Temizlik İçin Önce Pis Kokudan Kurtulalım

Ada yarısında yeni siyasi reklam kampanyası ev içini toparlamak denildiğinden beri, bu konuya dair herkes pozisyon ortaya koymaya başladı. Aslında, hemen herkes, yolunda gitmeyen KKTC düzeninin reforma ihtiyaç olduğu noktasında hemfikir. Kimse, yolsuz siyasetçilerin kendi ve ahbapları için kamu mallarını cukkalamasından memnun değil. Gücünü kişilerin ekmeği ile oynayacağı bir alan olarak kullanmasından da hoşnut değil. İstihdam sözü ile hantal ve iş yapamaz yapılar yaratılmasından memnun değil. Yolsuzluk ve çifte standarttan rahatsızlık yeni şeyler değil, bunlar hepinizin çok iyi bildiği şeyler.

Ev temizliği iddiasına kuşkuyla bakılmasının esas sebebi ise, konunun müzakereler sonrası oluşan havada, federasyonun ikamesi olarak ortaya konulmasından kaynaklanıyor. Elbette ev içini temizlerken, Kıbrıs sorunun neticelendirilmesine yönelik adım atmak isteyen atabilir. Ancak tam tersi de mümkün. Eğer bir ev varsa, ve arzulanan ev temizliği ise Kıbrıslı Rumların siyasi iradesinden bağımsız olarak tüm bunlar yapılabilirdi, yapılmadı.

Yapılmadı, çünkü eski siyasetçilerin tümü tembel miydi? Herkes yolsuz muydu?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü sürer durumun ilgili aktörleri buna olanak sağlamadı. İlgili aktörler sadece Kıbrıslı Türk siyasi eliti mi?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü bu kadar senedir etkin olarak iç işlerini etkileyen Elçilik boyunduruğu böyle olsun istemedi. Eğer bugün buna yönelik bir talep getirdiyse bunu yapmak mümkün olabilir. Ancak, insanların rahatsızlığı ile elçilik boyunduruğu arasında bir ilişki kurarsak, elçiliğin sözü Kıbrıs Türk siyasi iradesinin üstündedir. Çok daha büyüktür. Elçiliğin işbirlikçileri, KKTC derin yapılanmasındaki aktörler, yolsuzluğa açık çek veren üst düzey bürokratlara dokunmadan evi temizlemek mümkün değil.

Bu yüzden sadece meclise yeni yüzler göndererek sorun çözülmez. Kıbrıs’ın kuzeyinde “establishment” olarak göreceğimiz, derin yapılanmayı yani “Ordu – Elçilik – Yerel İşbirlikçilere” karşı adım atmadığınız sürece, onlar sizi madara eder, evinize gönderir.

Kuzey Kıbrıs’ın “establishmentine” dokunmadan, onların beklentileri doğrultusunda yürüyerek ise özgürleşme değil daha büyük tutsaklık yaratacak adımlar atılacağı kesindir. İnsanların hali hazırda rahatsız olduğu meseleleri, adanın geleceğinin ne olacağı sorusu ile ikame etmek ise seçilmek isteyenler için ucuz bir fırsatçılıktan başka bir şey değil. Adadaki derin yapılanma için ise, adayı yurt bilenlere karşı gerçekleştirilmiş büyük bir darbeden başka bir şey değildir.

Geleneksel sağ / sol ayrımının Kıbrıs Sorunu üzerinden olmasından dolayı, yeni sağ bu konuda kendine yeni bir başlangıç noktası oluşturma arzusunda. Bu yüzden Kıbrıs Sorununu yok gibi sayıp, bu konu olmadan da adımlar atmayı yeni bir hegomonik söylem olarak kurguluyor. Adayı yurt bilenleri görmezden gelip, kısa dönemde iktidar olma arzusunu yakalamak istiyor. Yeni sağ, Pirus zaferi için kolları sıvamıştır.

Yeni sağ apolitik siyasetin alanı temiz toplum yaratmak üzerinden şekillenirken, yeni sol, yeni bir şey ortaya koyamıyor. Karşı hegemonya inşa edemiyor. Kapsamlı çözümün imkansızlığı ile yüzleşince, yeniden kapsamlı çözüm demek gerçekçi gelmiyor. BM parametrelerine uygun yeni bir metodolojiyi oluşturup bununla ilgili adımlar atmaya mesafeli bakıyor. Akıl karışıklığı, Türkiye ile oluşturulmuş “kapsamlı çözüm” dengesi ve garanticiliği gibi faktörlerin nedeniyle de KKTC işlerine odaklanmaya ve buranın yaratacağı olanaklara ortak çıkmayı tercih ediyor. Yeni sol, bir anda yeni sağın kuyruğundaki maşrappa oluyor.

Şeffaflık siyaseti rafa kaldırılmasın. Ancak konuyu açıkça konuşalım:

Karşı hegemonyayı nasıl kurarız?

Adadaki derin yapılanmaya, Ordu – Elçilik ve Yerel İşbirlikçilere karşı nasıl bir tavır sergileriz?

Tutsaklığı değil, özgürlüğü kazanırız?

Geçtiğimiz günlerde Radyo Mayıs’taki program sırasında Mustafa (Öngün) bir ifade kullandı. Bu ifade bana göre ev temizleme muhabbetinde de açık seçik sorulması gereken esaslı noktayı işaret etti. Mustafa’nın ifadesiyle ortaya koyarsam: “Evin içini temizlemek isteyenler var ancak evin ortasındaki fili görmezden geliyorlar.”

Evin ortasındaki filin yarattığı pisliği her gün temizleyip evin hijyenik olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’nin askeri, mali ve siyasi varlığı filin kendidir. Gerçekten fili görmezden mi geleceğiz yoksa fil ile ilgili konuşmaya mı başlamalıyız.

En çok da ev temizliği diye yanıp tutuşanlar konuşmalı bunları.

Kaç askeri personel Kıbrıs’ın kuzeyinde yer almaktadır?

Yıllık bütçesi ne kadardır, kaynağı nedir ?

Bu bütçe etkin bir şekilde kullanılıyor mu ?

Askeri kontrol altında tutulan alanda neler oluyor ?

Kuzey Kıbrıs’taki Türk Silahlı Kuvvetleri adadaki en az denetlenebilir en az şeffaf olan yapılanmadır. Bu durumun denetlenmesi ve şeffaflaştırılmasına yönelik siyasi bir talep ortaya koymak için geç kalmadık mı?

Sorunu çözmek için ilk adım süpürgeyi önce askere yöneltmekten geçmez mi? Yok eğer o çözümden sonra olacak bir konu ise, esas niyet tutsaklıktan başka ne olabilir ki ?

Mesela, ilk siyasi söylem askerin mevcut kalabalık yapısının azaltılması olamaz mı?

Kıbrıs’ta bulunması gereken ve çözümün birinci gün gelmesi gerektiği rakama getirmek için neyi bekliyoruz. 30 bin ile 55 bin arasında olduğu iddia edilen rakam yerine, hemen yarın bu sayı İttifak Anlaşması sayısına, yani 650 rakamına indirilemez mi? Ya da en azından güneyde bulunan Yunan askeri sayısına getirilmesi talep edilemez mi?

Özetle, evin ortasında 43 yıldır yerinden kıpırdamamış bir fil var. Ev temizleyeceksek önce fili dışarı çıkaralım. Çünkü etraf çok pis kokuyor….

Mertkan Hamit

10 Madde’de Cevap: BM Barış Gücü Kıbrıs’tan Çekilir mi ?

 

  1. Öncelikle bu konuda BM’nin Kıbrıs’ta görev yapmasının önünü açan 186 numaralı güvenlik konseyi kararına bakmak gerekir. Bu kararın 4. Maddesi kurulacak birliğin Kıbrıs Hükümeti’nin rızası ile kurulması gerektiğine referans vermektedir. (metnin ilgili kısmı aşağıda)
  2. Bu noktada Kıbrıs’ın tek resmi hükümeti Kıbrıs Cumhuriyeti olduğuna göre, bu kararın değiştirilmesi için öncelikle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin BM Barış Gücüne ihtiyacı olmadığına karar vermesi gerekmektedir. Buna yönelik olarak Kıbrıs Cumhuriyeti otoritelerinin hiçbirinden açıklama gelmemiştir. Tam tersine BM Barış gücünün devamlılığından bahsedilmektedir.
  3. 3- BM Barış Gücünün esas görevi 5. Maddede açıklanmaktadır. Burada herhangi bir çatışmanın çıkmasını engellenmesi ve hukuk ve düzenin sağlanmasına ve normal koşulların yaratılmasına destek olmak olarak belirtilmiştir. Müzakerelerin başarısız olması ile ne Kıbrıs’ta hukuk ve düzenin sağlandı, ne de normal koşulların oluştu. Bu açıdan, BM Barış Gücü’nün görevini gerçekleştirmesi için uygun zeminin olduğunu iddia etmek mümkündür.
  4. Bir diğer konu da bu meselenin ekonomik bir mesele olduğuna yöneliktir. Bu doğru bir noktadır. Özellikle ABD Başkanı Trump’ın gelen yılın bütçesine yönelik sunduğu öneri Dış İşleri bütçesini %80 oranında azaltmaktadır. Bu BM için de harcanacak paranın azalacağına yönelik bir işaret vermektedir. Bütçe önerisi, US House Committee on Appropriations’dan değerlendirilerek, son halini alacaktır. Bu açıdan son halinin ne olacağı henüz belirsizdir. ABD’nin yapacağı bu hamle BM ve benzeri tüm uluslararası örgütlerde ve dış misyonlarda ciddi etki yaratacaktır. Bu açıdan kayda değer bir endişedir.
  5. Ancak kayda değer endişe olması hala daha geçerli olacağı anlamına gelmemektedir. Çünkü zaten aynı kararın 6. Maddesi Kıbrıs Hükümetini maliyetlerle ilgili birincil sorumlu yaparken, gönüllü katkılara da açık olunacağına yönelik bir açıklamaya yer verilmektedir. BM’nin kendi sayfasında verdiği bilgilere göre Kıbrıs’taki 2016-2017 bütçesi 55 milyon 560 bin 100 dolar tutarındadır. Bu maliyetin %30 kadarı Kıbrıs hükümeti tarafından karşılanmakta, %10 civarı ise Yunanistan tarafından karşılanmaktadır. Bunun dışındaki tutarlar ise üye ülkeler tarafından karşılanırken, aslında geriye kalan %60’ın nasıl karşılanacağı, kimin karşılayacağı ve bölgede ne çeşit etkiye sahip olacağı ile ilgilidir.
  6. Ekonomi hiçbir zaman rakamlarla ilgili değil, iktidarın kendidir. Kıbrıs bölgesinde Fransız, İtalyan, Amerikan şirketlerinin doğal gaz avı varken, bu şirketlerin yeşil hatta zafiyetlerin olması ve yeşil hat paylaşımı sırasında Türk tarafının yeşil hat üzerinde hattının genişletmesine izin vermeyeceği açıktır. Aynı zamanda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de burada kumar oynamak istemeyeceğini söyleyebiliriz.
  7. Kıbrıs Cumhuriyeti 2017 bütçesi 6.96 milyar Euro olarak hesaplamıştır (GSYMH= 18.3 milyar Eur) 56 Milyon dolar (yaklaşık 50 milyon Euro) Kıbrıs cumhuriyetinin onaylanmış bütçesinin yüzde 1’i civarında bir tutardır. Halihazırda kendi iç politikasının devamlılığı için bu rakamı üstlenmesi bile ihtimal dışı değildir.
  8. Ancak esas olan bu miktarı ödeyen devletlerin Kıbrıs görüşmelerin geleceği ile ilgili olarak da söz ve etkiye sahip olacağıdır. Bu açıdan baktığımızda, gönüllü katkılar doğal gaz gelirine talep olanların ellerine cebine atması için yapılmış bir para bulma kaygısı da olabilir. O açıdan meseleye biraz daha “fundraising” kampanyası olarak bakmakta yarar var.
  9. Sonuç olarak UNFICYP misyonu 186. Karar varken kafasına estiği gibi hareket edemez. Kararlar değiştirilemez değildir ancak mesele sadece ekonomikse, siyasi kararlar değil para ve iktidar ilişkilerinin yeniden tanımlanacağı bir olanak yaratılacağı açıktır.
  10. Sonuç olarak baştaki soruya cevap:  UNFICYP hiçbir yere gitmez. Statükoyu muhafazaya devam eder.Capture.PNG

Maronit Açılımı Ardından Aba Altından Sopa Göstermek

Yıllardır görmezden gelinen Kıbrıs’ın azınlık unsuru Maronitlerin köylerine geri dönme hakkı Kıbrıslı Türk tarafınca tanındı. Kıbrıs’ın azınlık unsurlarının ana dil, eğitim, kültür ve varoluşsal endişelerini giderecek yeni adımlarla bu meselenin ilerletilmesi gerektiğine umuyorum.

Ancak bu adımın atılmasından yirmi dört saat geçmeden farklı senaryolar yayılmaya başladı. Önce, Kıbrıslı Türk tarafının, kendi yaşam alanında kendi gücünü uygulayacak kadar muktedir olduğuna yönelik bir hava yaratılmak hedeflendi. Bunun yanında, Maronit açılımının Maraş’ın Kıbrıs Türk kontrolü açılmasına yönelik zemin çalışmasının bir parçası olduğunu söyleyenler dahi oldu. Yani bir anlamda aba altından sopa gösterildi.

Maraş’ın Kıbrıs türk tarafının kontrolünde açılması fikrinin nasıl uygulanacağına yönelik ilk fikirler, Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı döneminde başmüzakereci olan Kudret Özersay tarafından ortaya konulmuştu. Özersay’ın Kıbrıs sorunu anlayışı, hegemonik Türk dış politikasının sınırları içerisinde hatta zaman zaman onun sınırlarını aşan keskin bir çizgiye sahiptir. Bu fikir de o aklın yansımasıdır. Maraş’ın Türk tarafının kontrolünde açılması ya da BM kontrolünde açılması durumlarının farkını basite indirgeyerek açıklamak için nükleer örneğini düşünmekte yarar var.

Nükleer enerji iyi niyetli ve kontrollü kullanılabildiğinde insan aklını aşabilecek kadar önemli faydalara sahipken, eğer onunla bir bomba yaparsanız insanlığı yok edecek bir karaktere bürünür. Maraş meselesi, Kıbrıs konusu şartlarında elinizde bir nükleer bulundurma durumudur. Nükleeri olan caydırıcı güce sahiptir. O yüzden nükleer güçler birbirleriyle savaşmaz. Bunun yerine aracılarını savaştırır. Maraş mevcut haliyle statükonun devamını sağlamaktadır. Statüko değişikliği için Maraş’ı kullanmanız gerekmektedir ama nasıl kullanacağınız önemlidir. Bomba mı yapacaksınız, enerji mi sağlayacaksınız ?

Eğer Türk kontrolünde açarsanız, nükleer bombayı yapmakla kalmamış aynı zamanda patlatmış olursunuz. Savaşı kazanabilirsiniz ama hayatı da bitirirsiniz, üstelik size de zarar verme ihtimali vardır. Çünkü, Maraş’ı Türk kontrolünde açmak toprak tavizinin kesin yapılacağı (Recep Tayyyip Erdoğan dahi bunu açıklamıştır) bir bölgenin artık taviz olarak görülmediği mesajı vermektedir. Reel politiğin kuralıdır: bir bölgeyi yönetirseniz, o bölgeye sahip olursunuz. Tıpkı Türkiye’nin ada yarısını yönettiği ve buranın sahibi gibi hareket edebildiği gibi. Kontröl altında olan bölgenin yönetim altına geçmesi Maraş’ın iade edilmeyeceği şeklinde yorumlanacaktır. Bu artık Türk tarafının taviz verme arzusunda olmadığı anlamında ortaya konulacaktır.

Bu noktada açılım diye ortaya konulan mesele, izolasyonların kalkmasını değil çok daha ağırlaştırılması için Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından girişimlerin olacağını görebilirsiniz. Kıbrıslı Türklere yönelik uygulamaların sertleşebileceği, en basiti Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportuna erişim hakkınız devam edebilecek ama pasaportu 1 haftada değil 1 senede alabilme durumuna kadar ince ayarlarla karşılaşabileceğiz.

Yani hiçbirşey almadan, birşey verdiğimizi söylerken durumları da kötüleştirmiş olacağız. Bu adımı attıktan sonra Federal çözüme ve BM parametrelerine istediğiniz kadar bağlılık dile getirin farketmez. KKTC’nin kuruluş bildirgesinde de Federal çözüme bağlılık sözü verilmişti.Macera, KKTC’nin Kıbrıs Türk Federe Devleti’nden daha itibarsız bir yapı olması ile sonuçlandığı ortadadır.

Maraş’ın BM ya da iki toplumlu yönetimde açılması ise farklı bir durum yaratır. Bu sefer nükleer bir bomba değil, nükleer bir enerji yaratırsınız.

Öncelikle, bu açılımın altında mülkiyet ile ilgili Kıbrıs Türk tarafının sorumluluğu azalır, toprakla ilgili pozisyon açık kalır. Kıbrıslı Rumların ne kadarlık bir kısmının gelip gelmeyeceğine bakılmaksızın izolasyonların gevşetilmesine yönelik talebin meşru olduğu anlatılabilir. Kıbrıs Türk tarafının BM parametrelerinden uzaklaşmadığını tam tersine yakınlaştığı imajı yaratılabilir.

Limanın canlanması, Mağusa’nın genişletilmiş Mağusa bölgesi olarak yeniden kurgulanması, inşaat yatırımları gibi adımlar hızlı bir ekonomik büyüme getirebilir. Halihazırda 20 bin öğrencinin yaşadığı genç nüfus için yeni çekim merkezi yaratılırken, Maraş açılımı bu noktada katalizör rol oynayabilir.

Sonuç olarak Maronit açılımı ile aba altından sopa gösterenleri bir kenara bırakırsak, Maraş açılımı nasıl yapılacağına göre yeni ve enerjik bir süreç yaratacak kadar etkili olabilir.

O yüzden “yılanlara ve farelere” bıraktığımız Maraş’ı hayata döndürebilmek için Mustafa Akıncı’nın tutumu yeni bir sınav olacak. Nükleer enerjiyle hızlı bir dönüşümün sayfasını mı açacak yoksa bombayı mı patlatacak?…

 

 

Bu Kez Heceleyerek, Belki Anlaşılır: “U – TA – NI – YO – RUZ!”

“Vazgeç bu memleket işlerinden be gardaş” diye başlar cümleler, sonra da “bir şey değişeceği yoktur ya!” diye devam eder…

Kıbrıs’ın ve Kıbrıslının klasik muhabbetidir, o yüzden bir süre sonra laf anlatmanıza bile gerek yoktur. Yolunuza bakarsınız. Çünkü bir şey değişmez diyenlere inat, sürekli bir şeyler değişmektedir. Her değişim bu adada hayatını sürdürmeyi hedefleyenlerin huzursuzluğu ile sonuçlanmaktadır. Politik anlayış ve ahlak ada yarısını aşmasını beklersiniz, ancak tam tersine ahbap çavuş ilişkisinin ötesine bile geçmez.

Derinya kapısı meselesinde iki yılda bir kapı açamamanın acizliği bir kenara, şimdi acizliğin üstüne utanç ekliyoruz bu plajı açarak.

Ayranımız yok içmeye zurnayla gidiyoruz “yüzmeye!”

İlk kulağımıza çalındığı günden beri her fırsatta dile etki sahibi olan herkese anlatmaya çalıştığım bir meseleydi, Derinya plajının yaratacağı olumsuz etki. Derinya Belediye başkanının kulağımla duyduğum sahili ortak işletime açalım fikrine rağmen, tek taraflı adım attı Türk tarafı.

Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı olduğu süre içinde, mutlu olduğum, mutsuz olduğum, sinirlendiğim, yatıştığım, delirdiğimi düşündüğüm birçok olay yaşandı. Tüm bunlar farklı ideolojik yaklaşımlarla, taktiksel farklılıklarla ya da bilgi eksikliğinden kaynaklı olabilir. Sonuçları ne olursa olsun tümünde “biz haksız” Cumhurbaşkanı ve ekibi de “haklı” olabilirdi. Ancak, Derinya Plajı konusunda ilk kez Cumhurbaşkanı tamamen sessiz kalmayı seçmektedir. “Utanılacak” bir şey yapılacak ve başkan buna ses çıkarmamayı tercih etmektedir.

Ona oy verenler ve destekleyenlere sessiz kalarak tüm ada adına “utanılacak” bir şey yapmaktadır.

Bu utanç sadece Kıbrıslı Rumlarla ilgili değildir. 100 memleketten insanın yaşadığı kentteki tüm insanlara karşı yapılmış bir hatadır.

Çünkü uygulama ırk ve millet ayrımcılığına dayanmaktadır. Irkçılık ve ayrımcılık suçtur. Evrensel insan haklarına aykırıdır! İnsan haysiyetini ve vicdanına saygı barındırmamaktadır.

Derinya plajı bir turizm hamlesi değildir. Çünkü bu plaj turizme kapalı olacaktır.

Böyle bir şeyi başarı olarak ortaya koymak sadece ve sadece milliyetçi bir fanatizm, faşist aklın büyük cümbüşü, tutsak tutulan kentte öldürülen umutların üstüne yapılan ölüsevici bir ilişkidir!..

Başka da bir şey değildir!

Yüz yıllar önce kozmopolit hali seyyahların kitaplarına giren, sokaklarında onlarca dil konuşulduğu anlatılan kentti Mağusa. 2017 yılında Mağusa’ya ırkçı ve ayrımcılığa dayalı bir plajıyla anılacak.

74’de Maraş’ın tutsak edilmesiyle bir zombiyle yaşamak vicdanımızı zorluyordu. Şimdi ölüsevicilerin fantezilerine kurban edilmesi, ırkçı ve ayrımcı bir uygulama utanmamıza sebep oluyor. Konuşmasını beklediklerimizin ise sessiz kalması acı bir duyguyla şaşırmamıza sebep oluyor çünkü o şarkıda dediği gibi:

“Utan

Utan

Utanmayan İnsan Olur mu lan?”

Dipsiz Kuyudan Kurtulmak

Milliyetçilik dediğin öyle akıl almaz ve aşkın bir şeydir ki bazen rahatsız edici ancak eş zamanlı olarak da büyüleyici bir hal alır. Rahatsız edicidir çünkü açık – seçik ortada olan bir durumu milliyetçi akla anlatmanız mümkün olmaz. Aklın milliyetçi duvarını sesiniz aşabilir ama seslerin içeriği beyine erişemez, bu yüzden de büyüleyicidir.

Sol veya sağ görüşten herkesi kaynayan bir kazanın içine atar. Kazan kaynarken hepsini de birbirine benzeştirir. Birleşme hissinin yarattığı “yoldaşlık” hali o kadar güçlü bir durum yaratır ki, yapılan yanlış olsa da haksız olmazsınız. Haksız olsanız bile, haksızlığınızı kanıtlamak zorunda kalmazsınız. Mağduriyetin mağrur dili ile karşınızdakini mahkum ederken, gerçekte kaybedilenin hesabını yapmak mümkün değildir. Tarihin çekimiyle, bugünün kurgulanmış gerçeğini bütünleştirirken, hafıza sadece seçicidir. Bütüncül bir şekilde bakmadığınız pencerede yönlendirilmiş tek yanlı bir anlayış evrilir. Dünya böyledir deyip içinden çıkabilirsiniz ancak eleştirel zihnin zerrecikleri bir yerlerden rahatsızlık vermeye davam eder.

Muhtemelen, Crans Montana sonrasında Kıbrıslı Türk liderliği sahip olabileceği en konforlu başarısızlığı deneyimlemektedir. Hatırlayın konuların paket olarak ele alınması da Kıbrıs Türk tarafının talebiydi, yurt dışında bir zirve yapılması ve Genel Sekreterin katılımı da…

Diplomasi ile çözülmeye çalıştığımız Kıbrıs Sorununda sonuç üretmek için tüm araçlar Kıbrıs Türk tarafının taleplerini karşılıyor olmasına rağmen, sonuç alamadık ve sorumluluk için hedefi de Kıbrıs Rum tarafına attık. Bunu yaparken sorgusuz sualsiz tüm siyasi partilerin de desteğini alabilmenin konforlu olmadığını iddia edemezsiniz değil mi?

Oysa ki sorumlunun kim olmasından bağımsız olarak tüm istediğimiz araçlar elimizde olmasına rağmen giriştiğimiz bu diplomatik hamleden somut hiçbir şey elde edemediğimiz gerçeği yüzleşmek gerekir. Bununla ne zaman yüzleşeceğiz? Başarısızlığı milliyetçi çıkışlarla meşrulaştırmaktan vazgeçip yapıcı olarak çözüm üretme yollarına ne zaman gireceğiz ?

Mesela, Gueterres’in görüşme için çizdiği çerçevenin bundan sonra Kıbrıs’ın geleceğinin belirlenmesi için izlenecek yol haritası olduğunu ne zaman deklere edeceğiz.

Guterres’in çizdiği çerçevede yarın masaya döner, yüklendiğim sorumluluğu gerçekleştiririm diyebilmek genç kuşaklara bol şans dilemekten çok daha yapıcı bir pozisyon olduğunu kabul etmemiz gerek.

Gelinen son aşamada hamaset yapanların ve on yıllardır tanınma sözü verip de gerçekleştiremeyenlerin lafazanlık yapacağı üç beş argümanı kenara bırakıyorum. Ancak, girdiğimiz macerada birbirine daha az güvenen iki liderlik üretildi. Motivasyonunu kaybetmiş toplumlar yaratıldı. Başarısızlık, şüphecilerin ve nefretten beslenenlerin akbaba gibi üşüşmelerine sebep oldu. Bir de, gelecek karanlık bir çukurdan farksız olmasına rağmen “ev temizleyip tertipleme” takıntısıyla yalandan açıklamalar yapan siyasi elitlere, “masgara olacakları” kocaman bir meydan yaratıldı.

2018 sonrasına bırakmamakta ısrar edilen, çözüm sürecinin seçimlerin ardına kalması ve ona göre yeni(den) seçilmiş bir liderin zirveye katılması bu yarattıklarımızdan daha kötü hangi sonuçları yaratabilirdi?

Doğalgaz gerginliği gibi bir şeyler geveliyor olabilirsiniz ama siz de biliyorsunuz ki o gerginlik zaten gerçekleşiyor. Tam tersine bu zirve ile gerginliğin gerçekleşmesi için meşru sebepler yaratıldı.

2018’i bekleme sabrını göstermedik. 2018 sonrasında başarı yakalanmayacağına dair “içgüdülerden” başka hiçbir sebebimiz yoktu. “İçgüdüler” diye ortaya koyduğumuz şey aslında, sistematik olarak yarattığımız koşul olduğunun farkında mıyız?

İçgüdülerin, hesapsız tahminlerin, kendi verdiği sözden korkanların ve muhtemelen birilerinin stratejik derinliğinin içinde kaybolduk. Üstelik, seçilmişlerin arasında bundan sonra ne yapacağız sorusuna aklı selim bir biçimde cevap verecek tek bir kişi bile yok. Üstelik cevabı bilemediklerinden değil, cevabı bildikleri halde dile getirecek kararlılığa sahip olamadıkları için.

Yine de elitlerin akıllarını ve yüreklerini uyandırana kadar beklemeye gerek yok. Onlar, olaylar üzerine olan reflekslerinden arınıp, yeniden irade sahibi insanlar olarak aramıza dönerler mi bilinmez ama biz yine de onlara inat tekrarlayalım: içinden çıkamadığımız dipsiz kuyudan kurtulmak için bakacağımız yer ne Ankara ne Atina’dır…Adres Guterres çerçevesidir.

Mertkan Hamit

 

 

Crans-Montana’da Ne Olacak ?∗

Crans-Montana’da Ne Olacak ?∗

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Politik iklim yeniden Kıbrıs Sorununa doğru evriliyor. Üst düzey temsilcilerin birer birer ziyareti, özellikle Binali Yıldırım ile Aleksis Tsipras görüşmesi ardından Kıbrıs Konusu ile ilgili yeni bir zirveye gözler çevrildi. Daha önce belirttiğim bir yorumumda bu zirvenin gerçekleşememe ihtimalini ortaya koymuştum. Pesimist tavrımı korumama rağmen, böyle bir zirvenin gerçekleştirilecek olmasına önem atfetmekteyim. Ancak,hala daha soru işaretlerinin olduğu kesin. Öyle ki, TC Başbakanı Binali Yıldırım Atina dönüşü yaptığı açıklamada “garantör ülke olarak Yunanistan Türkiye gibi ülkelerin başbakanlarının katılmasını gerektirecek şartlar oluşur mu oluşmaz mı gibi bir tereddüt var. Bizde de onlarda da var bu soru işareti” şeklinde bir ifade kullanmıştır.

İşin özeti Crans-Montana göreceğimiz son zirve olmayacak. Ancak Cenevre ya da Mont Pelerin I, II zirvelerinden farklı olarak sabrın ve zamanın tükendiği noktayı işaret etmektedir. Genel anlamda “son oyun” algısı yayılmıştır. Bu açıdan beklenti yeni koşullar yaratmayacağı kesindir. Burada izlediğimiz özellikle BM için ama aynı zamanda diğer aktörler için de kimsenin zarar görmeden kurtulacağı bir “itibar kurtarma” girişimidir.

Kıbrıs konusunda yaşanan süreçle ilgili umut vermekle eleştirilen biri olarak neden olumsuz bir beklentiye sahip olduğumu kısaca özetlemek için önce Crans Montana’da ortaya çıkabilecek sonuçları ele alalım.

Ortaya konulan sonuçlar arasında a) kapsamlı çözüm, b) çerçeve anlaşması, c) ortak açıklama gibi seçenekler mevcuttur.

Bunları sondan başlayarak ele alacak olursak

  1. Ortak açıklama:  11 Şubat 2014 tarihli Ortak Açıklama metni herhangi bir federal çözümün pazarlık konusu olmayacak tüm unsurlarını içermektedir. Dönüşümlü başkanlık, etkin katılım, garantiler, toprak, mülkiyet gibi konular ortak bir metine girebilecek kavramlar değildir çünkü bunlar hala daha tarafların pazarlık unsurlarıdır. Bu yüzden 11 Şubat 2014 metninden ileride bir metin üretilmesi mümkün değildir. Başka bir değişle bu zirvede 11 Şubat açıklamasından daha ileri bir ortak metin beklemek mümkün değildir.
  2. Çerçeve Anlaşması: İrlanda çözüm süreci referanslı uygulanabilir bir çerçeve anlaşması yaratılması kapsamlı çözüm için son derece faydalı bir açılım olarak görülebilir. Ancak koşulları ölçtüğümüzde, güven yaratıcı önlemlerin “tanınma paranoyası” / “stratejik sebepler” ikileminde uygulanamadığını biliyoruz. Geçiş noktalarının açılmasınun mümkün olmadığı,  mobil hatların birleşemediği koşullarda uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının gerçekleştirilmesi hayli güçtür. Üstelik uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının ilk adımı asker sayısının azaltılması, yeşil hat bölgelerinin iadesi gibi daha zorlu noktaları barındıracaktır. Bu güçlü bir siyasi irade gerektirir. Toprak adımının Türk tarafının en önemli “kozu” olduğunu düşündüğümüzde, böylesi adımların atılması oldukça zordur. Aynı zamanda AB muktesabatının kuzeyde uygulanmaya başlamasına dair açılımlar, limanların Avrupa limanı olarak kabul edilmesi gibi açılımların da mevcut modalite ve anlayışla gerçekleşmesi daha zordur. Bu açıdan da baktığımızda İsviçre’den uygulanabilir  bir çerçeve anlaşması çıkması mümkün değildir. Çünkü taraflar takındıkları pozisyon itibari ile uygulanabilir çerçeve anlaşmasını uygulayacak politik anlayışa sahip değildir.
  3. Kapsamlı Çözüm: halihazırda kapsamlı çözümün orada tamamlanmasının mümkün olmayacağına yönelik sinyaller verilmektedir. Masada kapsamlı çözüme dair beklentiler azalırken mucize gerçekleştirebilecek bir Oz büyücüsü var mı bilemiyorum. Ancak, eğer varsa şimdi ortaya çıkması lazım. Böyle bir durum beni ters köşeye yatırır ve bu noktadan sonra yazacaklarımı geçersiz kılar. Ancak, kapsamlı çözümün gerçekleştirilmesinin mümkün olmayacağına dair sinyali TC Başbakanı Binalı Yıldırım verirken, atıfta bulunduğu taraf “Kıbrıslı liderler” şeklindeydi. Yani, meselenin garantiler  üzerinden gerçekleştirilecek bir pazarlıkta Türkiye’de olmasına rağmen Kıbrıslı liderler anlaşamadı diye sonuçlanamadı gibi bir imaj yaratılmıştır. Bu açıdan baktığımızda paket üzerinden konuşulan al – ver sürecinin sağlanamamasında ihale 2 senedir müzakere eden Kıbrıslı liderlere kalacakmış gibi.

Peki, durum vahimse ve bu zirvede hiçbirşey mümkün değilse bu zirve neden gerçekleştirilecek ?

Bana göre Cenevre zirvesinde bu işin bitirilmesi gerekiyordu. Ancak, Yunanistan Dışişlerinin tavrı Konferans’ta belirleyici olmuştu. Günün sonunda güvenlik ve garantiler başlığında tarafların pozisyonu ve esneyebilecekleri noktalar bellidir.

Esas olan kim ne alır ve bu konuda herkes siyasi iradesini gösterir sorusunun cevabıydı. Siyasi irade varsa, bunu gerçekleştirmeye dair söylenecek sözler birkaç cümledir. Ancak taraflar (özellikle de garantörler) bunu ifade etmekten çekinmekte, yani siyasi iradeyi sergilemekten kaçınmaktadırlar.

Hal böyleyse, 2 yıl boyunca sürdürülen ve siyasi yatırım yapılan bu sürecin “itibarını koruyarak” sönümlenmesi gerekmektedir. Bu hem yerel hem de uluslararası unsurların işine gelmektedir. Bu yüzden malesef eğer Kapsamlı Çözüm yapmak için iştah ortada yoksa (bana göre garantörlerde böyle iştah yoktur) Kıbrıslı liderler BM’nin itibarını korumak için kullanılacaktır.

Özellikle son süreç içerisinde Kıbrıslı liderler düştükleri suçlama oyununda zararlı çıkmıştır. Çünkü birbirlerine cevap vererek harcadıkları enerji ile bütün sorumluluğu Kıbrıslı liderlere yıkmak için uygun koşullar yaratılmıştır. Böylelikle, bir süredir BM’nin arayış içinde olduğu çıkış stratejisi sağlanmıştır.

Taraflarca orkestra şeklinde yapılan açıklamaların başarısız bir yöntem olduğuna dair daha önce dile getirdiğim düşünce de buradan kaynaklanmaktadır. Şu an BM için yöntemin başarısızlığını, Kıbrıs sorununu ele alış biçimlerine eleştirel yaklaşacak bir sebep yoktur. BM’ye göre yeni bir girişim ile Kıbrıs Sorunu çözülememiş ve sorumluluk uzlaşmazlığı seçen Kıbrıslı liderlerin meselesidir.  Oysa ki aklı selim olan herkes, bu sorunun ele alınış biçimindeki hataların sorunun çözülememesine neden olduğunun farkındadır.

BM bu aşamada süregiden oyun değiştirilmek isteniyorsa, Crans-Montana’ya yönelik “havuç – kırbaç” yöntemi oluşturabilmelidir. Ancak, BM’nin böyle bir irade sergilemekten kaçınmaktadır. Kıbrıs Türk tarafına statü için yasadışı olarak elinde tuttuğu mülklerin tazminatının Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafınca ödenmesi ve toprak iadesini, eş zamanlı olarak, Kıbrıs Rum tarafına uzlaşmazlık karşılığı Kıbrıs Türk tarafının statü yükseltilmesi riskinin açıkça dile getirilmesi statükonun korunmayacağının net işaretleridir. Bunların masada olmaması koşulunda, bu zirve diğer tüm zirveler gibi statükonun devamının teyidiyle sonuçlanacaktır.

Hal böyleyse ne olacak ?

Muhtemelen Crans-Montana sonrasında seçimlere kadar sürecin sönümlenmesi beklenecek. Sürecin seçimler nedeniyle askıya alınacağı ve seçimden sonra oluşacak yeni Kıbrıslı Rum iradesinin ne göstereceğini şu an tahmin edemeyiz. Ancak yeni bir başkan seçilirse, kalınan yerden devam etmek yerine sürecin en başına dönmeyi talep edebilir. (Anastasiadis seçildiğinde böyle yapmıştı.) Bu arada da zaten Kıbrıs Türk toplumunda liderlik seçimleri gelir ve bildiğimiz kısır döngü devam edecektir.

Şu an için iç politikada her taraf kendi için yeni koşullar yaratmaya çalışsa da uluslararası olarak yeni koşulların yaratılması bana gmre pek de mümkün değildir. O yüzden de Kıbrıs Sorunu’nun bir süre için rafa kaldırılmasının koşulları ortaya çıkacaktır. Rafta bekleyen Kıbrıs Sorununun daha da karmaşık bir hale gelmesi için uzlaşmazlıktan olan taraflar muhtemelen ellerinden geleni yapacaktır.

Peki Kıbrıs Sorunu bir daha konuşulmaz mı ?

İşte kritik nokta tam da burada. Muhtemelen Crans-Montana sonrasında Kıbrıs Sorunu etraflı bir biçimde bir süre ele alınmayacak. Ancak, Kıbrıs adası etrafındaki doağlgaz kaynakları ile ilgili varsayımlar son bulur ve gerçekten çıkarılmaya başlandığında etkin biçimde bu konu yeniden gündeme gelecektiir. Şu an en iyi beklenti bu kaynakların ortaya çıkarılacağı zamana 5 yıl biçiyor. Hal böyleyse, muhtemelen Kıbrıs Sorunu ile ilgili yeni süreç 5 yıl sonra başlayacak. Ancak bu sefer yaratılacak olan nüfus yapısı ve vatandaşların sayısı, Türkiye’nin buralardaki iktidarı ve bölgesel koşullara göre şekillenecektir. Ve malesef, konuşulan Kıbrıs Sorunu olsa da, konuşan Kıbrıs adasında “bir zeytin gibi” kök salmış insanların geleceğine dair olmayacaktır.

∗ 25.06.2017 tarihinde gaiLe’de yayınlanmıştır.

AKP’nin Kuzey Kıbrıs’taki Darbesi

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com
*10 04 2015 tarihinde Gaile Dergisinde yayınlanmıştır

Geniş tabanlı hükümet denemesi koalisyon ortaklarının birinin kararıyla sona erdi. Bir tarafın geleneksel teslimiyetçi tavrı, diğer tarafın strateji yoksunu tutumu sayesinde bu sonuca ulaştık. Ancak herkes aynı soruyu soruyor. Şimdi ne olacak?

Bu yazı yayımlanana kadar mevcut hükümet krizi için yeni bir çözüm yolu bulunmuş olması muhtemel, o yüzden bu soruya farazi bir cevap vermeyeceğim. Yazı kaleme alındığı sırada UBP ile DP’nin bir koalisyon kuracağına dair beklentilerin yüksek olmasının yanında CTP – TDP – DP koalisyonu formülleri de gündeme gelmiştir. Olası seçeneklerin Kıbrıslı Türkler lehine ne derece sonuç alıcı olacağına yönelik tartışma başka bir yazının konusu olabilir. Benim gayem, bu süreçten çok yeni bir başlangıç için temel bir tespit yapmaktır.

CTP – UBP hükümetinin bizleri getirdiği nokta, belki de en can alıcı nokta, Türkiye Cumhuriyeti iktidarlarının, bu ülkedeki demokratik yapıya zerre kadar saygı duymuyor olması ve toplumsal talepler yerine kendi vizyonunu dayatmasıdır. Türkiye’nin aylardır süren ekonomik protokole ilişkin baskıcı tavrına ve ideolojik politikalarını dayatmasına en sonunda CTP – UBP iktidarı teslim olarak hükümet etmeyi sürdürmeye çalışmış, kabul edilemez uygulamaların altına imza atmıştır.

UBP hiçbir zaman teslimiyetçi olmaktan rahatsızlık duymamış, bunun ötesine geçecek herhangi bir umut vermemiştir. Bu yüzden UBP beklenildiği gibi hareket etmiştir. Ancak hükümet düşerken eleştirilerin esas hedefi CTP olmuştur; çünkü bu konuda umut olduğu iddiasını sürekli gündeme getirmiştir. CTP, UBP ile esas farkını halkın çıkarlarının tarafında olduğunu dile getirerek ortaya koymuştur. Ancak hükümet sürecinde, birçok konuda Türkiye’nin dayattığı politikaları “geciktirerek uygulama” yönünde bir anlayış takip etmiş, bunu farklılık olarak sunmuştur. Tabi bu yöntem geniş toplum kitlelerini ikna etmeye yetmemiş, CTP teslimiyetçi bir politika izlemesinden dolayı eleştirilmiştir. Günün sonunda, CTP için direniş anlayışı üç beş sosyal medya paylaşımı ile “gizli” toplantılarda ifade edilen hoşnutsuzluk cümlelerinden ibaret olmuştur. Ne kendi tabanı, ne de kendi tabanı dışındaki kitleleri etkileyecek bir direnişi kurgulayabilmiştir.

Bunun yanında CTP siyaseten halk kitleleri ile kendini barıştıracak bir yol da izlememiştir. 0,,18762571_303,00İktidarda olduğu süreç içinde anlamlı bir sosyal politika uygulayamamıştır. Barış politikalarının öncülüğünü, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaptığı tercihlerle heba etmiştir. Parti içi kavgaları, hükümet icraatlarının önüne geçmiştir. Mehmet Ali Talat’ın gölge başbakanlık yapması toplum tarafından kabul görmemiştir. Tüm bunların yanında, Kıbrıslı Türk yurtseverler açısından rahatsız edici açıklamalara sahip olan, sınıfsal mücadeleyi anlayamamış, barışa dönük samimi çabaları dahi “kantarın topuzunu kaçırmakla” eleştiren Birikim Özgür’ü stratejik bir pozisyona getirmiştir. Zaten CTP’nin “yetkin ve etkin” kadroları gayri resmi sohbetlerde bu tercihi: “Türkiye’nin dayatmacı politikalarına karşı oluşabilecek tepkilere karşı ‘geleceğe dönük’ stratejik bir hamle” olarak özetlemiştir.

Ancak teslimiyetçiliği tartışırken meseleye tek taraflı bakmamak gerekir; aksi halde yapacağımız tespit eksik olur. Başka bir deyişle CTP ve UBP’nin teslimiyetçi davranışı, Türkiye’nin pozisyonunu eleştiriden muaf kılmamalıdır. Hükümetin düşmesi, ekonomik protokol ile ilgili görüşmelerin Türkiye’nin istediği gibi sonuçlanmasına yönelik iradenin oluşamamış olmasıyla ilgilidir. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tercihlerini temsil etmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs’a bakışında emperyalist anlayışının hortladığı ortadadır. Özetle, Türkiye’nin arzularını sağlamayacak olanların yerine bunu sağlayacak olanlar getirilmesi için olanak sağlanmıştır.

Bir ülkede demokratik olarak seçilmiş bir iktidarın, halk dışı bir faktör tarafından görevinden alınmasının adı darbedir. Darbelere karşı mücadele ettiği için zamanında

KKTC CUMHURBASKANI MEHMET ALI TALAT ANKARA'DACTP’nin, özellikle de CTP içinde “darbenin mağduru” olduğunu iddia eden “delikanlıların” sempatisine sahip olan AKP, Kuzey Kıbrıs’ta sivil bir darbe gerçekleştirmiştir. Türk işi Troyka, “Türkoyka”, da Kıbrıs’ta teslimiyetçiler lehine ağırlığını koymuştur. Ancak “delikanlılar” bu konu üzerinden anlamlı bir tartışma yapılmasına izin vermeyecek bir yol izleyecektir.

Kıbrıslı Türklerin siyasi iradesine saygı göstermeyen, bu ülkeyi bir mahallesi olarak gören yayılmacı anlayış ile ilişkiler yeniden gözden geçirilmelidir. (1) Diyet borcu yani “kurtarılma” meselesinin de mali sponsorluğu Kıbrıs Türk halkınca yapıldığına göre artık borç misliyle ödenmiştir. Türkiye’nin ekonomi politikalarını eleştirmek ve bu politikalar üzerinden Kıbrıs’ın kuzeyinde egemen anlayışına karşı durabilecek bir anlayış oluşturmak gerekmektedir. Bu direniş anlayışının adresinin ise bundan sonra CTP olmayacağı kesinleşmiştir.

Yaşananları eleştirmekten çekinen, demokrasiye saygı duymayan ve darbecilerle uzlaşan bir yapıyla, ada yarısında siyaset için umut olmak mümkün değildir. Bu noktadan sonra CTP’nin, AKP’nin darbesinden ötürü mağduru oynayarak destek araması da ikna edici değildir. Bunu eleştirenleri “solcu hastalığı” ile teşhis edenlerin de statüko virüsüne esir alındığı açıktır. Çünkü bu koşullar oluşurken CTP buna karşı gelmek yerine dayatmalara karşı işbirliğini yapmanın yolunu aramaktadır. Aynı anlayış Mehmet Ali Talat’ın cumhurbaşkanlığı görevi süresince TC’den gelen pozisyonların benimsenmesine dönük çabalarında da görülür. CTP’nin egemen siyasi aklı, dayatmalara karşı direniş olarak değil, dayatmaları topluma pazarlayan aracı olmaktan ibarettir.

Bu noktadan sonra toplumsal muhalefetin her koşulda kendini yeniden kurgulaması gerekmektedir. Çünkü özelde CTP’nin ama genelde siyasete egemen hiçbir siyasi partininKudret_Özersay_(cropped) özgürleşme adına konuşabilecek sözü kalmamıştır. “Denenmemiş” olduğunu iddia eden “Halkın Partisi”nin de özgürleşmeyi getirecek anlayışa sahip olmadığı, konuyu ele alış biçimiyle, bir kez daha ortaya çıkmıştır. Çünkü tıpkı diğer egemen anlayışlar gibi erken seçim çağrısı yapan Halkın Partisi, seçimde almayı umduğu oy oranından bağımsız olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi politikaları üzerinden dayatmalarına karşı ne bir duruş ne de bir fikir ortaya koyabilmiştir. Demokratik bir sürecin liderliğini üstlenip sorunun çözümüne yönelik bir çıkış yapmamıştır. Meseleyi sadece bir yönetişim ilişkisine indirgeyerek iyi yönetim ilkeleri ile sorunların aşılabileceğine yönelik boş bir iddia ortaya koymuştur. (2) Halkın Partisi kadrolarının AKP’nin gerçekleştirdiği bu darbeye karşı bir duruş geliştirerek sahici bir muhalefet yapmayı tercih etmemesi turnusol etkisine sahiptir.

Sonuç olarak, Kıbrıs’ın kuzeyinde sallantıda olan hükümet, “küçük” bir darbe ile düşürülmüştür. Hükümet olanlar son derece beceriksiz ve öngörüsüz hareket etmiştir. Yine de bu yapılan darbe gerçeğini unutturmamalıdır. Çünkü hükümetin düşmesinde tek sebep beceriksizlik ve öngörüsüzlük değildir. Tam tersine, hükümet olmayı sadece bir “yönetişim” meselesi olarak görenlere Türkiye açık bir mesaj verilmiştir. Kuzey Kıbrıs’ta iktidar kalabilmek için gerekli olan, ülkeyi ne kadar iyi yönettiğiniz değildir. Türkiye ile al – ver ilişkilerinde; Türkiye’nin stratejik, ekonomik, siyasi ve kültürel çıkkararverildiarlarını ne kadar koruyacağınız ile ilgilidir.

Bu noktada yurtsever politika, bu adada yaşayan insanların ekonomik, siyasi ve kültürel
kaygılarını ön plana koyabilmekle ilgilidir. Bunun yolu da kuşkusuz federal bir çözümden ve adanın birleşmesine yönelik arzunun güçlendirilmesinden geçmektedir. Bunu merkeze alıp geniş tabanlı adalet ve eşitlik mücadelesinin özgürleştirici bir potansiyel barındırabileceğini söyleyebiliriz.

 

————————————————————–

Notlar
(1) Acı olan taraf ise Güney Kutbu’nda darbe olsa, dayanışma mesajları gönderecek olan Türkiye solu da bu konuda üç maymunu oynamaktadır. Bu, Türkiye solunun Kıbrıs konusuna ilgisizliğinin yanında Kıbrıs’a yaklaşımında egemen aklın dışında başka bir bilgiye sahip olmaması ile açıklanabilir. Bu yüzden Kıbrıs Türk solunun bu konuda da çaba göstermesi gereklidir.
(2) Halkın Partisi, iyi yönetim üzerinden mevcut koşullara alternatif olduğunu iddia ederken gerçekten naif bir anlayışta mıdır; yoksa verili koşulları ört-bas ederek egemen anlayışın devamlılığı için bir emniyet sübabı rolünde midir? Bu sorunun yanıtını ancak iktidara gelmesi hâlinde anlayacağız!

Tarih Kıbrıs Türk Solunu Affeder Mi ?

Dün berberde Erenköy’de savaşan bir mücahit olduğunu söyleyen bir kişiyle enine boyuna AB’nin birincil hukuk olmasının
anlamını, garantileri ve Kıbrıs uyuşmazlığında Kıbrıs Türk tarafının “kırmızı çizgilerini” konuştuk. Görüşlerimiz uyuşmadı tabi.

Ancak açık olan birşey var öncekilerin aksine bu sefer sonuç alıcı bir süreç ilerliyor ve kamusal alanda artık “Kıbrıs Sorunu” yeniden tartışılmaya başladı. shutterstock_131385992

Gün içinde Derinya kapısı ile ilgili olumlu gelişmeler halkla paylaşılırken, Eroğlu’nun detayını bilmediğim bir açıklaması ile “AB isteyen Özelleştirme de ister” gibi bir açıklama yapılıp, CTP’ye yönelik eleştirilerini kendini CTP’nin solundakiler tarafından paylaşıldığına şahit oldum. Bir anda CTP’ye vuran Eroğlu da olsa mübah gibi bir pozisyon alabilen sol, acaba kimin sözcülüğünü yaptığının farkına varır mı bilemiyorum…

Başka bir ortamda, yine Kıbrıs Sorunu tartışılırken -üstelik çözüme inananların yaptığı bir tartışma- 1974’ün dayattığı düzenin ne kadar içselleştirilmiş olduğu, oluşturulacak federal devletin bizim devletimiz değil de, sanki Kıbrıslı Rumlara ait bir devlet kibris_gocmenolup, federal devlet ile Kıbrıs Türk oluşturucu devleti / federal birimi /eyaleti ya da adı her neyse onun nasıl korunabileceğine dair bir savunma pozisyonu ortaya konuluyordu.

Tüm bu akıl karışıklığının içinde sorulması gereken soruyu sona bırakmamak gerekiyor. Hakikaten Kıbrıs Türk solunun ana kaygısı nedir ? Meşruluğunu nereden almaktadır ? 1974 sonrası oluşturulan hukuk dışı, adaletsiz, faşizan düzenin meşru zeminine endekslenmiş bir sol anlayış mı yoksa zamanı aşan bir noktadan bakarak “adalet, eşitlik, insaniyet” gibi değerleri benimseyen bir sol problem ile mi karşı karşıyayız? Gündelik reaksiyonlar ötesinde sol varoluşsal anlamda ne yaptığını etraflıca tartışmalı…

“Kuzey Kıbrıs sorunu” ile “Kıbrıs Sorununun” iç içe geçmesi, 2004 sonrasında yaşanılan görece “özgürlük” alanı refahın artışı gibi gelişmeler nasıl olur da Kıbrıs türk sol mücadelesinin tarihi aşan geçmişini tamamıyla sessizleştiren bir durum yaratmakta ve Denktaş’ın savunduğu kimi noktaları bugün Kıbrıs Türk solu taşımaya devam etmektedir. Denktaşizm hala her tarafımızı kuşatmış durumda.digest-20091-yasin-naimark-1

Geçtiğimiz günlere kadar bunun sadece bir  “yöneten-elit” problemi olarak görürken, yeniden önceki paragrafta, yeteri kadar sol görmediği, sapmalarından rahatsızlık duyduğu veya sırf gerçekten böyle hissettiği için Eroğlu sözcülüğüne savunan taban örgütlenmesi olarak niteleyeceğimiz hareketlerin de benzeri bir kaderi paylaştığını söyleyebiliriz.

Çok uzatmadan sonuca gelmekte yarar var. Çok kültürlü bir adada, tekliğin hegemonyasını kurmak isteyen modern aklın bir sorunudur Kıbrıs sorunu, bu egemen anlayış ise solun temel görevi de egemen anlayışı yıkmak – karşı-hegemonya inşaa edebilmekten geçmektedir. Çokluğa karşı oluşan bu modern anlayış Kıbrıs Sorunudur ve zaten aynı anlayış sadece milliyetçilik ile değil onun olmazsa olmazı militer anlayışı ile aynı anda kadın, sosyal ve siyasi azınlıkları da tekliği içinde yok etmeye, onları lanetleyerek ötekinin üstünden var olmayı başarmaktadır. Hal böyleyken, egemen dilin, egemen pozisyonun dışından konuşabildiğimiz zaman bu ülkeye barış gelecek. Ve barış öyle sadece yeşil hattı ortadan kaldırmayacak, ötekileştirilmiş kimlikleri, sosyal ve siyasi azınlıkları da kucaklayabilecek.gas-65q6kulqvyhp1f7rbgugz7fbauiejiawo2sf7o38dk2

Ancak bunun mümkün olması öncelikle öteki ile barışacak cesareti gösterebilmemizden geçmektedir.

Ancak hal böyleyken, en geniş anlamda ele alabileceğimiz Kıbrıs türk solu barışı savunabilecek durumda mı ? Barışın öncüsü olup ezberi bozabilecek mi ? Barış mücadelesinde bir başarısızlık, silinmeyecek kara bir leke olarak üzerimizde kalacak. Ne kendimizi affedebileceğiz ne de tarih bizi affedecek.

Mertkan Hamit

Sarih Çoğunluk: Hade Yeni bir Sorun Yaratalım…*

Bir süre önce Kıbrıs Türk tarafındaki merkez ve sağ politikacılar “sarih çoğunluk” ifadesine vurgu yaparak, mülkiyet ve müzakereler ile ilgili olarak izlenen politikayı eleştirmişti. Oldukça teknik ancak son derece önemli bulduğum bu konuyu biraz incelemekte yarar var. Öncelikle sarih çoğunluk ifadesini yeniden ortaya koyan eski müzakereci Kudret Özersay’ın açıklamasına bakalım: Kudret_Özersay_(cropped)

Mülkiyet ve ikamet açısından getirilen bu sınırlandırmalar, federasyonun iki­kesimli karakterini muhafaza etmeye dönük tedbirlerdir. İki­kesimliliğin nasıl anlaşılması gerektiğini Birleşmiş Milletler tanımlamıştır. 1992 yılında önce BM Genel Sekreteri Güvenlik Konseyi’ne bir rapor vererek iki­kesimliliği tanımlamıştır. Ardından da bu tanımların yer aldığı paragraflar aynı yıl içerisinde kabul edilen 750 Sayılı BM Güvenlik Konseyi kararıyla onaylanmıştır.  (…) Bu “sarih çoğunluk” ifadesinin tam olarak yüzde kaça denk geldiği müzakereye açık bir konuysa da bunun her durumda %50’den çok daha fazla olduğu tartışma kaldırmaz bir husustur. Her bir toplumun kendi kurucu devletinin karakterini/kimliğini koruyabilmesi için, iki­kesimliliğin bir gereği olarak bir Birleşmiş Milletler İlkesine dönüşmüş olan bu kısıtlamalar (oranı müzakereye açıksa da) Kıbrıs Türk tarafı için yaşamsal öneme sahiptir. (link)

Benzeri bir açıklamada ardından bir diğer eski temsilci Osman Ertuğ tarafından da yapılmıştır. (link)

Bu noktada iki belgeye referans veriliyor. Birincisi BMGK 750 numaralı karar, ikincisi ise BM Genel Sekreterinin S/23780 numaralı raporu. Rapor herhangi bir bağlayıcılık taşımamasına rağmen, 750 numaralı kararın sarih çoğunluğu nasıl ifade ettiğine göz atmakta yarar vardır.

2. Reaffirms the position, set out in resolutions 649(1990) of 12 March 1990 and 716(1991) of 11 October 1991, Flag_of_the_United_Nations.svgthat a Cyprus settlement must be based on a State of Cyprus with a single sovereignty and international personality and a single citizenship, with its independence and territorial integrity safeguarded, and comprising two politically equal communities as defined in paragraph 11 of the Secretary-General’s report (S/23780) in a bi-communal and bi-zonal federation, and that such a settlement must exclude union in whole or in part with any other country or any form of partition or secession; 
 
Burada açık bir biçimde bölünme ve birleşme dışlanırken, iki toplumlu iki bölgelilik vurgusu yapılmaktadır.
Ayrıca 2 eşit cemaate atıf yapılırken, eğer Özersay’ın ifadesini doğruysa, genel sekreterin raporundaki 11. paragraf kabul ediliyor.
Ancak S/23780 numaralı rapora baktığımızda 11. paragraf iki toplumun eşitliğine atıf yapmaktadır. İki kesimliliğe yapmadığını okuyabiliriz. ( S/23780 numaralı raporun tamamı )
Raporun 11. paragrafı açık bir biçimde öncekilerde olduğu gibi Kıbrıs Devleti’nin politik olarak eşit iki toplumdan oluşacağına vurgu yapar.
It inter-alia (vurgu orjinal) reaffirmed its previous resolutions and that its positions on the solution to the cyprus problem was based on one State of Cyprus comprising two politically equal communities. In that connection the Council endorsed the following definition to political equality (S/21183, annex I) :
“While political equality does not mean equal numerical participation in all federal Government branches and administration, it should be reflected inter-alia (vurgu orjinal) in various ways:  in the requirement that the federal constitution of the State of Cyprus be approved or amended with the concurrence of both communities; in the effective participation of both communities in all organs and decisions of the federal government; in safeguards to ensure that the federal Government will not be empowered to adopt any measures against the interests of one community, and in the equality and identical powers and functions of the two federated states. 
Burada açık bir biçimde politik eşitliğin tanımı yapılırken, sayıca eşit olmasa da toplumların yönetimde eşitlıiğini anlaşılır. Ek olarak Kıbrıs Devleti’nin anayasasının iki toplumun iradesiyle şekilleneceği, kararların ortaklaşma gerektiridiğine ve federal 145265_origdevletlerin (oluşturucu devletler) eş güçler ve fonksiyonlara sahip olacağını vurgularken alınan kararların başka bir cemaate zarar vermeyecek nitelikte olmasından bahseder.
BMGK’nin 750 numaralı kararı herhangi bir biçimde iki bölgelilik tanımına yer vermemiştir. Ayrıca, iki bölgeliliği tanımlayan BM750’nin değil Genel Sekreter tarafından hazırlanan S/23780 olarak bilinen raporun 20. paragrafıdır.
Şimdi yukaridaki madde (UN 750) 11. paragrafa atıfta bulunurken, 750 numaralı kararda genel sekreterin S/23780 numaralı raporunun tamamı ile kabul edilip edilmemiş olmasına bakmak gerekiyor.
BM750 numaralı karar rapordan övgüyle bahseder yani (commends) ancak raporu bir BM kararı haline gelmesini sağlayacak  bir (accept/affirms/) ifadeye rastlanmaz
Orjinal ifade BM 750 paragraf 1
1. Commends the Secretary-General for his efforts, and expresses its appreciation for his report of 3 April 1992 on his mission of good offices in Cyprus, 
BM 750 numaralı karar ayrıca 17, 25 , 27 numaralı paragrafların gerçekleşmesine yönelik uygunluğa vurgu yapar. Bu paragrafların BMGK kararı olarak görülmesi onların kabulü anlamına gelmemektedir çünkü yine “endorse” denilmektedir.
4. Endorses the set of ideas described in paragraphs 17 to 25 and 27 of the SecretaryGeneral’s report as an appropriate basis for reaching an overall framework agreement, subject to the work that needs to be done on the outstanding issues, in particular on territorial adjustments and displaced persons, being brought to a conclusion as an integrated package mutually agreed upon by both communities;
17 den 25’e olan ve ayrıca 27. paragrafları da ele alan bölüm (set of ideas bölümünde) :lau-fig13_002
17: toprak düzenlemesi, yer değiştirilen insanlara yönelik gelişmeler ve genel çözümün yapılmasına yönelik çabaları destekler
18 oluşacak ilişinin azınlık çoğunluk değil eşitlik ilişkisi ile oluşacağını, enosis ve ayrılmanın dışarı da bırakıldığını vurgular
19 politik eşitliği kabul eder
20 – her federe devletin bir cemaat tarafından yönetileceği ve sarih coğunluğa sahip olacağını teyit eder. Federal hükümetin federe devletlerin üzerinde tahakküm kuramayacağını  teyit eder.
21- devletin bütünlüğü Kıbrıs Devleti üzerinden tek bir uluslararası kimlik ve egemenlik ile bağlanır ayrıca tek vatandaşlığa vurgu yapılır
22- federal hükümetin yetkileri tanımlanır (iki meclisli yapı, 70 e 30 oranı 7/3 bakanlar / senato da 50 ye 50 oran)
23- temel hak ve özgürlüklerin tüm vatandaşlara verildiği vurgulanır ve detaylandırılır
24- güvenliğin 1960 garanti anlaşmasına yönelik yapılacağını ama federal devlet kurulması için kıbrıslı olmayan tüm güçlerin bir an evvel geri çekilmesini vurgular
25:  yerinden edilen insanlar ve toprak konusunda acil düzenlemelerin yapılmasının gerekililiğine vurgu – ayrıca substantial number of GC displaced person would be able to return to the area that would come under GC administration. It would also address effectively the needs of TC that would be affacted by the territorial adjustments.
27 – iki ayrı referanduma gidelmesi durumunda iki taraf için de yapılacak iyi niyet misyonlarıan vurgu yapılır.
tüm bunlar BMGK kararı olarak adlandırmak çin güçlü delillerimiz olsa da, 20 numaralı BMGK tarafından kabul edildiğine dair hiçbir noktada atıfa sahip değildir
peki 20 numaralı paragraf yani ikibölgelelilikile ilgili olaran paragraf ne ifade etmektedir?
The bizonality of the federaton is reflected in the fact that each federated state would be administrered by one community which would be guaranteed a clear majority of the population and of land ownership in its area. It is also reflected in the fact that the federal government would not be permitted to encroach upon the powers and functions of the federated states, nor could one federated state encroach on the powers and functions of the other. 
İki bölgelilik her bir federe devletin bir toplum tarafından yönetilip nüfus ve mülkiyette sarih çoğunluğa sahip olmasına kabul eder. Ayrıca bir federal devlet ile federe devletlerin arasındaki ilişki tanımlanır. Ancak bu BM raporunda, fikirler dizisinde yapılan bir tanımlamadır. Bu olmazsa olmaz olamdığı gibi BMGK kararı olarak algılanması da mümkün değildir. akinci
Ayrıca, AB üyesi olacak bir devletin 4 özgürlük ( mal, hizmet, sermaye ve emeğin serbest dolaşımı) ilkesiyle çelişmesi imkansızdır. Üstelik bu 4 özgürlük toplumlar arası değil AB’yi oluşturan devletler arasında bir birlliğin temel ilkesidir. Bu 4 özgürlüğü ve temel insan haklarını gözetmeden çözüm müzakerelerinin sonuç üretmeyeceğini önceki müzakereciler sonuca ulaşamayarak kanıtlamıştır.
Yeni müzakere sürecinde ise yasal dayanağının bile kafamda soru işareti yarattığı bu sarih çoğunluk ifadesini, maksimalist bir noktada algılayıp İsrail – Filistin gibi kendi “yerleşkelerimizi” yaratma deliliğinden vazgeçmemiz gerekmektedir. Çünkü Kıbrıs konusunu çözmek isteyip, statüko dilinden kurtulmamak sonuç üretmez aynı zamanda Kıbrıs Sorunu yerine bir israil – filistin sorunu yaratmaya da hiç gerek yok.
Ya da eskilerin deyişiyle “gandır çocuğu taksim istesin!”
 * Ali Şefik’in uyarısı doğrultusunda düzeltilmiştir… Uyarı ve cevabım comment bölümünde görülebilir.

‘Mağusa turizmi’ için proje hazır, ancak GÖZLER BARİKATTA

9 Eylül tarihinde Yeni Düzen gazetesinde yayınlanan röportaj… Derinya Kapısı’nın önemi ile ilgili belli başlı noktalara odaklanıyor…

‘Mağusa turizmi’ için proje hazır, ancak GÖZLER BARİKATTA

Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için Derinya Kapısı’nın açılması gerektiğine vurgu yaptı, Mağusa için Kuzey’den ve Güney’den iki derneğin birlikte yürüttüğü “Renewal projesini” YENİDÜZEN ile paylaştı: “Üretim, kalkınma ve sürdürülebilirlik için proje hazır”

• “UNDP-ACT tarafından desteklenen Renewal projesi teknik anlamda genişletilmiş Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışıyoruz. Bu kapsamda, verilere dayanarak Derinya kapısının iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacağını öngörüyoruz”

• “Turizme yönelik daha stratejik bir çalışma yapıyoruz. Mağusa’da turizmin gelişmesinde engel olan temel bulgularımız sınırlı yatak kapasitesi, olmayan kent planı, sınırların olması gibi noktalar. Ayrıca anlamlı bir turizm stratejimiz de yok. Bu eksiklikleri gidermek amacıyla çok boyutlu bir strateji oluşturduk.”

• “Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık”

• “Derinya turizm haritasında yoktu. Biz yarattığımız yeni güzergahta Derinya’dan Salamis’e kadar olan genişletilmiş Mağusa bölgesini tek rota haline getirdik. Protoras / Ayianapa’da yaşayan turistlerin Derinya – Mağusa – Mormenekşe güzergahında tam gün geçirmesi, Girne’deki turistlerin ise Derinya’ya gidebileceği bir plan çizdik.”

• “Güneyden ve kuzeyden onlarca operatör ile görüştük ve tümü bu güzergahta iş yapmakta niyetli olduğunu söyledi. Hatta güneyde kış turizmi yapan bazı operatörler kasım ayı itibariyle bunu uygulamak istiyor”
Didem MENTEŞ

Kıbrıs’ın kuzeyinde ve güneyinde eş zamanlı eylem yapılarak, geçişlere açılması için ortak çağrıda bulunulan Derinya Kapısı’nın ekonomiye katkı sağlayacağı noktasında sivil toplum örgütleri projeler geliştiriyor. Kapının açılması yönünde çıkan pürüzlere rağmen sivil toplum örgütlerinin, iktidarlar olmadan da bir şeyleri değiştirebileceğine inan Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için Derinya Kapısı’nın açılmasının önemine değindi.

Mağusa ekonomisine yönelik UNDP-ATC destekli Renewal isimli bir proje üzerinde çalışıldığını vurgulayan Hamit, kendisinin de danışmanlık yaptığı projenin, kuzeyden MASDER, güneyden de Anagennisi derneklerinin işbirliğiyle ortaya çıktığını söyledi.

Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıldığını anlatan Hamit, gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışmaların sürdüğünü aktardı.

Turizme yönelik ise daha stratejik bir çalışma yapıldığını anlatan Mertkan Hamit, proje kapsamında yerel iştirakçilerle (rehberler, belediye, dernekler, esnaf) ile beraber çalıştıklarını aktardı.

Hamit, amacın geleneksel kitle turizminden, genişletilmiş Mağusa bölgesini deneyimsel turizmin merkezi haline getirmek olduğunu vurguladı.

Hamit, “Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık. Bütün gününü alanda geçiren biri olarak açık yüreklilikle söylüyorum, böyle bir hava yaratılmışken güvenlik bahaneleri sunmak ve kapının açılmasıyla ilgili bahaneleri artık sadece saçmalık olarak görüyorum” şeklinde yorumladı.

Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Derinya Kapısı’nın açılmasının önemine vurgu yaparak, iki toplumlu yürütülen Renewal projesini YENİDÜZEN ile paylaştı.

——————————————————————————————————

“Asker deyip konuyu kapatmamak gerek. Çünkü siyasetin başladığı nokta buradadır”

• YENİDÜZEN: Mağusa’dan bakınca iki toplumlu ilişkilerin durumu ne ?
• M.HAMİT:
Mağusa son yıllarda iki toplumlu yakınlaşmanın merkezi rolünü oynadığına inanıyorum. Bunun birçok sebebi olabilir. Ancak benim için açık olan Mağusa’nın, kuzeyi ve güneyini de kapsayacak biçimde gelişen organik sivil toplum hareketine sahip olmasıdır. İki toplumlu çalışmaların merkezinde gibi görünen ara bölgelere hapsedilmek yerine, insanların hayatlarına dokunan bir biçim aldığı için son derece önemli. Buradaki kıyaslama hali hazırda Lefkoşa’da var olanı değersizleştirmek için değil ancak ortaya çıkan iki toplumlu işbirliğinin niteliği ile ilgili farklılığı ortaya koymak için yapıyorum.

• YENİDÜZEN: Bahsettiğiniz farkı önemini daha fazla açar mısınız ?
• M.HAMİT:
İktidar olmadan bir ülkeyi, bir kenti, bir şeyleri değiştirmenin mümkün olduğuna  inanıyorum. Mağusa İnisiyatifi, MAGEM gibi örgütlerin, kendi adına örgüte dahil olmadan çalışan insanların geniş bir Mağusa bölgesinde işbirliği ile siyasete yaklaşımı farklılaştırdığını yaşıyoruz. Dünya haritasında minicik bir noktayı eğer dünyanın farklı yerlerinden gazeteciler gelip bir şeyler yazmak istiyorsa, diplomatlar toplantı yapmak için Mağusaya geliyorsa ve tüm bunları yaparken Mağusa İnisiyatifi ile temas kurmak istiyorsa burada bir şeyler oluyor demektir.

YENİDÜZEN: Yerel olarak bir şey başarıldığına inanıyor musunuz ?
• M.HAMİT:
İktidar olmadan bir şeyleri değiştirdiğimizi Derinya kapısı konusunda yaşadık. Bugün Derinya kapısının açılmasına kim karşı geliyor? Sokakta bütün siyasi partiler vardı. Birçok sivil toplum örgütü vardı. Esnaf kepenk kapattı. Esnafın en son ne zaman kepenk kapattığını hatırlıyor musunuz? Bir araya gelmesini hayal etmediğiniz gruplar ortak bir biçimde yalın bir talebi ortaya koydu: Derinya Kapısı Açılsın! Bu kadar basit bir şey. Üstelik sadece kendi kendimize yapmadık bunu, kuzeyi örgütlediğimiz gibi güneyle de beraber çalıştık. Birkaç sembolik kişi değil kitleler olarak kapının iki tarafında eş zamanlı eylem yapıldı. Zaten açılacaktı, o yüzden herkes katıldı deyip değersizleştirmek isteyenler oldu. Oysa ki durum öyle değil. Oluşan baskı liderleri adım atmaya ittiği artık ortada. O kadar kolay bir karar olsaydı, iş de sonuca bağlanırdı. Şimdi pürüzler var.

Pürüzü kim çıkarıyor ?
• M.HAMİT:
Asker. Ancak asker deyip konuyu kapatmamak gerek. Çünkü siyasetin başladığı nokta buradadır. Eğer demokratik bir yerde yaşıyorsak, hukukun üstünlüğü varsa, siyasilerin de bu noktada gerekli pozisyonlarını netleştirmesi gerek. Şimdi demokratikleşmenin mücadelesini verdiğini söyleyen parti iktidarın ortağı ancak asker “hayır” dediğinde aynı partinin başkanı çıkıp “Askerin hassasiyetlerinden” bahsediyor. Bu nedir? Bunu anlamak benim için mümkün değil. Hem barış, demokrasi deyip hem de askerle saf tutmak ne pragmatizmle ne de kurnazlıkla açıklanabilir. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’yı rahatlatmak için yapılmış bir hamle yapıldığı düşünülüyorsa o da yanlış. Çünkü Derinya kapısı mevcut güzergâhında açılamadığı sürece yine zarar gören öncelikle Kıbrıslı Türk liderliği olacak. Eğer CTP çözüm ile ilgili samimiyetini ortaya koymak, Mustafa Akıncı’ya destek olmak istiyorsa ilk önce kendi gidip bu konuda halkın talebini savunurdu. Böylelikle Mustafa Akıncı’da halkının liderliğini yaptığı için askerin hassasiyetlerine değil, halkın ihtiyaçlarına yönelik hareket etmesi gerektiğini ortaya koyacak alana da sahip olurdu. Tam tersi böyle niyetlere hizmet etmiyor. Tabi tüm bu söylediklerim, hukukun üstünlüğünü var saydığımızda geçerlidir. Birileri çıkar  “zaten öyle bir şey yok. Bu koşullar işgal koşullarıdır o yüzden ben askerin dediğini yaparım, halkın iradesi de beni ilgilendirmez” derse, o zaman adadaki barış mücadelesinin yöntemi de değişir.  Mağusa İnisiyatifi olarak adadaki verilecek mücadelenin çok taraflı olduğuna inanıyoruz. Ne askeri işgal var deyip, demokratikleşme ile ilgili yöntemler uzaklaşmak tek başına yeterlidir, ne de kuru bir pragmatizm belirleyip meseleyi sadece bir diplomatik oyun olarak görmek anlamlıdır. Bu ülkede özlenen çözüm kolay gelmeyecek, bunu biliyoruz ancak liderlik mümkün olanı başarabilmektir, zor olanları ortaya koyup hiçbirşeyi yapmayanlar bu ülkeyi bölmek isteyenlerdi. Açık yüreklilikle niyet ortaya konulsun amaç bölmek mi birleştirmek mi. Biri çıkar da doğru olan şeyi, askerin veya başka ülkelerin çıkarlarına göre filtrelediği sürece kim iyi niyetine inansın, neden inansın?
Derinya kapısı konusunda hassasiyetler Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar için de tektir. Alternatifi yoktur. Toplumun iradesi ile yapılacak olanı yapmalısınız. Ya da toplumun iradesi sizi fırsat bulduğunda günahlarınızla mahkum eder. Bence mesele bu kadar basit.

“Derinya Kapısı iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacak”
• YENİDÜZEN: Derinya Kapısı gerçekten Mağusa için ekonomik olarak bir getiri sağlayacak mı ?
• M.HAMİT:
Tabi ki. Bununla ilgili olarak ciddi bir çalışma içindeyiz, ekonomik boyutuyla ilgili çalışmalar Renewal isimli proje üzerinden gerçekleşiyor. Proje, kuzeyden MASDER (Mağusa Suriçi Derneği) güneyden Anagennisi isimli derneklerin işbirliğinde ortaya çıktı. Özet olarak projeden bahsedecek olursam, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP-ACT) tarafından desteklenen Renewal projesi teknik anlamda genişletilmiş Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışıyoruz. Bu kapsamda, verilere dayanarak Derinya kapısının iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacağını öngörüyoruz. Üstelik bu öngörüyü yaparken, bir adım daha atıp iki taraftaki esnafı piyasa anlayışına terk etmek istemiyoruz, bu öngörüye dönük olarak esnafı ve işletmeleri de hazırlıyoruz. Onlarla da yoğun bir biçimde çalışıyoruz.
• Turizme yönelik daha stratejik bir çalışma yapıyoruz. Bana göre Mağusa’nın geleceği turizmdedir, kapının açılması etrafında tabanda oluşan bu siyasi, ekonomik ve sosyal beklenti ise ileriye dönük ortaya çıkacak olumlu resmin ilk adımıdır.

• YENİDÜZEN: Turizme yönelik çalışmada kimler çalışıyor ?
• M.HAMİT:
Ben şu an bu projede yerel danışman olarak çalışıyorum. Proje ekibinde çalışan 2 Kıbrıslı Türk 2 Kıbrıslı Rum arkadaşımız var. Turizm boyutuyla kapsamlı bir biçimde ve yerel iştirakçilerle (rehberler, belediye, dernekler, esnaf) beraber çalışıyoruz. Turizm bacağını daha önce Kıbrıs Turizm Organizasyonu’nun direktörlüğünü yapan bir arkadaşımız Phoebe Katsouri dışarıdan danışman rolünde yapıyor.

• YENİDÜZEN: Turizm bacağının içeriği ne ?
• M.HAMİT:
Mağusa’da turizmin gelişmesinde engel olan temel bulgularımız sınırlı yatak kapasitesi, olmayan kent planı, sınırların olması gibi noktalar. Ancak tarihi eserler, deniz ve insanların turizme dönük bir şeyler yapma isteği ise güçlü yanları. Ayrıca anlamlı bir turizm stratejimiz de yok. Bu eksiklikleri gidermek amacıyla çok boyutlu bir strateji oluşturduk. Öncelikle taraflar arasında işbirliğinin öneminin farkındayız bu yüzden genişletilmiş Mağusa bölgesi için ortak bir gezi rotası hazırladık. Uzun zamandır güneyden kuzeye gelen turistler için Mağusa bir durak noktasıydı ancak geçirilen süre sınırlıydı, Derinya ise turizm haritasında yoktu. Biz yarattığımız yeni güzergahta Derinya’dan Salamis’e kadar olan genişletilmiş Mağusa bölgesini tek rota haline getirdik. Protoras / Ayianapa’da yaşayan turistlerin Derinya – Mağusa – Mormenekşe güzergahında tam gün geçirmesi, Girne’deki turistlerin ise Derinya’ya gidebileceği bir plan çizdik. Güneyden ve kuzeyden onlarca operatör ile görüştük ve tümü bu güzergahta iş yapmakta niyetli olduğunu söyledi. Hatta güneyde kış turizmi yapan bazı operatörler kasım ayı itibariyle bunu uygulamak istiyor. Gelecek yılın yaz turizminde ise güneyden bu güzergaha talebin yoğun olacak. Bu iyi niyet talebi değil, milyonlarca turist getirme kapasitesine sahip operatörler bu yönde istekli. Operatörlerin iştahı biraz da Derinya Kapısı açılınca maliyetlerin düşmesiyle kabarıyor. Bu yüzden Derinya’dan yolu uzatmadan doğrudan geçmek çok önemli. Bu noktada Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için alan turizmse, bu alanı açacak olan şey de geçişin kolaylaştırılmasıdır.
Tabi  bu çalışmada sadece operatörlere odaklanmıyoruz. Aynı zamanda turist rehberlerine yönelik de çalışmalar yapıyoruz. KITREB ile temas halinde eğitim programı başlatıyoruz. Kuzey – Güney arası turizm ilişkilerinde rehberlerin ortak eğitim alarak, sorunların üzerinden gelmeyi hedefliyoruz. Amacımız geleneksel kitle turizminden, genişletilmiş Mağusa bölgesini deneyimsel turizmin merkezi haline getirmek.

“Deneyimsel turizm”

Deneyimsel turizm, ziyaretçilerin bölgeyi kendi başlarına keşfetmelerini mümkün kılan, yerel insanlarla kaynaşmalarına olanak yaratan bir yöntem. Esnafın birbiri ile rekabet edip, birbirini alt etmesi üzerine değil, işbirliği yaparak yeni sinerji alanları yaratabileceği bir yöntem. Böylelikle turist sadece bir kez değil, aynı istikamete birçok kez gelmek isteyebileceği bir yöntem. Kitle, deniz, kum yerine deneyimsel turizm bölgenin ekolojik, tarihi yapısıyla da uyumlu bir turizm biçimi.

Rehberlere yaptığımız gibi Mağusa ve Derinya esnafına da bu konuda eğitim veriyoruz. Onlarla bu vizyonu oluşturup, ihtiyaçlarına yönelik destek sağlıyoruz. Bu ürün geliştirme, pazarlama, danışmanlık veya sosyal medya tanıtım desteği de olabilir. Tüm bunları eş zamanlı olarak yaparak turistler için tam bir deneyimin yaşatılması için hali hazırda herkes birbiriyle dayanışma içinde çalışıyor. Kadın derneklerinin üretimlerini turizmin bir parçası haline gelebileceği bir alan yaratmaya çalışıyoruz mesela. Yaş, cinsiyet, sınıfsal katmanları kapsayan bir ekonomik işbirliğinden bahsediyorum.  Bence bu Kıbrıs’ta çok alışık olmadığımız bir biçimde yaratılmış bir işbirliği ekonomisi. Üstelik hem toplumdaki farklı katmanları, hem iki toplumu bir araya getiriyoruz.
Tüm çalışmaları yaparken, Derinya kapısındaki meseleye takılıyoruz. Şimdi tüm bu ekonomik, sosyal faktörlerden sonra çıkıp tepeden biri gelip askerin hassasiyetlerinden bahsediyor. Sarfedilen çabayı görmeden, bilmeden boş biçimde alternatifler üzerine konuşanlar var. Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık. Bütün gününü alanda geçiren biri olarak açık yüreklilikle söylüyorum, böyle bir hava yaratılmışken güvenlik bahaneleri sunmak ve kapının açılmasıyla ilgili bahaneleri artık sadece saçmalık olarak görüyorum.