Denktaşizmden kurtulmak…

On yıllar sonra adadaki gazeteleri inceleyen bir araştırmacı ne diyecek.
Önce adadaki Kıbrıslı Türk siyasi seçkinlerin Kıbrıs sorunu bağlamında Kıbrıslı Rumları ve Yunanistanı suçlayan açıklamalarını okuyacak.
Hatta, düşman diye anlatılan Yunanistan’a dair köşe yazarları görecek
Birkaç sayfa çevirecek kuzeyin ekonomisindeki zorlukları zamlara yönelik şikayetleri okuyacak
Birkaç sayfa daha çevirecek bu sefer Kıbrıslı Türklerin Yunanistan’daki yangın felaketine karşı dayanışma çağrılarını, toplanan paraları hatta bir iş adamının “milliyetçiyim” ama diyerek yaptığı katkıyı okuyacak.
Ekonomik krizden dolayı borçlarını ödeyemediğini söyeyen birilerinin aynı zamanda düşman olduğu öğretilen bir ülkeye maddi katkı yaptığını okuyacak.
Bir başkasının düşmanca ifadelerini ve ona karşı çıkanların tepkilerini okuyacak.
Toplum dediğimiz şeyin tek bir kalıba sığmadığını, tek biçimde açıklanamayacağı sonucuna varacak muhtemelen araştırmacı.
Belki o zaman birileri “toplum lideri” sıfatını da sorgulayacak. Hangi toplumun lideri diyebilecek…
Toplumun hangi davranışının lideri diye soracak…
Hangi toplumun hangi iradesinin temsilcisi diyecek…
Seçkinlerin liderliğinin meşruluğu ancak katılımcı olup, farklı fikirleri bir potada birleştirip ondan yeni bir anlayış yaratabileceği zaman makul bir hal alır. Demokrasi bu noktada oluşur.
Geriye kalan ise otoriter eğilimlerden ibarettir. Otoriter eğilimleri gerçekleştirecek kadar muktedir olabilenlerin yaratacağı yönetim biçimleri ise birbirilerine benzer.
Bu açıdan yaklaştığımızda belki bu ülkede Denktaşizmin neden yine ve yeniden kendini yarattığını da daha iyi anlayabileceğiz.
Denktaşizmden kurtulmlak “iyi insan”, “sağlam insan”, “akıllı insan” olmakla ilgili değil, daha güçlü demokrasi ile mümkündür.

10 maddede Mağusa’da yerel seçim

1- Yerel seçimlerde son günlere girerken birçok bölgede sonuçlar kendini göstermeye başladı. Sonucu belli olmayan, seçmen tavrı netleşmeyen bölgelerin başında ise Mağusa geliyor. 5 adayın yarıştığı ancak 1 adayın hiçbir iddiası olmayan yarışta, mevcut başkan İsmail Arter’e karşı Ulaş Gökçe, Güneş Güneşoğlu ve Erol Adalıer aday.

2- İsmail Arter yarışa favori olarak başladı. Belediyenin elinde olması, gündelikçi olarak yapılan istihdamlar vs… ciddi bir fark ile kazanma şansı olduğuna inanılıyordu. Ancak, istihdam ters tepki yarattı. Her usulsüz işe alımda olduğu gibi, işe alınmayanlar neden bizde alınmıyoruz diyerek, tepki koydu. Güneş Güneşoğlu’nun aday çıkması ile kendi tabanının oyu bölündü. Şu an kazanamayacağı garanti diyemeyeceğimiz gibi, hızla oy kaybı yaşadığı da bir gerçek.

3- Geleneksel olarak Mağusa’da en genel hatlarıyla sol oylar %45, sağ %55 tabana sahiptir. Arter’in hızlı düşüşü ile Güneş Güneşoğlu’nun hızlı yükselişi birbirini besliyor. Mevcut koşullarda seçmen ortadan ikiye bölünmüş olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bu durumda Güneş ve Arter yarışında ipi iki taraf da koparmış değil ve ipi koparanın olmayacağı kitlenin bölünmüş kalacağı sabit gibi görünüyor. Ancak açık olan bir nokta, hala daha İsmail Arter’in bir adım önde göründüğü.

4- CTP adayı Erol Adalıer’in CTP’lilerin önemli bir bölümü tarafından sahiplenilmediği ilk günden biliniyordu. Buna rağmen, İsmail Arter’den rahatsız olan sağ kanada hitap edebilecek bir aday stratejisi dahilinde Ulaş Gökçe’ye destek verilmemişti. Ancak sağın alternatif adayı Güneş Güneşoğlu sahaya çıkınca, UBP’nin önemli isimlerinden Erdal Özcenk’i de yanına almış olması CTP’nin planlarını bozarak, Erol Adalıer’i CTP’nin yalnız adayı haline getirdi.

5- Mağusa’da önceki genel seçimde %21 oranında oyu olan CTP’nin kendi taban oyunun en fazla yarısına hitap ettiği düşünülen Erol Adalıer, Güneş Güneşoğlu adaylığı sonrasında sağa hitap edecek niteliğini kaybetti. Erol Adalıer’in sola hitap etme şansı da bulunmadığından, CTP’nin sağa yönelim stratejisinin sonuçsuz kalmasına sebep olduğundan dolayı, aynı zamanda da İsmail Arter yönetiminde belediye meclis üyesi olup da etkili bir muhalefet yapmış olmamasından dolayı samimiyet testini geçemedi. Muhtemelen seçimin yalnız adayı olarak son sıraya yerleşti.

6- Kapsamlı önerileri olduğundan ve sadece Mağusa’da değil diğer bölgelerde de ilgi topladığından Ulaş Gökçe ciddi bir psikolojik üstünlük kazandı. CTP’nin önemli bir bölümünün desteği, TDP’nin, YKP’nin desteği ile birleştiğinden bağımsız ortak aday niteliği güçlendi. HP’nin ise bir kısmının açıktan desteği, son zamanlarda da HP belediye meclis üyelerinin “cümbezin altı” mesajlarıyla da somut destek kazandı. Ancak hala daha bu seçimin belirleyici aktörü, genel seçimlerde HP’den yana tavır koyan sessiz kitle.

7- HP kitlesi yerel seçimlerde HP’nin ilkeleri ışığında temiz toplum, şeffaflık gibi ilkelerle hareket edecekse İsmail Arter’i desteklemesi mümkün değil. Muhtemelen tercihi bağımsız adaylardan yana olacaktır. Eğer HP ilkelerinde samimiyse, bu sessiz kitlenin Ulaş Gökçe’ye yönelmesi güçlü bir olasılık.

8- Mevcut koşullarda %55 sağ oyun; %20 Güneş, %30 Arter ile bölündüğü görülüyor. CTP’nin genel seçimlerdeki %21 oyunun en fazla yarısına civarına hitap eden Erol Adalıer bunun yanında %5 civarında sağ-merkez desteğini aldığı görülüyor. Bu açıdan baktığımızda Adalıer’in oyu %15 civarında olacak.

9- Ulaş Gökçe ise Mağusa’nın %30 civarındaki oylarının sahibi. CTP kitlesinin İsmail Arter’e karşı taktiksel oy olarak Ulaş’a dönmesi, HP’de de Ulaş’a doğru kayma hali yaşanıyor. Lefkoşa’da resmi olarak kurulan Harmancı ittifakının benzeri, Mağusa’daki doğal koşullar nedeniyle sessizce Ulaş Gökçe üzerinden oluşuyor.

10- Seçimde son güne girilirken İsmail Arter – Ulaş Gökçe yarışı yaşanacak. Kazananı sandık belirleyecek ama moral üstünlük Ulaş Gökçe’den yana…

Ev-içi Siyasetinin Ekonomi ile İmtihanı

Ev-içi Siyasetinin Ekonomi ile İmtihanı

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Ekonomi sözcüğü Yunanca Οἰκονομικά kelimesinden gelir. Oikos ev nemo ise dağılım anlamındadır ve aslında evin içini yönetmek anlamına gelir. Son yıllara Kıbrıs Türk siyasetinde evin içini temizleme söylemi damgasını vurdu ancak bu terimi söyleyenlerin ekonomi yönetimi konusunu öncelikli hale getirdiklerini söylemek oldukça güç. Ev içini temizlemek denirken daha çok etkin kamu yönetiminden bahsettiklerini görüyoruz. Ancak, ev içi siyaseti için Kıbrıs Türk siyasi hayatı açısından son derece belirleyici bir yıl bizleri bekliyor. Özellikle önümüzdeki üç ay, birçok önemli konuya dönük karar verilecek olması, gerek dörtlü koalisyonun, gerek Kıbrıslı Türk toplumunun geleceğini derinden etkileyecek. Ardından yoğunlaşacak ekonomik program oluşturma ve imzalama süreci ise önümüzdeki süreci daha net gösterecek.

Bu yazı ile murat edilen özel ve genel siyasi gelişmeler ışığında dörtlü koalisyonu bekleyen en önemli konulardan biri olan ekonomik sıkışıklığa dair belli noktaları öne çıkarmak ve bu doğrultuda bir değerlendirme ortaya koymaktır.i Ayrıca, bu yazı önümüzdeki günlerde kamuoyu gündemini daha yoğun bir biçimde meşgul edecek olan ekonomik protokole yönelik alternatif bir kavram belgesi olarak da görülebilir.

Ekonomik ve siyasi gündemde en önemli sorunların birinin döviz krizi olduğu açıktır. Her ne kadar da, tartışma kur rejimi etrafında şekilleniyor olsa da, belirleyici unsur, insanların alım gücündeki daralmaya yönelik bir çıkış formülü yaratılamamış olmasıdır. Ne kadar önlem alınacağına dair açıklama yapılırsa yapılsın, Türk Lirasının kırılganlık riskini azaltacak bir açılımın yaratılması imkansızdır.

Daha kötüsü, kur kaygısına cevap vermek adına konuşmalar yapılsa da, ne yazık ki yapılabilir olana, yani alım gücünü geliştirmeye yönelik herhangi yapıcı tartışma gerçekleştirilmemiştir. Seçim süreçi ve öncesinde siyasi partilerin yürürlükteki ekonomik ilişkileri sadece yolsuzluk üzerinden tanımlaması ve yolsuzlukla mücadelenin ekonomik adaletsizliğin çözümü olduğuna dönük bir anlayışın hakim hale getirilmesi de bu konuda çözüm odaklı düşünülemiyor olmasının temel sebep olabilir.

Gelinen noktada ekonomik açılım denilerek Türkiye Cumhuriyeti ile yapılan ekonomik protokolün ötesine geçebilecek bir planlama; ne herhangi bir siyasi parti, ne de dörtlü koalisyon hükümeti tarafından ortaya konulmuştur. Buna yönelik kapalı kapılar ardında, elitler düzeyinde bir çalışma yapılıyorsa, ekonominin gerçek aktörlerinin bundan haberdar olmadığı muhtemeldir. Bulunacak çözümlerinde, halihazırda oluşan asimetrik paylaşım ve bilgi nedeniyle karşılık bulamayacağı kuvvetle muhtemeldir.

Kuzey Kıbrıs ekonomisi dışa bağımlı olması kendine özgü bir durum değildir. Ekonomik ilişki doğası gereği bağımlılık yaratır. Ancak, dışa bağımlılığın niteliği farklılaşmalar gösterir. Kuzey Kıbrıs’ta bu bağımlılık niteliğine dönük ciddi problemler ve de paradokslar sözkonusudur.

Paradoksal durum sadece Türkiye Cumhuriyeti Elçiliği’nin ekonomi danışmanlarının hazırladığı ve hali hazırda yetersiz olduğunu gördüğüm raporların gerçek üstü yaklaşımları ile ilgili değildir. Aynı zamanda durum içerilidir yani Kuzey Kıbrıs coğrafyasının ekonomik, sosyal ve politik ikliminin bir sorunudur. Bu yazıda ağırlıklı olarak bu içerili problemi anlatabilmek için mevcut durum analizi yapmaya çalışacağım. Bu açıdan, kendi siyasi pozisyonuma mesafe koyarak yazdığım bu yazıda, “evin içini temizlemek mümkündür” diyenlere yönelik bir yol haritası yazmayı amaçladığımı ortaya koymak isterim.

Bu yazıda esas iddia, ekonomi yönetiminin temel sorununun yol haritası noksanlığından kaynaklandığıdır. İşsizlik, enflasyon gibi göstergeler üzerinden hedef belirleniyormuş gibi yapılsa da, bunların yapısal koşulları göz ardı edilerek daha çok mali yardım kaynağı olan Türkiye Cumhuriyetine iyi görünmek için ortaya konulan temennilerden ibarettir. Bu hedefler tutuyormuş gibi görünmelidir ki, kesenin ağzı açılsın. Ancak ne hedefler bir anlam içermekte, ne de başarı bahsi geçen hedeflere yönelik yapısal dönüşüm araçları kullanılmaktadır. Eğer anlamlı bir ekonomik dönüşüm planı hedefleniyorsa, mevcut koşullarda yapılacak tek anlamlı yöntem gelir dağılımındaki uçurumunun azaltılmasına yönelik olmalıdır. Yani gerçek anlamda evin içini düzenleme, ekonomiden geçmektedir.

Ekonomik program hedeflerinde iyi niyet belirtisi olarak serpiştirilen birkaç iddia dışında, gelir dağılımındaki uçurumun üstesinden gelecek olan kararlı politikalar ve ihtiyaca yönelik çözümler göz ardı edilmektedir. Gelir dağılımındaki farklılıklar zengin ile fakir bölgelerdeki %20lik dilimlerde 10 kata kadar ulaştığı Devlet Planlama Örgütü verileriyle doğrulanmaktadır. Adil olmayan ekonomik dağılımın az sonra temel özelliklerini aktaracağım yeni ekonomik düzende kalkınma yaratmayacağı aşikardır.

Kuzey Kıbrıs Merkez Bankası para politikası uygulayamaz durumdadır. Bunun siyasi nedenleri göz ardı edilerek tümden gündem dışı sayılmakta, tartışılmamaktadır. Ekonomideki çözüm sıkı maliye politikası ile sağlanmaya çalışılmaktadır.

Yöntem açıktır: kamuda az para harcıyormuş gibi yaparak, para kaynağı olan Türkiye’nin hassasiyetleri karşılanmakta, bir tür şark kurnazlığı ile ödül olarak daha fazla para koparılmaya çalışılmaktadır. İzlenen bu yöntem, imzalanan tüm ekonomik paketlerde başarısızlığı getirmiştir. Çözüm yaratmayarak, tam tersi etki yaratmıştır. Uygulanan politikalar, piyasada para döngüsünü azaltarak, kırılganlığı arttırmıştır.

Üretim ilişkilerindede yapısal sorun açıktır. İhracat sınırının olması nakit akışını tek yönlü bir biçime getirmektedir. Sıkı maliye politikası ise mikro ve küçük işletmelerin özellikle ücretli kesimin harcamalarına göre pozisyon almasına neden olmakta, para döngüsü ise son kertede ana ithalat alanı olan Türkiyede son bulmaktadır. Bu açıdan da sermaye birikiminin Kıbrıs’ın kuzeyinde gerçekleşmesini imkansız hale gelmektedir. Dış pazara erişimin olmadığı, iç pazarın büyümesinin mümkün olmadığı koşullarda, çözüm; “nüfusu” arttırmak gibi bir hassas bir yöntemle çözülmeye çalışılmaktadır. Ancak, nüfusu arttırma aracı olarak iş gücü ithalatı ya da üniversitelerin kullanılması da altyapı yetersizliğine takılmaktadır. Doğal olmayan nüfus artışı yol, su şebekesi, elektrik ve kanalizasyon gibi konularda yeni maliyetler yarattığından uzun dönemli sürdürülebilir çözümler sunmamaktadır. Aynı zamanda nüfusun üzerinden oynanan açılımlar yerel hassasiyetleri tetikleyerek siyasi istikrarsızlığı yanında getirmektedir.

Paradoksun katmerlenmesi ekonomi yönetimini karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Siyasi iktidar ile ekonomi yönetimi birbirini dışlayan bir konuma itmektedir. Başka bir deyişle, ekonomik büyümeyi sürdürülebilir kılmakla, istikrarlı bir siyasi yapı kurma hedefini birbirine zıt iki durum haline sokmaktadır.

Öyleyse, tek çözüm iktidardan olmak uğruna sonuç alıcı olmayacak çözümler sunmaktan mı geçmektedir ? Para kaynağının desteğini almak için, seçim kaybedecek adımlar atarsanız, parayı aldığınızda iktidarda olamayacaksınız. Halk desteğini aldığınızda paraya erişiminiz olmadığı için beklenen politikaları uygulamanız mümkün olmayacak gibi bir sonuç ile başbaşaysanız, çizilen çerçevede bir mantık hatası olduğu gerçeği ortaya çıkar. Çözüm ise mantık hatasının ötesine geçmekten geçer. Çizilen çerçeveyi redderek, yeni bir mantık çerçevesi oluşturmak makul bir başlangıç için geçerlidir. Çerçevenin oluşturulması için demokratik araçlar kurulması, sosyal diyalog mekanizmalarının çalıştırılması ve ekonomi yönetiminin teknikleştirilmesi yerine, demokratikleştirilmesi esas olmalıdır.

Bu noktadan ortaya koyacaklarım şahsi değerlendirmem olup, mutlak bir doğru üzerinden değil ekonomik demokratikleşmeyi sağlayabilmek adına bir tartışma zemine sunulan ilk öneriler olarak görülmelidir.

Önerilerin tutarlılığı adına, ekonominin büyük fotoğrafını yeniden tanımlamakla başlayabiliriz. İstihdam kapitesi sınırlı işletmelerinden oluşan Kuzey Kıbrıs ekonomisi için ekonomik refahın sağlanması kolay değildir. Çünkü sınırlı istihdam olanakları paranın döngüsünü sağlamakta yetersiz kalmaktadır. İstihdamı arttırabilecek yatırım biçimi ise mevcut koşullar altında Kuzey Kıbrıs’a gelmemektedir. Özel sektörün adil ücretler sağlama kapasitesi yoktur. Güvencelerinden dolayı kamu cazip bir örnek olmaktadır. Ancak kamu tek başına istihdamın aracı olmayacağı açıktır. Alternatif olarak genç girişimci olarak nitelendirdiğimiz insanlar, özel sektörü tercih etmeyerek kuruluş maliyeti az olan mikro işletmeler yaratmaktadır.

Çok sayıda olan bu tip işletmeler, ağırlıklı olarak hizmet sektöründe yoğunlaşmıştır. Mikro işletmelerin büyük bölümünün sorunu ise uzun ömürlü olmamalarıdır. Sebebi ise yine ekonominın yapısal sorunundan dolayıdır. Para dolaşım hızı oldukça yavaştır, ölçekten yararlanmaları mümkün değildir ve en kalabalık müşteri grupları kamu sektöründen aldıkları maaşı harcayanlardır. Kamu işlerinin Lefkoşa merkezli olması doğal olarak mikro işletmeler için bu bölgede bir yoğunlaşmakta yaratmakta bu açılan işyeri sayısı ile de doğrulanmaktadır. Ancak, düşük sermaye yeterliliği ile başlayan bu işletmeler, rekabete karşı uzun süre dayanabilecek güçte değillerdir. Sadece merkezde değil, çevre bölgelerde görece daha yavaş ama benzeri bir devinim görülmektedir.

2000’lerin başında ortaya çıkan inşaat patlaması, ardından gelen ekonomik daralma ve göç yasası etkisi yeni bir ekonomik anlayış oluştu ve mikro işletmelerin sayısının artmasının temel sebebini oluşturdu. Yeni ekonominin yapısının mikro işletmelere ağırlık verilmiş olması özel sektör politikalarında devletin rolünü de yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir. Bu noktada esas mesele, tüm bu ilişkiler yumağı içinde devletin rolünün ne olacağı ile ilgilidir. Tartışılması gereken ve yeni ekonomik programda da oluşturulacak anlayışın bunun üzerinden gitmesi gereklidir.

Milyar dolar değerinde şirketlerin yaygın olduğu ülkelerde, devletin rolünü azaltıp, şirketlerin etkin çalışması neoliberal açıdan “uygun” bir tercihtir. Ancak, ekonomiye giriş kitaplarında gördüğümüz, serbest piyasa ilkeleri ancak serbest piyasa aktörlerinin görevlerini tamamlayacak kapasite sahip olduklarında anlamlıdır. Yüzlerce mikro işletmenin olduğu bir piyasada devletin rolünü azaltmanız, şefi olmayan bir orkestra gibi ellerinde müzik aletleriyle gürültü yapan bir kalabalıktan farksızdır. Boşa masraf yapan, kısa sürede batan, reklamlarıyla ortalığı doldurup kısa süre sonra dükkanın kapısına kilit vuran işletmeler tam da buna benzemiyor mu?

Bu noktada, yeni ekonomik programın anlayış çerçevesi için esas olan bu gerçeklerin anlaşılması ve buna yönelik bir tedavi sunulmasıdır. Kuzey Kıbrıs ekonomisi, mikro işletmeleri batırıp büyük işletmelerin başarısızlıklarına sebep olacak bir pazar yaratılmasını kaldırabilecek durumda değildir. Gerekli olan, doğru sinerji ve işbirliği ile hareket edecek bir kalkınma modelinin üretilmesidir.

Bu açıdan, öncelik mikro işletmelerin gelişmesine olanak sağlanmasından geçer. Ölçek avantajı olmadığı için butik üretim yapabilen, kişiye özel servisler sunan, müşteri hacmi kısıtlı olan bu işletmelerin etkileşim içinde olduğu, tedarik zincirinin sonundaki kişilerin harcanabilir gelir seviyelerinin yukarıya çekilmesi ile paranın piyasadaki dolaşımı da hızlanarak kalkınma zemini olaşabilir. Bunun sağlanması için a) gelirin arttırılması b) zorunlu harcamalarının azaltılması c) risk faktörlerinin (örnek döviz) kontrol edilebilir seviyeye gelmesi ile mümkündür.

Eş zamanlı olarak üretilen hizmet ve değerin, ithalatla ilişkili olduğunu bilerek dışarıya doğru olan para akışından daha fazla para akışının iç piyasaya sağlandığından emin olmak gerekir. Bunun için piyasaya para sağlayacak araçlar çoğaltılmalıdır.

Küçük bir (yarım) ada ekonomisinde piyasaya para sağlayacak araçlar 1) bankalar gibi finansal aracı kurumlar ve 2) turizmden oluşur. Bankaların ucuz kredi olanaklarının arttırması kadar, bankaların tahsil edilemeyen alacaklarına yönelik de bir plan yaratması gerekmektedir. Bu açıdan borç affı, borçluların faizlerinin affedilmesi gibi açılımları, suistimal edilemeyecek bir biçimde yeniden yapılandırmak, tamamen silme opsiyonuyla beraber dar gelirlilerin rahatlamasına yardımcı olur. Bu aynı zamanda banka bilançolarının da güçlenmesine yardımcı olur mikro işletmelere yönelik talebi de arttırır.

İkincisi ise öğrencinin uzun dönemli turist olarak görüldüğü modelin ise başarısız olduğu kabullenerek başlayabilir. Altyapı açısından yetersiz olan ülkenin uzun dönemli, kamu kaynaklarını tüketmeye yönelik tercihleri yüksek olan ziyaretçileri taşıyamayacağı açıktır.Kısa dönemli konaklayacak olan, altyapıda talepkar olmayacak olan kitleyle bunun değiştirilmesine yönelik açılımlar şu an son derece uzak bir anlayış olarak görülse de, hükümet politikaları bunu dönüştürebilir. Çünkü ancak bu tip ziyaretçiler mikro işletmelerin fiyat ve kalite ilişkisini sürdürebilir kılar. Bu açıdan turizme yönelik sağlanan destek çalışmalarını sadece işletmelere indirgemek yeterli değildir. Özellikle yerel yönetim – işletmeler ve hizmet sağlayanlar arasında bir ilişkinin geliştirilmesi de son derece önemlidir. Kümeleme çalışması olarak bilinen bu açılım sağlıklı bir başlangıçtır. Ancak, bunun için dinamik, hedef odaklı ve programlı mekanizmaların yerel yönetim düzeyinde yaratılması ve bunların merkezi yönetimle de koordine edilmesi gerekmektedir. Bunun için de 28 yerel yönetim için yasal çerçeve, bütçe ve sinerji yaratılması olmazsa olmazdır. Seçim dönemi turizmi sadece adayı ziyaret eden kafa sayısına indirgemek yerine uzun dönemli plan ve program çalışmalarını yapması gerekmektedir. Dahası bunun partiler üstü temel politika biçimi olarak ele alınması gerekmektedir. Bu açıdan da özerk bir turizm kurumunun oluşturulması üzerinden uzun dönemli bir kalkınma programı çalışması başlatılmalıdır. Protokol görüşmelerinde bu konuya yönelik derinlemesine bir çözüğm ortaya konularak ilk adım atılabilinir.

Bilindik Bir Sonuç: Ceteris her zaman Paribus değildir

Birçok alanı etkileyen ekonomik kalkınma gibi bir meselenin daha detaylı ele alınması gerektiği açıktır. Bu açıdan bu yazı yetersiz bir tartışma olarak görülebilir. Böyle bir eleştiri haklı bir noktaya işaret etmektedir çünkü çok daha etraflı bir tartışmanın kaleme alınmasına ihtiyaç vardır. Bu yazı sadece buna yönelik bir girişimin giriş yazısı olarak görülmelidir. Diğer taraftan bu yazı en azından önümüzdeki dönemde sürdürülecek olan tartışmalar için bir kavram belgesi olma umudu taşımaktadır. Hükümette Halkçı, sosyalist, sosyal demokrat ve demokrat iddiasında bir koalisyon varken, alternatif bir ekonomik model hayata geçmesi mümkündür. Eğer gerçekleştirilmeyecekse bunun sebebi ya becerisizliktir ya da bu evin efendisi olamayacağımızla ilgilidir.

i Bu makale Nisan ayının başında kaleme alınmıştır. Yayınlanma süresi gelene kadar belli reformlar yapılmış olabilir. Bu yüzden yazı içeriğinde yansıtılmamış olma ihtimalinden kaynaklanan anlayış farklılıklarını vurgulamak gerekir. Aynı şekilde yazı yazıldığından sonra hala yazı güncelliğini koruyor ve herhangi bir reform yapılmadıysa o zaman da yürütmenin ciddi zaafiyetlerinin olduğunu açıkça ortaya koymak gerekir.

Neden Oy Vermeyeceğim ?

 

Seçimlere sayılı günler kaldığı ve siyasi partiler ve adaylar son hamlelerini yapıyor. Tümünün odaklandığı tek birşey var: kazanmak. Bu kadar insanın kolektif biçimde seçimlere odaklanması, gündemi de dönüştürüyor. 2017 yılı sona ererken, yıl boyunca nelerin yaşandığını akılcı bir biçimde ele almak bile mümkün olmuyor. Tartışmalar; #hashtaglı iletilerden ileri gitmiyor. Aynı şeyleri söyleyen adayların neden farklı partilerde yer aldığını bir türlü anlamıyorum. Tüm bunlar vaatlerin absürtlüğü ile dalga geçmekten yorulan, kendimi de dahil gördüğüm öfkelilerin, öfkesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazının başlığından anlaşılacağı gibi bu seçim oy vermeyeceğim. Yazarken, derdim kısmen de olsa kendi adıma bu sebepleri ortaya koymak, en azından aklı selim bir biçimde seçim tartışmasına eleştirel bir gözle bakabilmektir. Bunun için benim için en önemli belli başlı kopuş noktalarını ele almak istiyorum.

  • Önce seçim kararı nasıl verilmişti hatırlayalım. Başbakan Özgürgün ile Ana muhalefet başkanı Tufan Erhürman TV programlarında atışmıştı. Başbakan, “delikanlı” edasıyla ile seçim için tarih istemiş, CTP Başkanı da olabilecek en erken tarihi söylemişti ve bir anda kendimizi erken seçimlerin içinde bulmuştuk. Böyle bir “adamlar atışmasının” toplumun tümünü etkileyecek kararlar yaratacağına tüm “feministler” sessiz kalmış, sabah akşam erkek egemen topluma karşı olduğunu söyleyenler, kararları “adam gibi adamların” aldığı bir toplumda, özne olmadıklarına tepki bile göstermemişti. Üstüne üstlük listelerde feminist kariyer yarışmasına tanık oluyoruz. Karar alıcıların “delikanlıların” olduğu yapıda, kadın-merkezli düşünen, sorumluluk sahibi feministlerin, insan haklarından taraf olanların ise buna sessiz kalıp “sığınma evi talep etmesini” içselleştirilmiş kadercilikten başka nasıl açıklayabiliriz ki?

 

  • Bu arada seçime, “erken” derken, seçimler çok da erkene alınmadı. Normal şartlarda Temmuz’da olması gerekiyordu. Olması gerekenden sadece 6-7 ay önce gerçekleşmiş oldu. Normal koşullarda sorumluluk sahibi bir siyasi parti, seçimin doğal tarihi bu kadar yaklaşırken, propaganda yapmanın yanında kapsamlı programlara sahip olması beklenir. Oysa ki, seçime giderken elimizdeki en kapsamlı program siyasi partilerin seçim manifestosu oldu. Yarın iktidar olacakların, çoğu konu ile ilgili söyleyebileceği şeyler tek paragraf. Tek paragraflık bir vizyonla, gerçekten birilerinin sizi 5 yıl temsil edebileceğini, temsilcilerin yürütmeyi belirleyebileceğine gerçekten ikna oldunuz mu? Bunun demokratik ve sağlıklı mı olduğunu düşünüyorsunuz ? Bu yüzden oy mu vereceksiniz? Eğer oy vermeyi ezbere yapılan bir davranış olarak kurgulamadıysanız bu zaafiyetlerin sonuçlarını tahmin edebileceğinizi düşünüyorum. Ama hayal edemeyenler için örnek vererek açıklayayım. Seçimin en karizmatik adayı, vekil olacak hatta bakan olacak. Mesela tarım bakanı olacak. İlgili bakanlığı ile ilgili 1 paragraflık programını hayata geçirmeden önce, bir büyükelçiliğinin onlarca sayfalık yapılandırılmış programı sunulacak. Elindeki 1 paragrafı kenara bırakıp, yapılandırılmış, projelendirilmiş programı uygulayacak. “İyilik timsali”, “hoşsözlü bakan”, o noktadan sonra artık başka bir ülkenin bürokratları tarafından hazırlanmış bir planın uygulayacısı olurken, bu ülke adına konuşacak. Projeyi mükemmel uygulayabilir. Ancak, kararı veren kim olacak ? Demek istediğim, gerçekten seçim yaptığımızda gerçekten bu ülkeyi yönetecek miyiz? Gerçekten bu ülkeyi yönetmeye hazır olan biri var mıydı ? Bence yok. Seçimlere gelmeden önce, muhalefet partilerinin var olanı eleştirirken, soyut güzel günler teması dışında bir siyasi argümanı var mıydı ? Hayır. Peki meclis dışında, meclise girme olasılığı olan partilerin var mıydı ? Hayır.
  • Mesele sadece plan ve projeye sahip olmakla ilgili de değil. Temsiliyet ve demokrasiye dair de zaafiyetler var. Demokrasiden ve toplumdan taraf olan partiler uygulanabilir bir siyasi programı oluştururken, bunu üyeleri ile bile paylaşmış durumda değildi. Katılımcı süreçler yaşanmamış ancak köklü çözüm önerileri ortaya atılmıştı. Ancak, köklü çözüm önerisi için, önce gelenekselin dışında bir yaklaşım gerekirdi. Konuya dair fikri olan 3-5 akil adamın yazacağı program, köklü çözüm değil tepeden inme elitist bir çözüm sunmak demekti. Demokrasiden taraf olan birileri için bu tavır kabul edilebilir olmamalıdır. Siyasi parti üyeleri, kendi partilerinin, siyaset yapma süreçlerinin dışında tutulurken, nasıl olurda sürünün bir parçası olarak hareket etmeyi anlayamıyorum. Ancak, bu koşulları kabul etmiş olacaklar ki, seçimlerde partileri için amigoluk yapma görevini kabul ediyorlar. Ancak, dışarda olan insanların bir parçası olanların bu tutumu protesto etme hakkı saklıdır. Oy vermemek biraz da demokratik süreçleri talep etme meselesidir. O yüzden siyasi partilerin ağalık sistemine karşı bir duruştur oy vermemek.
  • Günün sonunda, seçim alanına girdiğimizde üst akıldan gelen belli başlı projeler dile getirilmiş ama siyasi partilerin hiçbiri, siyasi üretimi gerçekleşmemiştir. Kaynak tartışması bile yapıldığında “TC’nin gerçekleştirmek için sunduğu projeler” bahsediliyor, “UBP-DP’nin bunları gerçekleştirmekte sorun yaşadığı” ifade ediliyordu. Ancak, hiç bir parti “Bu projeleri, kim nasıl hazırladı? Hangi ihtiyaca göre belirlendi?” tartışmasına girmiyor. Kaynak orada duruyor, onu etkin kullanmakta zorluk yaşanıyor gibi bir söylem ortaya atılıyor. Aslında, proje bazlı bile düşünülürken, “ülkenin ihtiyaçlarımızın ne olduğunu biz belirleriz” bile denilemiyor. Bunları bile konuşamayacaksak, korkak ve parmağın arkasına saklanarak siyaset yapılacaksa eğer siyasi haysiyet ortada yoktur demektir. O yüzden, birileri haysiyeti diline dolamış olabilir ama bu kadar çok haysiyetsiz duruş söz konusuysa, haysiyetten taraf olduğum için oy vermeyeceğim.
  • Belki de temel bir noktadan sorular sormak gerekir. Siyaset şirket yönetmek mi ? Yoksa irade mi ? Seçilme umudu olanlara söylemek gerek, eğer şirket yönetecekseniz, şirketinizin çalışanı olmayacağımızı bilmeniz gerek. Siyaseti kölelikten kurtulmak için kullanıyoruz köleniz olmak için değil. Siyaseti, özgür olmanın yolu olarak görüyoruz. Çünkü temelde hepinizin özgür olmak isteyen insanlar olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden özgürlük ve adaletten değil de patronaj sisteminden bahsettiğiniz sürece seçimlerin sizin KKTC LTD şirketinin patronu olma tiyatrosunu meşrulaştırmaya yaradığını biliyoruz. Seçimler, özgürlük arayan insanlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. O insanlardan biri olduğum için ben bu seçim oy vermeyeceğim.

 

UBP hükümete gelmesin, CTP gelsin. DP olmasın, TDP olsun, HP gelsin. Ayşe gitsin, Fatma gelsin. Nüfus çok, az, yasal vs…

Bu tartışmalara girmedim ve girmeyeceğim.

Boykotu karalayan egemenler ve onların sözcülüğünü yapanları görmezden gelenlere devam edeceğim. Günün sonunda, futbol sahasında, futbol oynanır. Takımların kim olduğu değil, yapılması gerekenle ilgileniyorum.

Eğer köklü bir dönüşüm istersek, çıkış yolu, takımların taraftar sayısı ile ilgili değil, oyunun kuralları, oynanışı ile ilgilidir.

Siyaset de böyledir.

Taraftara keyifli saatler geçiren amigolar olmak yerine, biraz da meseleyi konuşup buna yönelik tepkiler göstermediğimiz sürece, bu ülkede hiçbirşey iyileşmeyecektir.

Derdimiz, yaşadığımız yere sahip çıkmak, geleceği kurmaksa, geleceğe dönük konuşabilmek gereklidir. Aynı zamanda, siyasi partilerin yanlış bir dili konuştuğunu göstermek gerekir. Bu yüzden, işin özü bu seçim oy vermemek bugüne bakarken, yarını kurmanın yoludur.

Utanmaktan Usanmak ya da Kalınbağırsakta Yaşama Hali…

Bugün 26 Ağustos 2017.

Bugün Derinya Plajı yeniden KKTC ve TC vatandaşlarının kullanımına açıldı.

İlerleyen yıllarda tarihte bugünü not alanlar ne yazacak?

Spotlar şeklinde özetleyeyim:

“Gece gündüz siyasi eşitlik ve temel insan haklarının ihlal edildiğinden şikâyet eden Kıbrıslı Türk toplumu, 26 Ağustos’ta utanılacak bir şey yaparken, siyasi eşitlik talebini sadece bir müzakere pozisyonu olarak kurguladığını ilan etti.”

“Eş zamanlı olarak insan haklarına duyarlı olmayıp, insan hakları talebini yaparak iki yüzlü bir tavır takındı. Tarihinde ganimetçilik gibi utanacak başka şeyler yapmış olan Kıbrıslı Türkler belki de bu yüzden rahat davranmış olabilirler.”

“Kıbrıslı Türkler kendi yönetimi altında olduğu iddia ettiği bölgede, geçiş noktası açılacağını duyurduğu Derinyaya giden yolun maliyetini Avrupa Birliğine ödetmekten geri kalmadı. Geçiş noktasının 2 yıl geçmesine rağmen tamamlanmamış olmasından dolayı yeni girişimler yapmadılar. Bundan rahatsız da olmadılar. Askeri bölgenin içinde yer alan sahile erişim kolaylaştırılmış, AB parası ile finanse edilen yol başka amaç için kullanılmıştır.”

“Mağusa Belediyesi, Derinya Plajı olarak bilinen bir sahil şeridini, sadece Kıbrıslı Türk ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanımına açıp, bunun adını da “Halk Plajı” olarak adlandırdı. Kentte yaşayan binlerce yabancı öğrenciye uygulanan ayrımcılığın yanında, turist olarak ülkeyi ziyaret edenlere de erişemeyecekleri bir plaj açtı. Adadaki Kıbrıslı Rum sakinlerle ise ülkeyi bölüşmeyi hedeflediğini söylerken, bir sahil konusunda bile askeri bariyerleri aşıp bir uygulama gerçekleştiremedi.”

“Ülkede yeni siyaseti temsil eden ana akım sağ ve sol siyasi partilerin liderleri tek kelimelik bir açıklama yapma ihtiyacı bile duymadı. Çözüm odaklı siyaset izleyeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Akıncı da aynı şekilde bu konuda açıklama yapma ihtiyacı duymadı.”

****

Derinya plajı bu detaylarla hatırlanırken, bir köy meyhanesinde bu tepkisizliğin dayanılmaz hafifliği yaşanacak. Her gece bir parti, partilileriyle yemekli toplantılar düzenleyecek.

Ayrımcılık gibi gereksiz meseleler gündemlerini işgal etmemeli, bardaklar iktidara bir gün daha yaklaşmaya kalkmalı…En fiyakalı olan ve en etkili konuşana mikrofon uzatıldığında ise uzun uzun anlatacak hak, hukuk, temizlik meselelerini…

Bizler ise koyun gibi dinleyeceğiz, kaybettiğimiz davanın kazanılmaması için elinde geleni ardına koymayanların hikayelerini…

Derinyada ayrımcılığa karşı duramayan bir insan LGBT haklarına taraf olabilir mi mesela… Ya da başka bir insan hakkına…

Mesela, 43 senedir tutsak tutulan kentin, kıyısındaki plaja yabancıların giremeyecek olması bilmediğimiz güvenlik bahaneleriyle normalleştirilecek olmasına, karşıtlık göstermeyecek fiyakalı ve mikrofona konuşmayı seven arkadaşlar…

Kuşatıldığımız ordu, elçilik ve yerel işbirlikçilerin yaptığı icraat ortadadır:

İstenmeyen Derinya Plajının açılması ve arzulanan Derinya geçişinin açılmaması…

KKTC dediğimiz yerin yapılanması, insanlara, kimin çıkarlarının önce geldiğini açık seçik göstermekte…

Bu bölgeden kimin geçeceğine “onlar” karar verir.

Bir bölgenin kalkınmasın “onlar” karar verir.

Ve eğer sahile gidip eğlenmek isterseniz, nereye gidip eğleneceğinize de “onlar” karar verir.

Bir tarafınızda yeşil hat, diğer tarafınızda ölü bir kent varken size süngü gölgesinde eğlence sunuyorlar.

Hiç şikayet etmeyin!…

Sessizlikleri ardından, mikrofon uzatılanlar ise bunu yüceltmeyi tercih edecek önümüzdeki günlerde…

Elçilik, ordu söz konusu olunca iktidar ve muhalefet bir oluyor. İşbirlikçi rollerini çok iyi oynuyorlar.

Elele verip, Doğu Akdeniz’in kalınbağırsağında yaşadığımızı yüzümüze vuruyorlar.

Utanmıyorlar.

Utanmayacaklar.

Sonra da dönüp; “43 senelik kalın bağırsağın temizlenemez olduğunu konuşmayın, onun yerine yapacağımız bumbarı düşünün” diyecekler…

Türkiye’de Ne Olacaksa, Bizde Aynısı Olmasın!

Kalabalık nüfuslu Kuzey Kıbrıs’ta, işler hızla kontrolden çıkıyor. Görüşmelerdeki başarısızlık, Kıbrıs’ın geleceğini Kıbrıs insanının vereceği iddiasının da sonunu getirmiş gibi duruyor. Akıncı’nın matemli “genç nesillere havale” referansından sonra KKTC’nin yürüdüğü yolun yol olmadığını hala daha dile getirmediğinin farkına vardınız mı?

Çözüm cephesi kendi ile yüzleşmemekte direniyor. Tam tersine olgular yerine olaylara odaklanarak sorumluluğu başkasına atmakta sakınmıyor. Çözüm karşıtı cephe ise, zafer kazandığını düşünürken hızla adadaki özne olma kabiliyetinden yeni vatandaşlıklar dağıtarak feragat ettiğinin farkına varmaktan çok uzakta. Orta yolun sağında ve solunda duran kitle partileri ise, geleneksel seçim söylemleri kapsamında projelerini ortaya atarken, içerdeki esaslı konulara yönelik parmağının arkasına saklanmaya devam ediyor.

Kıbrıs Türk toplumunda laiklik tartışacağımızı kimse düşünmezken, cihadı içselleştiren eğitim müfredatına uygun kitaplar önümüzdeki günlerde öğrencilerin önünde olacak. Evi temizleyecek olanlar, eğitimde de kolonyal aklın çemberine yerleşti. Ses çıkarmıyorlar. Üstelik kolonyal aklın dayattığı ideolojik aygıtların savunucusu olmaya da devam ediyor.

Ekonomide, sosyal politikada, eğitimde Türkiye’de ne varsa, bizde de aynısı olacak. Binali Yıldırım’ın dediği gerçekleşiyor. Kimse sormadan, üst akıl dayatırken iktidar ile muhalefet ortaya çıkan durumun olumsuz sonuçlarına dair tek kelime edemiyor.

Mücadelenin sokakta yapıldığını sadece anlatmayı becerebilen siyasi partilerin ve sendikaların, geniş bir cephe oluşturup eğitim, sosyal politika, Kıbrıs sorunu bağlamında karşımıza çıkan dayatmalara karşı tepki göstermesi gerek.

Aynı zamanda da katılımcı bir biçimde yeni bir yol haritası çizilmesi gerek.

Bilindik siyasi figürlerin, liderlerin, başkanların eskisi kadar güven vermediği gerçeğini bilerek yeni bir rota çizmek gerek.

Tek bir örgüt değil, ağ gibi çoğalıp genişleyebilmek gerek.

Rotasız gemi gibi rüzgâra göre savrulmak değil çok taraflı biçimde mücadele gerek.

Türkiye’nin Kıbrısın kuzeyindeki kolonyal iradesinin önüne geçebilecek, toplumsal iradenin gösterilebileceği bir anlayışı ortaya koyarken, dayatmaları reddetmenin varoluşun birinci adımı olduğunu anlayacağımız bir anlayış gerek.

Bu anlayış Kıbrıslı Türklerin hapsolduğu bu yapıda gerçek bir demokrasi gediği olduğu noktasından hareketle başlayabilir. Demokrasi ve toplum iradesini önce Elçilik, Asker ve onların yerli işbirlikçileri tanımalı.

Niyet, samimi bir varoluş çabası ise eğer kesin bir şey var: zaman geçiyor ve maalesef zaman bu ülkede yaşayan insanların aleyhine işliyor.

Mertkan Hamit

 

10 Madde’de Cevap: BM Barış Gücü Kıbrıs’tan Çekilir mi ?

 

  1. Öncelikle bu konuda BM’nin Kıbrıs’ta görev yapmasının önünü açan 186 numaralı güvenlik konseyi kararına bakmak gerekir. Bu kararın 4. Maddesi kurulacak birliğin Kıbrıs Hükümeti’nin rızası ile kurulması gerektiğine referans vermektedir. (metnin ilgili kısmı aşağıda)
  2. Bu noktada Kıbrıs’ın tek resmi hükümeti Kıbrıs Cumhuriyeti olduğuna göre, bu kararın değiştirilmesi için öncelikle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin BM Barış Gücüne ihtiyacı olmadığına karar vermesi gerekmektedir. Buna yönelik olarak Kıbrıs Cumhuriyeti otoritelerinin hiçbirinden açıklama gelmemiştir. Tam tersine BM Barış gücünün devamlılığından bahsedilmektedir.
  3. 3- BM Barış Gücünün esas görevi 5. Maddede açıklanmaktadır. Burada herhangi bir çatışmanın çıkmasını engellenmesi ve hukuk ve düzenin sağlanmasına ve normal koşulların yaratılmasına destek olmak olarak belirtilmiştir. Müzakerelerin başarısız olması ile ne Kıbrıs’ta hukuk ve düzenin sağlandı, ne de normal koşulların oluştu. Bu açıdan, BM Barış Gücü’nün görevini gerçekleştirmesi için uygun zeminin olduğunu iddia etmek mümkündür.
  4. Bir diğer konu da bu meselenin ekonomik bir mesele olduğuna yöneliktir. Bu doğru bir noktadır. Özellikle ABD Başkanı Trump’ın gelen yılın bütçesine yönelik sunduğu öneri Dış İşleri bütçesini %80 oranında azaltmaktadır. Bu BM için de harcanacak paranın azalacağına yönelik bir işaret vermektedir. Bütçe önerisi, US House Committee on Appropriations’dan değerlendirilerek, son halini alacaktır. Bu açıdan son halinin ne olacağı henüz belirsizdir. ABD’nin yapacağı bu hamle BM ve benzeri tüm uluslararası örgütlerde ve dış misyonlarda ciddi etki yaratacaktır. Bu açıdan kayda değer bir endişedir.
  5. Ancak kayda değer endişe olması hala daha geçerli olacağı anlamına gelmemektedir. Çünkü zaten aynı kararın 6. Maddesi Kıbrıs Hükümetini maliyetlerle ilgili birincil sorumlu yaparken, gönüllü katkılara da açık olunacağına yönelik bir açıklamaya yer verilmektedir. BM’nin kendi sayfasında verdiği bilgilere göre Kıbrıs’taki 2016-2017 bütçesi 55 milyon 560 bin 100 dolar tutarındadır. Bu maliyetin %30 kadarı Kıbrıs hükümeti tarafından karşılanmakta, %10 civarı ise Yunanistan tarafından karşılanmaktadır. Bunun dışındaki tutarlar ise üye ülkeler tarafından karşılanırken, aslında geriye kalan %60’ın nasıl karşılanacağı, kimin karşılayacağı ve bölgede ne çeşit etkiye sahip olacağı ile ilgilidir.
  6. Ekonomi hiçbir zaman rakamlarla ilgili değil, iktidarın kendidir. Kıbrıs bölgesinde Fransız, İtalyan, Amerikan şirketlerinin doğal gaz avı varken, bu şirketlerin yeşil hatta zafiyetlerin olması ve yeşil hat paylaşımı sırasında Türk tarafının yeşil hat üzerinde hattının genişletmesine izin vermeyeceği açıktır. Aynı zamanda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de burada kumar oynamak istemeyeceğini söyleyebiliriz.
  7. Kıbrıs Cumhuriyeti 2017 bütçesi 6.96 milyar Euro olarak hesaplamıştır (GSYMH= 18.3 milyar Eur) 56 Milyon dolar (yaklaşık 50 milyon Euro) Kıbrıs cumhuriyetinin onaylanmış bütçesinin yüzde 1’i civarında bir tutardır. Halihazırda kendi iç politikasının devamlılığı için bu rakamı üstlenmesi bile ihtimal dışı değildir.
  8. Ancak esas olan bu miktarı ödeyen devletlerin Kıbrıs görüşmelerin geleceği ile ilgili olarak da söz ve etkiye sahip olacağıdır. Bu açıdan baktığımızda, gönüllü katkılar doğal gaz gelirine talep olanların ellerine cebine atması için yapılmış bir para bulma kaygısı da olabilir. O açıdan meseleye biraz daha “fundraising” kampanyası olarak bakmakta yarar var.
  9. Sonuç olarak UNFICYP misyonu 186. Karar varken kafasına estiği gibi hareket edemez. Kararlar değiştirilemez değildir ancak mesele sadece ekonomikse, siyasi kararlar değil para ve iktidar ilişkilerinin yeniden tanımlanacağı bir olanak yaratılacağı açıktır.
  10. Sonuç olarak baştaki soruya cevap:  UNFICYP hiçbir yere gitmez. Statükoyu muhafazaya devam eder.Capture.PNG

Barış İçin Şeffaflık

Crans Montana görüşmeleri Kıbrıs’ın geleceğinin tartışıldığı en önemli toplantılardan biriydi. Farklı ağızlardan Crans Montana görüşmelerine dair bilgileri birleştiriyoruz. Kıbrıs Türk liderliğine yakın kaynaklar Anastasiadis’i, Kıbrıs Rum liderliğine yakın kaynaklar Türkiye’nin güvenlik ve garantilerle ilgili tutumunu başarısızlıkta sorumlu tutuyor.

Hiçbir taraf kendinden kaynaklı sorumlulukları dile getirmiyor. Her iki taraf da cömert davrandığını, karşı tarafın “isteksiz” olduğunu söylüyor.

Bu görüşme sonrası TC, “BM Parametrelerinin” değişmesi gerektiğini savunurken. Kıbrıs Rum tarafı BM parametreleri ile çözüme hazır olduğunu söylüyor. Kıbrıs Türk tarafı siyasi partiler ve belediye başkanları ile toplantı düzenliyor. Herkes zeminini oluşturmaya çalışıyor.

Ancak her iki tarafta da demokratik bir açık söz konusu. Çünkü, halkı temsil eden liderlerin ne görüştüğünü halk tam olarak bilemiyor. İçeriğini bilmediğimiz birçok görüşme gerçekleşti. Şimdi bize bu bilmediğimiz konuyla ilgili taraf olmamızı bekliyorlar. Oysa ki, demokrasinin temeli şeffaflık değil mi? Eğer öyleyse demokrasiyi ortak bir değer olarak benimseyen toplumlar olarak demokratik bir açılım getirecek kadar cesaretimiz var mı?

Sanırım böyle bir adım, ülkenin geleceğinin belirlenmesi ve böylelikle toplumların siyasi özne olarak kararlarını verebilmesi için son derece önemlidir. Karşılıklı dezenformasyon üzerinden yürütülen bu sürecin devamlılığı tarafların niyetleri kadar, tarafların temsil ettiği toplumların da niyetiyle ilgilidir.

Suçlama oyunları için değil, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarının geleceklerine karar verebilmeleri için görüşme tutanaklarının erişilebilir olması gerekmektedir.

Madem ki Crans Montana süreci sonlandı, artık zirveye dair dönüştürülebilecek bir şey kalmamıştır. İhtiyacımız “derin bağlantılı” gazetecilerin, güvendiği kaynaklara değil doğrudan bilginin kendisine erişmektir. Bilgiye eriştiğimiz zaman iktidarlar ve herhangi bir iktidara yakın olanların değil, toplumların kendi aklı karar verecektir.

Bu noktada sivil topluma önemli bir görev düşmektedir. Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü zilyon senelik bu süreçte başarısızlığın bir sorumlusu da BM’nin kendisidir. Ellerini yıkayıp yarattıkları belirsizlikten sıyrılabileceklerini düşünmelerine izin vermemek gerekmektedir. Bu yüzden Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların barış içinde bir gelecek kurabilmeleri için “şeffaflık” talep etmeleri gerekmektedir.

Kapalı kapıların ardında değil, şeffaf bir şekilde görüşme tutanakları ele alınmalı, yapılandırılmış gayri-resmi diyalog ortamlarında bu konular detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Liderlerin korkuları ile tıkandıkları noktalardan, toplumların hoşgörü ve kararlılığı ile ilerleyebileceklerini anlamalıdırlar. Karşı tarafın neyi istemediğini öğrenmek, neyi vereceğini bilmek kadar çok güven yaratır. Bu yüzden güven yaratıcı önlemlere dair atılabilecek en önemli adım, görüşme tutanaklarının açıklanmasıdır.

Yeni bir süreç nasıl başlayacak sorusunu soranlar için de bulunmaz fırsat buradadır. Şeffaf bir şekilde neyin olmadığını öğrenip, nasıl olması ile ilgili olarak sivil toplum siyasi irade beyan etmelidir. Ancak bu koşullarda, gündelik iktidar kaygıları olan siyasi partiler ve yeniden seçim düşünen liderler irade gösterebilir.

Kıbrıs’ta tarafların kabul edebileceği bir çözüm yaratmak için yeni bir başlangıç yapabilmek mümkün. Bunun sağlanması için talep etmek önemlidir. Sivil toplum ve basın bu talebin öncüsü olduğu sürece, BM’nin buna kayıtsız kalması mümkün değildir. Edilgen unsurlar olarak yer aldığımız sayısını bilmediğim kez tekrarlanan görüşme süreci yeniden başarısızlıkla sonuçlandı. Başkalarının tepeden inme yöntemlerine karşı, etkin bir şekilde geleceği talep etmek gerekmektedir. Hal böyleyse, kilidin anahtarı şeffaflıktır. Crans Montana’daki görüşme tutanakları halka açıklanmalıdır!

Mertkan Hamit

Dipsiz Kuyudan Kurtulmak

Milliyetçilik dediğin öyle akıl almaz ve aşkın bir şeydir ki bazen rahatsız edici ancak eş zamanlı olarak da büyüleyici bir hal alır. Rahatsız edicidir çünkü açık – seçik ortada olan bir durumu milliyetçi akla anlatmanız mümkün olmaz. Aklın milliyetçi duvarını sesiniz aşabilir ama seslerin içeriği beyine erişemez, bu yüzden de büyüleyicidir.

Sol veya sağ görüşten herkesi kaynayan bir kazanın içine atar. Kazan kaynarken hepsini de birbirine benzeştirir. Birleşme hissinin yarattığı “yoldaşlık” hali o kadar güçlü bir durum yaratır ki, yapılan yanlış olsa da haksız olmazsınız. Haksız olsanız bile, haksızlığınızı kanıtlamak zorunda kalmazsınız. Mağduriyetin mağrur dili ile karşınızdakini mahkum ederken, gerçekte kaybedilenin hesabını yapmak mümkün değildir. Tarihin çekimiyle, bugünün kurgulanmış gerçeğini bütünleştirirken, hafıza sadece seçicidir. Bütüncül bir şekilde bakmadığınız pencerede yönlendirilmiş tek yanlı bir anlayış evrilir. Dünya böyledir deyip içinden çıkabilirsiniz ancak eleştirel zihnin zerrecikleri bir yerlerden rahatsızlık vermeye davam eder.

Muhtemelen, Crans Montana sonrasında Kıbrıslı Türk liderliği sahip olabileceği en konforlu başarısızlığı deneyimlemektedir. Hatırlayın konuların paket olarak ele alınması da Kıbrıs Türk tarafının talebiydi, yurt dışında bir zirve yapılması ve Genel Sekreterin katılımı da…

Diplomasi ile çözülmeye çalıştığımız Kıbrıs Sorununda sonuç üretmek için tüm araçlar Kıbrıs Türk tarafının taleplerini karşılıyor olmasına rağmen, sonuç alamadık ve sorumluluk için hedefi de Kıbrıs Rum tarafına attık. Bunu yaparken sorgusuz sualsiz tüm siyasi partilerin de desteğini alabilmenin konforlu olmadığını iddia edemezsiniz değil mi?

Oysa ki sorumlunun kim olmasından bağımsız olarak tüm istediğimiz araçlar elimizde olmasına rağmen giriştiğimiz bu diplomatik hamleden somut hiçbir şey elde edemediğimiz gerçeği yüzleşmek gerekir. Bununla ne zaman yüzleşeceğiz? Başarısızlığı milliyetçi çıkışlarla meşrulaştırmaktan vazgeçip yapıcı olarak çözüm üretme yollarına ne zaman gireceğiz ?

Mesela, Gueterres’in görüşme için çizdiği çerçevenin bundan sonra Kıbrıs’ın geleceğinin belirlenmesi için izlenecek yol haritası olduğunu ne zaman deklere edeceğiz.

Guterres’in çizdiği çerçevede yarın masaya döner, yüklendiğim sorumluluğu gerçekleştiririm diyebilmek genç kuşaklara bol şans dilemekten çok daha yapıcı bir pozisyon olduğunu kabul etmemiz gerek.

Gelinen son aşamada hamaset yapanların ve on yıllardır tanınma sözü verip de gerçekleştiremeyenlerin lafazanlık yapacağı üç beş argümanı kenara bırakıyorum. Ancak, girdiğimiz macerada birbirine daha az güvenen iki liderlik üretildi. Motivasyonunu kaybetmiş toplumlar yaratıldı. Başarısızlık, şüphecilerin ve nefretten beslenenlerin akbaba gibi üşüşmelerine sebep oldu. Bir de, gelecek karanlık bir çukurdan farksız olmasına rağmen “ev temizleyip tertipleme” takıntısıyla yalandan açıklamalar yapan siyasi elitlere, “masgara olacakları” kocaman bir meydan yaratıldı.

2018 sonrasına bırakmamakta ısrar edilen, çözüm sürecinin seçimlerin ardına kalması ve ona göre yeni(den) seçilmiş bir liderin zirveye katılması bu yarattıklarımızdan daha kötü hangi sonuçları yaratabilirdi?

Doğalgaz gerginliği gibi bir şeyler geveliyor olabilirsiniz ama siz de biliyorsunuz ki o gerginlik zaten gerçekleşiyor. Tam tersine bu zirve ile gerginliğin gerçekleşmesi için meşru sebepler yaratıldı.

2018’i bekleme sabrını göstermedik. 2018 sonrasında başarı yakalanmayacağına dair “içgüdülerden” başka hiçbir sebebimiz yoktu. “İçgüdüler” diye ortaya koyduğumuz şey aslında, sistematik olarak yarattığımız koşul olduğunun farkında mıyız?

İçgüdülerin, hesapsız tahminlerin, kendi verdiği sözden korkanların ve muhtemelen birilerinin stratejik derinliğinin içinde kaybolduk. Üstelik, seçilmişlerin arasında bundan sonra ne yapacağız sorusuna aklı selim bir biçimde cevap verecek tek bir kişi bile yok. Üstelik cevabı bilemediklerinden değil, cevabı bildikleri halde dile getirecek kararlılığa sahip olamadıkları için.

Yine de elitlerin akıllarını ve yüreklerini uyandırana kadar beklemeye gerek yok. Onlar, olaylar üzerine olan reflekslerinden arınıp, yeniden irade sahibi insanlar olarak aramıza dönerler mi bilinmez ama biz yine de onlara inat tekrarlayalım: içinden çıkamadığımız dipsiz kuyudan kurtulmak için bakacağımız yer ne Ankara ne Atina’dır…Adres Guterres çerçevesidir.

Mertkan Hamit

 

 

Crans-Montana’da Ne Olacak ?∗

Crans-Montana’da Ne Olacak ?∗

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Politik iklim yeniden Kıbrıs Sorununa doğru evriliyor. Üst düzey temsilcilerin birer birer ziyareti, özellikle Binali Yıldırım ile Aleksis Tsipras görüşmesi ardından Kıbrıs Konusu ile ilgili yeni bir zirveye gözler çevrildi. Daha önce belirttiğim bir yorumumda bu zirvenin gerçekleşememe ihtimalini ortaya koymuştum. Pesimist tavrımı korumama rağmen, böyle bir zirvenin gerçekleştirilecek olmasına önem atfetmekteyim. Ancak,hala daha soru işaretlerinin olduğu kesin. Öyle ki, TC Başbakanı Binali Yıldırım Atina dönüşü yaptığı açıklamada “garantör ülke olarak Yunanistan Türkiye gibi ülkelerin başbakanlarının katılmasını gerektirecek şartlar oluşur mu oluşmaz mı gibi bir tereddüt var. Bizde de onlarda da var bu soru işareti” şeklinde bir ifade kullanmıştır.

İşin özeti Crans-Montana göreceğimiz son zirve olmayacak. Ancak Cenevre ya da Mont Pelerin I, II zirvelerinden farklı olarak sabrın ve zamanın tükendiği noktayı işaret etmektedir. Genel anlamda “son oyun” algısı yayılmıştır. Bu açıdan beklenti yeni koşullar yaratmayacağı kesindir. Burada izlediğimiz özellikle BM için ama aynı zamanda diğer aktörler için de kimsenin zarar görmeden kurtulacağı bir “itibar kurtarma” girişimidir.

Kıbrıs konusunda yaşanan süreçle ilgili umut vermekle eleştirilen biri olarak neden olumsuz bir beklentiye sahip olduğumu kısaca özetlemek için önce Crans Montana’da ortaya çıkabilecek sonuçları ele alalım.

Ortaya konulan sonuçlar arasında a) kapsamlı çözüm, b) çerçeve anlaşması, c) ortak açıklama gibi seçenekler mevcuttur.

Bunları sondan başlayarak ele alacak olursak

  1. Ortak açıklama:  11 Şubat 2014 tarihli Ortak Açıklama metni herhangi bir federal çözümün pazarlık konusu olmayacak tüm unsurlarını içermektedir. Dönüşümlü başkanlık, etkin katılım, garantiler, toprak, mülkiyet gibi konular ortak bir metine girebilecek kavramlar değildir çünkü bunlar hala daha tarafların pazarlık unsurlarıdır. Bu yüzden 11 Şubat 2014 metninden ileride bir metin üretilmesi mümkün değildir. Başka bir değişle bu zirvede 11 Şubat açıklamasından daha ileri bir ortak metin beklemek mümkün değildir.
  2. Çerçeve Anlaşması: İrlanda çözüm süreci referanslı uygulanabilir bir çerçeve anlaşması yaratılması kapsamlı çözüm için son derece faydalı bir açılım olarak görülebilir. Ancak koşulları ölçtüğümüzde, güven yaratıcı önlemlerin “tanınma paranoyası” / “stratejik sebepler” ikileminde uygulanamadığını biliyoruz. Geçiş noktalarının açılmasınun mümkün olmadığı,  mobil hatların birleşemediği koşullarda uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının gerçekleştirilmesi hayli güçtür. Üstelik uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının ilk adımı asker sayısının azaltılması, yeşil hat bölgelerinin iadesi gibi daha zorlu noktaları barındıracaktır. Bu güçlü bir siyasi irade gerektirir. Toprak adımının Türk tarafının en önemli “kozu” olduğunu düşündüğümüzde, böylesi adımların atılması oldukça zordur. Aynı zamanda AB muktesabatının kuzeyde uygulanmaya başlamasına dair açılımlar, limanların Avrupa limanı olarak kabul edilmesi gibi açılımların da mevcut modalite ve anlayışla gerçekleşmesi daha zordur. Bu açıdan da baktığımızda İsviçre’den uygulanabilir  bir çerçeve anlaşması çıkması mümkün değildir. Çünkü taraflar takındıkları pozisyon itibari ile uygulanabilir çerçeve anlaşmasını uygulayacak politik anlayışa sahip değildir.
  3. Kapsamlı Çözüm: halihazırda kapsamlı çözümün orada tamamlanmasının mümkün olmayacağına yönelik sinyaller verilmektedir. Masada kapsamlı çözüme dair beklentiler azalırken mucize gerçekleştirebilecek bir Oz büyücüsü var mı bilemiyorum. Ancak, eğer varsa şimdi ortaya çıkması lazım. Böyle bir durum beni ters köşeye yatırır ve bu noktadan sonra yazacaklarımı geçersiz kılar. Ancak, kapsamlı çözümün gerçekleştirilmesinin mümkün olmayacağına dair sinyali TC Başbakanı Binalı Yıldırım verirken, atıfta bulunduğu taraf “Kıbrıslı liderler” şeklindeydi. Yani, meselenin garantiler  üzerinden gerçekleştirilecek bir pazarlıkta Türkiye’de olmasına rağmen Kıbrıslı liderler anlaşamadı diye sonuçlanamadı gibi bir imaj yaratılmıştır. Bu açıdan baktığımızda paket üzerinden konuşulan al – ver sürecinin sağlanamamasında ihale 2 senedir müzakere eden Kıbrıslı liderlere kalacakmış gibi.

Peki, durum vahimse ve bu zirvede hiçbirşey mümkün değilse bu zirve neden gerçekleştirilecek ?

Bana göre Cenevre zirvesinde bu işin bitirilmesi gerekiyordu. Ancak, Yunanistan Dışişlerinin tavrı Konferans’ta belirleyici olmuştu. Günün sonunda güvenlik ve garantiler başlığında tarafların pozisyonu ve esneyebilecekleri noktalar bellidir.

Esas olan kim ne alır ve bu konuda herkes siyasi iradesini gösterir sorusunun cevabıydı. Siyasi irade varsa, bunu gerçekleştirmeye dair söylenecek sözler birkaç cümledir. Ancak taraflar (özellikle de garantörler) bunu ifade etmekten çekinmekte, yani siyasi iradeyi sergilemekten kaçınmaktadırlar.

Hal böyleyse, 2 yıl boyunca sürdürülen ve siyasi yatırım yapılan bu sürecin “itibarını koruyarak” sönümlenmesi gerekmektedir. Bu hem yerel hem de uluslararası unsurların işine gelmektedir. Bu yüzden malesef eğer Kapsamlı Çözüm yapmak için iştah ortada yoksa (bana göre garantörlerde böyle iştah yoktur) Kıbrıslı liderler BM’nin itibarını korumak için kullanılacaktır.

Özellikle son süreç içerisinde Kıbrıslı liderler düştükleri suçlama oyununda zararlı çıkmıştır. Çünkü birbirlerine cevap vererek harcadıkları enerji ile bütün sorumluluğu Kıbrıslı liderlere yıkmak için uygun koşullar yaratılmıştır. Böylelikle, bir süredir BM’nin arayış içinde olduğu çıkış stratejisi sağlanmıştır.

Taraflarca orkestra şeklinde yapılan açıklamaların başarısız bir yöntem olduğuna dair daha önce dile getirdiğim düşünce de buradan kaynaklanmaktadır. Şu an BM için yöntemin başarısızlığını, Kıbrıs sorununu ele alış biçimlerine eleştirel yaklaşacak bir sebep yoktur. BM’ye göre yeni bir girişim ile Kıbrıs Sorunu çözülememiş ve sorumluluk uzlaşmazlığı seçen Kıbrıslı liderlerin meselesidir.  Oysa ki aklı selim olan herkes, bu sorunun ele alınış biçimindeki hataların sorunun çözülememesine neden olduğunun farkındadır.

BM bu aşamada süregiden oyun değiştirilmek isteniyorsa, Crans-Montana’ya yönelik “havuç – kırbaç” yöntemi oluşturabilmelidir. Ancak, BM’nin böyle bir irade sergilemekten kaçınmaktadır. Kıbrıs Türk tarafına statü için yasadışı olarak elinde tuttuğu mülklerin tazminatının Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafınca ödenmesi ve toprak iadesini, eş zamanlı olarak, Kıbrıs Rum tarafına uzlaşmazlık karşılığı Kıbrıs Türk tarafının statü yükseltilmesi riskinin açıkça dile getirilmesi statükonun korunmayacağının net işaretleridir. Bunların masada olmaması koşulunda, bu zirve diğer tüm zirveler gibi statükonun devamının teyidiyle sonuçlanacaktır.

Hal böyleyse ne olacak ?

Muhtemelen Crans-Montana sonrasında seçimlere kadar sürecin sönümlenmesi beklenecek. Sürecin seçimler nedeniyle askıya alınacağı ve seçimden sonra oluşacak yeni Kıbrıslı Rum iradesinin ne göstereceğini şu an tahmin edemeyiz. Ancak yeni bir başkan seçilirse, kalınan yerden devam etmek yerine sürecin en başına dönmeyi talep edebilir. (Anastasiadis seçildiğinde böyle yapmıştı.) Bu arada da zaten Kıbrıs Türk toplumunda liderlik seçimleri gelir ve bildiğimiz kısır döngü devam edecektir.

Şu an için iç politikada her taraf kendi için yeni koşullar yaratmaya çalışsa da uluslararası olarak yeni koşulların yaratılması bana gmre pek de mümkün değildir. O yüzden de Kıbrıs Sorunu’nun bir süre için rafa kaldırılmasının koşulları ortaya çıkacaktır. Rafta bekleyen Kıbrıs Sorununun daha da karmaşık bir hale gelmesi için uzlaşmazlıktan olan taraflar muhtemelen ellerinden geleni yapacaktır.

Peki Kıbrıs Sorunu bir daha konuşulmaz mı ?

İşte kritik nokta tam da burada. Muhtemelen Crans-Montana sonrasında Kıbrıs Sorunu etraflı bir biçimde bir süre ele alınmayacak. Ancak, Kıbrıs adası etrafındaki doağlgaz kaynakları ile ilgili varsayımlar son bulur ve gerçekten çıkarılmaya başlandığında etkin biçimde bu konu yeniden gündeme gelecektiir. Şu an en iyi beklenti bu kaynakların ortaya çıkarılacağı zamana 5 yıl biçiyor. Hal böyleyse, muhtemelen Kıbrıs Sorunu ile ilgili yeni süreç 5 yıl sonra başlayacak. Ancak bu sefer yaratılacak olan nüfus yapısı ve vatandaşların sayısı, Türkiye’nin buralardaki iktidarı ve bölgesel koşullara göre şekillenecektir. Ve malesef, konuşulan Kıbrıs Sorunu olsa da, konuşan Kıbrıs adasında “bir zeytin gibi” kök salmış insanların geleceğine dair olmayacaktır.

∗ 25.06.2017 tarihinde gaiLe’de yayınlanmıştır.