Ekonomi dediğin “Rakam Değil” dediysek de…

Bugün Yenidüzen Gazetesinde devlet okullarında hizmet veren 4017 öğretmenin  ders saati hakkında Eğitim Bakanlığı’nda herhangi bir veri olmadığı ortaya çıktığına dair bir habere yer verildi.

original_continuuity-software-big-data-development-can-be-fun

Normal bir ülkede verilerden İstatistik Kurumları sorumlu olur. Kuzey Kıbrıs’ta böyle birşey yok. Onun yerine Devlet Planlama Örgütü var ama o da bağımsız bir kurum değil. Sırf bu yüzden verileri de keyfi, eksik ya da yanlı olabilir. Doğru olsa bile iktidarın elindeki verilere güven olmayacağından, kurumun bağımsızlığı önemlidir.

Hatırlıyorum, 2008 yılında gazetede haber çıkmıştı AB’nin bazı başlıkları KT toplumuyla görüşmeye hazır olduğuna dair. Başlıklardan biri de istatistik kurumuydu.

2008’den sonra seçim oldu sanırım o başlık meselesi kapandı, ardındandan birkaç seçim daha oldu.

Hükümetler kuruldu, bozuldu.

Mevcut hükümet programı takvimlendirmesine göre İstatistik Kurumu 3 yıl içinde açılacakmış. 3 yıl bu hükümet devam eder mi ? Bence etmez. Öyleyse bu 3 yıl içinde de veri olmaz. 

Bugün, Eurostat sayfasına girdiğinizde her bir Avrupa Birliği üyesinin ürettiği hıyar miktarından, aşınmış yolların kaç kilometre olduğuna dair verilere kadar herşeye ulaşabilirsiniz. Hem de bütün Avrupa dillerinde. Türkiye İstatistik Kurumu sayfasına girdiğinizde o kadar veri çıkar ki karşınıza yok artık dersiniz. O derece istisnai veriler vardır yani…

Bizde, devlet kendi kurumunun verilerini bilmiyor.

Hatta daha acı bir noktayı paylaşmakta yarar var. Herhangi bir araştırma yapacağımda, Devplan sitesinden önce TC Elçiliği’nin sayfasına giriyorum. Bir çok kişi de benzerini yapıyor. Çünkü bizim veriler yabancı bir devletin siyasi elçiliğinin sayfasında daha detaylı bulunuyor.

Veri olmazsa, ekonomik öngörü de olmaz, tahmin de olmaz.ist

Yeni alanlar açacak yatırımcı da gelmez. Para da harcamaz. Harcarsa ya hali hazırda çalışan bir sektöre dahil olur, var olanları batırarak kendine yer açar ya da var olanları satın alır.

Hızlı liberallerin bir kere bile istatistik kurumuna dair talep koyduğunu duymadım.

Herşeyi özelleştirecek o zaman liberal ama ölçülebilir bilgiye yönelik tek bir adım atmayacak…

Ekonomi dediğin rakam değildir, ancak rakamsız da ekonomi olmaz. Günün sonunda ölçülebilir değerlere ihtiyaç vardır. Bunun için de istatistik denen şey vardır. Ancak konu takvimin sonuna girdi. Belli ki daha çok hükümet yapılıp bozulacak ama biz kör dövüşünden öteye gidemeyeceğiz…

Sol Yatırım-fobik mi ?

Malum gazlı meşrubat markasının Kuzey Kıbrıs’a yatırım yapacağına dair ilk bilgi bundan süre gazetelerde yayınlanmıştı. Ardından bir sol parti milletvekili sosyal medya hesabından buna dair “hayır dua okumuş” aldığı eleştirilere de “yasal 12039338_10153078990517411_8734352743579173933_nolduktan sonra her türlü yatırımın arkasındayım” diyerek konuya yaklaşımını ortaya koymuştu. Ben de dahil bir çok insan farklı tepkiler verirken, bu yatırıma “övgüler düzenlere” tepki verenler “eski kafalı” olmakla suçlandı. İlginçtir, bugün eski kafalılıkla suçlananlar, bundan bir süre önce “servet düşmanlığı” ile suçlanırdı. Bu suçlamaları yapanların sosyal adalete ve gelir eşitsizliğine dair söyleyecek sözleri yokken şimdi zeytinyağı moduna geçmeleri takdir edilmelidir.

Sol adına iktidar erkini ellerinde bulundurmalarını geçtim, yatırım konusunda açık bir pozisyon belirlemek yerine bırakınız yapsınlarcı yaklaşımları son derece üzücüdür. Evet üzücüdür çünkü bu yapılan sadece naif ideolojik tercihler değil, aynı zamanda sol mirasın acımasızca harcanmasıdır. Öyle ki, toplumu yöneten bir partinin ekonomi komitesi üyeliğini yapmış insanların bu derece “naif” olması, benim durumumda olup biteni seyreden bir vatandaş için, rahatsız edici bir durumu ortaya koymaktadır.

Başlıkta sorduğum soruyu uzatmadan cevaplamak niyetinde olsam da, malumunuzdur ekonomi dediğiniz karmaşık yapıyı anlayabilmek için teknik detaylar üzerine de konuşmak gerekmektedir. Ancak peşinen söylemekte yarar var: “Hayır efendim, sol YATIRIM-FOBİK değildir.”

Peki öyleyse, ne diye bu kadar gürültü ? Koskoca Coca Cola şirketi teşrif etmiş, tanınmamış KKTC’ye fabrika kurmuşken, biz hangi haklı sebebe dayanarak böyle bir fırsatı sorguluyoruz değil mi? Durun önce zıtlaştığımız noktalarIncome-Inequalityı belirleyelim size göre buraya bir şirket yatırım yaptıysa, artık o da yerli bir şirket ürünü de yerli bir üründür öyle değil mi?

Bundan sonra tatile çıktığınızda, oradakilere söyleyin Coca Cola yerli bir şirket, içtiğiniz içecek de KKTC’nin yerli ürünüdür deyin sonra arkadaşlarınız iki nokta üstüste bir de parantezden oluşan smileylerini nereleriyle yapıyorlar bir bakın bakalım…

Yok tabi size göre hala yerli üretim olmuş olabilir. Ne de olsa, yer Kuzey Kıbrıs, üretim de var…

Birleştirin. Ne oldu ? Yerli artı Üretim yani Yerli Üretim…

Devlet Bahçeli’nin 2009 yılında “40 yapar” tanımlamasından etkilenenler için bu da etkileyici bir yaklaşım olabilir tabi. Bir de Tayyip Erdoğan’ın Akdeniz, Beyaz Deniz yani White Sea tanımı var ki, sanırım bu da benzeri bir anlayışın ürünüdür. Bunlar sizin anlamlıysa, tabi yazının bundan sonrasını okumanıza gerek yok. Çünkü sizin için gerçekten Coca Cola yerli ürünüdür. Tek boynuzlu atların olduğuna inanlar, buna da inanabilir.afrika

Gel gelelim ne tek boynuzlu atlar gerçekten var oldu, ne de Coca Cola yerli bir üründür. Dahası Coca Cola yerli ürün olmadığı gibi Kıbrıs’a fabrika da açmış değil. Cypri Cola ile Kaner Grubu arasında gerçekleştirilen ortaklık dahilinde, yeni bir fason üretim başladığını söyleyebiliriz. Daha çekici olması için buna “outsourcing” ya da “dıştan hizmet alımı” da diyebiliriz.

Yani Coca Cola gelip buralara Coca Cola fabrikası açmadı var olan fabrikaya (CypriCola) sermaye desteği yapıp, o tesisleri kullanmaya geldi. Hatta bir detay daha söyleyelim, ham madde değil ama gelen makineler “vergi muafiyeti” ile ülkeye girdiğinden biz henüz Coca Cola’nın bir faydasını da görmüş değiliz. Benzeri değerde bir ürünü siz getirmiş olsaydınız, ürünün değeri kadar da vergi ödeyecektiniz. Gel gelelim Coca Cola’yı kimsenin, özellikle de devletlümün kızdırmaya haddi yok. Hayırlı olsun demek yetmedi, vergi muafiyeti de “bayramlık” hediye oldu.Profit

Yerli ürünü, yabancı yatırımcıdan en önemli fark nedir diye sorsalar, bunları aynı görmeyenler için çok basit ama belirleyici bir fark vardır. Temel olarak bildğinizi hatırlayalaım, bir işletmenin piyasa sisteminde var olma sebebi “kar yapmaktır.”

Makroekonomi de ise kar yapan şirketlerin varlığı kadar, “yapılan karın nereye gittiği de önemlidir.” Şimdi Kuzey Kıbrıs’ta kar yapacak olan Coca Cola’nın kar transferleri Kuzey Kıbrıs dışına çıkacaksa, o zaman yerli üründen bahsetmeyiz. Yerli üretici kar transferini yerel piyasada tuttuğundan piyasadaki döngü bozulmaz. Ancak yabancı yatırımcı bu şekilde hareket etmez. Onu bu piyasaya bağlayan şey karlılığı olduğu için, üretilen artı değerin bu piyasada kalmasına da gerek yoktur. Ayrıca yapılan kar transferinin, Kuzey Kıbrıs piyasalarında bir para çıkışı anlamına geleceğini de hatırlatmakta yarar vardır. Para çıkışının olması, piyasa da nakit darlığına sebep olacağını düşünüp, bir de para üzerine politika yapacak araçlara sahip olmadığımızı not ettiğimizde günün sonunda bu şartlarda yabancı yatırımcının kar transfer kalemlerinin ekonomi üzerinde bir risk oluşturduğunu söyleyebiliriz. Özellikle doğrudan yabancı yatırım alan ülkeler bu konuda dikkatli olup, yatırım portföylerinde yerel ile yabancı yatırımcı arasında bir denge olmasına dikkat etmektedirler. Bizde böyle bir uygulamayı geçtim, buna dönük bir strateji olup olmadığından bile emin değilim.

Cypri Cola daha çok kazanacak tabi, muhtemelen dağıtım ağını kullanacağı Kanerler grubu da öyle. Ancak kendini solda employment_law_paneltanımlayan bir iktisatçı için öncelikler yatırımın kamusal etkileridir. Genelde ortaya konulan argüman istihdama yöneliktir. Sanki, bu bir lütuf gibi anlatılır. Oysa ki, yatırımcı için kar potansiyeli, zaten verili yatırımı yapmaya ikna etmiştir. Üstelik, bizim örneğimizde gelen yatırımcı fabrika kurmayıp, CypriCola’nın hizmetlerini ödünç aldığı için hali hazırda istihdam edilmiş olanların üzerine alacağı bir avuç insanla üretimi sağlayacak. Böylelikle “maliyetleri en düşük seviyeye getirerek” üretim yapmış olacak. Yani büyük harflerle “İSTİHDAM” yaratacak bir sektörden bahsetmiyoruz. Hali hazırda var olan bir sektörün, uzmanlaşmış elemanların daha farklı amaçlar için de kullanılmasından bahsediyoruz. Maaşlarına bir etkisi olacak mı ? Onu ise hiç bilmiyoruz. Ya da yerli istihdam, yapılacak olan istihdamın belli bir oranını sağlayacak mı ? Yoksa, üst seviye görevler için “kilit istihdam” denilerek, başka bir merkezden eleman sağlanarak, istihdama anlamlı bir katkı yapılmayacak mı ? İLO sözleşmesine göre hak olan sendikalaşma ile ilgili soru sormuyorum bile…

Ancak can alıcı sorular sormak gerekiyor. Öyle “heşşa” demeden önce. Özellikle de bunu, bu memleketi yönetmek için yemin etmişler sormalı. Yine de onların işlerini kolaylaştırmakta yara var. Bir de, “amaannn bu solcular da hiç birşeyi externalitiesbeğenmez zaten” diyenler için sormalıyız.. Ekonomide her üretim tesisi açıldığında, yeni bir problem ortaya çıkar. Buna en genel anlamda dışsallık – externalities ismi verilir. Öyle iktisat fakültesinden falan mezun olmanıza gerek yok, bir arama motoruna “Coca Cola’nın çevreye etkileri” üzerine bir araştırma yaparsanız, 2014 yılında Hindistan’daki Coca Cola dolum tesisinin aşırı su tüketimi ve çevreye verdiği zararlar nedeniyle KAPATILDIĞINI görebilirsiniz. Çevreye verilen zarar sadece su ile sınırlı değil. Aynı zamanda, şişelendirme tesislerinin yarattığı kirliliğin toprağa etkileri olduğu da biliniyor. Ancak bizim “amann bu solcular!” ekibinden şikayet edenler bu üretim süreci Kuzey Kıbrıs’ta başlayacağı zaman çevreye yönelik tehditlerine dair herhangi bir sınırlandırma ile karşılaşıp karşılaşmadığına dair bir şart da getirildiği ortaya konulmadı. Şimdi AKSA’nın bacasının dumanı havayı, Coca Cola’nın da suyu yok ettiği bir gri bölgede gelen yatırıma “hayırlar okuyanlar”, çevresel etkilerine de “bu işin fıtratında var” demesine şaşırmazsınız heralde. Bugün ise bu gelişmelere selam durup, ama Coca Cola da içmeyceyik yaniii deyip, meseleyi kavramamakta ısrar edenler ise “yeşili sev – çevreyi koru” diyerek çevrecilik oyunlarına devam edebilirler.

Kar transferi, emek piyasası, çevresel etkenleri saydık da rekabet koşulları üzerine  örnekleri çoğaltmak mümkün. Eğer biri piyasa ekonomisinden bahsediyorsa, rekabet koşullarının geliştirilmesi gerekirken, aynı zamanda rekabetin yıkıcılığının da önüne geçmek gerekir. Özellikle oligopol – az el olarak tanımlanan piyasalarda bu konu ciddi bir biçimde tartışma kaldırır. coke-bottleEğer başarıp da yazının bu bölümüne kadar okuduysanız, biraz daha teknik bir boyuta girebilirim. Eğer oligopol piyasalar ile ilgili herhangi bir ders kitabını elinize alırsanız, verilen örneklerden biri de Pepsi ile Coca Cola’dır. (Ayrıca Boing – Airbus, ASDA – TESCO – Sainsbury örnekleri de sık görülenlerdendir) Bunların genellikle piyasayı domine eden 2 büyük aktör olması nedeniyle 1) Ne tam olarak arz ve talebe uyumlu bir fiyat politikası izler, 2) ne de olağan-üstü karlılıktan vazgeçerler. Piyasayı domine ettikleri için bu firmalar kendilerini kurtaran ama diğer firmaları batırmayı hedefleyen fiyat politikası belirleyip, piyasada kendilerine risk oluşturacak bir firmanın büyümesine izin vermezler. Bu iki firma “bırakınız yapsınlar” fikrine tamamen karşıyken, onların gelişini bu şekilde karşılamak kaderin bir cilvesi değilse nedir? Bu iki baskın firmanın, siyasi elitler tarafından özlü bir biçimde desteklenirken, hali hazırda var olanlara sadece sözde bir iki destek beyanatı çakmak da meselenin başka bir boyutudur. Buna ek olarak bu firmalar fiyat-dışı rekabet koşullarına yönelik de politikalar uygular. Malesef bu noktada yerli sermayenin rekabet etmesi mümkün değildir. Örneğin yeni açılan mekanların iç ve dış dizaynını yapmak Coca Cola ve Pepsi gibi şirketler için sıradan uygulamalarken, esas hedef piyasayı kapatarak rakiplerin erişememesini sağlamaktır. Bu açıdan da, sınırlı yerli ürün üretimine sahip Kuzey Kıbrıs’ta ister istemez ortaya çıkacak olan sonuca dair kutlamalar yapmak akıllıca bir tercih değildir.

Sonuç olarak tüm bu negatif sonuçlar ortadayken, birilerinin yine de yatırım yapıldı helal olsun deyip el çırpması problemdir. Siyasi sorumluluk, ne olursa olsun yatırımın yaratacağı etkileri ve sonuçları anlamlı bir biçimde ölçüp ona göre karar vermeyi de barındırmalıdır. Sol ile tipik bir sağ siyaset arasındaki en temel farklılık bu noktadır. Yoksa niyet yatırım marokko_2001_fes_pferdyaptı diye birilerini dövmek değildir. Ancak, bu güne kadar bu ülkeye yapılan yabancı yatırımların büyük bölümü hiçbir biçimde yerel ekonomik, sosyal ve coğrafik yapıyı umursamadan birşeyleri gerçekleştirmiştir.  Şimdi yapılan yatırımında ekolojik faktörlere duyarlı olduğuna dair bir boyutu olmadığından eminiz. Yaratılacak kirlilik ve su tüketimin etkilerine yönelik şirket politikası, kamusal çıkarı ne kadar gözettiği son derece önemlidir. Özellikle ihracat gibi bir hedef varsa – ki buna dair beklenti var– su kıtlığı yaşayan bu ülkede, nasıl aşılacağı da merak konusudur.

Daha uzatıp, enine boyuna tartışmak mümkün. Hele de söz konusu Coca Cola ise, nihayetinde firma sadece meşrubat üretici değil ama şimdilik bir virgül koyalım, ileride tartışmayı derinleştirmeye devam etmek gerekecek.

Mertkan Hamit

‘Mağusa turizmi’ için proje hazır, ancak GÖZLER BARİKATTA

9 Eylül tarihinde Yeni Düzen gazetesinde yayınlanan röportaj… Derinya Kapısı’nın önemi ile ilgili belli başlı noktalara odaklanıyor…

‘Mağusa turizmi’ için proje hazır, ancak GÖZLER BARİKATTA

Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için Derinya Kapısı’nın açılması gerektiğine vurgu yaptı, Mağusa için Kuzey’den ve Güney’den iki derneğin birlikte yürüttüğü “Renewal projesini” YENİDÜZEN ile paylaştı: “Üretim, kalkınma ve sürdürülebilirlik için proje hazır”

• “UNDP-ACT tarafından desteklenen Renewal projesi teknik anlamda genişletilmiş Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışıyoruz. Bu kapsamda, verilere dayanarak Derinya kapısının iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacağını öngörüyoruz”

• “Turizme yönelik daha stratejik bir çalışma yapıyoruz. Mağusa’da turizmin gelişmesinde engel olan temel bulgularımız sınırlı yatak kapasitesi, olmayan kent planı, sınırların olması gibi noktalar. Ayrıca anlamlı bir turizm stratejimiz de yok. Bu eksiklikleri gidermek amacıyla çok boyutlu bir strateji oluşturduk.”

• “Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık”

• “Derinya turizm haritasında yoktu. Biz yarattığımız yeni güzergahta Derinya’dan Salamis’e kadar olan genişletilmiş Mağusa bölgesini tek rota haline getirdik. Protoras / Ayianapa’da yaşayan turistlerin Derinya – Mağusa – Mormenekşe güzergahında tam gün geçirmesi, Girne’deki turistlerin ise Derinya’ya gidebileceği bir plan çizdik.”

• “Güneyden ve kuzeyden onlarca operatör ile görüştük ve tümü bu güzergahta iş yapmakta niyetli olduğunu söyledi. Hatta güneyde kış turizmi yapan bazı operatörler kasım ayı itibariyle bunu uygulamak istiyor”
Didem MENTEŞ

Kıbrıs’ın kuzeyinde ve güneyinde eş zamanlı eylem yapılarak, geçişlere açılması için ortak çağrıda bulunulan Derinya Kapısı’nın ekonomiye katkı sağlayacağı noktasında sivil toplum örgütleri projeler geliştiriyor. Kapının açılması yönünde çıkan pürüzlere rağmen sivil toplum örgütlerinin, iktidarlar olmadan da bir şeyleri değiştirebileceğine inan Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için Derinya Kapısı’nın açılmasının önemine değindi.

Mağusa ekonomisine yönelik UNDP-ATC destekli Renewal isimli bir proje üzerinde çalışıldığını vurgulayan Hamit, kendisinin de danışmanlık yaptığı projenin, kuzeyden MASDER, güneyden de Anagennisi derneklerinin işbirliğiyle ortaya çıktığını söyledi.

Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıldığını anlatan Hamit, gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışmaların sürdüğünü aktardı.

Turizme yönelik ise daha stratejik bir çalışma yapıldığını anlatan Mertkan Hamit, proje kapsamında yerel iştirakçilerle (rehberler, belediye, dernekler, esnaf) ile beraber çalıştıklarını aktardı.

Hamit, amacın geleneksel kitle turizminden, genişletilmiş Mağusa bölgesini deneyimsel turizmin merkezi haline getirmek olduğunu vurguladı.

Hamit, “Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık. Bütün gününü alanda geçiren biri olarak açık yüreklilikle söylüyorum, böyle bir hava yaratılmışken güvenlik bahaneleri sunmak ve kapının açılmasıyla ilgili bahaneleri artık sadece saçmalık olarak görüyorum” şeklinde yorumladı.

Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Derinya Kapısı’nın açılmasının önemine vurgu yaparak, iki toplumlu yürütülen Renewal projesini YENİDÜZEN ile paylaştı.

——————————————————————————————————

“Asker deyip konuyu kapatmamak gerek. Çünkü siyasetin başladığı nokta buradadır”

• YENİDÜZEN: Mağusa’dan bakınca iki toplumlu ilişkilerin durumu ne ?
• M.HAMİT:
Mağusa son yıllarda iki toplumlu yakınlaşmanın merkezi rolünü oynadığına inanıyorum. Bunun birçok sebebi olabilir. Ancak benim için açık olan Mağusa’nın, kuzeyi ve güneyini de kapsayacak biçimde gelişen organik sivil toplum hareketine sahip olmasıdır. İki toplumlu çalışmaların merkezinde gibi görünen ara bölgelere hapsedilmek yerine, insanların hayatlarına dokunan bir biçim aldığı için son derece önemli. Buradaki kıyaslama hali hazırda Lefkoşa’da var olanı değersizleştirmek için değil ancak ortaya çıkan iki toplumlu işbirliğinin niteliği ile ilgili farklılığı ortaya koymak için yapıyorum.

• YENİDÜZEN: Bahsettiğiniz farkı önemini daha fazla açar mısınız ?
• M.HAMİT:
İktidar olmadan bir ülkeyi, bir kenti, bir şeyleri değiştirmenin mümkün olduğuna  inanıyorum. Mağusa İnisiyatifi, MAGEM gibi örgütlerin, kendi adına örgüte dahil olmadan çalışan insanların geniş bir Mağusa bölgesinde işbirliği ile siyasete yaklaşımı farklılaştırdığını yaşıyoruz. Dünya haritasında minicik bir noktayı eğer dünyanın farklı yerlerinden gazeteciler gelip bir şeyler yazmak istiyorsa, diplomatlar toplantı yapmak için Mağusaya geliyorsa ve tüm bunları yaparken Mağusa İnisiyatifi ile temas kurmak istiyorsa burada bir şeyler oluyor demektir.

YENİDÜZEN: Yerel olarak bir şey başarıldığına inanıyor musunuz ?
• M.HAMİT:
İktidar olmadan bir şeyleri değiştirdiğimizi Derinya kapısı konusunda yaşadık. Bugün Derinya kapısının açılmasına kim karşı geliyor? Sokakta bütün siyasi partiler vardı. Birçok sivil toplum örgütü vardı. Esnaf kepenk kapattı. Esnafın en son ne zaman kepenk kapattığını hatırlıyor musunuz? Bir araya gelmesini hayal etmediğiniz gruplar ortak bir biçimde yalın bir talebi ortaya koydu: Derinya Kapısı Açılsın! Bu kadar basit bir şey. Üstelik sadece kendi kendimize yapmadık bunu, kuzeyi örgütlediğimiz gibi güneyle de beraber çalıştık. Birkaç sembolik kişi değil kitleler olarak kapının iki tarafında eş zamanlı eylem yapıldı. Zaten açılacaktı, o yüzden herkes katıldı deyip değersizleştirmek isteyenler oldu. Oysa ki durum öyle değil. Oluşan baskı liderleri adım atmaya ittiği artık ortada. O kadar kolay bir karar olsaydı, iş de sonuca bağlanırdı. Şimdi pürüzler var.

Pürüzü kim çıkarıyor ?
• M.HAMİT:
Asker. Ancak asker deyip konuyu kapatmamak gerek. Çünkü siyasetin başladığı nokta buradadır. Eğer demokratik bir yerde yaşıyorsak, hukukun üstünlüğü varsa, siyasilerin de bu noktada gerekli pozisyonlarını netleştirmesi gerek. Şimdi demokratikleşmenin mücadelesini verdiğini söyleyen parti iktidarın ortağı ancak asker “hayır” dediğinde aynı partinin başkanı çıkıp “Askerin hassasiyetlerinden” bahsediyor. Bu nedir? Bunu anlamak benim için mümkün değil. Hem barış, demokrasi deyip hem de askerle saf tutmak ne pragmatizmle ne de kurnazlıkla açıklanabilir. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’yı rahatlatmak için yapılmış bir hamle yapıldığı düşünülüyorsa o da yanlış. Çünkü Derinya kapısı mevcut güzergâhında açılamadığı sürece yine zarar gören öncelikle Kıbrıslı Türk liderliği olacak. Eğer CTP çözüm ile ilgili samimiyetini ortaya koymak, Mustafa Akıncı’ya destek olmak istiyorsa ilk önce kendi gidip bu konuda halkın talebini savunurdu. Böylelikle Mustafa Akıncı’da halkının liderliğini yaptığı için askerin hassasiyetlerine değil, halkın ihtiyaçlarına yönelik hareket etmesi gerektiğini ortaya koyacak alana da sahip olurdu. Tam tersi böyle niyetlere hizmet etmiyor. Tabi tüm bu söylediklerim, hukukun üstünlüğünü var saydığımızda geçerlidir. Birileri çıkar  “zaten öyle bir şey yok. Bu koşullar işgal koşullarıdır o yüzden ben askerin dediğini yaparım, halkın iradesi de beni ilgilendirmez” derse, o zaman adadaki barış mücadelesinin yöntemi de değişir.  Mağusa İnisiyatifi olarak adadaki verilecek mücadelenin çok taraflı olduğuna inanıyoruz. Ne askeri işgal var deyip, demokratikleşme ile ilgili yöntemler uzaklaşmak tek başına yeterlidir, ne de kuru bir pragmatizm belirleyip meseleyi sadece bir diplomatik oyun olarak görmek anlamlıdır. Bu ülkede özlenen çözüm kolay gelmeyecek, bunu biliyoruz ancak liderlik mümkün olanı başarabilmektir, zor olanları ortaya koyup hiçbirşeyi yapmayanlar bu ülkeyi bölmek isteyenlerdi. Açık yüreklilikle niyet ortaya konulsun amaç bölmek mi birleştirmek mi. Biri çıkar da doğru olan şeyi, askerin veya başka ülkelerin çıkarlarına göre filtrelediği sürece kim iyi niyetine inansın, neden inansın?
Derinya kapısı konusunda hassasiyetler Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar için de tektir. Alternatifi yoktur. Toplumun iradesi ile yapılacak olanı yapmalısınız. Ya da toplumun iradesi sizi fırsat bulduğunda günahlarınızla mahkum eder. Bence mesele bu kadar basit.

“Derinya Kapısı iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacak”
• YENİDÜZEN: Derinya Kapısı gerçekten Mağusa için ekonomik olarak bir getiri sağlayacak mı ?
• M.HAMİT:
Tabi ki. Bununla ilgili olarak ciddi bir çalışma içindeyiz, ekonomik boyutuyla ilgili çalışmalar Renewal isimli proje üzerinden gerçekleşiyor. Proje, kuzeyden MASDER (Mağusa Suriçi Derneği) güneyden Anagennisi isimli derneklerin işbirliğinde ortaya çıktı. Özet olarak projeden bahsedecek olursam, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP-ACT) tarafından desteklenen Renewal projesi teknik anlamda genişletilmiş Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışıyoruz. Bu kapsamda, verilere dayanarak Derinya kapısının iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacağını öngörüyoruz. Üstelik bu öngörüyü yaparken, bir adım daha atıp iki taraftaki esnafı piyasa anlayışına terk etmek istemiyoruz, bu öngörüye dönük olarak esnafı ve işletmeleri de hazırlıyoruz. Onlarla da yoğun bir biçimde çalışıyoruz.
• Turizme yönelik daha stratejik bir çalışma yapıyoruz. Bana göre Mağusa’nın geleceği turizmdedir, kapının açılması etrafında tabanda oluşan bu siyasi, ekonomik ve sosyal beklenti ise ileriye dönük ortaya çıkacak olumlu resmin ilk adımıdır.

• YENİDÜZEN: Turizme yönelik çalışmada kimler çalışıyor ?
• M.HAMİT:
Ben şu an bu projede yerel danışman olarak çalışıyorum. Proje ekibinde çalışan 2 Kıbrıslı Türk 2 Kıbrıslı Rum arkadaşımız var. Turizm boyutuyla kapsamlı bir biçimde ve yerel iştirakçilerle (rehberler, belediye, dernekler, esnaf) beraber çalışıyoruz. Turizm bacağını daha önce Kıbrıs Turizm Organizasyonu’nun direktörlüğünü yapan bir arkadaşımız Phoebe Katsouri dışarıdan danışman rolünde yapıyor.

• YENİDÜZEN: Turizm bacağının içeriği ne ?
• M.HAMİT:
Mağusa’da turizmin gelişmesinde engel olan temel bulgularımız sınırlı yatak kapasitesi, olmayan kent planı, sınırların olması gibi noktalar. Ancak tarihi eserler, deniz ve insanların turizme dönük bir şeyler yapma isteği ise güçlü yanları. Ayrıca anlamlı bir turizm stratejimiz de yok. Bu eksiklikleri gidermek amacıyla çok boyutlu bir strateji oluşturduk. Öncelikle taraflar arasında işbirliğinin öneminin farkındayız bu yüzden genişletilmiş Mağusa bölgesi için ortak bir gezi rotası hazırladık. Uzun zamandır güneyden kuzeye gelen turistler için Mağusa bir durak noktasıydı ancak geçirilen süre sınırlıydı, Derinya ise turizm haritasında yoktu. Biz yarattığımız yeni güzergahta Derinya’dan Salamis’e kadar olan genişletilmiş Mağusa bölgesini tek rota haline getirdik. Protoras / Ayianapa’da yaşayan turistlerin Derinya – Mağusa – Mormenekşe güzergahında tam gün geçirmesi, Girne’deki turistlerin ise Derinya’ya gidebileceği bir plan çizdik. Güneyden ve kuzeyden onlarca operatör ile görüştük ve tümü bu güzergahta iş yapmakta niyetli olduğunu söyledi. Hatta güneyde kış turizmi yapan bazı operatörler kasım ayı itibariyle bunu uygulamak istiyor. Gelecek yılın yaz turizminde ise güneyden bu güzergaha talebin yoğun olacak. Bu iyi niyet talebi değil, milyonlarca turist getirme kapasitesine sahip operatörler bu yönde istekli. Operatörlerin iştahı biraz da Derinya Kapısı açılınca maliyetlerin düşmesiyle kabarıyor. Bu yüzden Derinya’dan yolu uzatmadan doğrudan geçmek çok önemli. Bu noktada Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için alan turizmse, bu alanı açacak olan şey de geçişin kolaylaştırılmasıdır.
Tabi  bu çalışmada sadece operatörlere odaklanmıyoruz. Aynı zamanda turist rehberlerine yönelik de çalışmalar yapıyoruz. KITREB ile temas halinde eğitim programı başlatıyoruz. Kuzey – Güney arası turizm ilişkilerinde rehberlerin ortak eğitim alarak, sorunların üzerinden gelmeyi hedefliyoruz. Amacımız geleneksel kitle turizminden, genişletilmiş Mağusa bölgesini deneyimsel turizmin merkezi haline getirmek.

“Deneyimsel turizm”

Deneyimsel turizm, ziyaretçilerin bölgeyi kendi başlarına keşfetmelerini mümkün kılan, yerel insanlarla kaynaşmalarına olanak yaratan bir yöntem. Esnafın birbiri ile rekabet edip, birbirini alt etmesi üzerine değil, işbirliği yaparak yeni sinerji alanları yaratabileceği bir yöntem. Böylelikle turist sadece bir kez değil, aynı istikamete birçok kez gelmek isteyebileceği bir yöntem. Kitle, deniz, kum yerine deneyimsel turizm bölgenin ekolojik, tarihi yapısıyla da uyumlu bir turizm biçimi.

Rehberlere yaptığımız gibi Mağusa ve Derinya esnafına da bu konuda eğitim veriyoruz. Onlarla bu vizyonu oluşturup, ihtiyaçlarına yönelik destek sağlıyoruz. Bu ürün geliştirme, pazarlama, danışmanlık veya sosyal medya tanıtım desteği de olabilir. Tüm bunları eş zamanlı olarak yaparak turistler için tam bir deneyimin yaşatılması için hali hazırda herkes birbiriyle dayanışma içinde çalışıyor. Kadın derneklerinin üretimlerini turizmin bir parçası haline gelebileceği bir alan yaratmaya çalışıyoruz mesela. Yaş, cinsiyet, sınıfsal katmanları kapsayan bir ekonomik işbirliğinden bahsediyorum.  Bence bu Kıbrıs’ta çok alışık olmadığımız bir biçimde yaratılmış bir işbirliği ekonomisi. Üstelik hem toplumdaki farklı katmanları, hem iki toplumu bir araya getiriyoruz.
Tüm çalışmaları yaparken, Derinya kapısındaki meseleye takılıyoruz. Şimdi tüm bu ekonomik, sosyal faktörlerden sonra çıkıp tepeden biri gelip askerin hassasiyetlerinden bahsediyor. Sarfedilen çabayı görmeden, bilmeden boş biçimde alternatifler üzerine konuşanlar var. Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık. Bütün gününü alanda geçiren biri olarak açık yüreklilikle söylüyorum, böyle bir hava yaratılmışken güvenlik bahaneleri sunmak ve kapının açılmasıyla ilgili bahaneleri artık sadece saçmalık olarak görüyorum.