsa o da yanlış. Çünkü Derinya kapısı mevcut güzergâhında açılamadığı sürece yine zarar gören öncelikle Kıbrıslı Türk liderliği olacak. Eğer CTP çözüm ile ilgili samimiyetini ortaya koymak, Mustafa Akıncı’ya destek olmak istiyorsa ilk önce kendi gidip bu konuda halkın talebini savunurdu. Böylelikle Mustafa Akıncı’da halkının liderliğini yaptığı için askerin hassasiyetlerine değil, halkın ihtiyaçlarına yönelik hareket etmesi gerektiğini ortaya koyacak alana da sahip olurdu. Tam tersi böyle niyetlere hizmet etmiyor. Tabi tüm bu söylediklerim, hukukun üstünlüğünü var saydığımızda geçerlidir. Birileri çıkar  “zaten öyle bir şey yok. Bu koşullar işgal koşullarıdır o yüzden ben askerin dediğini yaparım, halkın iradesi de beni ilgilendirmez” derse, o zaman adadaki barış mücadelesinin yöntemi de değişir.  Mağusa İnisiyatifi olarak adadaki verilecek mücadelenin çok taraflı olduğuna inanıyoruz. Ne askeri işgal var deyip, demokratikleşme ile ilgili yöntemler uzaklaşmak tek başına yeterlidir, ne de kuru bir pragmatizm belirleyip meseleyi sadece bir diplomatik oyun olarak görmek anlamlıdır. Bu ülkede özlenen çözüm kolay gelmeyecek, bunu biliyoruz ancak liderlik mümkün olanı başarabilmektir, zor olanları ortaya koyup hiçbirşeyi yapmayanlar bu ülkeyi bölmek isteyenlerdi. Açık yüreklilikle niyet ortaya konulsun amaç bölmek mi birleştirmek mi. Biri çıkar da doğru olan şeyi, askerin veya başka ülkelerin çıkarlarına göre filtrelediği sürece kim iyi niyetine inansın, neden inansın?
Derinya kapısı konusunda hassasiyetler Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar için de tektir. Alternatifi yoktur. Toplumun iradesi ile yapılacak olanı yapmalısınız. Ya da toplumun iradesi sizi fırsat bulduğunda günahlarınızla mahkum eder. Bence mesele bu kadar basit.

“Derinya Kapısı iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacak”
• YENİDÜZEN: Derinya Kapısı gerçekten Mağusa için ekonomik olarak bir getiri sağlayacak mı ?
• M.HAMİT:
Tabi ki. Bununla ilgili olarak ciddi bir çalışma içindeyiz, ekonomik boyutuyla ilgili çalışmalar Renewal isimli proje üzerinden gerçekleşiyor. Proje, kuzeyden MASDER (Mağusa Suriçi Derneği) güneyden Anagennisi isimli derneklerin işbirliğinde ortaya çıktı. Özet olarak projeden bahsedecek olursam, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP-ACT) tarafından desteklenen Renewal projesi teknik anlamda genişletilmiş Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışıyoruz. Bu kapsamda, verilere dayanarak Derinya kapısının iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacağını öngörüyoruz. Üstelik bu öngörüyü yaparken, bir adım daha atıp iki taraftaki esnafı piyasa anlayışına terk etmek istemiyoruz, bu öngörüye dönük olarak esnafı ve işletmeleri de hazırlıyoruz. Onlarla da yoğun bir biçimde çalışıyoruz.
• Turizme yönelik daha stratejik bir çalışma yapıyoruz. Bana göre Mağusa’nın geleceği turizmdedir, kapının açılması etrafında tabanda oluşan bu siyasi, ekonomik ve sosyal beklenti ise ileriye dönük ortaya çıkacak olumlu resmin ilk adımıdır.

• YENİDÜZEN: Turizme yönelik çalışmada kimler çalışıyor ?
• M.HAMİT:
Ben şu an bu projede yerel danışman olarak çalışıyorum. Proje ekibinde çalışan 2 Kıbrıslı Türk 2 Kıbrıslı Rum arkadaşımız var. Turizm boyutuyla kapsamlı bir biçimde ve yerel iştirakçilerle (rehberler, belediye, dernekler, esnaf) beraber çalışıyoruz. Turizm bacağını daha önce Kıbrıs Turizm Organizasyonu’nun direktörlüğünü yapan bir arkadaşımız Phoebe Katsouri dışarıdan danışman rolünde yapıyor.

• YENİDÜZEN: Turizm bacağının içeriği ne ?
• M.HAMİT:
Mağusa’da turizmin gelişmesinde engel olan temel bulgularımız sınırlı yatak kapasitesi, olmayan kent planı, sınırların olması gibi noktalar. Ancak tarihi eserler, deniz ve insanların turizme dönük bir şeyler yapma isteği ise güçlü yanları. Ayrıca anlamlı bir turizm stratejimiz de yok. Bu eksiklikleri gidermek amacıyla çok boyutlu bir strateji oluşturduk. Öncelikle taraflar arasında işbirliğinin öneminin farkındayız bu yüzden genişletilmiş Mağusa bölgesi için ortak bir gezi rotası hazırladık. Uzun zamandır güneyden kuzeye gelen turistler için Mağusa bir durak noktasıydı ancak geçirilen süre sınırlıydı, Derinya ise turizm haritasında yoktu. Biz yarattığımız yeni güzergahta Derinya’dan Salamis’e kadar olan genişletilmiş Mağusa bölgesini tek rota haline getirdik. Protoras / Ayianapa’da yaşayan turistlerin Derinya – Mağusa – Mormenekşe güzergahında tam gün geçirmesi, Girne’deki turistlerin ise Derinya’ya gidebileceği bir plan çizdik. Güneyden ve kuzeyden onlarca operatör ile görüştük ve tümü bu güzergahta iş yapmakta niyetli olduğunu söyledi. Hatta güneyde kış turizmi yapan bazı operatörler kasım ayı itibariyle bunu uygulamak istiyor. Gelecek yılın yaz turizminde ise güneyden bu güzergaha talebin yoğun olacak. Bu iyi niyet talebi değil, milyonlarca turist getirme kapasitesine sahip operatörler bu yönde istekli. Operatörlerin iştahı biraz da Derinya Kapısı açılınca maliyetlerin düşmesiyle kabarıyor. Bu yüzden Derinya’dan yolu uzatmadan doğrudan geçmek çok önemli. Bu noktada Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için alan turizmse, bu alanı açacak olan şey de geçişin kolaylaştırılmasıdır.
Tabi  bu çalışmada sadece operatörlere odaklanmıyoruz. Aynı zamanda turist rehberlerine yönelik de çalışmalar yapıyoruz. KITREB ile temas halinde eğitim programı başlatıyoruz. Kuzey – Güney arası turizm ilişkilerinde rehberlerin ortak eğitim alarak, sorunların üzerinden gelmeyi hedefliyoruz. Amacımız geleneksel kitle turizminden, genişletilmiş Mağusa bölgesini deneyimsel turizmin merkezi haline getirmek.

“Deneyimsel turizm”

Deneyimsel turizm, ziyaretçilerin bölgeyi kendi başlarına keşfetmelerini mümkün kılan, yerel insanlarla kaynaşmalarına olanak yaratan bir yöntem. Esnafın birbiri ile rekabet edip, birbirini alt etmesi üzerine değil, işbirliği yaparak yeni sinerji alanları yaratabileceği bir yöntem. Böylelikle turist sadece bir kez değil, aynı istikamete birçok kez gelmek isteyebileceği bir yöntem. Kitle, deniz, kum yerine deneyimsel turizm bölgenin ekolojik, tarihi yapısıyla da uyumlu bir turizm biçimi.

Rehberlere yaptığımız gibi Mağusa ve Derinya esnafına da bu konuda eğitim veriyoruz. Onlarla bu vizyonu oluşturup, ihtiyaçlarına yönelik destek sağlıyoruz. Bu ürün geliştirme, pazarlama, danışmanlık veya sosyal medya tanıtım desteği de olabilir. Tüm bunları eş zamanlı olarak yaparak turistler için tam bir deneyimin yaşatılması için hali hazırda herkes birbiriyle dayanışma içinde çalışıyor. Kadın derneklerinin üretimlerini turizmin bir parçası haline gelebileceği bir alan yaratmaya çalışıyoruz mesela. Yaş, cinsiyet, sınıfsal katmanları kapsayan bir ekonomik işbirliğinden bahsediyorum.  Bence bu Kıbrıs’ta çok alışık olmadığımız bir biçimde yaratılmış bir işbirliği ekonomisi. Üstelik hem toplumdaki farklı katmanları, hem iki toplumu bir araya getiriyoruz.
Tüm çalışmaları yaparken, Derinya kapısındaki meseleye takılıyoruz. Şimdi tüm bu ekonomik, sosyal faktörlerden sonra çıkıp tepeden biri gelip askerin hassasiyetlerinden bahsediyor. Sarfedilen çabayı görmeden, bilmeden boş biçimde alternatifler üzerine konuşanlar var. Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık. Bütün gününü alanda geçiren biri olarak açık yüreklilikle söylüyorum, böyle bir hava yaratılmışken güvenlik bahaneleri sunmak ve kapının açılmasıyla ilgili bahaneleri artık sadece saçmalık olarak görüyorum.

Maraş’ta Ne Hortladı

Benim akademik hayatım inişli çıkışlı oldu. Sınavı çok iyi yaptım deyip sonra da hiç beklemediğim kadar düşük bir not aldığım çok olmuştur. Listede adımın karşısında o kötü notu gördüğümde yaşadığım his hep aynıdır. Önce karnımda bir boşluk hissederim, sonra bu his düğüm haline gelir. Duygularını özgürce yaşayanlar ağlamayı becerebilirken benim yaşadığım daha çok bir ‘bönlük’ hissidir. Bir taraftan nasıl oldu diye düşünürken, diğer taraftan kendi kendimi sorguladığım çok olur. Zihnim, hiçbir değeri olmayan bir sonuca üzülüyor olmakla yenilgi hissi arasında gidip gelir.

Maraş’taki yangın ve ardından yaşadığımız süreç ile ilgili olarak bunun ne alakası var diyebilirsiniz. Ancak kendi açımdan benzeri bir huzursuzluğu yaşadığımı itiraf etmeliyim. Günün sonunda Maraş meselesi üzerine uzun süredir farklı biçimlerde dahil olmanın verdiği yakınlık, Kıbrıs konusunda bir değişim bekliyor olmanın umudu ve bu beklentilerin tatmin olmadığı gerçeğiyle yüzleşmenin huzursuzluğu da diyebiliriz bu hisse.

Agamben ‘egemen olanın’ istisna halinde belirleyici olan olduğunu söyler. İstisna halindeki anlayış bir anlamda da egemenliği elinde bulunduranı, egemen anlayışı ortaya koyar. Aslında halk egemenliği deyip, halkın iradesini elinde bulunduranın kim olduğunu anlamak için sürer durumu değil, istisna durumuna bakmamız gerektiğini telkin eder Agamben kendinden on yıllar önce Karl Schmidt’in çalışmasını yeniden yorumlarken.

Maraş’ta çıkan yangın ise tam bir istisna haliydi. Hiç beklenmedik bir noktada yangın çıktı. Günün sonunda müzakere sürecinde işler tıkırında gidiyor, müzakerelerin ele alınış biçimi yolunda gidiyor ve hatta ‘Kapalı Maraş’ı Yılanlara bırakmayacağım’ diyen bir lider de süreci yönetiyorken oldu bu. Ancak önceki paragrafta dediğimiz gibi istisna halini ortaya çıktığında bir anda yine statükonun ruhu hortladı.

Kıbrıslı Rum liderliği, ister iyi niyetinden isterse fırsatçılığından bir yardım penceresi açtı. Yardım elini uzattı. Yeşil hattın önünde destek ekiplerini sundu. Yangını beraber söndürelim. Bu meseleyi çözelim dedi. Son derece yapıcı bir teklif sundu. Hani istemem ama yan cebime koy da demedi. Mesela ‘Yangın sırasında sizinkiler bizimkilere bir şey yapmayacağının garantisini verirseniz biz de 30’a 70 oranında yardım sunarız’ gibi bir şey de söylemedi.

Ancak biz egemen anlayışı ortaya koyduk. Ne Kıbrıslı Rum toplumundan destek almayı seçtik, ne biz hallederiz deyip kendimiz halledebildik. 1950’den beri yine bildiğimizi okuduk. Önce İngiliz üs yardımına başvurduk sonra Türkiye’den gelen yardımı geri çevirmedik.

Yıl 1957 mi ? Hayır!

Yıl 1967 mi ? Hayır!

1974 mi? Yine Hayır!

Benim için Akıncı’nın liderliği bizi biraz da biz yaptığı için değerli aslında. Yani kendi sorunlarımızı kendimizin çözebileceğine inandığımdan eğer çözemeyeceğimiz durumda ise akılcı bir biçimde hareket edeceğine inandığım için önemli.

Milliyetçi gürültüye kapılmayacağı için önemli. Kendi kapasitesiyle çözüm üretemediği noktada ulustan değil mantıktan hareket edebileceği için önemli.

Yani 100 metre uzakta ortağımız olacak siyasi iradenin yardım dururken, kilometrelerce uzaktan alınacak ‘ulusal kardeşimize’ ihtiyaç duymayacağına inandığımız için önemli…

Bugün istisna halini yaşadık. Liderin ancak anlayış değişimini pratikte uyguladığı zaman değişimi başarabileceğini gördük. Aksi halde egemen zihniyetin içinde kaybolabileceğini gördük.

Bu yangın 41 senelik ölü kenti daha fazla öldürmedi. Ancak yardım elini kibarca geri çevirirken, insanlığımıza sırtımızı döndük. Türkiye’den gelen yardım ile ‘yangın olayını da kurtardık’ diye derin nefes alanlar, egemen aklın denizinde boğulduğunun farkına varmadı.

Bu belki yaşadığımız en önemli istisna hallerinden biriydi. Başarısız olduğumuz bir denemeydi. Bende yarattığı his ise işte yukarıda anlattığım gibiydi. Biraz boşluk, biraz düğümlenme ve biraz da bönlük

Mertkan Hamit

(ilk hali gazeddakibris sitesinde yayınlanmıştır)