Denktaşizmden kurtulmak…

On yıllar sonra adadaki gazeteleri inceleyen bir araştırmacı ne diyecek.
Önce adadaki Kıbrıslı Türk siyasi seçkinlerin Kıbrıs sorunu bağlamında Kıbrıslı Rumları ve Yunanistanı suçlayan açıklamalarını okuyacak.
Hatta, düşman diye anlatılan Yunanistan’a dair köşe yazarları görecek
Birkaç sayfa çevirecek kuzeyin ekonomisindeki zorlukları zamlara yönelik şikayetleri okuyacak
Birkaç sayfa daha çevirecek bu sefer Kıbrıslı Türklerin Yunanistan’daki yangın felaketine karşı dayanışma çağrılarını, toplanan paraları hatta bir iş adamının “milliyetçiyim” ama diyerek yaptığı katkıyı okuyacak.
Ekonomik krizden dolayı borçlarını ödeyemediğini söyeyen birilerinin aynı zamanda düşman olduğu öğretilen bir ülkeye maddi katkı yaptığını okuyacak.
Bir başkasının düşmanca ifadelerini ve ona karşı çıkanların tepkilerini okuyacak.
Toplum dediğimiz şeyin tek bir kalıba sığmadığını, tek biçimde açıklanamayacağı sonucuna varacak muhtemelen araştırmacı.
Belki o zaman birileri “toplum lideri” sıfatını da sorgulayacak. Hangi toplumun lideri diyebilecek…
Toplumun hangi davranışının lideri diye soracak…
Hangi toplumun hangi iradesinin temsilcisi diyecek…
Seçkinlerin liderliğinin meşruluğu ancak katılımcı olup, farklı fikirleri bir potada birleştirip ondan yeni bir anlayış yaratabileceği zaman makul bir hal alır. Demokrasi bu noktada oluşur.
Geriye kalan ise otoriter eğilimlerden ibarettir. Otoriter eğilimleri gerçekleştirecek kadar muktedir olabilenlerin yaratacağı yönetim biçimleri ise birbirilerine benzer.
Bu açıdan yaklaştığımızda belki bu ülkede Denktaşizmin neden yine ve yeniden kendini yarattığını da daha iyi anlayabileceğiz.
Denktaşizmden kurtulmlak “iyi insan”, “sağlam insan”, “akıllı insan” olmakla ilgili değil, daha güçlü demokrasi ile mümkündür.

Fişlenmek

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Modern devletin aygıtları var olabilmesi kimlik yaratma yeteneğine bağlıdır. Ulus kimliği bunların en güçlü olanıdır ve kitleler tarafından da en fazla kabul görenidir. Çıkıp da ben Türk değilim derseniz, abuk bakışlarla karşılaşırsınız ‘marjinal’ olursunuz. Müslüman değilim dersiniz, ‘ateist’ olursunuz. Benzeri durum sadece devlette değil, aslında modern aklın barındığı her yerde vardır. Bir örgüte üye olursunuz, bir anda fişek gibi bir “devrimci” olursunuz. Ancak bir hata yapar da örgütün ağababasına aykırı üç kelam edersiniz “reformist” yaftası yersiniz.

Aslında meselenin esası modern iktidar ile ilgilidir. İktidarın olduğu alanlar kimlikle doğrudan ilişkilidir. İktidarı var eden kimliklerin birlik ve bütünlüğü iktidarın gerekliliğidir. Bu yüzden tüm iktidarlar birlik ve bütünlük halini koruyabileceği insanları yani makul olanları sever, gerisini ise fişler. Onları aykırı unsurlar olarak görür. Modern devlet suçlu ilan eder, modern devletin örgütü üyelikten atar, modern toplum ise yabancılaştırır.  Modern iktidar ve onun minik örneklerinin içinde geçen hayatımız, çoğunlukla makul insanlar kadar sıradan olduğumuzu anlatma çabası gibi geçer.

Fişleme, sadece devletin kalın kara kitaplarında yer almaz. Gazetelerdeki yazarlar, dalkavukluğu seven fikir önderleri, gürültücü örgüt liderleri ve dahası; kişileri fişleyerek, birilerinin adına birilerinin hikayesini anlatmayı uygun görürler. Öznel hikâye yok olur ve iktidara uygun hikayeler farklı duygulara göre şekillenir ve yeniden oluşturulur.

Muhtemelen, hikayeleştirilen meselelerin içinde iktidar kendi “makul” inançlılarını ve “laf anlamaz” muhaliflerini yaratır. Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarındaki hikayeler gibi ikilemler yaratılır, bazılarına “cennet” sunulurken, bazıları ise “cehennemi” yaşarlar. Bu ikilemin bir tarafında oluruz.

Hikayeye inanırız, inanmayız, kutsarız veya lanetleriz. Bazen de hiçbir şey yapmayız. İkilem içinde taraftarlık yaparken, esas müdahalenin hikayeyi değiştirmekten geçtiğini unuturuz. İşin devrim yaratan ve doğal olarak dönüştürücü olan boyutu da budur. Yazılan hikayelere yapılacak müdahale ise bazen on binlerce insanın canına mal olur, kimi zaman öfke patlamaları gerektirir. Bazen ise Edward Said’in de dediği gibi entelektüel sorumluluğunu icra edersiniz ve “iktidarı” oluşturan her kimse, konu her ne ise ona doğruları söylersiniz ve tam da o anda iktidarın çatırdadığını duyarsınız.

se-003.jpg

Devlet denilen makro iktidar alanında bu çatırtıyı kolay kolay duyamayız. Ancak, mikro iktidar alanlarında bunu daha yaygın olarak yaşayabiliriz. En azından birini sessiz sedasız yaşadık. Kıbrıs Türk sol siyasi tarihine yönelik devrimci bir dokunuş gerçekleşti geçtiğimiz hafta. Gazetelerde okuduğumuz üye istifalarından, disiplin kurullarından, kol kırılır yen içinde kalır deyişlerinden ya da seçim sonucundan bahsetmiyorum.

Sevgili Sümer Erek bahsettiğim iktidar çatırdamasını, 6-7 Haziran tarihinde Atatürk Kültür Merkezi’nde yaşattı. ‘Yaşatma’ isimli enstalasyon çalışması aslında, “demokrasi şehitleri mağduriyeti” anlatısını aşan ve hepimizi bu anlatıyı aşmak zorunda bırakan güçlü bir performanstı.

Erek, tabelası olmasa müze salonu olduğuna ikna etmenin bile zor olacağı dar bir koridorda, Kıbrıs Türk sol tarihinin en hassas meselelerinden birini, “devletin” kendini var etme alanını kısmi olarak işgal ederek yaptı.

Senelerdir militarist anmalar ve saygı duruşları üzerinden anlattığımız sol mirası, alıp yarım ülkenin ortasındaki merkezde radikal bir eylem biçimi olan afişlemeye dönüştürdü.

Birbirini sokakta bulmadığını söyleyenler ve birbirini sokakta bulanlar en sonunda sokakta ölenlere dair kalıplaşmış anlatıları bir kenara bırakıp yüzleşmeye çağırdı. Hem de geçen 40 seneye dair bir yüzleşme çağrısıydı.

O zamanlar bir yeri afişleyen, bir yere slogan yazan gençler bunları yaptıkları için fişlendiler, bazıları da öldürüldüler. Muhtemelen 40 yıl sonra onların söylediklerini hala sosyal medya sayfalarında gönderi olarak paylaşanlarımız vardır. Ancak bu sürede, o duvarları boyayanlar veya bir yerleri afişleyenlerin hayatta kalanları iktidarın sadece ‘makul’ öznesi olmadılar. Aynı zamanda iktidarın kendisi de oldular. Sendikada, partide ve hatta hükümetin başkanlığını yaptılar.

Tüm bunlar olurken, demokrasi şehitleri anlatısına uygun bir pratik gerçekleşemedi. Sokakta ölenlerin anılarını salonda yaşatma sevdası o kadar güzel geldi ki bazılarına, demokrasi mücadelesini de yılda bir gerçekleştirilen anma konuşmalarından ileriye gitmedi. Hayatlarını kaybedenlerin mücadelesini ilerletme sözleri verilen onlarca toplantı, ak saçlı adamların ve kadınların günah çıkarma odalarına dönüştü. Anma biçimi dönüştürülemeyen, ölenlerin arkasından konuşan çoğunluğun ölenlerin ölmelerinin anlamını yok edenler olduğunu bile bile, sessizliği tercih eden çoğunluğun dün, bugün ve yarın ilişkisi kurulmasına dahi olanak vermeyen tepkisizliğinde boğuluyorken, Sümer Erek’in sergisi bir can simidi olan yetişti. Solu sol yapan meseleleri, soldan ve yeniden anlatma gailesi yaygın anlatının ötesine geçti. Geçmişi devrimci romantizm bataklığından koparıp yapıcı bir sürece çağırdı.

Bahsi geçen sergi ile kurduğum bağı biraz daha kişisel bir noktadan anlatmak isterim. 2004 yılında üniversiteye ilk başladıktan kısa bir süre sonra Kıbrıslı Gençlik Platformu (KGP) diye bilinen öğrenci örgütüne dahil olmuştum. Örgütümüzün bir ritüeli de, Kıbrıslı öğrenci hareketinin tarihinin anlatılmasıydı. O dönemlerde etkili olan ve İstanbul’da yaşayan abilerimiz gelir, bizlere İKÖK’den başlayarak, KÖGEF, ÜTK’yı anlatır. Bu ilişki ağı içinde KGP’nin devam niteliğinden bahsedilirdi. Bu örgütlerin niteliklerini anlatıldıktan sonra da KÖGEF’in militan süreci anlatılırdı.

Romantik bir devrim anlatısının içerisinde demokrasi şehitleri meselesine girilir ve bu insanların faşistler tarafından katledildikleri bizlere söylenirdi. Bu anlatıların her yıl gerçekleştiğini ve her yıl benzeri şeylerin anlatıldığını düşündüğümüzde; pek tabi belli noktalarda “bu bölümü iyi dinle” dediğimiz yerler olurdu bizden küçüklere.

Bunlardan biri, Ülmen isimli bir öğrencinin, vurulmasına rağmen “hayatta kalmayı” başarması ile ilgiliydi. Üstelik vurulduktan sonra kendini hedef alanın robot resmini de Ülmen’in çizip polise bıraktığı söylenirdi. Ülmen adını değiştirip, Londra’ya yerleştiği bize anlatılır ve konu orada kapanırdı. Ülmen’in hayatının devamına dair ne olmuş, ne yaşanmış, hiçbir şey bilmezdik. Ancak anlatının etkisinden olacak, Ülmen, demokrasi şehitlerinden sonra en önemli mağduru temsil ederdi.

Demokrasi şehitleri anlatıcılarının Ülmen’i, Sümer Erek olarak bu anlatıları yeniden anlamak, anlatmak ve aşabilmenin anahtarını sundu sergide. Bir insanın kahramanı olduğu öyküyü alaşağı etmesi, bir anlamda Tanrıyı öldürmesi demektir aslında. Anlatıların esiri olduğumuz onlarca yılda, radikal ancak estetik bir darbe ile sol egemen anlayışı alaşağı ederek zihnimizi özgürleşmeye olanak sağladı bu sergi.

Egemen anlayışın fişlenenlerinin, mağdurlarının ve hayallerini kaybedenlerin huzursuzluğunu bir araya getiren bu sergi, hayalleri ile hayatları arasında bir tercih yapmaya itildikleri ve bir kısmının hayatlarını kaybettiği, kalanların ise hayallerini de kuramadıkları için hayal etme becerilerini kaybetmeleri çıkmazına bir yol açtı.

Bu açılan yol bir yere varır mı bilinmez ama; Camus’un dediği gibi “yolculuk bizi kendimize getirir” ve Arouba’nın söylediği gibi “önemli olan varmak değil, yolda olmaktır.”

 

(Fotoğraflar: Mustafa Öngün)

Adres Kıbrıs’ta yayınlanmıştır

5 Soruda Kuzey Kıbrıs Seçimleri…

5

Soruda Kuzey Kıbrıs Seçimleri ?

1

İlk turda hangi adaylar ön plandaydı ?

 hqdefault (3)

İlk turda 4 aday ön plandaydı. İlk turun sonuçlarına göre bu 4 aday şu şekilde sıralandı

1- Derviş Eroğlu 28,5

2- Mustafa Akıncı 26.92

3- Sibel Siber 22.54

4 – Kudret Özersay 21.23

Adayların profillerinin ele alınarak yazılan ve kimin kimin adayı olduğuna yönelik kısa bir yazı burada var ( https://ekopolitix.net/2015/04/17/kim-kimin-adayi/ ) ancak özet olarak şöyle diyebiliriz

Derviş Eroğlu: KKTC içindeki çıkar ilişkilerine dayalı yozlaşık sistemin devamlılığını taahhüt eden kişidir.

Sibel Siber: CTP tarafından desteklenmiş olan, stratejik bir tercihti, genel olarak bir yenilenmeyi temsil ediyor olsa da altı yeteri kadar iyi doldurulamamış olduğundan ikna edici bir seçenek olmamıştır.

Kudret Özersay: farklı siyasi görüşlere sahip birçok kişiyi bir potada buluşturması, sivil toplum ve siyasi temsilcilik / müzakerecilik yetkilerine rağmen TC’nin hariciyesinin arzuladığı adaydır.

Mustafa Akıncı: genel anlamda statüko karşıtlığı ile çözüm ve federasyon iradesini temsil eden kanadın desteğini almıştır.

2

Eroğlu Neden Kaybetti ?

1267

Birçok sebebi olabilir. Öncelikle Eroğlu siyaseti ne genel geçer bir apolitizme (kudret özersay gibi) ne de derin bir sağ ideolojik noktaya (denktaş gibi) dayanır. Eroğlu’nun temel gücü maddi ve manevi destek karşılığında iradeye hakim olmaya dayanır. Bu açıdan 1974 sonrası siyasi iradeyi adam kayırma, rant dağıtımı, devlette iş gibi statükoyu güçlendirecek araçlara dayanır. Eroğlu’nun hiçbir zaman neoliberal bir sağ alternatif olma gibi bir kaygısı da olmamıştır çünkü yarattığı rant düzeni buna da karşıdır.

Gücü kuru ve kaba bir milliyetçiliğin yanında rant ilişkilerinden alan bu sistem, bir taraftan 1974 sonrası Türkiye’den gelen insanların hassasiyetlerini sömürerek varlığını devam ettirebilmiştir.

Uzun süre başkanlığını yaptığı UBP’den de ikinci tur telaşında gelen tepki öncelikle ‘Akıncı kazanırsa Türkiye’den gelen insanları yerinden edecek’ şeklindeydi. Ardından karşıtlarına ‘vatanı satanlar’ denilmiştir. Son olarak Türkiyeye mesaj vermek adına Türkiye’deki muhafazakar iktidarın iç çatışması Erdoğan / Fetullah Gülen arasındaki çatışmayı Akıncıya yıkmak hedeflenmiştir. Bu noktada Akıncı’nın Fethullah Gülen tarafından desteklendiği iddiası ortaya konulmuştur. Eroğlu’nun bu anavatancı siyasetinin artık sadece sol değil sağ seçmen tarafından da kabul görmemesi önemli bir sebep olmuştur. Yani Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı bir koloni olarak idare etmesindeki rahatsızlık olmuştur.

Bu yüzden Eroğlu aslında irade değil bir ‘iradesizlik’ göstergesi olduğu için kaybetmiştir. Aynı şekilde Kudret Özersay sağ içinde ‘irade gösterebilen sağ’ olabileceği için ciddi bir oy kazanmıştır.

3

Akıncı Neden Kazandı ?

akinci

Birçok neden söylenebilir ancak Mustafa Akıncı ile ilgili tartışmasız en önemli özellik iradeyi temsil etmesiydi. Bununla ilgili olarak seçmenin gözünde sınavı ise seçim sürecinde verdi. Seçim süreci başladığında dört boyutlu çözüm odaklı siyaset vizyonunu ortaya koyduğunda birçokları için ‘maraş’ konusu tehlikeli bir meseleydi. Maraş’ın liman ve hava alanı karşılığında açılması bir al-ver sürecinin dışında güven arttırıcı önlemler paketi olarak görmesi ve bunu son güne kadar sürdürmesi aslında dediğini yapacak bir aday olduğuna dair görüşü güçlendirdi. 5 yıldan sonra siyasi iradeyi yansıtacak liderin seçilmesi önem kazandı.

Özellikle ikinci turda bir diğer önemli nokta ise Akıncı’nın federalist duruşuna olan güvendi. Bu özellikle Kıbrıs’ta barış söylemine inanan ve 2004 yılında %65 oranında irade sergileyen seçmeni ikna eden bir noktaydı. Her ne kadar da 2004 yılında mobilize olan kitlelerin tercihi Mustafa Akıncı olmamış olsa da toplumlararası ilk işbirliğini Lefkoşa Belediye Başkanı olduğu 1978 yılında Lefkoşa Rum Belediye başkanı Lellos ile gerçekleştirmişti.

Belki de en önemli nokta ise geniş sol koalisyon oldu. Özellikle son bir haftada oy oranının 26.9’dan %60.50’a çıkarılmasında CTP kitlesinin desteğinin önemini vurgulamakta yarar var. Seçim kaybetmesine rağmen, seçim değerlendirmesini bir sonraki haftaya bırakıp, seçim süreci boyunca tüm zıtlaşmalara rağmen Akıncı’ya aktif destek verilmesi kararı CTP’nin tarihi kararlarından biri olmuştur. Aslında çözüm siyasetinin hala daha Kıbrıs Türk ilericileri arasında ana birleştirici unsur olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır.

4

Bu kadar değerlendirmeden sonra, Mustafa Akıncı’nın seçilmesi umut verici bir gelişme mi?

hope

Tek kelime ile: ‘EVET’

Bonus Soru

5

Türkiye bu gelişme karşısında çözüme katkı sağlar mı ?

Hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar için ortak soru bu. Acaba Türkiye adadaki çözüm iradesini ciddiye alarak uygun adımlar atabilir mi ? Haziran’da Türkiye’de genel seçimler var. O zamana kadar Türkiye’nin seçimlere odaklanacak olması karar alıcı bir politika üretmesini engelleyebilir.

Derkeeeeeennnn….

Recep Tayyip Erdoğan’ın şu açıklaması karşıma çıktı :

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan: Pazar günü KKTC Cumhurbaşkanlığı’na seçilen Mustafa Akıncı’dan, “Yavru vatan değil, kardeş ülkeyiz” sözlerine “Ağzından çıkanı kulağı duymalı” diyerek sert tepki gösteren Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a anında yanıt geldi.

Ve Mustafa Akıncı’nın şu açıklaması :

“Ben şunu söylemek istiyorum. Dün sonuçlanan seçimler, benim programımı, düşüncelerimi ve paylaştıklarımı halkıma anlatarak, halkımın onay verdiği düşüncelerdir. Neden rahatsız olunuyor, iki kardeş ilişkisinden anlamakta zorlandım. Yavrunun büyümesini istemiyor mu Türkiye?

Biz hep yavru mu kalalım, ayaklarımızın üzerinde durmasını beceremeyelim mi? Artık yetişkin bir ülke olmayalım mı? Söylediklerimin arkasındayım. Sadece kulaklarımla duymuyorum, kalbimle de beynimle de konuşuyorum. Söylediklerim inandıklarımdır, doğru olandır.

SONUÇ OLARAK

cevap-akinci-profile

Mertkan Hamit

Email: mhamit@gmail.com

twitter: www.twitter.com/mertkancyp

facebook: www.facebook.com/mertkancyp

Kim – Kimin Adayı?

2 Gün sonra bu saatlerde seçim sonuçlanmış olacak. Kararsız seçmen için özet olarak adayları gözden geçirmekte yarar var.

Derviş Eroğlu: Sistemin adayı

1267

KKTC’nin kendine özgü sistemi temelde yolsuz çıkar ilişkilerine dayanır. Eroğlu’nun seçilmesi ‘Bizim çocuğa da bir kırsal alan arazisi’, ‘yeğene da bir memur işi’ sistemini temsil eder. Bu noktada bu adayın etrafında en çok yoğunlaşan kitleler sistemden en çok faydayı kazananlar…

 

 

 

 

 

 

 

Sibel Siber: Partinin adayı

basbakan-sibel-siber-14055

CTP-BG stratejik olarak tercih yaptı ve ön plana çıkardığı adayı partinin dışına seslenebilecek biri olarak belirledi. Bu CTP’nin merkeze kayan siyasi anlayışından memnun olmayanların ancak CTP’ye oy verenlerin ise kopuşuna neden oldu. Sağ seçmenin partinin adayı Sibel Siber’e istenilen yakınlığı göstermemiş olması sağdan, sol seçmene hitap etmemesi de soldan oy kaybına neden oldu . Önemli bir stratejik tercih yapıldı, ancak istenildiği sonuçları yaratmadı. Sibel Siber sadece ‘partinin ve partilinin adayı’ olarak kaldı. Bu seçim ‘Napalım gardaş partinin kararıdır’ üzerinden savunma yapmanın sonunu getirdi gibi…

 

 

Kudret Özersay: Elçiliğin adayı

Kudret_Özersay_(cropped)

Zamanında  ‘çıt çıt çıt twitter’ diye eleştirilen özel temsilci daha sonra baş müzakereci olan Kudret Özersay önce #toparlandi sonra aday oldu. Sivil toplum üzerinden birincil ağını oluşturduktan sonra şimdi beklenenin üzerinde oy desteğinin ardından son müdahalelerle elçiliğin göz kırptığı isim olarak görülüyor. Bir tarafta UBP’li Belediye başkanlarının açık desteği, diğer tarafta elçilik oylarının yönlendirilmesinin mümkün olduğu bölgelerdeki yoğun bayraklı afişli reklamları Kudret Özersay’ın elçiliğin istediği kişi olduğunu doğruluyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

akinciMustafa Akıncı : Halkın adayı

Siyasetin içinde uzun yıllar bulunmuş olması, bu sürede oluşturduğu dolaylı veya doğrudan ilişkiler Akıncıyı seçimde parti mensubu olmayanların en çok benimsediği aday olarak ortaya çıkardı. Sağdan ve soldan ciddi destek görmesinin yanı sıra, sivil toplum örgütleri ve birçok akademisyenin de desteğini alan Akıncı, halkın adayı olarak seçmenin ilgisini çekiyor. Özellikle seçmenle ve genel anlamda kitleyle kurduğu ilişkinin samimi görülmesi Akıncı’nın güçlü tarafı oldu.

 

Bonus:

Arif Salih Kırdağ: Mehmet Ekin Vaiz’in adayı

hqdefault (2)

Arif Salih Kırdağ neredeyse her seçimde aday oluyor. Ancak ‘Yeni Dünya’ kampanyası bana göre son derece eğlenceli… Galiba seçimin en renkli tarafı da Arif Salih Kırdağ’ın kampanyası oldu. Bu noktada siyasete kattığı renkten dolayı teşekkür etmek şart!… Tabi bir de en başarılı reklam videosunun sahibi olduğunu söyleyelim…

 

 

 

 

 

En başarılı video: Yeni Dünya Yeni Lider

En heyecan verici video:

En yorumsuz! video: