Utanmaktan Usanmak ya da Kalınbağırsakta Yaşama Hali…

Bugün 26 Ağustos 2017.

Bugün Derinya Plajı yeniden KKTC ve TC vatandaşlarının kullanımına açıldı.

İlerleyen yıllarda tarihte bugünü not alanlar ne yazacak?

Spotlar şeklinde özetleyeyim:

“Gece gündüz siyasi eşitlik ve temel insan haklarının ihlal edildiğinden şikâyet eden Kıbrıslı Türk toplumu, 26 Ağustos’ta utanılacak bir şey yaparken, siyasi eşitlik talebini sadece bir müzakere pozisyonu olarak kurguladığını ilan etti.”

“Eş zamanlı olarak insan haklarına duyarlı olmayıp, insan hakları talebini yaparak iki yüzlü bir tavır takındı. Tarihinde ganimetçilik gibi utanacak başka şeyler yapmış olan Kıbrıslı Türkler belki de bu yüzden rahat davranmış olabilirler.”

“Kıbrıslı Türkler kendi yönetimi altında olduğu iddia ettiği bölgede, geçiş noktası açılacağını duyurduğu Derinyaya giden yolun maliyetini Avrupa Birliğine ödetmekten geri kalmadı. Geçiş noktasının 2 yıl geçmesine rağmen tamamlanmamış olmasından dolayı yeni girişimler yapmadılar. Bundan rahatsız da olmadılar. Askeri bölgenin içinde yer alan sahile erişim kolaylaştırılmış, AB parası ile finanse edilen yol başka amaç için kullanılmıştır.”

“Mağusa Belediyesi, Derinya Plajı olarak bilinen bir sahil şeridini, sadece Kıbrıslı Türk ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanımına açıp, bunun adını da “Halk Plajı” olarak adlandırdı. Kentte yaşayan binlerce yabancı öğrenciye uygulanan ayrımcılığın yanında, turist olarak ülkeyi ziyaret edenlere de erişemeyecekleri bir plaj açtı. Adadaki Kıbrıslı Rum sakinlerle ise ülkeyi bölüşmeyi hedeflediğini söylerken, bir sahil konusunda bile askeri bariyerleri aşıp bir uygulama gerçekleştiremedi.”

“Ülkede yeni siyaseti temsil eden ana akım sağ ve sol siyasi partilerin liderleri tek kelimelik bir açıklama yapma ihtiyacı bile duymadı. Çözüm odaklı siyaset izleyeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Akıncı da aynı şekilde bu konuda açıklama yapma ihtiyacı duymadı.”

****

Derinya plajı bu detaylarla hatırlanırken, bir köy meyhanesinde bu tepkisizliğin dayanılmaz hafifliği yaşanacak. Her gece bir parti, partilileriyle yemekli toplantılar düzenleyecek.

Ayrımcılık gibi gereksiz meseleler gündemlerini işgal etmemeli, bardaklar iktidara bir gün daha yaklaşmaya kalkmalı…En fiyakalı olan ve en etkili konuşana mikrofon uzatıldığında ise uzun uzun anlatacak hak, hukuk, temizlik meselelerini…

Bizler ise koyun gibi dinleyeceğiz, kaybettiğimiz davanın kazanılmaması için elinde geleni ardına koymayanların hikayelerini…

Derinyada ayrımcılığa karşı duramayan bir insan LGBT haklarına taraf olabilir mi mesela… Ya da başka bir insan hakkına…

Mesela, 43 senedir tutsak tutulan kentin, kıyısındaki plaja yabancıların giremeyecek olması bilmediğimiz güvenlik bahaneleriyle normalleştirilecek olmasına, karşıtlık göstermeyecek fiyakalı ve mikrofona konuşmayı seven arkadaşlar…

Kuşatıldığımız ordu, elçilik ve yerel işbirlikçilerin yaptığı icraat ortadadır:

İstenmeyen Derinya Plajının açılması ve arzulanan Derinya geçişinin açılmaması…

KKTC dediğimiz yerin yapılanması, insanlara, kimin çıkarlarının önce geldiğini açık seçik göstermekte…

Bu bölgeden kimin geçeceğine “onlar” karar verir.

Bir bölgenin kalkınmasın “onlar” karar verir.

Ve eğer sahile gidip eğlenmek isterseniz, nereye gidip eğleneceğinize de “onlar” karar verir.

Bir tarafınızda yeşil hat, diğer tarafınızda ölü bir kent varken size süngü gölgesinde eğlence sunuyorlar.

Hiç şikayet etmeyin!…

Sessizlikleri ardından, mikrofon uzatılanlar ise bunu yüceltmeyi tercih edecek önümüzdeki günlerde…

Elçilik, ordu söz konusu olunca iktidar ve muhalefet bir oluyor. İşbirlikçi rollerini çok iyi oynuyorlar.

Elele verip, Doğu Akdeniz’in kalınbağırsağında yaşadığımızı yüzümüze vuruyorlar.

Utanmıyorlar.

Utanmayacaklar.

Sonra da dönüp; “43 senelik kalın bağırsağın temizlenemez olduğunu konuşmayın, onun yerine yapacağımız bumbarı düşünün” diyecekler…

Temizlik İçin Önce Pis Kokudan Kurtulalım

Ada yarısında yeni siyasi reklam kampanyası ev içini toparlamak denildiğinden beri, bu konuya dair herkes pozisyon ortaya koymaya başladı. Aslında, hemen herkes, yolunda gitmeyen KKTC düzeninin reforma ihtiyaç olduğu noktasında hemfikir. Kimse, yolsuz siyasetçilerin kendi ve ahbapları için kamu mallarını cukkalamasından memnun değil. Gücünü kişilerin ekmeği ile oynayacağı bir alan olarak kullanmasından da hoşnut değil. İstihdam sözü ile hantal ve iş yapamaz yapılar yaratılmasından memnun değil. Yolsuzluk ve çifte standarttan rahatsızlık yeni şeyler değil, bunlar hepinizin çok iyi bildiği şeyler.

Ev temizliği iddiasına kuşkuyla bakılmasının esas sebebi ise, konunun müzakereler sonrası oluşan havada, federasyonun ikamesi olarak ortaya konulmasından kaynaklanıyor. Elbette ev içini temizlerken, Kıbrıs sorunun neticelendirilmesine yönelik adım atmak isteyen atabilir. Ancak tam tersi de mümkün. Eğer bir ev varsa, ve arzulanan ev temizliği ise Kıbrıslı Rumların siyasi iradesinden bağımsız olarak tüm bunlar yapılabilirdi, yapılmadı.

Yapılmadı, çünkü eski siyasetçilerin tümü tembel miydi? Herkes yolsuz muydu?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü sürer durumun ilgili aktörleri buna olanak sağlamadı. İlgili aktörler sadece Kıbrıslı Türk siyasi eliti mi?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü bu kadar senedir etkin olarak iç işlerini etkileyen Elçilik boyunduruğu böyle olsun istemedi. Eğer bugün buna yönelik bir talep getirdiyse bunu yapmak mümkün olabilir. Ancak, insanların rahatsızlığı ile elçilik boyunduruğu arasında bir ilişki kurarsak, elçiliğin sözü Kıbrıs Türk siyasi iradesinin üstündedir. Çok daha büyüktür. Elçiliğin işbirlikçileri, KKTC derin yapılanmasındaki aktörler, yolsuzluğa açık çek veren üst düzey bürokratlara dokunmadan evi temizlemek mümkün değil.

Bu yüzden sadece meclise yeni yüzler göndererek sorun çözülmez. Kıbrıs’ın kuzeyinde “establishment” olarak göreceğimiz, derin yapılanmayı yani “Ordu – Elçilik – Yerel İşbirlikçilere” karşı adım atmadığınız sürece, onlar sizi madara eder, evinize gönderir.

Kuzey Kıbrıs’ın “establishmentine” dokunmadan, onların beklentileri doğrultusunda yürüyerek ise özgürleşme değil daha büyük tutsaklık yaratacak adımlar atılacağı kesindir. İnsanların hali hazırda rahatsız olduğu meseleleri, adanın geleceğinin ne olacağı sorusu ile ikame etmek ise seçilmek isteyenler için ucuz bir fırsatçılıktan başka bir şey değil. Adadaki derin yapılanma için ise, adayı yurt bilenlere karşı gerçekleştirilmiş büyük bir darbeden başka bir şey değildir.

Geleneksel sağ / sol ayrımının Kıbrıs Sorunu üzerinden olmasından dolayı, yeni sağ bu konuda kendine yeni bir başlangıç noktası oluşturma arzusunda. Bu yüzden Kıbrıs Sorununu yok gibi sayıp, bu konu olmadan da adımlar atmayı yeni bir hegomonik söylem olarak kurguluyor. Adayı yurt bilenleri görmezden gelip, kısa dönemde iktidar olma arzusunu yakalamak istiyor. Yeni sağ, Pirus zaferi için kolları sıvamıştır.

Yeni sağ apolitik siyasetin alanı temiz toplum yaratmak üzerinden şekillenirken, yeni sol, yeni bir şey ortaya koyamıyor. Karşı hegemonya inşa edemiyor. Kapsamlı çözümün imkansızlığı ile yüzleşince, yeniden kapsamlı çözüm demek gerçekçi gelmiyor. BM parametrelerine uygun yeni bir metodolojiyi oluşturup bununla ilgili adımlar atmaya mesafeli bakıyor. Akıl karışıklığı, Türkiye ile oluşturulmuş “kapsamlı çözüm” dengesi ve garanticiliği gibi faktörlerin nedeniyle de KKTC işlerine odaklanmaya ve buranın yaratacağı olanaklara ortak çıkmayı tercih ediyor. Yeni sol, bir anda yeni sağın kuyruğundaki maşrappa oluyor.

Şeffaflık siyaseti rafa kaldırılmasın. Ancak konuyu açıkça konuşalım:

Karşı hegemonyayı nasıl kurarız?

Adadaki derin yapılanmaya, Ordu – Elçilik ve Yerel İşbirlikçilere karşı nasıl bir tavır sergileriz?

Tutsaklığı değil, özgürlüğü kazanırız?

Geçtiğimiz günlerde Radyo Mayıs’taki program sırasında Mustafa (Öngün) bir ifade kullandı. Bu ifade bana göre ev temizleme muhabbetinde de açık seçik sorulması gereken esaslı noktayı işaret etti. Mustafa’nın ifadesiyle ortaya koyarsam: “Evin içini temizlemek isteyenler var ancak evin ortasındaki fili görmezden geliyorlar.”

Evin ortasındaki filin yarattığı pisliği her gün temizleyip evin hijyenik olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’nin askeri, mali ve siyasi varlığı filin kendidir. Gerçekten fili görmezden mi geleceğiz yoksa fil ile ilgili konuşmaya mı başlamalıyız.

En çok da ev temizliği diye yanıp tutuşanlar konuşmalı bunları.

Kaç askeri personel Kıbrıs’ın kuzeyinde yer almaktadır?

Yıllık bütçesi ne kadardır, kaynağı nedir ?

Bu bütçe etkin bir şekilde kullanılıyor mu ?

Askeri kontrol altında tutulan alanda neler oluyor ?

Kuzey Kıbrıs’taki Türk Silahlı Kuvvetleri adadaki en az denetlenebilir en az şeffaf olan yapılanmadır. Bu durumun denetlenmesi ve şeffaflaştırılmasına yönelik siyasi bir talep ortaya koymak için geç kalmadık mı?

Sorunu çözmek için ilk adım süpürgeyi önce askere yöneltmekten geçmez mi? Yok eğer o çözümden sonra olacak bir konu ise, esas niyet tutsaklıktan başka ne olabilir ki ?

Mesela, ilk siyasi söylem askerin mevcut kalabalık yapısının azaltılması olamaz mı?

Kıbrıs’ta bulunması gereken ve çözümün birinci gün gelmesi gerektiği rakama getirmek için neyi bekliyoruz. 30 bin ile 55 bin arasında olduğu iddia edilen rakam yerine, hemen yarın bu sayı İttifak Anlaşması sayısına, yani 650 rakamına indirilemez mi? Ya da en azından güneyde bulunan Yunan askeri sayısına getirilmesi talep edilemez mi?

Özetle, evin ortasında 43 yıldır yerinden kıpırdamamış bir fil var. Ev temizleyeceksek önce fili dışarı çıkaralım. Çünkü etraf çok pis kokuyor….

Mertkan Hamit

Yürüyeceğimiz Yolun Minareleri!..

 

İsviçre’nin yeni bir kasabasında yeni bir görüşme süreci başladı. Olumlu, olumsuz, umutlu yada ümitsiz olabiliriz.

Bir kısmımız değişimden korkuyor. Bazıları güvenlik diyor bazıları ekonomi. Çok şey söylüyor ve çok şey farz ediyoruz.

Olacak işler kadar olmayacak işleri düşünüp ona göre planlar kuruyoruz.

Yol boyu askeri bölgelerin olduğu bir hayatı geri de bırakıp, “Askeri Bölge Girilmez” tabelalarının hayatımızı kuşatmadığı bir hayata alışmak kolay olmayacak eğer başarı sağlanırsa…

Tank görmeden büyüyecek çocuklar mesela. Tankların gölgesinde savaşsızlığın koşullarına alıştık ancak insan öldürme araçları olmaksızın barışı ve özgürlüğü kendi ülkemizde belki de ilk kez yaşayacağız. Eğer İsviçre’deki biraderler caseretlerini toplayıp doğru adımları atabilirlerse…

Özgürlüğün bedelinin en yüksek değer olduğunu çok iyi bilir bu adanın insanları. Köyünü, evini adanın bir yarısında bırakıp diğer yarısına göçmüştür binlercesi bu adada… 13 sene önceye kadar öteki yarısına geçemediğimiz ülkemizde, bazılarımız otobüs camından son kez baktığı köyünü 40 yıl sonra harebe olarak bulmuştu, ya da bulamamıştı.

Kim ne derse desin, bu ülkenin kuzeyinde sıkışıp kalan insanlar, özgür olamamanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Çünkü çok kez milliyetçi hezeyanın kurbanı olarak bedel ödemişlerdir.

“Osmanlı artığı” denilerek Helen Milliyetçisi komşusunun süngüsüne kurban olmuştur, “Sizi biz kurtardık” deyen ağababasının aşağılamasına da…

Haysiyet meselesi yapmak bir tarafa dursun, çoğunda kuyruğunu sıkıştırıp oturmuştur köşesine… Ancak bazen öfkelenmiş, meydanları doldurmuştur. Silah kuşanmış köyünü de korumuştur.

Çok kez hayal kırıklığı yaşamıştır. Çok az şey başarmıştır. Gel gelelim, hayat bizi kritik bir evreye getirdi yine.

Ancak, başarısız olursak KKTC’nin kendi yolunda yürüyecekse, hangi yola girdiğimizi  her gün çok daha iyi öğreniyoruz.

Bakın, bugün de TC Büyükelçisi Derya Kanbay, Ticaret Odası başkanı Fikri Toros’a “posta koyuyor”…

Ülkendeki içişlerine bak, seni ilgilendirmez İsviçre’nin değerleri diyor.

Seçilmiş oda başkanını, Kıbrıs türk toplumunda kurulduğu günden beri tarihisel bir öneme sahip bir kurumun başında olan bir kişiye haddini bildiriyor atanmış bir bürokrat.

Sen sokaktaki cipslere bak, özgürlüğe dair konuşulacaksa onun zamanına ben karar veririm diyor, diyebiliyor.

Fikri Toros’un Kıbrıs’ta federasyon konusunda aktif desteğini sorgulamak kimsenin haddine düşmez. Ancak, büyükelçi, yolunu şaşırıyor. Federasyona dair umutlu olmasına kızıp, peşkeşin  hesabını ona soruyor. Konuyla sorumlu olan Denktaş Bey’e sormaya cesareti mi yetmiyor mesela ?

Sahi Kanbay ne yapmak istiyor ?

İfade özgürlüğüne tahammül mü edemiyor ?

Fikri Toros’un Kıbrıs konusunda umutlu olmasından neden bu kadar rahatsız oluyor ?

Yoksa açık seçik bize yürünecek olan yolumuzu mu göstermeye çalışıyor ?

 

 

Gandır Çocuğu…

 

Tarihe mal olmuştur, “gandır çocuğu taksim istesin” sözü… Kaç sene önce, ilk kez kim söyledi bilmiyorum. Ancak, ada yarısının bize düşen tarafı bu sözü her başarısız çözüm girişiminde hatırlamak zorundadır.

Görüşmelerin başarısız olma ihtimalinin ardından, sıkı milliyetçiler kadar, makul liberaller ve ‘öngörülü’ çıkarcılar avuçlarını ovuşturmaya başladı.

Süregiden durumu ahalinin kabullenme ihtimalini de iyice ölçüp tartanlar mağrur bir biçimde sessiz bir karşı koyuş gösteriyormuş gibi yaparken, eş zamanlı olarak da yükselen milliyetçi rüzgarı nasıl arkama alırım hesaplarına girecek…

Sıkı milliyetçilere pek söyleyecek sözüm yok… Ne de olsa onlar hayallerine ortak arıyorlar ben deyim 30 siz deyin 40 – 50 kusur senedir. Ancak makul liberaller ile ‘öngörülü’ çıkarcılar “gandıran” kendileri olmadan bazı şeyleri kotarma derdinde.

Zaten öteden beri “bırakınız yapsınlar ve de etsinler” kafasında olanlar, Türkiye’ye dil üzerinden akrabalığımızdan kaynaklı, ne yapsak ödenemeyecek olan borcun bedelini, Türkiye’nin yüce ve ülvi çıkarlarını her koşulda koruyarak ödemek gayretindeler. Bu yüzden de kendilerini bir anda büyük satranç oyunun önemli aktörü olduğunu varsayarken, piyon bile olamadan kendilerine vezir muamelesi yapılacağı günün hayaliyle “taviz vermezük” diyenlerle dirsek teması içinde “ya taviz verürsek neler olur!” diyorlar.

“Taviz verürsek, Anastasiadis seçimlerden sonra bizi orta yerde bırakacak…”ya da “Taviz verürsek, eşitliğimizi garanti altına alacağımız kozlarımız ortadan kalkacak” cümleleri bu aralar makul liberaller ve öngörülü çıkarcılar tarafından sıklıkla dile getiriliyor.

Hele bir anlasak ne istediklerini, o zaman her şey çok daha kolay olacak. En azından bir çizgi çekmek mümkün olacak. Ancak hata biraz da bizde… Bir türlü anladığımızı kabul etmiş değiliz böylesi makul ve öngörülü tipleri…

Mesela bir önceki barış girişiminin başarısızlıkla sona ermesine makul bir tavır mı sergilemişti Ferdi Sabit Soyer hükümeti, Maraş ve Omorfoyu öncelikli kalkınma alanı belirlerken… Sahi, Annan Planına göre “verilecek” bölgelere yatırım yapmayı sistematik bir politika olarak benimsemek ne çeşit federalist bir tutumdu? Bir sabah uyandığında bir böceğe dönüştüğünü farkeden Gregor Samsa ile ne farkı vardı bu “öngörülü” tutuma sahip memleketlümün…

Madem olmadı o zaman resti çek, all-in!..

Hiç çözülemeyecek hale getirelim ki, buralara bir daha uğrayan iflah olmasın…

***

Diriltiyoruz yine iflahını kesme arzularını…

Şimdi yeni bir ezber çıkıyor piyasaya… Kadife boşanma senaryoları yazanlar derneği ilk senaryosunu iftiharla sunar. Filmin adı: AB üyesi tam bağımsız KKTC…

Satın alanı olmazsa suçlusu AB’dir ya da “komşu” Kıbrıs Cumhuriyeti ya da Kadife Boşanma Senaryoları Yazanlar Derneği diline uygun söylersek: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi…

AB üye devletleri için de en önemli şey, kendi üyesinin toprak bütünlüğünden vazgeçip, daha kendi bile ne olduğuna karar verememiş olan Kıbrıslı Türklere iftihar ve gururla bir devlet hediye etmek olacak, herkes de buna inanacak…

Komik geliyor ama garip gelmiyor. Çünkü, mantık dışı saçmalıklara inanma eğiliminin bu kadar yüksek olduğu bir cemaatte buna da inanan birileri çıkacak elbet. Ellerini ovuşturarak gece taşralı yatıp sabah Avrupalı bir KKTC vatandaşı gibi uyanmak isteyecek… Toprak verse bile, malın mülkün tazminatını vermeyecek. Gaz desen onda da ortaklık isteyecek! Herşeyi isteyecek, hem zaten bir gece önce de rüyasında tek boynuzlu atları görmemişmiydi…

 

 

Mertkan Hamit

 

Soldan Düşünceler: Alternatif Ekonomi (1)

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Bir süre önce, KTÖS tarafından açılan bir pankartta yer alan, “Ne Paranı, Ne Paketini ne de Memurunu istemiyoruz!” söylemi, Kıbrıs’taki egemenlere karşı verilmiş, dikkate değer bir karşı çıkıştır. Sosyolojik koşulları hesaba katarak, sıradan insanların bu söyleme dönük tepkilerine baktığımızda, bu karşı çıkışın sol çevrelerden açıkça destek aldığını söyleyebiliriz. Sağ çevrelerde ise üsluba dair eleştiriler vardır. Sağ, üsluba dönük kaygıları dile getirmesine rağmen gizliden gizliye uygulanan politikaların Kıbrıs Türk toplumunun onurunu zedeleyici niteliğinden dolayı da karşı çıkışa hak verir. Bu söyleme sadece işbirlikçi çevreler açık bir hiddetle karşı çıkar. Bu noktada bir pankartta ortaya konulan talebin yarattığı fırtına bile Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasındaki ilişkilerin ekonomi bağlamında kamplaşmalara yol açacak kadar problemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye, gerek iktidarların ideolojik kaygıları, gerekse dönemsel çıkarlar ekseninde Kıbrıs’a dönük ekonomi politikalarını belirler. İktidarda kim olursa olsun Kıbrıs Türk tarafı ekonomi politikalarında denk bir özne olarak ilişki kurmakta ise zorlanmaktadır. Bu zorlanma, hem yardım alan taraf olmanın dezavantajlı hali, hem de etkin bir ekonomik model oluşturamamanın basiretsizliğinden ötürüdür.

Borç alan tarafın asimetrik koşullarını giderebilecek olan etkin bir ekonomik model önerisi
sunması ile doğrudan ilişkilidir. Bu yüzden geçmiş ve gelecek iktidarların bu konudaki zaafiyeti sarihtir. İlerici alternatif iddiasında olabilmek için ise alternatif ekonomik model üzerine kafa yormak gerekir. Yazının kapsamında ilerici alternatifi sunabilecek tek adres Kıbrıs Türk soludur. Bu yüzden esas amacım bunun üzerinden ilerici bir alternatifin düşünsel ve pratik boyutlarını ortaya koymaktır.

Kıbrıs Türk solu kültürel, politik ve beşeri sermayesi sayesinde varoluşsal krizlere rağmen kendi kendini sürdürmeyi başarabilen önemli bir külliyata sahiptir. Ancak solun ekonomi ile ilişkisine baktığımızda, hem düşünsel, hem de pratik anlamda iyi bir karneye sahip olduğunu söyleyemeyiz. İster iktidarda, ister büyük kitleleri temsil etmekten uzak ücra bir alanda olsun, sol için ekonomik başarılara sahip olması mucize gibi nitelendirilmistektedir. Mucize nitelendirilmesi, bir tarafta evrensel anlamda sistematik bir algısal tahakkümün sonucuyken, diğer tarafta da solun ekonomiyi anti-kapitalist iddiası ile ele alıp, yapıcı bir çözüm modeli üretememe kolaycılığından kaynaklanır. Tıpkı, KTÖS’ün pankartında karşı çıkışının yanında ikna edici bir alternatifi koyamaması gibi bir paradoks yaratır.

Dayatmalara karşı yazının başında aktarılan çıkışa iktidarların ilk tepkisi: “Türkiye’den para gelmezse ne yaparız?” şeklinde olur. Ardından da ekonominin basit bir maliye formülüne indirgendiği “denk bütçe” söylemi kullanılır. Bu noktada ilerici bir alternatif ekonomik anlayışının da zihniyetteki sonu gelir.

Meseleyi çözümlemek için en çok karşılaştığımız bu iki söylem ve yarattığı algı ile başlamakta yarar var. Sol için politik ekonomiden bahsediyorsak, başlangıç noktası makroekonomik anlamda enflasyon, bütçe açığı, gayri safi milli hasıla gibi ölçülebilir ve ülkeleri totalde disiplin altında tutmaya yarayan kavramlardan gitmek olmamalıdır. Sol alternatif ekonomiyi matematik değil, üretim ve dağıtım ilişkilerinin aktörleri üzerinden konumlandırdığı zaman anlamlıdır. Meseleye soldan bakan bir iktisatçı için ülkedeki “Gaysi Safi Milli Hasıla” artış veya azalışının hayata yansıması farklılıklara sahip olduğunu bilir.

Örneğin, büyük bir Kamu İktisadi Teşkilatını, özelleştiren bir ana akım ekonomik davranış, gayri safi milli hasılaya büyük bir katkı yapabilir, ancak devletten özele geçen kurumun çalışanlarının bir kısmının işsiz kalması yeni sahiplerin kurumu rasyonalize etme çalışmalarının başında gelir. Hal böyle olunca, gayri safi milli hasıladaki artış ile insanların daha yüksek yaşam seviyesine ulaşması arasındaki ilişkinin kesinlikle pozitif yönlü olduğunu iddia etmek zorlaşır.

Bir başka makroekonomik gösterge olan, gini katsayısı da ülkedeki gelir uçurumunu
hesaplamaya yarayan yöntemdir ancak hayata dair yorum yapmakta her zaman işe yaramaz. Çünkü bu yöntem de modern aklın bir ürünü olarak bir bütün üzerinden yorum yapmaya amaçlar. Bütünün ölçülmesi pek de mümkün olmayan alternatifi olan bireylerin hayat kalitesi gibi noktalara dair net bir yargı ortaya koyamaz. Çokça duyduğumuz diğer makroekonomik terimlerde (Ör: enflasyon, faiz oranı, bütçe açığı vb…) mali davranışları disiplin etmek dışında pek bir işe yaramaz. Foucault’nun Disiplin ve Ceza’da Panopticon benzetmesinin ekonomi üzerinden yansımalarını görebileceğimiz bu disipline edici davranış türü, modern iktidarın kitleleri kontrol altında tutabilmesine yönelik çalıştığını da bir kez daha kanıtlamaktadır.

Makroekonomik varsayımların sağlanması üzerine sarf edilen çabaların günün sonunda yeni bir ekonomik düzen yaratamayacağı sarihtir. Ancak bu, tümden makroekonomik istikrar hedeflerinin anlamsız olduğu anlamına gelmemelidir. Demek istediğim, alternatif arayışı sadece bütçe açığı, enflasyon hedefi gibi makroekonomik dengelerde aramanın beyhude bir çaba olduğudur.Profit

Alternatif ekonomi için daha uzun erimli bir çalışma alanı ve anlayış gereklidir. Ekonomik aktörlerdeki dönüşüm sağlanmadan, alternatif ekonominin yaratılması mümkün değildir. Bu bakış açısıyla, ekonomideki aktörlere dair alışkanlıkların ve anlayışların yeniden tanımlanması gereklidir. Bu da bizi makroekonomiden çok mikroekonomiye yoğunlaşmaya çağırmaktadır. Mikroekonomi devletin maliye hesaplarını değil, üretim ve tüketim kapsamında süreçlere dahil olan ekonomik aktörleri çalışan alandır.

Dört yıllık bir iktisat fakültesinden mezun olan öğrencilerin belki de tek öğrendikleri mesele, bireylerin veya firmaların tek bir amacı olduğudur. O da “kâr” maksimizasyonu, yani en yüksek kâr oranına ulaşmak. Aslında bu klasik iktisadın dayattığı bir varsayımdır. Egemen anlayışın bu varsayım üzerinden şekillenmesinden ötürü, Homo Ekonomikus’un da bu davranışı sergilediği ve bunun dışında bir doğru olmadığı varsayımı üzerinden ekonomik ilişkiler şekillenir.

İşte iktisadın yapı bozumunun başlayacağı nokta burası olmalıdır. Klasik kuramın ötesinde bütün davranışlarımızın kâr (ya da tatmin) seviyesini en üst seviyeye çıkarma çabasından oluştuğuna dair iddiayı reddeden ve hâlâ daha çalışabilen ekonomik aktörlerin çoğaltılması koşulunda alternatif ekonomiden söz edebiliriz.

Bu noktada en genel anlamda ekonomik üretim ve tüketim süreçlerinin oluşan “kâr / artı değer” maksimizasyonu ile ekonomik döngünün tamamlanmadığını, döngüyü tamamlayacak bir admın daha eklenmesini hedeflemek gerekir. Daha net bir biçimde söylenecek olursa, kâr yaratılmasının engellenmesi değil, yaratılan kârın toplumsallaştırılmasının sağlanacağı yöntem alternatif bir ekonomiyi yaratabilir.

Bu anlayışla çalışan ekonomik aktörlerin çoğaltılması ile neo-klasik iktisadın dayattığı “ekonomik akıl” anlayışına ait çözümler de işe yaramaz olarak görülebilir. Bu durumda öne çıkan sektörlerin desteklenmesi ve geliştirilmesine dair oluşturulabilecek formüller de dayatmalara karşı ilerici alternatifin önerilmesine olanak sağlayabilir.

Sonuç olarak, alternatif mikro-ekonomik ilişkiler ve aktörlerin yeniden yapılandırılması önemlidir. Bunun için üretim sırasında ortaya çıkan ekolojik tahribat gibi dışsallıkları maliyet olarak değil, sorumluluk olarak algılayabilen bir yapılanma gereklidir. Kâr veya tatmin üzerinden kurgulanan hedonist insanın sadece bir varsayım olduğunu anlaşılmalıdır. Buradan hareketle, alternatif bir ekonomi için bireyin kolektif üretim ve tüketim süreçlerini destekleyebileceği bir aktör olarak ekonomik süreçlere dâhil edilebileceği bir açılım gereklidir. Bunun sağlanması için de ilerleyen yazılarda kooperatif ve sosyal girişim gibi alternatif modeller üzerinden bir tartışma yapılması hedeflenmektedir.

Yükseköğrenim’de Günü Kurtarmaktan Başka Ne Yapmalı

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Gaile Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Girne Amerikan Üniversitesi’nin (GAÜ) kimi çalışanlarına üç ay kadar bir süredir maaş ve çok daha uzun bir süredir sosyal sigorta yatırımlarını ödeyemiyor olmasından dolayı artan şikayetlerin etkisiyle başlatılan kampanya toplumun geniş kesimleri tarafından karşılık buldu. Çeşitli örgütler ve sendikalar bu konuya yönelik tepkilerini birer birer ortaya koyarken, mecliste temsil edilen siyasi partilerin ezici çoğunluğunda büyük bir sessizlik egemen. GAÜ örneğinden başlayan tepkiler, esasında, Kuzey Kıbrıs ekonomisinin kamu odaklı istihdam yapısının özele doğru kaymasından dolayı oluşan asimetrik koşullardan mağdur olanların sayısının artmasından kaynaklanan doğal bir süreç.

Özet olarak gelişmeler, özelde GAÜ ama genelde özel sektörde çalışan ücretli iş gücünün rahatsızlıklarının kamusal alanda tartışılmasına yönelik yeni ve önemli bir alan yarattı. Bunun gün yüzüne çıkması son derece faydalı oldu. Aynı zamanda tartışmanın çeşitli şekillerde sosyal medyada da yansımaları olması ve GAÜ çalışanlarının bir kısmının çalıştıkları “aileyi” olumlayan yazılar yazması işlenen suç karşısında sermayenin basiretsizliğinin acınacak bir örneği oldu. Sosyal medyada olumlu yazıları “beğenen” patron ve üst seviye yöneticilerin bu son derece “doğal” davranışları konunun daha da tartışılmasına zemin yarattı. Patronların bu acemi davranışları da gündemde konunun güçlenmesine yardımcı oldu.

Bu yazı ile gündemde olan bu sorunun belli başlı noktalarına değinilmesi hedeflenmektedir. Ayrıca, “yükseköğretim sektörü” ve bu sektör üzerinden geliştirilen söylemlerle sermayenin kendini nasıl “meşrulaştırdığını” göz önüne koymayı amaçlar.

Bu bağlamda, ilk cevaplanması gereken GAÜ’ye dönük neden bu kadar çok eleştiri yapıldığı sorusudur. GAÜ ile ilgili konunun gündeme yerleşmesinin en önemli sebebi, Kuzey Kıbrıs’ta büyük sermaye olarak nitelendirebileceğimiz kurumların, yasa tanımaz biçimde hareket edebilme özgürlüğünü kendinde görmesi ve bunun yarattığı rahatsızlığın toplumdaki geniş kitleler üzerine olan artık kabullenilemeyecek bir etki yaratmasıdır. Bu “özgürlük / yasa tanımazlık” kaba bir hal almakta, böylece kolektif bir hıncın gelişmesine neden olmaktadır.

Üstelik bu özgürlük / yasa tanımazlık iklimi siyasi partiler ve hükümet edenler tarafından kimi zaman açıkça kimi zaman da dolaylı olarak desteklenmektedir. Gündelik sohbetlerde bile bu tarz “saldırgan” sermaye gruplarının hükümete gelen ve gelme ihtimali olan siyasi partilerin maddi kaynağı olduğunu işitmişizdir. Kamuda çalışanların maaşlarının bile kimi zaman “büyük sermaye” tarafından sağlanan mali destekle ödendiği fısıltı olarak yayılmaktadır. Girne Amerikan Üniversitesi ve Yakın Doğu Üniversitesi gruplarının sadece Kıbrıs’taki değil Türkiye’deki iktidar ile de yakın ilişkilerde olması akılda tutulması gereken noktalardır. Sıradan bir işletme en basit bir iş yapabilmesi için vergi dairesinden veya sosyal sigortalar dairesinden “borcu yoktur kağıdı” edinmesi gerekmesine rağmen, büyük sermaye için bu tip engeller ortadan kalkmaktadır. Hal böyle olunca da, asimetrik ilişki gün geçtikçe kuvvetlenmektedir.

Üstelik “asimetrik ilişki” sadece yasa dışı destek mekanizmaları ile sınırlı değildir. Bizzat devlet tarafından da yükseköğrenim sektöründe bu koşullar geliştirilmektedir. Devletin “Kuzey Kıbrıs’ı bir üniversite adası haline getirme” söylemi uzun zamandır ortaya konulan ama müşteri olarak algılanan öğrenci sayısının artması ile önem atfedilen önemli bir ekonomik alan yaratılmıştır. (1) Bu devlet destekli gelişim, kimi zaman hükümet desteği biçiminde kimi zaman ise TC Yardım Heyeti’nin doğrudan sağladığı kaynakla sürdürülmektedir. (2) Özellikle; fuar ve tanıtım desteği, kısa dönemli kurs programları, üçüncü ülkelerden gelen öğrencilere burs gibi çekici araçlarla birçok insan Kuzey Kıbrıs’a gelebilmekte ve buradaki üniversitelerinde okumaktadır. Yaratılan bu alan devletin desteğiyle gelişmesine rağmen devlet bu noktada özne olamamakta. Sadece özel kuruluşların “değnekçiliğini” yapmaktadır. Hal böyle olunca da, siyaset ile sermaye arasında güçlü bir yolsuz ilişki oluşmaktadır. Bu yolsuzluğun sona ermesi için de, radikal bir biçimde şeffaflık talep edecek olan sivil toplumun gücü belirleyici olacaktır.

Yükseköğretim sektöründeki bir diğer sorun, bu sektörde iş yapan firmaların devletin desteği olmasa var olacaklarmış gibi bir imaj yaratılarak, “izolasyonlar altında inim inim inleyen Kıbrıs Türk ekonomisini geliştiren kahramanlar” olarak sunulması ve onların kutsallaştırılmasıdır. İzolasyon meselesini ve bu konu etrafındaki söylemleri kendi lehlerine kullanan yükseköğrenim sektöründe faaliyet gösteren üniversite limited şirketleri bir anda Kuzey Kıbrıs’ın “yüz akı” olduklarını, aksaklıklarına rağmen eleştirilmesinin toplumun çıkarları açısından zarar verici olabileceği dönük bir anlayışı ön planda tutmaktadırlar. Böyle yaparak hem toplumun duygularını hem de çalışanlarının emeğini acımasızca sömürmektedirler.

Tüm üniversitelerin kendine içkin sorunları vardır. Bu ülkede her şeye rağmen “birilerini istihdam etmek”, “zoru başarmak” gibi söylemlerle içkin sorunlarını saklamakta çekince görmemektedirler. Üstelik bu davranış sadece özel üniversiteler ile sınırlı değildir. Kamu üniversitesi olduğunu iddia eden ancak bir özel girişim mantığı ile idare edilen DAÜ’de de farksız bir durum yoktur. DAÜ-SEN ve DAÜ-BİR-SEN sayesinde emekçilerin hakları konusunda, toplu sözleşme de dahil olmak üzere diğer üniversitelerden fersah fersah ileride olan DAÜ, buna rağmen tıpkı GAÜ ve YDÜ gibi ekonomik faaliyetlerini kampüs içine hapsetmeyi sorun olarak görmemektedir.

Öğrencinin kayıt parası dışında kişisel gereksinimleri için harcayacağını da piyasadaki diğer firmalar kadar açgözlü bir biçimde ele geçirmeyi hedeflemektedir. Kampüs dibine Alışveriş Merkezi açmaktan çekinmemekte, lüks konut projeleri geliştirmekte, temel konaklama ihtiyaçlarını gelir sağlayacak bir meta olarak görerek bunu kendi bünyesine katmaya çalışmakta, Mağusa’daki en önemli doğal alan olan göl bölgesinde derslik ve yurt binası inşa edebilmektedir. Tüm bu faaliyetlerden gelen dışsallık olarak adlandırdığımız ve yapılan yatırım ardından oluşan sosyal, ekonomik ve ekolojik maliyetler kalemi ise üniversitenin kar yapması için görmezden gelinmektedir.

Yapay söylemlere tutunarak, içkin problemlerini meşrulaştıran bu anlayış yükseköğrenim kurumlarının esaslı bir sorun yaşandığını göstermektedir. GAÜ ve YDÜ gibi kurumların yasal yükümlülüklerin yerine getiremiyor olmasından doğan sorunların yanında akademik anlamda daha sarih sorunları da vardır. Mesela, akademisyenin sıradan bir ücretli memur olarak görüldüğü, çoğu zaman öğrenci kaydetmek, üniversite tanıtımı yapmak ve akla gelmeyen meslek tanımı dışında işleri yapmak da üniversite patronları tarafından, çalışanlara dayatılmaktadır. İş güvenliğinin olmaması ve tümden esnek çalışma koşullarının dayatıldığı bu sektörün ekonomiye yarattığı artı değer, kalifiye emeğin aynı anda birçok alanda kullanılması ile mümkün hale gelmektedir.

Diğer taraftan üniversitelerdeki eğitim kalitesi her halükarda sorgulamaya açıktır. Aşırı kalabalık sınıflarda, çoğu zaman ilgili bölümü okumaya yetkin olmayan öğrencilerin ve neredeyse hiç araştırma yapmayan ya da yapamayan akademisyenlerin sunduğu eğitim ne yazık ki yetkin mezunlar verememekte, bunun yansımaları işgücü piyasasında da üniversiteden mezun olan ancak kalifiye olamayan iş gücünün oluşmasına neden olmaktadır. Bu noktada yükseköğretimin “sektörleştirilerek” kişi sayısı hesaplarıyla kar güdüsüyle hareket etmesinin emek piyasasının geneline yarattığı sorun da ayrıca incelenmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, yükseköğrenim sektörü hızlı bir büyüme yakalamıştır. Ancak bu büyüme sadece doğal koşullar değil, aynı zamanda aşırı sömürü ve angarya çalıştırma dahil yasa dışı çeşitli işlemleri barındırmaktadır. Sektör sürdürülebilir bir yapıda değildir. Sektörün genişlemesinde araştırma ve geliştirme, hizmet sunumu gibi değer yaratan kalemlerin büyümesine yönelik herhangi bir adım atılmamıştır. Üniversitelerin ürettiği bilgi üzerinden gelirini arttıramadığı sürece, üniversite kurumsal amacını tamamlayamamakta ve yarı verimli biçimde çalışmaktadır.

Sektörün büyümesini kurumların etkin çalışmaması ile sağlanabilmesinin kaynağı şu an öğrenci sayısındaki artışa ve üniversitelerin yarattığı geliri yeni sektörlere yatırım yapmasıyla (yurt, alışveriş merkezi, restoran, benzin istasyonu, kafe, turizm acentesi vs…) sağlanmıştır. Bu sayının korunmasının sürekliliğinin garantisi olmaması, yan yatırımların öğrenci sayısından etkilenebilecek sektörlerde olması gibi sebepler üniversite balonunun patlaması halinde yaratacağı etkinin tahmin ettiğimizden daha büyük olacağı aşikardır. Şu an sektörün KKTC ekonomisindeki büyüklüğünü de hesaba kattığımızda bunun en az bankacılık krizi kadar büyük etkiler yaratabileceği gerçeği ile yüzleşmeliyiz. Bu da işsizlik ve fakirleşme gibi sorunlar yaratacaktır. Hal böyleyken, bir an evvel yükseköğrenim sektörünü kapsamlı bir biçimde ele alarak çalışanların sendikal haklarının yanında ekonomik olarak bağımlılıklarının ötesine geçen sürdürebilir bir stratejinin yaratılması zaruridir.

 

Notlar
(1) KKTC Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre 2014 – 2015 öğretim yılında 59618 kişi lisans, 8307 kişi master, 4129 kişi ön lisans ve 2467 kişi doktora programlarına kayıtlı bulunmaktadır. Bu toplam 74521 öğrencinin olduğuna işaret etmektedir.
(2) Devletin bu alanlarda hem söylem hem de doğrudan yaptığı destek liberal anlamda da rekabet koşullarına zorlayıcı bir durum yaratmaktadır. Her ne kadar da KKTC Yasaları devlet yardımlarında Rekabet Kurulunu denetlemekten yetkili kılsa da, bu faaliyet alanına yönelik henüz bir tedbir alınmamıştır.

Güneyden Alışveriş yapan Kıbrıslı Türkler ve Kuzeyden Alışveriş Yapmayan Kıbrıslı Rumlar Efsanesi Üzerine!

Sabah dikkatimi bir haber çekti. Haber, Kıbrıslı Türklerin, Güney Kıbrıs’ta yaptıkları kredi kartı harcamalarını ve Kıbrıslı Rumlar’ın kuzey Kıbrıs’ta yaptığı kredi kartı harcamalarını ortaya koyuyor. Bu rakamların veriliş biçimi belli başlı varsayımları güçlendirdiği için dikkatli bir biçimde bakmak önemlidir.

Mesela kredi kartı kullanım alışkanlığı gibi bilgilere sahip değiliz. Her ülkede kredi kartı kullanım yaygınlığı değiştiğinden ötürü, kredi kartı harcamaları ile nakit ödemeler arasındaki dengeyi iki tarafında aynı kredi kartı kullanım sıklığına sahip olduğu var sayılarak yapılıyor. Oysa, bu temelde çok farklı sonuçların çıkmasına neden olabilir.

Bir diğer nokta ise, verilen rakamların geçiş yapan kişi sayısına orantılı olmadığı. O yüzden Kıbrıslı Rumlar 6 Milyon, Kıbrıslı Türkler 14 milyon harcadı diye bir iddia ortaya koyarken geçen insanların sayısal oranına bakıp, geçiş sayısı ile harcama tutarını uyumlaştırmak daha önemlidir. Hatta daha güçlü istatistiklere ulaşmak için geçen insanların sayısı ile geçiş miktarı arasındaki oran da önemlidir. Örneğin ara bölgede çalışan biri olarak, sabah, öğlen ve akşamüstü KKTC’den giriş-çıkış yapıyorum. Bu benim geçiş sayımı anormal bir biçimde arttırmasına rağmen, aslında gerçek bir anlam ifade etmemektedir.

Tüm bu eksikliklere rağmen rakamlara dönecek olursam Ocak – Temmuz Arasında harcama miktarları 6.04 Milyon Euro harcayan Kıbrıslı Rumlar’a karşılık, aynı dönemde Kıbrıslı Türkler tarafından 14 Milyon Euro harcandığı görülmektedir.

Aynı dönemde Turizm istatistiklerine baktığımızda 853.358 Kuzey Kıbrıs’tan çıkış yapan KKTC vatandaşı olduğu görülmektedir. Kuzey Kıbrıs’a giriş yapan Kıbrıslı Rumların sayısı ise 492852 olarak verilmektedir.

Bu rakamlara baktığımızda Kıbrıslı Türkler güneyde yılda ortalama 16.4 euro harcarken (52.48TL), Kıbrıslı Rumlar’ın 12.3 Euro (40.59 TL) harcadığını görüyoruz.

Burada tartışılması gereken birkaç nokta vardır ve bunlar çoğaltılabilir:

  • Kıbrıslı Rumlar geçip para harcamaz ama Kıbrıslı Türkler çok para harcar söylemi yanlıştır. Neredeyse denk miktarlarda para harcandığı ortadadır. Esas olan Kıbrıslı Rumların geçişlerini arttırılmasına yönelik uygulamaların çoğaltılması ile ilgilidir
  • Kıbrıslı Rumların geçişlerinin arttırılması mümkündür. Çünkü bir önceki seneye göre Ocak-Haziran döneminde hali hazırda %14.1 oranında artış kaydedilmiştir.
  • Para harcamak için uygun olanaklar var mı ? sorusu araştırılmalıdır. Kıbrıslı Rumlar’ın hali hazırda neredeyse denk miktarda harcama yaptığı ortadadır ama bunu yapamıyor olmasının sebebi “milli” bir refleks mi yoksa Kıbrıslı Türk tarafının sunduğu mal ve hizmetler ve bunların orjinalliği ve kalitesi ile ilgili olup olmadığı araştırılmalıdır.

Sonuç olarak tek başına rakamların yanıltıcı olması provokasyona açıktır. Detaylandırıldığında durumun aslında tahmin ettiğimiz gibi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Geçiş noktalarının çoğaltılması, temas alanlarının arttırılması daha da olumlu etki yapacağı kesindir. O yüzden özellikle Kıbrıs Türk tarafının hem özel sektörde çalışma yapması hem de siyasi olarak geçişlerdeki sayıyı arttıracak adımlar atması gereklidir. Bunların a) güven yaratıcı önlemler ile ilgili uygulamaların çoğaltılması b) Kıbrıslı Rumlara dönük bilgilendirici işaret ve levhaların yapılması c) fiyatların TL ve Euro olarak kullanılmasıyla kur farkı riskinin azaltılması gereklidir. Ayrıca, KKTC dışişlerinin fanatik uslübunu değiştirerek daha barışçıl bir pozisyon belirlemesi ekonomik getiriler de yaratabilir. Aynı zamanda KKTC içişleri bakanlığının da, Kıbrıslı Rum ziyaretçilerin hali hazırda Kara kapılarını kullanan kesim olduğu için geçişleri arttıracak önlemler (kara kapılarının çoğaltılması) almasının yanında turizm bakanlığının da bu kapılara dönük çevre ve bilgilendirici tarafsız çalışmaları yapması olumlu etkiler yaratacaktır.

 

Mertkan Hamit