AKP’nin Kuzey Kıbrıs’taki Darbesi

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com
*10 04 2015 tarihinde Gaile Dergisinde yayınlanmıştır

Geniş tabanlı hükümet denemesi koalisyon ortaklarının birinin kararıyla sona erdi. Bir tarafın geleneksel teslimiyetçi tavrı, diğer tarafın strateji yoksunu tutumu sayesinde bu sonuca ulaştık. Ancak herkes aynı soruyu soruyor. Şimdi ne olacak?

Bu yazı yayımlanana kadar mevcut hükümet krizi için yeni bir çözüm yolu bulunmuş olması muhtemel, o yüzden bu soruya farazi bir cevap vermeyeceğim. Yazı kaleme alındığı sırada UBP ile DP’nin bir koalisyon kuracağına dair beklentilerin yüksek olmasının yanında CTP – TDP – DP koalisyonu formülleri de gündeme gelmiştir. Olası seçeneklerin Kıbrıslı Türkler lehine ne derece sonuç alıcı olacağına yönelik tartışma başka bir yazının konusu olabilir. Benim gayem, bu süreçten çok yeni bir başlangıç için temel bir tespit yapmaktır.

CTP – UBP hükümetinin bizleri getirdiği nokta, belki de en can alıcı nokta, Türkiye Cumhuriyeti iktidarlarının, bu ülkedeki demokratik yapıya zerre kadar saygı duymuyor olması ve toplumsal talepler yerine kendi vizyonunu dayatmasıdır. Türkiye’nin aylardır süren ekonomik protokole ilişkin baskıcı tavrına ve ideolojik politikalarını dayatmasına en sonunda CTP – UBP iktidarı teslim olarak hükümet etmeyi sürdürmeye çalışmış, kabul edilemez uygulamaların altına imza atmıştır.

UBP hiçbir zaman teslimiyetçi olmaktan rahatsızlık duymamış, bunun ötesine geçecek herhangi bir umut vermemiştir. Bu yüzden UBP beklenildiği gibi hareket etmiştir. Ancak hükümet düşerken eleştirilerin esas hedefi CTP olmuştur; çünkü bu konuda umut olduğu iddiasını sürekli gündeme getirmiştir. CTP, UBP ile esas farkını halkın çıkarlarının tarafında olduğunu dile getirerek ortaya koymuştur. Ancak hükümet sürecinde, birçok konuda Türkiye’nin dayattığı politikaları “geciktirerek uygulama” yönünde bir anlayış takip etmiş, bunu farklılık olarak sunmuştur. Tabi bu yöntem geniş toplum kitlelerini ikna etmeye yetmemiş, CTP teslimiyetçi bir politika izlemesinden dolayı eleştirilmiştir. Günün sonunda, CTP için direniş anlayışı üç beş sosyal medya paylaşımı ile “gizli” toplantılarda ifade edilen hoşnutsuzluk cümlelerinden ibaret olmuştur. Ne kendi tabanı, ne de kendi tabanı dışındaki kitleleri etkileyecek bir direnişi kurgulayabilmiştir.

Bunun yanında CTP siyaseten halk kitleleri ile kendini barıştıracak bir yol da izlememiştir. 0,,18762571_303,00İktidarda olduğu süreç içinde anlamlı bir sosyal politika uygulayamamıştır. Barış politikalarının öncülüğünü, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaptığı tercihlerle heba etmiştir. Parti içi kavgaları, hükümet icraatlarının önüne geçmiştir. Mehmet Ali Talat’ın gölge başbakanlık yapması toplum tarafından kabul görmemiştir. Tüm bunların yanında, Kıbrıslı Türk yurtseverler açısından rahatsız edici açıklamalara sahip olan, sınıfsal mücadeleyi anlayamamış, barışa dönük samimi çabaları dahi “kantarın topuzunu kaçırmakla” eleştiren Birikim Özgür’ü stratejik bir pozisyona getirmiştir. Zaten CTP’nin “yetkin ve etkin” kadroları gayri resmi sohbetlerde bu tercihi: “Türkiye’nin dayatmacı politikalarına karşı oluşabilecek tepkilere karşı ‘geleceğe dönük’ stratejik bir hamle” olarak özetlemiştir.

Ancak teslimiyetçiliği tartışırken meseleye tek taraflı bakmamak gerekir; aksi halde yapacağımız tespit eksik olur. Başka bir deyişle CTP ve UBP’nin teslimiyetçi davranışı, Türkiye’nin pozisyonunu eleştiriden muaf kılmamalıdır. Hükümetin düşmesi, ekonomik protokol ile ilgili görüşmelerin Türkiye’nin istediği gibi sonuçlanmasına yönelik iradenin oluşamamış olmasıyla ilgilidir. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tercihlerini temsil etmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs’a bakışında emperyalist anlayışının hortladığı ortadadır. Özetle, Türkiye’nin arzularını sağlamayacak olanların yerine bunu sağlayacak olanlar getirilmesi için olanak sağlanmıştır.

Bir ülkede demokratik olarak seçilmiş bir iktidarın, halk dışı bir faktör tarafından görevinden alınmasının adı darbedir. Darbelere karşı mücadele ettiği için zamanında

KKTC CUMHURBASKANI MEHMET ALI TALAT ANKARA'DACTP’nin, özellikle de CTP içinde “darbenin mağduru” olduğunu iddia eden “delikanlıların” sempatisine sahip olan AKP, Kuzey Kıbrıs’ta sivil bir darbe gerçekleştirmiştir. Türk işi Troyka, “Türkoyka”, da Kıbrıs’ta teslimiyetçiler lehine ağırlığını koymuştur. Ancak “delikanlılar” bu konu üzerinden anlamlı bir tartışma yapılmasına izin vermeyecek bir yol izleyecektir.

Kıbrıslı Türklerin siyasi iradesine saygı göstermeyen, bu ülkeyi bir mahallesi olarak gören yayılmacı anlayış ile ilişkiler yeniden gözden geçirilmelidir. (1) Diyet borcu yani “kurtarılma” meselesinin de mali sponsorluğu Kıbrıs Türk halkınca yapıldığına göre artık borç misliyle ödenmiştir. Türkiye’nin ekonomi politikalarını eleştirmek ve bu politikalar üzerinden Kıbrıs’ın kuzeyinde egemen anlayışına karşı durabilecek bir anlayış oluşturmak gerekmektedir. Bu direniş anlayışının adresinin ise bundan sonra CTP olmayacağı kesinleşmiştir.

Yaşananları eleştirmekten çekinen, demokrasiye saygı duymayan ve darbecilerle uzlaşan bir yapıyla, ada yarısında siyaset için umut olmak mümkün değildir. Bu noktadan sonra CTP’nin, AKP’nin darbesinden ötürü mağduru oynayarak destek araması da ikna edici değildir. Bunu eleştirenleri “solcu hastalığı” ile teşhis edenlerin de statüko virüsüne esir alındığı açıktır. Çünkü bu koşullar oluşurken CTP buna karşı gelmek yerine dayatmalara karşı işbirliğini yapmanın yolunu aramaktadır. Aynı anlayış Mehmet Ali Talat’ın cumhurbaşkanlığı görevi süresince TC’den gelen pozisyonların benimsenmesine dönük çabalarında da görülür. CTP’nin egemen siyasi aklı, dayatmalara karşı direniş olarak değil, dayatmaları topluma pazarlayan aracı olmaktan ibarettir.

Bu noktadan sonra toplumsal muhalefetin her koşulda kendini yeniden kurgulaması gerekmektedir. Çünkü özelde CTP’nin ama genelde siyasete egemen hiçbir siyasi partininKudret_Özersay_(cropped) özgürleşme adına konuşabilecek sözü kalmamıştır. “Denenmemiş” olduğunu iddia eden “Halkın Partisi”nin de özgürleşmeyi getirecek anlayışa sahip olmadığı, konuyu ele alış biçimiyle, bir kez daha ortaya çıkmıştır. Çünkü tıpkı diğer egemen anlayışlar gibi erken seçim çağrısı yapan Halkın Partisi, seçimde almayı umduğu oy oranından bağımsız olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi politikaları üzerinden dayatmalarına karşı ne bir duruş ne de bir fikir ortaya koyabilmiştir. Demokratik bir sürecin liderliğini üstlenip sorunun çözümüne yönelik bir çıkış yapmamıştır. Meseleyi sadece bir yönetişim ilişkisine indirgeyerek iyi yönetim ilkeleri ile sorunların aşılabileceğine yönelik boş bir iddia ortaya koymuştur. (2) Halkın Partisi kadrolarının AKP’nin gerçekleştirdiği bu darbeye karşı bir duruş geliştirerek sahici bir muhalefet yapmayı tercih etmemesi turnusol etkisine sahiptir.

Sonuç olarak, Kıbrıs’ın kuzeyinde sallantıda olan hükümet, “küçük” bir darbe ile düşürülmüştür. Hükümet olanlar son derece beceriksiz ve öngörüsüz hareket etmiştir. Yine de bu yapılan darbe gerçeğini unutturmamalıdır. Çünkü hükümetin düşmesinde tek sebep beceriksizlik ve öngörüsüzlük değildir. Tam tersine, hükümet olmayı sadece bir “yönetişim” meselesi olarak görenlere Türkiye açık bir mesaj verilmiştir. Kuzey Kıbrıs’ta iktidar kalabilmek için gerekli olan, ülkeyi ne kadar iyi yönettiğiniz değildir. Türkiye ile al – ver ilişkilerinde; Türkiye’nin stratejik, ekonomik, siyasi ve kültürel çıkkararverildiarlarını ne kadar koruyacağınız ile ilgilidir.

Bu noktada yurtsever politika, bu adada yaşayan insanların ekonomik, siyasi ve kültürel
kaygılarını ön plana koyabilmekle ilgilidir. Bunun yolu da kuşkusuz federal bir çözümden ve adanın birleşmesine yönelik arzunun güçlendirilmesinden geçmektedir. Bunu merkeze alıp geniş tabanlı adalet ve eşitlik mücadelesinin özgürleştirici bir potansiyel barındırabileceğini söyleyebiliriz.

 

————————————————————–

Notlar
(1) Acı olan taraf ise Güney Kutbu’nda darbe olsa, dayanışma mesajları gönderecek olan Türkiye solu da bu konuda üç maymunu oynamaktadır. Bu, Türkiye solunun Kıbrıs konusuna ilgisizliğinin yanında Kıbrıs’a yaklaşımında egemen aklın dışında başka bir bilgiye sahip olmaması ile açıklanabilir. Bu yüzden Kıbrıs Türk solunun bu konuda da çaba göstermesi gereklidir.
(2) Halkın Partisi, iyi yönetim üzerinden mevcut koşullara alternatif olduğunu iddia ederken gerçekten naif bir anlayışta mıdır; yoksa verili koşulları ört-bas ederek egemen anlayışın devamlılığı için bir emniyet sübabı rolünde midir? Bu sorunun yanıtını ancak iktidara gelmesi hâlinde anlayacağız!

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com

Önümüzdeki günlerde Kıbrıslı Türk siyasetine yeni bir parti dâhil oluyor. Üstelik söz konusu partinin kuruluşu, son zamanlarda kurulan siyasi partilerin aksine çok daha büyük bir heyecan ve beklenti yaratmış gibi görünüyor. Kudret Özersay’ın siyasi partisinin Kıbrıslı Türk siyasi yaşamında önemli bir dönemi başlatacağı aşikar. Hasan Yıkıcı’nın gaile sayfalarında yayınlanan analizinin, hem sağ hem de soldan farklı tepkiler alması da bunu destekliyor. Ben yazımda bu tepkileri bir kenara bırakıp, “yeni” söylemi ile sahicilik (authenticity) kavramı üzerinden konuyu tartışmayı hedefliyorum.

“Yeni” Bir İletişim Stratejisi…

Bir şeyin “yeni” olması ile “iyi” olması arasında çoğunlukla olumlu yönde bir ilişki kurulur. Mesela yeni bir makinenin iyi bir makine olduğunu düşünürüz. Yeni, tüketim anlayışına da uyumlu bir söylemdir. Bu yüzden pazarlama stratejileri de yeni, genç, taze kavramları üzerinden yürütülür. Pazarlama yapılırken eskinin gri ve soluk, yeninin ise parlak ve göz alıcı bir biçimde resmedilmesi de alışılagelmiş bir uygulamadır.

Pazardan herhangi bir ürün alırken ürünün tanımı, üründen beklentiler ve ürün maliyeti üzerine düşünceler “pazarlama ve paketleme” tekniklerinin yarattığı anlayışa dayanır. Kimi zaman, parlak bir paket, satın alacak kişinin kararını oluşturması için yeterlidir. Pazarlama uzmanlarının ürünün içeriği ve özelliği kadar ürün paketine de önem göstermesi bundandır. Bazen aynı ürün yeni bir ambalajla sunulur. Paket, tüketici sıkıldığından ötürü sadece değişir, ancak tüketici bunu bildiği halde yine de bundan etkilenir.

Pazarlama, paketleme, ürün tasarımı gibi tekniklerin özellikle “yeni” ürünlerde gerekli olmasının bir sebebi, ürünün kişiyle bir bağının oluşmamasından kaynaklanır. Oluş(turul)acak olan ilişki hakiki bir ilişkiden öte dışarıdan empoze edilen bir ilişki biçimindedir. O yüzden bir ürünün sahiciliği (authenticity) ile yapılacak olan pazarlama çalışmasının özgünlüğü arasında bir ilişki olur. Pazarlama stratejisinin sonucunda oluşan özgünlük, sahici olmayan bir şeye sahiciymiş hissi vermeye, yani “miş gibi” yapmaya yarar. (1) Sahicilik (authenticity) kavramı, bireyin içselleştirebileceği, kendini bulabileceği bir söylem ve eylem birlikteliği olarak ele alınabilir. Bu bakış açısıyla yaklaştığımızda, “yeni” söyleminin sahicilikten yoksun bir biçimde benimsenmesinin tek çıkar yolu, çaresizlikten kaynaklanan bir “tercih” olmasıdır.

Sahicilikten uzak ürün, tüketiciyle bağını ancak tüketicinin ürün dışı başka faktörlerle etkilenmesiyle mümkün olur. Sahicilikten kaynaklanan problemin çözümü, iyi bir iletişim kampanyasından geçer. Ancak bu her zaman başarı garantisi vermez.

Hegemonyanın “Stratejisi” ve Karşı Hegemonyanın Sahiciliği

Ekonomik akıl siyasete de sirayet ettiğinden beri, siyasi partilerin çoğunda seçmenin tercihleri de alış-veriş ilişkisi gibi anlaşılmaktadır. Bu noktada “yeni”, bir pazarlama söylemi olarak siyasette sıklıkla denenmektedir. Bu yapılırken, siyaset yerini teknokrasiye, ideoloji ise yerini ucuz popülist söyleme bırakmaktadır.  Yeni bir siyasetin olamayacağını hiç kimse iddia edemez. Ama yeni iddiasının, sahicilik ve sunulanın içeriğiyle ilişkili bir boyutu vardır. Bu anlayış dâhilinde “yeni” siyasetin, günümüze ne şekillerde sirayet ettiğine bakmak yerinde olur.

Sol adına “yeni” siyaset, taban örgütlerinde gözlemlenir. Sokakta, söylemde ve eylemde yeniliğe sahip olan yeni-sol söylemlerini, toplumsal cinsiyet, ekoloji, hak, adalet ve bölüşüm üzerinden oluşturur. Geleneksel komünist partilerin katı hiyerarşik düzeninden farklı örgütlenen yeni sol yapılanmalar, pasifist özelliklerle devrimci özelliklerin harmanlanmasıdır. Bugün, yeni sol siyaset henüz Kıbrıs’ın kuzeyinde kurumsal bir yapıya erişemedi, ancak İspanya ve Yunanistan başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde bunun kurumsallaşmış örneklerini görmek mümkündür. Dayatma paketlere direniş ve eril iktidar anlayışına karşı kadınların, gençlerin, dışlanmışların temsiline önem veren muhalif duruş, yeni solun en belirleyici özelliklerindendir. Bu yapıların katmanları arasındaki iletişim ve yönetim ilişkisi yatay özellikler taşırken, kadrolarındaki sosyo ekonomik sınıflar arası farklılaşma göze çarpar. Emekçi sınıflar ile vurgulanan, sadece kol emeği ya da güvenli memuriyet işlerinde çalışıp büyük cümleler kuranlar değil, prekeryadır. (2)

Yeni sağ ise siyaseti, “arz – talep” ilişkisi olarak anlar. Yönetimi; sistemli, düzenli ve temiz yapılması gereken bir tür “hijyen” meselesi olarak algılar. Siyasetin, içerikten bağımsız uygulanabilir projeler veya reformlar olarak anlaşılması, yaşanan sorunların sadece uygulama problemi olarak görülmesi sonucunu üretir. Sınıfsal farklılıklar sessizleştirilerek, popülist bir homojenlik üzerinden meşruluk arayan yeni sağın temel referansı, hukuktur. Yeni sağ, hukukun temel anlayışına hiçbir eleştirel duruş geliştirmez, hukuk sisteminin özünde tarafsız olmamış olması ise onun en büyük güvencesidir. Yeni sağ, hukukun, hegemonyanın getirdiği sosyal, ekonomik ve siyasi ilişkilerinin kristalize olmuş hâli olduğu gerçeğine rağmen bunu görmezden gelir. Bu noktada, yeni sağ “hijyen” üzerinden kurduğu söyleminde, toplumu arındıracak, sosyal problemleri çözecek aracın, siyaset değil hukuk olduğunu iddia eder.

Yeni sağın esin kaynağı, Francis Fukuyama’nın ideolojik savaşın liberalizmin zaferiyle sonuçlandığı savıdır. Fukuyama, hegemonyanın dilini liberalizmin hukuk ve temsili demokrasi anlayışı olduğunu ortaya koyarken, ardından gelen Huntington ise, Fukuyama’nın iddiasını doğru kabul edip bundan sonra ideolojik çatışmalar yerine medeniyetler çatışması yaşanacağını iddia etmişti. Hâlbuki ne Fukuyama’nın dediği doğruydu (ideoloji merkezli Euro krizinden sonra, bu çok daha belirgin bir biçimde yaşanmaktadır) ne de Huntington’un medeniyetler çatışması gerçekleşti (İslam ülkeleri batılı ülkelerle beraber IŞİD’e karşı mücadele etmektedir).

Çok temel farklılıkları bir kenara koyunca yeni sol, sürer durumun yerine yeni bir anlayış ortaya koymaya çalışırken karşı hegemonya mücadelesi temel hedefi olur. Yeni sağ ise sürer durumun devamını sağlamayı (mümkünse iyileştirmeyi) hedefler. Yeni sağın tutumu koşulların radikal anlamda dönüştürülmesine olanak vermez, zaten yeni sağın böyle bir vizyonu da yoktur. Yeni sağ, siyaseti salt teknik bir meseleye indirger. Kıbrıs’taki örnekleri, siyasi dili kullanmaktan özenle çekindiği için “yeni” söylemi ile kendini meşrulaştırır.

Bugün yeni sağ siyasetin temel noktalarından bazılarını (hukuk dili, teknokrasi, ekonomik akıl) merkez sol tarafından da sıklıkla uygulandığını söylemekte yarar vardır. Kıbrıs’ta ister sol ister sağ tarafından uygulansın, tümünün esas problemi sahicilik ile ilgilidir. Rakamlar ve uzman bilgisiyle oluşturulan uygulamalar, kitleler tarafından içselleştirilmektedir. Bu yüzden bahsi geçen sahiciliğin eksikliği, “yeni” söylemi ile doldurulur. Hatta daha da ileriye gidersek,  “yeni” söyleminin siyasetin eksen noktası olarak kurguladığını görebiliriz. Yeni söylemi etrafında partiler tarafından markalaştırma çalışması da yapılmaktadır. Akılda kalan, ancak başarısız bir örnek, Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında görülmüştür. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “Bu Yeni bir enerji” denilerek yapılan kampanyada, aday ve vizyon olarak ortaya konulan teknokrasi ve pazarlama stratejisi içerikten yoksundu. “Genç”, “Kadın”, “Yeni” gibi mesajlar, kitleler tarafından sahicilikten yoksun bulunmuştur. İlerleyen süreçte esas rakibi Mustafa Akıncı’nın, “zeytin dalı” gibi son derece sahici bir imge ve teknik bir dil yerine barış ve varoluş üzerinden bir dil kullanması, süreç içinde sahicilikten uzak yeni söylemi üzerinden gerçekleştirilen stratejiyi başarısız kıldı.

Yine ve Yeniden Yeni

Bugün “yeni” söylencesi ise yeniden karşımıza çıkmaktadır. Bu yaklaşımın kulislerde adının “Yeni Yol” olacağı söylenen siyasi oluşum tarafından da benimsendiği görülmektedir. Bu siyasi duruş, çeşitli sosyolojik sebeplerden ötürü ciddi bir desteğe sahiptir. Burada “yeni” olmanın çerçevesi, siyasete daha önce atılmamış kişileri ön plana çıkarmak ve siyasetsiz bir siyaseti kendine esas amaç edinmekle belirlenmektedir. Yeni sağın Kıbrıs’taki tezahürünü, hakkındaki tartışmaların çoktan sonlandığı “üçüncü yol” anlayışının yeniden ortaya konulmuş bir hâli olarak gördüğümü belirtmekte yarar vardır. Ancak, görece çok daha sahici problemlerle bugün ulaştığı yolu yürümeye başlayan Kudret Özersay,  #Toparlanıyoruz hareketinin toplum sözleşmesinde partizanlığı “vatana ihanet” olarak nitelendirmişti. Bugün, siyasi parti kuracak olan ve doğal olarak partizanları olacak bu kişinin, önceki sahiciliğine sahip olmadığını açık seçik görebiliriz. Bu noktada siyasi figürden, örgütlü bir siyaseti ve siyasi partiyi temsil edecek konuma geçmeye hazırlanan Özersay’ın sahicilikle imtihanı, siyasi kaderini de belirleyecektir.

En büyük imtihan ise su konusu ile ilgili olacaktır. Özersay’ın su konusunda ortaya koyduğu en net açıklaması, Cumhurbaşkanlığı seçim broşüründe bulunmaktadır. Bu broşürde, herhangi bir çözüm öngörülmemiş herhangi bir duruş ortaya koyulmamıştır. Ancak Özersay’ın su konusunda ne konuşacağı kendi siyasi geleceği kadar, Kıbrıslı Türk toplumunun kaderini de belirleyecektir.

Yeni sağın bu noktada, sahicilikle zor bir imtihanı olduğu kesindir.  Kıbrıs’ın kuzeyindeki yeni sağın, Blair’den kalma kokuşmuş bir üçüncü yol siyasetini izlemesi durumunda ise, kapitalizmin hangi alanına dönük tamamlayıcı rolün hedeflendiği anlaşılacaktır. İktidar olmak için herkese kapılarını ardına kadar açan bu hareketin, kapitalizm ile kuracağı ilişki önemlidir. İdeolojileri yok sayan, sahiciliği bir kenara bırakan, “yeni” söylemi ekseninde üçüncü yol siyasetinin taşıyıcısı olacak olan, sınıfsal farklılıkları ya da Kıbrıs’ın kuzeyindeki kamusal hassasiyetleri görmezden gelen teknokratik açılımların hesabını vermek kolay olmayacaktır.

—————————–

Notlar:
(1) Bu yazıda authenticity kavramı sahicilik olarak çevrilmiştir. Bu kavramla ilgili daha geniş felsefi tartışmalar için Golomb, Jacob (1995). In Search of Authenticity. London and New York: Routledge veya Taylor, Charles (1992). The Ethics of Authenticity. Harvard University Press.
(2) Prekerya, daha çok güvencesizlik paydasında buluşan işçi ve işsizlerden oluşan tabakaya verilen isimdir. Precarious (istikrarsız) ile Proteleriat (işçi sınıfı) sözcüklerinin birleşiminden türetilmiştir. Ayrıntılı bir çalışma için Standing, Guy (2015) Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf. İstanbul: İletişim Yayınları.