Yükseköğrenim’de Günü Kurtarmaktan Başka Ne Yapmalı

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Gaile Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Girne Amerikan Üniversitesi’nin (GAÜ) kimi çalışanlarına üç ay kadar bir süredir maaş ve çok daha uzun bir süredir sosyal sigorta yatırımlarını ödeyemiyor olmasından dolayı artan şikayetlerin etkisiyle başlatılan kampanya toplumun geniş kesimleri tarafından karşılık buldu. Çeşitli örgütler ve sendikalar bu konuya yönelik tepkilerini birer birer ortaya koyarken, mecliste temsil edilen siyasi partilerin ezici çoğunluğunda büyük bir sessizlik egemen. GAÜ örneğinden başlayan tepkiler, esasında, Kuzey Kıbrıs ekonomisinin kamu odaklı istihdam yapısının özele doğru kaymasından dolayı oluşan asimetrik koşullardan mağdur olanların sayısının artmasından kaynaklanan doğal bir süreç.

Özet olarak gelişmeler, özelde GAÜ ama genelde özel sektörde çalışan ücretli iş gücünün rahatsızlıklarının kamusal alanda tartışılmasına yönelik yeni ve önemli bir alan yarattı. Bunun gün yüzüne çıkması son derece faydalı oldu. Aynı zamanda tartışmanın çeşitli şekillerde sosyal medyada da yansımaları olması ve GAÜ çalışanlarının bir kısmının çalıştıkları “aileyi” olumlayan yazılar yazması işlenen suç karşısında sermayenin basiretsizliğinin acınacak bir örneği oldu. Sosyal medyada olumlu yazıları “beğenen” patron ve üst seviye yöneticilerin bu son derece “doğal” davranışları konunun daha da tartışılmasına zemin yarattı. Patronların bu acemi davranışları da gündemde konunun güçlenmesine yardımcı oldu.

Bu yazı ile gündemde olan bu sorunun belli başlı noktalarına değinilmesi hedeflenmektedir. Ayrıca, “yükseköğretim sektörü” ve bu sektör üzerinden geliştirilen söylemlerle sermayenin kendini nasıl “meşrulaştırdığını” göz önüne koymayı amaçlar.

Bu bağlamda, ilk cevaplanması gereken GAÜ’ye dönük neden bu kadar çok eleştiri yapıldığı sorusudur. GAÜ ile ilgili konunun gündeme yerleşmesinin en önemli sebebi, Kuzey Kıbrıs’ta büyük sermaye olarak nitelendirebileceğimiz kurumların, yasa tanımaz biçimde hareket edebilme özgürlüğünü kendinde görmesi ve bunun yarattığı rahatsızlığın toplumdaki geniş kitleler üzerine olan artık kabullenilemeyecek bir etki yaratmasıdır. Bu “özgürlük / yasa tanımazlık” kaba bir hal almakta, böylece kolektif bir hıncın gelişmesine neden olmaktadır.

Üstelik bu özgürlük / yasa tanımazlık iklimi siyasi partiler ve hükümet edenler tarafından kimi zaman açıkça kimi zaman da dolaylı olarak desteklenmektedir. Gündelik sohbetlerde bile bu tarz “saldırgan” sermaye gruplarının hükümete gelen ve gelme ihtimali olan siyasi partilerin maddi kaynağı olduğunu işitmişizdir. Kamuda çalışanların maaşlarının bile kimi zaman “büyük sermaye” tarafından sağlanan mali destekle ödendiği fısıltı olarak yayılmaktadır. Girne Amerikan Üniversitesi ve Yakın Doğu Üniversitesi gruplarının sadece Kıbrıs’taki değil Türkiye’deki iktidar ile de yakın ilişkilerde olması akılda tutulması gereken noktalardır. Sıradan bir işletme en basit bir iş yapabilmesi için vergi dairesinden veya sosyal sigortalar dairesinden “borcu yoktur kağıdı” edinmesi gerekmesine rağmen, büyük sermaye için bu tip engeller ortadan kalkmaktadır. Hal böyle olunca da, asimetrik ilişki gün geçtikçe kuvvetlenmektedir.

Üstelik “asimetrik ilişki” sadece yasa dışı destek mekanizmaları ile sınırlı değildir. Bizzat devlet tarafından da yükseköğrenim sektöründe bu koşullar geliştirilmektedir. Devletin “Kuzey Kıbrıs’ı bir üniversite adası haline getirme” söylemi uzun zamandır ortaya konulan ama müşteri olarak algılanan öğrenci sayısının artması ile önem atfedilen önemli bir ekonomik alan yaratılmıştır. (1) Bu devlet destekli gelişim, kimi zaman hükümet desteği biçiminde kimi zaman ise TC Yardım Heyeti’nin doğrudan sağladığı kaynakla sürdürülmektedir. (2) Özellikle; fuar ve tanıtım desteği, kısa dönemli kurs programları, üçüncü ülkelerden gelen öğrencilere burs gibi çekici araçlarla birçok insan Kuzey Kıbrıs’a gelebilmekte ve buradaki üniversitelerinde okumaktadır. Yaratılan bu alan devletin desteğiyle gelişmesine rağmen devlet bu noktada özne olamamakta. Sadece özel kuruluşların “değnekçiliğini” yapmaktadır. Hal böyle olunca da, siyaset ile sermaye arasında güçlü bir yolsuz ilişki oluşmaktadır. Bu yolsuzluğun sona ermesi için de, radikal bir biçimde şeffaflık talep edecek olan sivil toplumun gücü belirleyici olacaktır.

Yükseköğretim sektöründeki bir diğer sorun, bu sektörde iş yapan firmaların devletin desteği olmasa var olacaklarmış gibi bir imaj yaratılarak, “izolasyonlar altında inim inim inleyen Kıbrıs Türk ekonomisini geliştiren kahramanlar” olarak sunulması ve onların kutsallaştırılmasıdır. İzolasyon meselesini ve bu konu etrafındaki söylemleri kendi lehlerine kullanan yükseköğrenim sektöründe faaliyet gösteren üniversite limited şirketleri bir anda Kuzey Kıbrıs’ın “yüz akı” olduklarını, aksaklıklarına rağmen eleştirilmesinin toplumun çıkarları açısından zarar verici olabileceği dönük bir anlayışı ön planda tutmaktadırlar. Böyle yaparak hem toplumun duygularını hem de çalışanlarının emeğini acımasızca sömürmektedirler.

Tüm üniversitelerin kendine içkin sorunları vardır. Bu ülkede her şeye rağmen “birilerini istihdam etmek”, “zoru başarmak” gibi söylemlerle içkin sorunlarını saklamakta çekince görmemektedirler. Üstelik bu davranış sadece özel üniversiteler ile sınırlı değildir. Kamu üniversitesi olduğunu iddia eden ancak bir özel girişim mantığı ile idare edilen DAÜ’de de farksız bir durum yoktur. DAÜ-SEN ve DAÜ-BİR-SEN sayesinde emekçilerin hakları konusunda, toplu sözleşme de dahil olmak üzere diğer üniversitelerden fersah fersah ileride olan DAÜ, buna rağmen tıpkı GAÜ ve YDÜ gibi ekonomik faaliyetlerini kampüs içine hapsetmeyi sorun olarak görmemektedir.

Öğrencinin kayıt parası dışında kişisel gereksinimleri için harcayacağını da piyasadaki diğer firmalar kadar açgözlü bir biçimde ele geçirmeyi hedeflemektedir. Kampüs dibine Alışveriş Merkezi açmaktan çekinmemekte, lüks konut projeleri geliştirmekte, temel konaklama ihtiyaçlarını gelir sağlayacak bir meta olarak görerek bunu kendi bünyesine katmaya çalışmakta, Mağusa’daki en önemli doğal alan olan göl bölgesinde derslik ve yurt binası inşa edebilmektedir. Tüm bu faaliyetlerden gelen dışsallık olarak adlandırdığımız ve yapılan yatırım ardından oluşan sosyal, ekonomik ve ekolojik maliyetler kalemi ise üniversitenin kar yapması için görmezden gelinmektedir.

Yapay söylemlere tutunarak, içkin problemlerini meşrulaştıran bu anlayış yükseköğrenim kurumlarının esaslı bir sorun yaşandığını göstermektedir. GAÜ ve YDÜ gibi kurumların yasal yükümlülüklerin yerine getiremiyor olmasından doğan sorunların yanında akademik anlamda daha sarih sorunları da vardır. Mesela, akademisyenin sıradan bir ücretli memur olarak görüldüğü, çoğu zaman öğrenci kaydetmek, üniversite tanıtımı yapmak ve akla gelmeyen meslek tanımı dışında işleri yapmak da üniversite patronları tarafından, çalışanlara dayatılmaktadır. İş güvenliğinin olmaması ve tümden esnek çalışma koşullarının dayatıldığı bu sektörün ekonomiye yarattığı artı değer, kalifiye emeğin aynı anda birçok alanda kullanılması ile mümkün hale gelmektedir.

Diğer taraftan üniversitelerdeki eğitim kalitesi her halükarda sorgulamaya açıktır. Aşırı kalabalık sınıflarda, çoğu zaman ilgili bölümü okumaya yetkin olmayan öğrencilerin ve neredeyse hiç araştırma yapmayan ya da yapamayan akademisyenlerin sunduğu eğitim ne yazık ki yetkin mezunlar verememekte, bunun yansımaları işgücü piyasasında da üniversiteden mezun olan ancak kalifiye olamayan iş gücünün oluşmasına neden olmaktadır. Bu noktada yükseköğretimin “sektörleştirilerek” kişi sayısı hesaplarıyla kar güdüsüyle hareket etmesinin emek piyasasının geneline yarattığı sorun da ayrıca incelenmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, yükseköğrenim sektörü hızlı bir büyüme yakalamıştır. Ancak bu büyüme sadece doğal koşullar değil, aynı zamanda aşırı sömürü ve angarya çalıştırma dahil yasa dışı çeşitli işlemleri barındırmaktadır. Sektör sürdürülebilir bir yapıda değildir. Sektörün genişlemesinde araştırma ve geliştirme, hizmet sunumu gibi değer yaratan kalemlerin büyümesine yönelik herhangi bir adım atılmamıştır. Üniversitelerin ürettiği bilgi üzerinden gelirini arttıramadığı sürece, üniversite kurumsal amacını tamamlayamamakta ve yarı verimli biçimde çalışmaktadır.

Sektörün büyümesini kurumların etkin çalışmaması ile sağlanabilmesinin kaynağı şu an öğrenci sayısındaki artışa ve üniversitelerin yarattığı geliri yeni sektörlere yatırım yapmasıyla (yurt, alışveriş merkezi, restoran, benzin istasyonu, kafe, turizm acentesi vs…) sağlanmıştır. Bu sayının korunmasının sürekliliğinin garantisi olmaması, yan yatırımların öğrenci sayısından etkilenebilecek sektörlerde olması gibi sebepler üniversite balonunun patlaması halinde yaratacağı etkinin tahmin ettiğimizden daha büyük olacağı aşikardır. Şu an sektörün KKTC ekonomisindeki büyüklüğünü de hesaba kattığımızda bunun en az bankacılık krizi kadar büyük etkiler yaratabileceği gerçeği ile yüzleşmeliyiz. Bu da işsizlik ve fakirleşme gibi sorunlar yaratacaktır. Hal böyleyken, bir an evvel yükseköğrenim sektörünü kapsamlı bir biçimde ele alarak çalışanların sendikal haklarının yanında ekonomik olarak bağımlılıklarının ötesine geçen sürdürebilir bir stratejinin yaratılması zaruridir.

 

Notlar
(1) KKTC Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre 2014 – 2015 öğretim yılında 59618 kişi lisans, 8307 kişi master, 4129 kişi ön lisans ve 2467 kişi doktora programlarına kayıtlı bulunmaktadır. Bu toplam 74521 öğrencinin olduğuna işaret etmektedir.
(2) Devletin bu alanlarda hem söylem hem de doğrudan yaptığı destek liberal anlamda da rekabet koşullarına zorlayıcı bir durum yaratmaktadır. Her ne kadar da KKTC Yasaları devlet yardımlarında Rekabet Kurulunu denetlemekten yetkili kılsa da, bu faaliyet alanına yönelik henüz bir tedbir alınmamıştır.

Sarih Çoğunluk Bir Kalabalık Meselesi Mi Yoksa Siyasi Statü Meselesi Mi?

Sarih Çoğunluk Bir Kalabalık Meselesi Mi Yoksa Siyasi Statü Meselesi Mi?

Müzakerelerin hızlanması ile iberaber genel çerçeveyi oluşturacak olan ilkelere dair önemli tartışmalar kamuoyu gündemini meşgul etmektedir. Kuşkusuz ki bunlardan ön önemlilerinden biri de, kurucu devletlerin kendi alanları içerisindeki nüfusun dağılımına yönelik tartışmalardır.shutterstock_131385992

Daha önce hukuki zeminine yönelik bir tartışma ortaya koyduğum sarih çoğunluk ile ilgili kaygılara da bakmak bir o kadar önemlidir. Öncelikle “clear majority” olarak Genel Sekreterin raporunda yer alan bu kaygı, iç vatandaşlık meselesi ile çözülmekte olduğunu belirtmekte yarar var. Kıbrıslı Türk federal devletinin iç vatandaşlığını alacak olanların tümünün siyasi anlamda belirleyici olacağı bölge, açık bir çoğunlukla Kıbrıslı Türkler olacaktır.

Kıbrıslı Rum federal devletinin iç vatandaşlığını alacak olanların tümünün siyasi anlamda belirleyici olacağı alan ise, açık bir çoğunlukla, Kıbrıslı Rum vatandaşlar olacaktır. Bunun yanında “Federal Meclis” – ya da adına ne denilecekse – eşit üyelerle temsil edileceği için üst yönetimde de kurucu federal birimlerin eşitliği sağlanacağı için kendi bölgelerinde siyasi olarak açık bir çoğunluğu temsil edeceklerdir. Bu bakış açısıyla zaten “siyasi boyutta” sarih çoğunluk ya da açık bir çoğunluğun siyasi iradesinin sulandırılamayacağı son derece açıktır.anastASİADİS

Peki, mesela Yorgo ya da Maria çok sevdiği Girne kentinden, ya da Mağusa Suriçi’nden ev alıp konaklamak isterse bölgemizde sarih çoğunluğumuzu kaybetmiş mi olacağız?

Bazen soruyu sorarken, verili koşulları da belirtmekte yarar var. Mesela bugün yaşadığım Mağusa kentinin de jure nüfusu 41 bin kişi civarındayken, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin öğrenci sayısı 21 bin civarındadır. Bu 21 bin öğrencinin büyük çoğunluğu Kıbrıslı olmayan öğrenciler olup yüzün üstünde ülkeden öğrenci barındırmaktadır. İşin akademik boyutu bir tarafa, artan öğrenci sayısının 21 bin değil 50 bin olup Kıbrıslı nüfusunu geçmesi durumunda bile burada yaşayan insanların şikâyetçi olmayacağı ortadadır. Benzeri durum aynı şekilde Girne ve Lefkoşa için de geçerlidir. Bu noktada, kalabalığın artması, artan kalabalık içinde çok kültürlü, çok dilli bir kent olması bir tehdit değildir. Bu çok kültürlü mozaiğin içinde hatırı sayılır sayıda Afrikalı veya Asyalı öğrenci varken, Kıbrıslı Rum toplumundan insanların olmasının, siyasi eşitliği gölgelemeyeceği için esaslı bir mesele olmadığı da gün gibi açıktır.cyprus

Hatta daha önce “sarih çoğunluğa” sahip olmak için yaptığımız uygulamaları da hatırlatmakta yarar var. Mesela 1963 yılında toplumlararası meseleler başladığında “sarih çoğunluğa” sahip olacağımız alanlarda yaşamayı bir güvenlik sebebi olarak görmüştük. Kıbrıslı Türkler adanın çeşitli bölgelerindeki gettolarda yaşamaya başlamıştı. Öyle ki bu süreçte Kıbrıslı Türkler adanın %3 ile %4.85’i arasında bir bölgede yaşamaktaydı.(Kurkcugil s76 2003)  Böyle bir sarih çoğunluk kendi içinde birleşik ama içinden duvarlar geçen bir ülkenin yaratılmasına sebep olmuştu. Aynı şekilde 1974 sonrası Kıbrıslı Türklerin yaşadığı alan içinde de önce KTFD ardından da KKTC vatandaşlarının sarih çoğunluğu sağlanmıştır ancak meseleyi sadece bir kalabalık meselesi olarak görmenin umut vadeden bir gelişme olarak görmekte zorlanmaktayım.

Daha açık olmak gerekirse, sırf “bizim tarafta” kalabalık olmak aslında ulvi jeo-stratejik çıkarlar peşinde koşanlar için önemli olabilir. Milliyetçi ayrımlar bu kadar yıl Kıbrıs toplumlarını bölerken, bunun ötesine geçecek olan yaklaşımlar bizleri timthumbbirleştirebilir. Bu yüzden plandaki milliyetçiliği tatmin etmek değil, amaç milliyetçiliğin ötesine geçebilmektir. Çünkü milliyetçiliği tatmin edecek olan adımlar bu kadar yıldır egemenlerin aracıydı ve sıradan insanlar için, yani olası bir planı referandum da oylayacak olan “bizler” için, önem sırasının sonuna gelir.

Meseleyi salt bir ulusçuluk meselesi olarak okuyanlar, yaşanılan tüm sorunların kaynağını Kıbrıslı Rumlardan farklı bir milli tahayyüle sahip olduğumuzu söyleyenler, ayrışmaların belirginleşmesinin çözüm yaratmak için uygun zemin olduğunu söylediğinde, ayrışmanın dik alasını yaşadığımız verili koşullara dönüp bakmamızı gerektirir. Adalet sistemi, yasama, ekonomi, eğitim, çevre gibi tüm konuların dipte olduğu bir yerde yaşarken gerçekten tek güvenlik tehdidimiz “öteki toplum” mu?digest-20091-yasin-naimark-1

Tümünü bir kefeye koyup değerlendirdiğimizde, siyasi eşitlik teyit edilmişken, sarih çoğunluğa yönelik talep, kaygı ve kuşkuları ortaya koyup havanda su dövmek yerine, federal Kıbrıs’ta değişmesini ve gelişmesini istediğimiz noktalara yönelik talepleri ortaya koymak çok daha yerinde olacak.

Günün sonunda Kıbrıs Türk toplumu sadece bir kalabalıktan ibaret değildir. Kendini bir kalabalık olarak nitelendirmek yerine, siyasi statüsüne – yani bir devletin eşit kurucu ortağı olan bir varlık olduğuna – alıştırmalı ve varoluşsal kaygılarına bir son vererek, korumacı değil yapıcı bir duruş sergileyebilmelidir. Bana göre yaratılacak federal Kıbrıs’ta beni komşumun değiştiremeyeceği dini/dili/milliyetinden korunmaya dair önlemlerden çok, o günden sonrası için sağlık, eğitim, çevre meseleleri ilgilendiriyor. Buna yönelik açıklamalar, çözüme yönelik karar oluştururken çok daha önemlidir. Sonuçta bu boyuttaki uygulamalar bizleri nasıl bir geleceğin beklediğini daha açık gösterecektir. Çünkü çözümü ancak insan hak ve özgürlüklerine saygılı, demokratik ve adil bir sistem, ayrımcılık ve ırkçılığa tolerans tanımayacak bir yaklaşım sürdürebilir kılacaktır.

Sarih çoğunluğu sık sık dile getirenlerin niyetlerini de sorgulamakta yarar var. Dertleri statükoyu sürdürmekle ilgili anlamsız bir kalabalık olma meselesi mi yoksa bir statü meselesi mi ?