First, We Need to Get Rid of the Bad Odour to be able to Clean Up the House 


“Cleaning up the house” is the new political advertisement based on which everybody is trying to shape their position. Almost everybody agrees that TRNC, where almost nothing works in the right way, needs reforms. Nepotism, corruption, misuse of office, double standards and so on are all very well known to all of us.
The reason why there is a skepticism about the argument of “let’s clean up our house” comes from the fact that it emerged right after the end of the Cyprus talks and was proposed as a substitute for federation.  Of course those, who want to clean up the house while working on finding a solution to the Cyprus problem or independent of what GCs want, could have  cleaned it up. But none of these was done. Why? Were all politicians lazy? Was everybody corrupt? Of course not.
The actors (TC politicians, the Turkish Embassy) involved in the ongoing situation did not let it. The Embassy, which has been controlling the domestic affairs for years, did not allow it. Embassy’s say is above the TCs’ voice. It would not be possible to “clean up the house” without touching the accomplices of the Embassy and senior bureaucrats, who allow corruption, in the TC system.
So sending new faces to the parliament will not help solve the problem. As long as you do not take any steps against “ the army- embassy-local accomplices”, which is the “establishment” in the north, they would defeat you. 
By walking  the path that the establishment wants you to walk, without touching the establishment, would bring more captivity and not freedom. Substituting  the domestic issues that bother people with what the future of the island will be is a a cheap opportunism by those who want to be elected. The deep establishment on the island  is a kind of ‘coup’ against those who consider the island as their home.
Cyprus problem help differentiate traditional left from right. The new right  is seeking a new starting point.  That is the reason why the new right considers Cyprob as if it did not exist and came up with a new discourse that entails steps to be taken in its absence. The new right ignores those who consider this island as their home and  want to be in government quickly. They rolled up their sleeves for a ‘Pyrrhic victory’.
The new right is building an argument for creating a clean society and apolitical  politics. But the new left is unable to put forward any counter argument. When faced with the impossibility of reaching a comprehensive settlement it does not sound very realistic to talk about comprehensive settlement again. They are not too keen on creating a new methodology in line with the UN parameters either. Due to confusion, the understanding of comprehensive settlement created with Turkey and pro-guarantee stance, they prefer focusing on TRNC affairs and the opportunities that it will create. In other words the new left, became the follower of the new right.
Politics of transparency should not be put away but let’s clarify one point: 
How do we build a counter argument? 
What kind of stance could we take on against the deep establishment (the army-embassy and local accomplices) on the island?
How can we ensure freedom and not captivity? 
In a recent radio program Mustafa (Ongun- a TC activist) said the following: “ there are people who want to clean up the house but they pretend that the elephant in the room is not there”.  Can you ignore the dirt created by the elephant even if you clean the house every day? The elephant represents Turkey’s military, financial and political presence. Are we going to ignore the elephant or are we going to start talking about the elephant in the room?
Especially those who are talking about ‘cleaning up the house’ should discuss it the most. How many army officers exist in the north? What is their annual budget? Where does their budget come from? Is the budget being used effectively? What are the areas under military control?
Turkish Forces stationed in the north of Cyprus is the least audited/inspected and least transparent body.  Are we late in tabling a political demand for their inspection and asking them to be transparent?  Don’t you think that the solution of the problem starts with pointing the broom at the army? However, if this is going to be left after  a solution, then isn’t it safe to say that the real intention here is ‘captivity’?
What are we waiting for? why do not we reduce the number of troops to the level of Day One? Why do not we reduce their number now to the amount indicated in the Treaty of Alliance or to the number of Greek troops in the south?
To briefly put, there is an elephant that has been sitting in the middle of the house for 43 years. If we are to clean the house, then let’s take it outside cause the house really stinks!
Mertkan Hamit
Translation: Fatma Tuna

Barış İçin Şeffaflık

Crans Montana görüşmeleri Kıbrıs’ın geleceğinin tartışıldığı en önemli toplantılardan biriydi. Farklı ağızlardan Crans Montana görüşmelerine dair bilgileri birleştiriyoruz. Kıbrıs Türk liderliğine yakın kaynaklar Anastasiadis’i, Kıbrıs Rum liderliğine yakın kaynaklar Türkiye’nin güvenlik ve garantilerle ilgili tutumunu başarısızlıkta sorumlu tutuyor.

Hiçbir taraf kendinden kaynaklı sorumlulukları dile getirmiyor. Her iki taraf da cömert davrandığını, karşı tarafın “isteksiz” olduğunu söylüyor.

Bu görüşme sonrası TC, “BM Parametrelerinin” değişmesi gerektiğini savunurken. Kıbrıs Rum tarafı BM parametreleri ile çözüme hazır olduğunu söylüyor. Kıbrıs Türk tarafı siyasi partiler ve belediye başkanları ile toplantı düzenliyor. Herkes zeminini oluşturmaya çalışıyor.

Ancak her iki tarafta da demokratik bir açık söz konusu. Çünkü, halkı temsil eden liderlerin ne görüştüğünü halk tam olarak bilemiyor. İçeriğini bilmediğimiz birçok görüşme gerçekleşti. Şimdi bize bu bilmediğimiz konuyla ilgili taraf olmamızı bekliyorlar. Oysa ki, demokrasinin temeli şeffaflık değil mi? Eğer öyleyse demokrasiyi ortak bir değer olarak benimseyen toplumlar olarak demokratik bir açılım getirecek kadar cesaretimiz var mı?

Sanırım böyle bir adım, ülkenin geleceğinin belirlenmesi ve böylelikle toplumların siyasi özne olarak kararlarını verebilmesi için son derece önemlidir. Karşılıklı dezenformasyon üzerinden yürütülen bu sürecin devamlılığı tarafların niyetleri kadar, tarafların temsil ettiği toplumların da niyetiyle ilgilidir.

Suçlama oyunları için değil, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarının geleceklerine karar verebilmeleri için görüşme tutanaklarının erişilebilir olması gerekmektedir.

Madem ki Crans Montana süreci sonlandı, artık zirveye dair dönüştürülebilecek bir şey kalmamıştır. İhtiyacımız “derin bağlantılı” gazetecilerin, güvendiği kaynaklara değil doğrudan bilginin kendisine erişmektir. Bilgiye eriştiğimiz zaman iktidarlar ve herhangi bir iktidara yakın olanların değil, toplumların kendi aklı karar verecektir.

Bu noktada sivil topluma önemli bir görev düşmektedir. Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü zilyon senelik bu süreçte başarısızlığın bir sorumlusu da BM’nin kendisidir. Ellerini yıkayıp yarattıkları belirsizlikten sıyrılabileceklerini düşünmelerine izin vermemek gerekmektedir. Bu yüzden Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların barış içinde bir gelecek kurabilmeleri için “şeffaflık” talep etmeleri gerekmektedir.

Kapalı kapıların ardında değil, şeffaf bir şekilde görüşme tutanakları ele alınmalı, yapılandırılmış gayri-resmi diyalog ortamlarında bu konular detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Liderlerin korkuları ile tıkandıkları noktalardan, toplumların hoşgörü ve kararlılığı ile ilerleyebileceklerini anlamalıdırlar. Karşı tarafın neyi istemediğini öğrenmek, neyi vereceğini bilmek kadar çok güven yaratır. Bu yüzden güven yaratıcı önlemlere dair atılabilecek en önemli adım, görüşme tutanaklarının açıklanmasıdır.

Yeni bir süreç nasıl başlayacak sorusunu soranlar için de bulunmaz fırsat buradadır. Şeffaf bir şekilde neyin olmadığını öğrenip, nasıl olması ile ilgili olarak sivil toplum siyasi irade beyan etmelidir. Ancak bu koşullarda, gündelik iktidar kaygıları olan siyasi partiler ve yeniden seçim düşünen liderler irade gösterebilir.

Kıbrıs’ta tarafların kabul edebileceği bir çözüm yaratmak için yeni bir başlangıç yapabilmek mümkün. Bunun sağlanması için talep etmek önemlidir. Sivil toplum ve basın bu talebin öncüsü olduğu sürece, BM’nin buna kayıtsız kalması mümkün değildir. Edilgen unsurlar olarak yer aldığımız sayısını bilmediğim kez tekrarlanan görüşme süreci yeniden başarısızlıkla sonuçlandı. Başkalarının tepeden inme yöntemlerine karşı, etkin bir şekilde geleceği talep etmek gerekmektedir. Hal böyleyse, kilidin anahtarı şeffaflıktır. Crans Montana’daki görüşme tutanakları halka açıklanmalıdır!

Mertkan Hamit

Crans-Montana’da Ne Olacak ?∗

Crans-Montana’da Ne Olacak ?∗

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Politik iklim yeniden Kıbrıs Sorununa doğru evriliyor. Üst düzey temsilcilerin birer birer ziyareti, özellikle Binali Yıldırım ile Aleksis Tsipras görüşmesi ardından Kıbrıs Konusu ile ilgili yeni bir zirveye gözler çevrildi. Daha önce belirttiğim bir yorumumda bu zirvenin gerçekleşememe ihtimalini ortaya koymuştum. Pesimist tavrımı korumama rağmen, böyle bir zirvenin gerçekleştirilecek olmasına önem atfetmekteyim. Ancak,hala daha soru işaretlerinin olduğu kesin. Öyle ki, TC Başbakanı Binali Yıldırım Atina dönüşü yaptığı açıklamada “garantör ülke olarak Yunanistan Türkiye gibi ülkelerin başbakanlarının katılmasını gerektirecek şartlar oluşur mu oluşmaz mı gibi bir tereddüt var. Bizde de onlarda da var bu soru işareti” şeklinde bir ifade kullanmıştır.

İşin özeti Crans-Montana göreceğimiz son zirve olmayacak. Ancak Cenevre ya da Mont Pelerin I, II zirvelerinden farklı olarak sabrın ve zamanın tükendiği noktayı işaret etmektedir. Genel anlamda “son oyun” algısı yayılmıştır. Bu açıdan beklenti yeni koşullar yaratmayacağı kesindir. Burada izlediğimiz özellikle BM için ama aynı zamanda diğer aktörler için de kimsenin zarar görmeden kurtulacağı bir “itibar kurtarma” girişimidir.

Kıbrıs konusunda yaşanan süreçle ilgili umut vermekle eleştirilen biri olarak neden olumsuz bir beklentiye sahip olduğumu kısaca özetlemek için önce Crans Montana’da ortaya çıkabilecek sonuçları ele alalım.

Ortaya konulan sonuçlar arasında a) kapsamlı çözüm, b) çerçeve anlaşması, c) ortak açıklama gibi seçenekler mevcuttur.

Bunları sondan başlayarak ele alacak olursak

  1. Ortak açıklama:  11 Şubat 2014 tarihli Ortak Açıklama metni herhangi bir federal çözümün pazarlık konusu olmayacak tüm unsurlarını içermektedir. Dönüşümlü başkanlık, etkin katılım, garantiler, toprak, mülkiyet gibi konular ortak bir metine girebilecek kavramlar değildir çünkü bunlar hala daha tarafların pazarlık unsurlarıdır. Bu yüzden 11 Şubat 2014 metninden ileride bir metin üretilmesi mümkün değildir. Başka bir değişle bu zirvede 11 Şubat açıklamasından daha ileri bir ortak metin beklemek mümkün değildir.
  2. Çerçeve Anlaşması: İrlanda çözüm süreci referanslı uygulanabilir bir çerçeve anlaşması yaratılması kapsamlı çözüm için son derece faydalı bir açılım olarak görülebilir. Ancak koşulları ölçtüğümüzde, güven yaratıcı önlemlerin “tanınma paranoyası” / “stratejik sebepler” ikileminde uygulanamadığını biliyoruz. Geçiş noktalarının açılmasınun mümkün olmadığı,  mobil hatların birleşemediği koşullarda uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının gerçekleştirilmesi hayli güçtür. Üstelik uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının ilk adımı asker sayısının azaltılması, yeşil hat bölgelerinin iadesi gibi daha zorlu noktaları barındıracaktır. Bu güçlü bir siyasi irade gerektirir. Toprak adımının Türk tarafının en önemli “kozu” olduğunu düşündüğümüzde, böylesi adımların atılması oldukça zordur. Aynı zamanda AB muktesabatının kuzeyde uygulanmaya başlamasına dair açılımlar, limanların Avrupa limanı olarak kabul edilmesi gibi açılımların da mevcut modalite ve anlayışla gerçekleşmesi daha zordur. Bu açıdan da baktığımızda İsviçre’den uygulanabilir  bir çerçeve anlaşması çıkması mümkün değildir. Çünkü taraflar takındıkları pozisyon itibari ile uygulanabilir çerçeve anlaşmasını uygulayacak politik anlayışa sahip değildir.
  3. Kapsamlı Çözüm: halihazırda kapsamlı çözümün orada tamamlanmasının mümkün olmayacağına yönelik sinyaller verilmektedir. Masada kapsamlı çözüme dair beklentiler azalırken mucize gerçekleştirebilecek bir Oz büyücüsü var mı bilemiyorum. Ancak, eğer varsa şimdi ortaya çıkması lazım. Böyle bir durum beni ters köşeye yatırır ve bu noktadan sonra yazacaklarımı geçersiz kılar. Ancak, kapsamlı çözümün gerçekleştirilmesinin mümkün olmayacağına dair sinyali TC Başbakanı Binalı Yıldırım verirken, atıfta bulunduğu taraf “Kıbrıslı liderler” şeklindeydi. Yani, meselenin garantiler  üzerinden gerçekleştirilecek bir pazarlıkta Türkiye’de olmasına rağmen Kıbrıslı liderler anlaşamadı diye sonuçlanamadı gibi bir imaj yaratılmıştır. Bu açıdan baktığımızda paket üzerinden konuşulan al – ver sürecinin sağlanamamasında ihale 2 senedir müzakere eden Kıbrıslı liderlere kalacakmış gibi.

Peki, durum vahimse ve bu zirvede hiçbirşey mümkün değilse bu zirve neden gerçekleştirilecek ?

Bana göre Cenevre zirvesinde bu işin bitirilmesi gerekiyordu. Ancak, Yunanistan Dışişlerinin tavrı Konferans’ta belirleyici olmuştu. Günün sonunda güvenlik ve garantiler başlığında tarafların pozisyonu ve esneyebilecekleri noktalar bellidir.

Esas olan kim ne alır ve bu konuda herkes siyasi iradesini gösterir sorusunun cevabıydı. Siyasi irade varsa, bunu gerçekleştirmeye dair söylenecek sözler birkaç cümledir. Ancak taraflar (özellikle de garantörler) bunu ifade etmekten çekinmekte, yani siyasi iradeyi sergilemekten kaçınmaktadırlar.

Hal böyleyse, 2 yıl boyunca sürdürülen ve siyasi yatırım yapılan bu sürecin “itibarını koruyarak” sönümlenmesi gerekmektedir. Bu hem yerel hem de uluslararası unsurların işine gelmektedir. Bu yüzden malesef eğer Kapsamlı Çözüm yapmak için iştah ortada yoksa (bana göre garantörlerde böyle iştah yoktur) Kıbrıslı liderler BM’nin itibarını korumak için kullanılacaktır.

Özellikle son süreç içerisinde Kıbrıslı liderler düştükleri suçlama oyununda zararlı çıkmıştır. Çünkü birbirlerine cevap vererek harcadıkları enerji ile bütün sorumluluğu Kıbrıslı liderlere yıkmak için uygun koşullar yaratılmıştır. Böylelikle, bir süredir BM’nin arayış içinde olduğu çıkış stratejisi sağlanmıştır.

Taraflarca orkestra şeklinde yapılan açıklamaların başarısız bir yöntem olduğuna dair daha önce dile getirdiğim düşünce de buradan kaynaklanmaktadır. Şu an BM için yöntemin başarısızlığını, Kıbrıs sorununu ele alış biçimlerine eleştirel yaklaşacak bir sebep yoktur. BM’ye göre yeni bir girişim ile Kıbrıs Sorunu çözülememiş ve sorumluluk uzlaşmazlığı seçen Kıbrıslı liderlerin meselesidir.  Oysa ki aklı selim olan herkes, bu sorunun ele alınış biçimindeki hataların sorunun çözülememesine neden olduğunun farkındadır.

BM bu aşamada süregiden oyun değiştirilmek isteniyorsa, Crans-Montana’ya yönelik “havuç – kırbaç” yöntemi oluşturabilmelidir. Ancak, BM’nin böyle bir irade sergilemekten kaçınmaktadır. Kıbrıs Türk tarafına statü için yasadışı olarak elinde tuttuğu mülklerin tazminatının Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafınca ödenmesi ve toprak iadesini, eş zamanlı olarak, Kıbrıs Rum tarafına uzlaşmazlık karşılığı Kıbrıs Türk tarafının statü yükseltilmesi riskinin açıkça dile getirilmesi statükonun korunmayacağının net işaretleridir. Bunların masada olmaması koşulunda, bu zirve diğer tüm zirveler gibi statükonun devamının teyidiyle sonuçlanacaktır.

Hal böyleyse ne olacak ?

Muhtemelen Crans-Montana sonrasında seçimlere kadar sürecin sönümlenmesi beklenecek. Sürecin seçimler nedeniyle askıya alınacağı ve seçimden sonra oluşacak yeni Kıbrıslı Rum iradesinin ne göstereceğini şu an tahmin edemeyiz. Ancak yeni bir başkan seçilirse, kalınan yerden devam etmek yerine sürecin en başına dönmeyi talep edebilir. (Anastasiadis seçildiğinde böyle yapmıştı.) Bu arada da zaten Kıbrıs Türk toplumunda liderlik seçimleri gelir ve bildiğimiz kısır döngü devam edecektir.

Şu an için iç politikada her taraf kendi için yeni koşullar yaratmaya çalışsa da uluslararası olarak yeni koşulların yaratılması bana gmre pek de mümkün değildir. O yüzden de Kıbrıs Sorunu’nun bir süre için rafa kaldırılmasının koşulları ortaya çıkacaktır. Rafta bekleyen Kıbrıs Sorununun daha da karmaşık bir hale gelmesi için uzlaşmazlıktan olan taraflar muhtemelen ellerinden geleni yapacaktır.

Peki Kıbrıs Sorunu bir daha konuşulmaz mı ?

İşte kritik nokta tam da burada. Muhtemelen Crans-Montana sonrasında Kıbrıs Sorunu etraflı bir biçimde bir süre ele alınmayacak. Ancak, Kıbrıs adası etrafındaki doağlgaz kaynakları ile ilgili varsayımlar son bulur ve gerçekten çıkarılmaya başlandığında etkin biçimde bu konu yeniden gündeme gelecektiir. Şu an en iyi beklenti bu kaynakların ortaya çıkarılacağı zamana 5 yıl biçiyor. Hal böyleyse, muhtemelen Kıbrıs Sorunu ile ilgili yeni süreç 5 yıl sonra başlayacak. Ancak bu sefer yaratılacak olan nüfus yapısı ve vatandaşların sayısı, Türkiye’nin buralardaki iktidarı ve bölgesel koşullara göre şekillenecektir. Ve malesef, konuşulan Kıbrıs Sorunu olsa da, konuşan Kıbrıs adasında “bir zeytin gibi” kök salmış insanların geleceğine dair olmayacaktır.

∗ 25.06.2017 tarihinde gaiLe’de yayınlanmıştır.

Το πραξικόπημα στην Τουρκία και το μέλλον της Κύπρου*

 

Published on Dialogos on 4/9/2016

Στις 15 του Ιούλη ήμουν στη νότια πλευρά της Λευκωσίας και συνειδητοποίησα ότι στα κοινωνικά δίκτυα είχε γίνει τρεντ η απόπειρα πραξικοπήματος στην Τουρκία. Καθώς έφτανα στο οδόφραγμα μαζί με μερικούς φίλους μου, σκεφτόμασταν για τις συνέπειες αυτής της εξέλιξης. Αν η διέλευση λειτουργούσε κανονικά και τις ενδεχόμενες επιδράσεις του γεγονότος στις συνομιλίες για το Κυπριακό.

Η τουρκική κυβέρνηση αντιμετώπισε την απόπειρα και άρχισε την «αντεπίθεση». Η κυβέρνηση εξαπέλυσε τη μεγαλύτερη εκκαθάριση στην ιστορία της Τουρκίας. Τρεις εβδομάδες μετά το γεγονός αυτό, ο Τούρκος Πρόεδρος Ρετζέπ Ταγίπ Ερντογάν έχει τον απόλυτο έλεγχο πάνω στην πολιτική σκηνή της χώρας. Με εξαίρεση το HDP (που αποτελείται από αρκετές ομάδες της Αριστεράς και των Κούρδων), οι υπόλοιποι (ονομαστικά οι ρεπουμπλικάνοι του CHP, οι εθνικιστές του ΜΗΡ και οι ισλαμιστές του ΑΚΡ) βρέθηκαν όλοι μαζί να εξυμνούν την ηγεσία του Ερντογάν.

Το προεδρικό σύστημα σε τουρκικό στιλ (που κάποιος μπορεί να το ονομάσει απολυταρχία), έχει πλέον μια συνεπή βάση. Από τις 15 του Ιούλη, ο Ερντογάν επανα-νομιμοποίησε τη θέση του προτάσσοντας την «απόπειρα πραξικοπήματος» ως το φοβερό παράδειγμα τού τι μπορεί να συμβεί στη χώρα υπό δεδομένες συνθήκες.

Η «δημοκρατία» στο προσωπικό στιλ του Ερντογάν θα έχει περαιτέρω επιδράσεις στο κυπριακό πρόβλημα. Για την ώρα, κανένας δεν μπορεί να επιδείξει ισχυρή αντιπολίτευση στις αποφάσεις του, περιλαμβανομένων των αποφάσεων για το μέλλον της Κύπρου. Με άλλα λόγια, η Τουρκία έχει τις καλύτερες συνθήκες για να αλλάξει το στάτους κβο στην Κύπρο.

Υπάρχουν ήδη τα σημάδια. Από την πρόσφατη διάσκεψη Τύπου του Τούρκου Υπουργού Εξωτερικών, Μεβλούτ Τσαβούσογλου και του Τ/κ ηγέτη, Μουσταφά Ακιντζί, υπήρξε νύξη αλλαγής της τουρκικής θέσης σε ακανθώδη ζητήματα που περιλαμβάνουν την ασφάλεια, τις εγγυήσεις και το εδαφικό. Ας αντικρίσουμε την πραγματικότητα. Ειδικότερα ο Τσαβούσογλου ξεκίνησε μια πιο εποικοδομητική αντίληψη μετά την απόπειρα πραξικοπήματος.

Παρόλα αυτά, το κύμα αισιοδοξίας για αυτό το ζήτημα πρέπει να αξιολογείται σε συνάρτηση με τις υπόλοιπες εξελίξεις. Το βελτιωμένο κλίμα μπορεί να επιδεινωθεί μέσα σε λίγες μέρες, αν η Κυπριακή Δημοκρατία ξεκινήσει γεωτρήσεις για φυσικό αέριο, ιδιαίτερα στο οικόπεδο 6, αφού η Τουρκία ισχυρίζεται ότι η εν λόγω περιοχή ανήκει στην ΑΟΖ της. Το επιχείρημα αυτό μπορεί να μην έχει νόμιμη βάση για την Κυπριακή Δημοκρατία και θα μπορεί να θέσει ζήτημα κυριαρχικών δικαιωμάτων της. Αυτό θα είχε νόημα σε μια ιδανική περίσταση, στην οποία όμως δεν βρισκόμαστε. Με άλλα λόγια, ετοιμαστείτε για ακόμη ένα δράμα, που μπορεί να είναι χειρότερο από την υπόθεση του Μπαρμπαρός, αν ξεκινήσουν γεωτρήσεις στο οικόπεδο 6, πριν από την όποια συμφωνία.

Παρόλο που υπάρχουν κίνδυνοι που μπορεί να οδηγήσουν στην κατάρρευση των συνομιλιών, εγώ βρίσκομαι στην αισιόδοξη πλευρά. Από τη διεθνή πολιτική σκοπιά, μια ακόμη τραγωδία δεν είναι το επιθυμητό αποτέλεσμα και καμιά πλευρά δεν θέλει να αναμειχθεί σε μια τέτοια κατάσταση. Τα επίπεδα έντασης στην Ανατολική Μεσόγειο είναι υψηλά και ουδείς έχει την πολυτέλεια μιας νέας σύγκρουσης. Οι ασύμμετρες συνθήκες ανάμεσα στην Τουρκία και την Κυπριακή Δημοκρατία μπορούν εύκολα να δημιουργήσουν μη επιθυμητές για τη Δύση συμμαχίες. Με άλλα λόγια: ρωσική ανάμειξη.

Τα ψηφίσματα της συνόδου του ΝΑΤΟ έδωσαν έντονη έμφαση σε: α) ανησυχίες για ρωσικό επεκτατισμό, β) Ισλαμικό Κράτος και γ) ασφάλεια στην Ανατολική Μεσόγειο. Κάτι που δείχνει ότι η Δύση είναι έτοιμη να χωνέψει αποφάσεις που μπορεί να βοηθήσουν τον Ερντογάν να εκπληρώσει τις πολιτικές του φιλοδοξίες, αν η Τουρκία είναι πρόθυμη να διαδραματίσει το ρόλο της ως κηδεμόνας των ανησυχιών της Δύσης.

Οι δυναμικές εξουσίας αλλάζουν ραγδαία. Η Τουρκία μπορεί να είναι υπέρ ή κατά μιας λύσης στην Κύπρο. Παρόλα αυτά η λύση του Κυπριακού έχει τη δυναμική να γίνει ο λόγος που θα δώσει ένα ανθρώπινο πρόσωπο στο αυταρχικό καθεστώς της Τουρκίας.

Ο οπορτουνισμός μπορεί να ακούγεται πάρα πολύ realpolitik. Παρόλα αυτά, για την Κύπρο, βρισκόμαστε σε ένα σημαντικό σταυροδρόμι. Είτε εμείς ο λαός που υποστηρίζει την ομοσπονδία θα αρπάξουμε την ευκαιρία, είτε θα υποφέρουμε από ακόμη ένα δράμα στις ζωές μας.

*Mertkan Hamit: Υποψήφιος Διδάκτορας για τα Ανθρώπινα Δικαιώματα και ακτιβιστής του Dayanisma 

10 Madde ile İsrail – Türkiye Anlaşmasının Kıbrıs’a Etkisi

10 Madde ile İsrail – Türkiye Anlaşmasının Kıbrıs’a Etkisi 

1- Kriz Filistin’e yardım gönderen Mavi Marmara teknesine yapılan saldırı ve 10 kişinin ölümü ile başladı. Türkiye saldırı sonrasında tazminat ve özür talebinde bulundu. Süreç içinde talepler ve kutuplaşmalar arttı

2- Sürecin dönüm noktası enerji siyasetinde Rusya ile ilişkilerin bozulması, Türkiye’nin Mısır – İsrail – Yunanistan – Kıbrıs arasındaki açılımlarda dışlanması ve Arap Dünyası’nda liderlik arayışının başarısızlığı ile yeni bir noktaya ulaştı.

3- AKP iktidarı Batı ile ilişkilerinde istediği noktaya gelemedi, Kürt meselesini çözemedi ve iktidarda kalması için yeni bir açılıma ihtiyaç duydu.

4- AKP’nin Şu an siyasi söylemi ne Avrupacı ne de Orta Doğu haklarına hitap edecek durumda değil. Bu yüzden MHP dengi bir söylemle Türk vurgusu ağır basan ama Batı ve Arap karşıtı bir söyleme doğru evrilecek.

5- İsrail ile yakınlaşmanın ana ekseni ise gaz ticareti. Kıbrıs – İsrail havzasında yaklaşık 3450 milyar metre küp – 700 milyar dolar değerinde gaza sahip olduğu düşünülüyor.

6- Mısır kendi gazını bulduktan sonra çıkacak olan gaz ya Türkiye üzerinden Avrupa’ya ya da Kıbrıs – Yunanistan üzerinden avrupaya satılacak. Türkiye ise tek kaynağa bağımlı olmamak ve bölgede aktör olmak için bu yeni ittifaka dahil olmak istyor.

7- Türkiye şu an 50 milyar metre küp gaz tüketiyor. Bu önümüzdeki 7-8 yılda 100 milyara çıkacağı düşünülüyor. Rusya ile bağımlılığın ilişkilerin dengesizliği de göze alındığında İsrail ve Kıbrıs gazının alternatif kaynak ve zamanla ana kaynak olabilmesi için Türkiye kendini garantiye almak zorunda.

8- Geçen yıl Reuters mülakatında Türkiye’nın Kıbrıs İsrail havzasından yıllık olarak üretilecek 30 milyar metre küplük gazın 8-10 milyarını satın alabileceğini söyledi!

9- Bu Kıbrıs – İsrail havzasına Türkiye’nin yaklasık olarak 2 milyar dolar yıllık ödeme yapabileceği anlamına geliyor. Mısır veya Kıbrıs’a yapılacak boru hattının eş maliyetli olduğu (tahmini 3 milyar dolar) düşünüldüğünde Türkiye, Avrupa piyasalarına da ulaşma şansı sunduğundan daha çekici bir pazar olacak

10- İsrail ile Türkiye’nin anlaşmasından sonra Kıbrıs’ta liderlerin ötesinde yeni bir hızlı çözüm sürecinin başlaması muhtemel. Reel politik mi yoksa halkların iradesi mi süreçte belirleyici olacak şu an kestirmek zor. Ancak, her koşulda bu yakınlaşmanın ekonomik sonuçlarını düşündüğümüzde Kıbrıs’ta gaz üzerinden bir çözüm ihtimali yükselmiştir. Aralık sonuna kadar çözüm olağan dışı bir söylem olmayabilir.

Mertkan Hamit

Sarih Çoğunluk Bir Kalabalık Meselesi Mi Yoksa Siyasi Statü Meselesi Mi?

Sarih Çoğunluk Bir Kalabalık Meselesi Mi Yoksa Siyasi Statü Meselesi Mi?

Müzakerelerin hızlanması ile iberaber genel çerçeveyi oluşturacak olan ilkelere dair önemli tartışmalar kamuoyu gündemini meşgul etmektedir. Kuşkusuz ki bunlardan ön önemlilerinden biri de, kurucu devletlerin kendi alanları içerisindeki nüfusun dağılımına yönelik tartışmalardır.shutterstock_131385992

Daha önce hukuki zeminine yönelik bir tartışma ortaya koyduğum sarih çoğunluk ile ilgili kaygılara da bakmak bir o kadar önemlidir. Öncelikle “clear majority” olarak Genel Sekreterin raporunda yer alan bu kaygı, iç vatandaşlık meselesi ile çözülmekte olduğunu belirtmekte yarar var. Kıbrıslı Türk federal devletinin iç vatandaşlığını alacak olanların tümünün siyasi anlamda belirleyici olacağı bölge, açık bir çoğunlukla Kıbrıslı Türkler olacaktır.

Kıbrıslı Rum federal devletinin iç vatandaşlığını alacak olanların tümünün siyasi anlamda belirleyici olacağı alan ise, açık bir çoğunlukla, Kıbrıslı Rum vatandaşlar olacaktır. Bunun yanında “Federal Meclis” – ya da adına ne denilecekse – eşit üyelerle temsil edileceği için üst yönetimde de kurucu federal birimlerin eşitliği sağlanacağı için kendi bölgelerinde siyasi olarak açık bir çoğunluğu temsil edeceklerdir. Bu bakış açısıyla zaten “siyasi boyutta” sarih çoğunluk ya da açık bir çoğunluğun siyasi iradesinin sulandırılamayacağı son derece açıktır.anastASİADİS

Peki, mesela Yorgo ya da Maria çok sevdiği Girne kentinden, ya da Mağusa Suriçi’nden ev alıp konaklamak isterse bölgemizde sarih çoğunluğumuzu kaybetmiş mi olacağız?

Bazen soruyu sorarken, verili koşulları da belirtmekte yarar var. Mesela bugün yaşadığım Mağusa kentinin de jure nüfusu 41 bin kişi civarındayken, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin öğrenci sayısı 21 bin civarındadır. Bu 21 bin öğrencinin büyük çoğunluğu Kıbrıslı olmayan öğrenciler olup yüzün üstünde ülkeden öğrenci barındırmaktadır. İşin akademik boyutu bir tarafa, artan öğrenci sayısının 21 bin değil 50 bin olup Kıbrıslı nüfusunu geçmesi durumunda bile burada yaşayan insanların şikâyetçi olmayacağı ortadadır. Benzeri durum aynı şekilde Girne ve Lefkoşa için de geçerlidir. Bu noktada, kalabalığın artması, artan kalabalık içinde çok kültürlü, çok dilli bir kent olması bir tehdit değildir. Bu çok kültürlü mozaiğin içinde hatırı sayılır sayıda Afrikalı veya Asyalı öğrenci varken, Kıbrıslı Rum toplumundan insanların olmasının, siyasi eşitliği gölgelemeyeceği için esaslı bir mesele olmadığı da gün gibi açıktır.cyprus

Hatta daha önce “sarih çoğunluğa” sahip olmak için yaptığımız uygulamaları da hatırlatmakta yarar var. Mesela 1963 yılında toplumlararası meseleler başladığında “sarih çoğunluğa” sahip olacağımız alanlarda yaşamayı bir güvenlik sebebi olarak görmüştük. Kıbrıslı Türkler adanın çeşitli bölgelerindeki gettolarda yaşamaya başlamıştı. Öyle ki bu süreçte Kıbrıslı Türkler adanın %3 ile %4.85’i arasında bir bölgede yaşamaktaydı.(Kurkcugil s76 2003)  Böyle bir sarih çoğunluk kendi içinde birleşik ama içinden duvarlar geçen bir ülkenin yaratılmasına sebep olmuştu. Aynı şekilde 1974 sonrası Kıbrıslı Türklerin yaşadığı alan içinde de önce KTFD ardından da KKTC vatandaşlarının sarih çoğunluğu sağlanmıştır ancak meseleyi sadece bir kalabalık meselesi olarak görmenin umut vadeden bir gelişme olarak görmekte zorlanmaktayım.

Daha açık olmak gerekirse, sırf “bizim tarafta” kalabalık olmak aslında ulvi jeo-stratejik çıkarlar peşinde koşanlar için önemli olabilir. Milliyetçi ayrımlar bu kadar yıl Kıbrıs toplumlarını bölerken, bunun ötesine geçecek olan yaklaşımlar bizleri timthumbbirleştirebilir. Bu yüzden plandaki milliyetçiliği tatmin etmek değil, amaç milliyetçiliğin ötesine geçebilmektir. Çünkü milliyetçiliği tatmin edecek olan adımlar bu kadar yıldır egemenlerin aracıydı ve sıradan insanlar için, yani olası bir planı referandum da oylayacak olan “bizler” için, önem sırasının sonuna gelir.

Meseleyi salt bir ulusçuluk meselesi olarak okuyanlar, yaşanılan tüm sorunların kaynağını Kıbrıslı Rumlardan farklı bir milli tahayyüle sahip olduğumuzu söyleyenler, ayrışmaların belirginleşmesinin çözüm yaratmak için uygun zemin olduğunu söylediğinde, ayrışmanın dik alasını yaşadığımız verili koşullara dönüp bakmamızı gerektirir. Adalet sistemi, yasama, ekonomi, eğitim, çevre gibi tüm konuların dipte olduğu bir yerde yaşarken gerçekten tek güvenlik tehdidimiz “öteki toplum” mu?digest-20091-yasin-naimark-1

Tümünü bir kefeye koyup değerlendirdiğimizde, siyasi eşitlik teyit edilmişken, sarih çoğunluğa yönelik talep, kaygı ve kuşkuları ortaya koyup havanda su dövmek yerine, federal Kıbrıs’ta değişmesini ve gelişmesini istediğimiz noktalara yönelik talepleri ortaya koymak çok daha yerinde olacak.

Günün sonunda Kıbrıs Türk toplumu sadece bir kalabalıktan ibaret değildir. Kendini bir kalabalık olarak nitelendirmek yerine, siyasi statüsüne – yani bir devletin eşit kurucu ortağı olan bir varlık olduğuna – alıştırmalı ve varoluşsal kaygılarına bir son vererek, korumacı değil yapıcı bir duruş sergileyebilmelidir. Bana göre yaratılacak federal Kıbrıs’ta beni komşumun değiştiremeyeceği dini/dili/milliyetinden korunmaya dair önlemlerden çok, o günden sonrası için sağlık, eğitim, çevre meseleleri ilgilendiriyor. Buna yönelik açıklamalar, çözüme yönelik karar oluştururken çok daha önemlidir. Sonuçta bu boyuttaki uygulamalar bizleri nasıl bir geleceğin beklediğini daha açık gösterecektir. Çünkü çözümü ancak insan hak ve özgürlüklerine saygılı, demokratik ve adil bir sistem, ayrımcılık ve ırkçılığa tolerans tanımayacak bir yaklaşım sürdürebilir kılacaktır.

Sarih çoğunluğu sık sık dile getirenlerin niyetlerini de sorgulamakta yarar var. Dertleri statükoyu sürdürmekle ilgili anlamsız bir kalabalık olma meselesi mi yoksa bir statü meselesi mi ?

Bir Kitap Analizi: Kıbrıslı Rum Solcular

Bir Kitap Analizi: Kıbrıslı Rum Solcular*

Mertkan HAMİT
mhamit@gmail.com

Kıbrıs Rum sol siyasetini tarihsel boyutta anlamak isteyenler için son derece önemli bir rehber niteliğindeki Kıbrıslı Rum Solcular: Kıbrıs’ı Nasıl Düşündüler isimli kitap, Heterotopya Yayınlarından Ağustos ayında çıktı. Vula Harana tarafından çevrilen ve Niyazi Kızılyürek editörlüğünde yayınlanan kitap, Kıbrıs sol tarihine damgasını vuran sekiz ismin yazdıklarının penceresinden, Kıbrıs’ı ve sol mücadeleyi nasıl anladıklarını görmemize olanak sağlıyor.

Adam Adamandos, Fifis Ioannu, Ezekias Papayouannu, Pavlos Dinglis, Andreas Jartidis, Pandelis Varnava, Mihalis Pumburis ve Plutis Servas’ın yazdığı çeşitli makalelerin çevirileri, kadınlara oy hakkından, toplumlararası çatışmalar, işçi sınıfı hareketi, AKEL ve Enosis ilişkisi, katledilen Kıbrıslı Türk Solcular ve Makarios’a yönelik görüşleri de içeren farklı konuları işliyor.

Tarih ve siyaset arasındaki ilişkiyi ve bunların bugüne yansımalarını görmek için eşsiz bir fırsat sunan kitapta sekiz sosyalistin farklı konulardaki görüşlerine bakmak, Kıbrıslı Rum solundaki derin iç çelişkileri de anlamamıza yardımcı olacak. Bu yüzden, her bir şahsiyetin görüşlerine daha yakından bakmak faydalıdır.

AKEL’den parti görüşleriyle çelişmesinden dolayı atılan Adam Adamandos 1943 – 1953 yılları arasında Mağusa Belediye Başkanlığı yapmıştır. Kitapta görüşlerine yer verildiği bölüm (s.11 – 18) Koloni döneminde kadınların oy hakkını savunmasına ve Enosis talebini anlamaya dönük pozisyonuna yönelik dikkat çekici noktalar barındırır. Enosis’in Kıbrıslı Rum toplumunun duygularına hitap eden tarafıyla, meselenin gerçeklikle olan ilişkisine dikkat eden Adamandos, Enosis talebini ortaya koyanları sınıfsal karakteriyle ele almaktadır. Adamandos yazısında Enosis talebini ortaya koyanları “halkın, gözünün önünde olup bitenleri görmemesi için dikkatini uzaklara yoğunlaştırmasını istiyorlar” diyerek milliyetçilik yerine sınıfsal mücadelenin önemini vurgulamayı hedeflemektedir. Bu tavrı Kıbrıs Rum toplumundaki sol harekette erken dönemde sınıfsal politikalara yönelik hassasiyetin, milli politikaların önünde olduğunu da gözler önüne sermektedir.

Fifis İoannu’nun yazdıklarına yer verilen bölüm de tarihi niteliktedir. 1945-1949 tarihleri arasında AKEL Genel Sekreterliğini de yapan İoannu, Yunan Komünist Partisi Genel Sekreteri Zahariadis ile görüşür. Yunanistan dağlarında geçen görüşmenin detaylarına yer verilen bölümde AKEL’in Enosis politikalarına yönelmesinin garip hikayesi anlatılır (s.19 – 24). AKEL liderliğinin Yunan Komünist Parti Genel Sekreterine karşı bu derece pasif bir tutum sergilemiş olması, üstelik  “Kıbrıs’ta dağ yok mu, silah yok mu?” diyerek yerel koşullar hakkında Zahariadis’in fikri olmamasına rağmen AKEL liderlerinin edilgen bir biçimde olan-biteni kabul etmesi de anlaşılması güç bir durumdur. AKEL’in Enosis politikalarına yönelmemiş olduğunu ve bu görüşmede daha ilkeli bir duruş sergilediğini hayal ettiğimizde ise, görüyoruz ki ada tarihi çok daha farklı biçimde yazılmış olabilirdi. Ioannu’nun dile getirdikleri, AKEL liderliğinin anlık edilgen tavrı ve sonrasında da Enosis kararını merkeze alacak bir biçimde hareket etmesinin sonuçlarına ilişkin Kıbrıs Rum- Kıbrıs Türk solu ortaklığında, eleştirel ve daha geniş bir tartışmaya yönelik ihtiyacı ortaya koyan bir belge niteliğindedir.

Kitaptaki ana çevirilerden biri de, Ezekias Papayuannu’ya aittir (s.25-41). Fifis İoannu’dan sonra 1949 yılında partinin genel sekreteri seçilip 1988 yılına kadar bu görevi devam ettiren kişi olan Papayuannu, AKEL tarihinin de en önemli isimlerinden biridir. Papayuannu, aktif bir biçimde Enosis politikalarını gerçekleştirirken, AKEL ve EOKA ilişkilerine dair süreci de başından sonuna kadar yaşamış bir kişidir. Londra – Zürih anlaşmalarına karşı çıkılması, seçimlerde Makarios yakınlaşma deneyimleri Papayuannu’nun AKEL’in de sağcılar ve kilise kadar “milli unsur” olduğuna yönelik kendini kanıtlama çabasını gözlemleyebilirsiniz. Aynı zamanda Papayuannu’nun  bu dönem yazdıkları, AKEL liderliğinin emperyalizmi asli problem olarak görürken, milliyetçiliği bir sorun olarak görmemiş olması da dikkat çekicidir. Yaşananları sadece emperyalizm olarak anlayıp, diğer faktörleri sessizleştirmenin günün sonunda çözüme ve toplumlar arası husumeti azaltmaya fayda sağlamamış olduğunu bugün artık açık bir şekilde gördüğümüzü de söylemekte yarar var. Milliyetçiliğe yönelik kaygıları ve bunun yarattığı sonuçları da AKEL’in üst düzey kadrolarında barındırdığına dair eleştiriyi yine aynı kitapta Pavlos Dinglis’in yazdıklarından da okumak mümkün (s.43-45).

45 yıl boyunca PEO sendikasının liderliğini yapan Andreas Jartidis’in, İşçi Sınıfının Bölünmesi üzerine verdiği mülakat ise ciddi bir yüzleşme niteliğindedir. 45 yıl sendika yöneticiliği yapıp, Sovyetlerin çöküşünden sonra reformcu kanatta olup, ADİSOK saflarına katılan Jartidis’in anlattıkları sınıf mücadelesi tarihine de önemli bir ışık tutmaktadır.  (s.47 – 60). Sendikada Kıbrıslı Türklerin görünürlüğü ve onları sendikanın asli unsuru yapacak adımların atılmayışını anlatan Jartides, aslında sendikal harekette de sayıca çok olanların, azınlık üzerinde bir tahakkümünün olduğunu ortaya koymaktadır. İşçi hareketinin ulusal kimliğe göre bölünmesinden sonra ise, yapılan hataları da vurgulayan Jartidis “ bölünmeden hemen sonra çabalarımız bu insanlarla ilişki kurma, diyalog kurma ve anlaşma üzerinde yoğunlaşmalıydı” diyerek ulusçuluğa karşı solun yetersiz kaldığını bir kez daha vurgulamaktadır. Son derece güçlü bir yüzleşme niteliğindeki bu röportaj, sınıf ve sendikal konularla ilgilenenler için tarihsel anlamda önemli bir belge niteliği taşımaktadır.

Pandelis Varnava ve Mihalis Pumburis’in yazdıkları ise (s.61 – 82) özellikle Kıbrıslı Türk ve Rum işçilerin ortak mücadelelerini ele alıyor. Burada yazanlar, genel anlamda madun çalışmaları kapsamında sömürü halkları ilişkisine yaklaşımdaki metodolojik bakış açısına benzer belli öğeler taşımaktadır. Her ne kadar da, politik elit, sendikalardaki seçkin sınıfla da zıttı şeklinde tezahür ediyor olsa da işçi mücadelesinde – yani tabanda- toplumlararası dayanışmanın güçlü olduğu anlatılmaktadır. Sınıfsal bilinci ve bu doğrultuda ulus ötesi yaklaşımları doğrulayan olayları anlatan Varnava ve Pumburis’in anlattıkları bu açıdan son derece değerlidir. 1930 – 1940 yılları arasındaki çeşitli iş kollarında çalışan işçilerin dayanışmasının yanında, 1948’den itibaren ayrı sendikaların karşılıklı yaptıkları işbirliği protokolleri de o dönemin sınıfsal mücadelesinin, Enosis talebi sonrasında nasıl biçimlendiğini, ancak ciddi bir dayanışma ruhunun herşeye rağmen devam ettiğini göstermektedir. Pamburis ise hem Cumhuriyet gazetesi yazarlarının cinayetlerine hem de Kavazoğlu – Mişaulis cinayetlerine yönelik anlatıda Kıbrıs’taki Türk milliyetçiliğinin anti-komünist pozisyonunun yarattığı yıkımı da gözler önüne sermektedir.

Son olarak kitapta Plutis Servas’a yer verilmektedir. Servas, 1941 yılında AKEL’i kurucusu ve ilk genel sekreteriydi. 1952 yılında partisinden atılan Servas ile ilgili olan bölüm Makarios’un Kıbrıslı Rum solu içerisindeki rolüne ve Kıbrıslı Rum siyasi elitinin sorumluluklarına odaklanmaktadır (s.83-108). Bunun Kıbrıslı Türklerle olan ilişkilere etkilerini ele aldığı bölüm Kıbrıs Sorunu: Sorumluluklar isimli eserinden alıntılardan oluşmakta ve Makarios ile Papayuannu’nun Kıbrıs Sorunundaki sorumluluklarını aşamalı olarak incelmektedir. Aşamalara ayırarak incelediği bu süreçte, farklı dönemlerde Makarios’un farklı dönemlerde ise Papayuannu’nun sorumluluklarını açıkça ortaya koymaktadır. Servas, eleştirilerini “Trajedinin bütün aşamalarında her ikisinin de sorumlulukları var. Zira her ikisi de tutarsız ve absürt bir çizgi izliyordu. Paralel bir çizgi… Kimi zaman biri, kimi zaman diğeri öne çıkararak…” şeklinde tamamlamaktadır.

Heteropya Yayınları bu eserle, 109 sayfada, Kıbrıs Rum solundaki çeşitli aşamalara ve bu aşamalardaki tartışmaların Türkçe konuşan solda buluşmasını sağlayarak son derece önemli bir işe imza attı. Özellikle toplumlar arası yakınlaşma süreçleri devam ederken, müzakere başlıkları değil de ortak ve farklı tarihlerimizin birbiri ile karşılaşmasına olanak sağladığı için bu eser önemli ve farklı bir başlangıç olduğunu iddia edebiliriz. Tartışma başlatacak olan bu eserin, ileriye dönük geliştirilmesi de eş derece önemli. Benzeri bir biçimde Kıbrıs Türk solunun çeşitli kademelerde yaptığı hatalarla yüzleşmesi de gelecekte solun daha sağlam temellere dayanmasında büyük rol oynayacağı kesindir.

* 4 Ekim 2015 Pazar günü Gaile Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Sol Yatırım-fobik mi ?

Malum gazlı meşrubat markasının Kuzey Kıbrıs’a yatırım yapacağına dair ilk bilgi bundan süre gazetelerde yayınlanmıştı. Ardından bir sol parti milletvekili sosyal medya hesabından buna dair “hayır dua okumuş” aldığı eleştirilere de “yasal 12039338_10153078990517411_8734352743579173933_nolduktan sonra her türlü yatırımın arkasındayım” diyerek konuya yaklaşımını ortaya koymuştu. Ben de dahil bir çok insan farklı tepkiler verirken, bu yatırıma “övgüler düzenlere” tepki verenler “eski kafalı” olmakla suçlandı. İlginçtir, bugün eski kafalılıkla suçlananlar, bundan bir süre önce “servet düşmanlığı” ile suçlanırdı. Bu suçlamaları yapanların sosyal adalete ve gelir eşitsizliğine dair söyleyecek sözleri yokken şimdi zeytinyağı moduna geçmeleri takdir edilmelidir.

Sol adına iktidar erkini ellerinde bulundurmalarını geçtim, yatırım konusunda açık bir pozisyon belirlemek yerine bırakınız yapsınlarcı yaklaşımları son derece üzücüdür. Evet üzücüdür çünkü bu yapılan sadece naif ideolojik tercihler değil, aynı zamanda sol mirasın acımasızca harcanmasıdır. Öyle ki, toplumu yöneten bir partinin ekonomi komitesi üyeliğini yapmış insanların bu derece “naif” olması, benim durumumda olup biteni seyreden bir vatandaş için, rahatsız edici bir durumu ortaya koymaktadır.

Başlıkta sorduğum soruyu uzatmadan cevaplamak niyetinde olsam da, malumunuzdur ekonomi dediğiniz karmaşık yapıyı anlayabilmek için teknik detaylar üzerine de konuşmak gerekmektedir. Ancak peşinen söylemekte yarar var: “Hayır efendim, sol YATIRIM-FOBİK değildir.”

Peki öyleyse, ne diye bu kadar gürültü ? Koskoca Coca Cola şirketi teşrif etmiş, tanınmamış KKTC’ye fabrika kurmuşken, biz hangi haklı sebebe dayanarak böyle bir fırsatı sorguluyoruz değil mi? Durun önce zıtlaştığımız noktalarIncome-Inequalityı belirleyelim size göre buraya bir şirket yatırım yaptıysa, artık o da yerli bir şirket ürünü de yerli bir üründür öyle değil mi?

Bundan sonra tatile çıktığınızda, oradakilere söyleyin Coca Cola yerli bir şirket, içtiğiniz içecek de KKTC’nin yerli ürünüdür deyin sonra arkadaşlarınız iki nokta üstüste bir de parantezden oluşan smileylerini nereleriyle yapıyorlar bir bakın bakalım…

Yok tabi size göre hala yerli üretim olmuş olabilir. Ne de olsa, yer Kuzey Kıbrıs, üretim de var…

Birleştirin. Ne oldu ? Yerli artı Üretim yani Yerli Üretim…

Devlet Bahçeli’nin 2009 yılında “40 yapar” tanımlamasından etkilenenler için bu da etkileyici bir yaklaşım olabilir tabi. Bir de Tayyip Erdoğan’ın Akdeniz, Beyaz Deniz yani White Sea tanımı var ki, sanırım bu da benzeri bir anlayışın ürünüdür. Bunlar sizin anlamlıysa, tabi yazının bundan sonrasını okumanıza gerek yok. Çünkü sizin için gerçekten Coca Cola yerli ürünüdür. Tek boynuzlu atların olduğuna inanlar, buna da inanabilir.afrika

Gel gelelim ne tek boynuzlu atlar gerçekten var oldu, ne de Coca Cola yerli bir üründür. Dahası Coca Cola yerli ürün olmadığı gibi Kıbrıs’a fabrika da açmış değil. Cypri Cola ile Kaner Grubu arasında gerçekleştirilen ortaklık dahilinde, yeni bir fason üretim başladığını söyleyebiliriz. Daha çekici olması için buna “outsourcing” ya da “dıştan hizmet alımı” da diyebiliriz.

Yani Coca Cola gelip buralara Coca Cola fabrikası açmadı var olan fabrikaya (CypriCola) sermaye desteği yapıp, o tesisleri kullanmaya geldi. Hatta bir detay daha söyleyelim, ham madde değil ama gelen makineler “vergi muafiyeti” ile ülkeye girdiğinden biz henüz Coca Cola’nın bir faydasını da görmüş değiliz. Benzeri değerde bir ürünü siz getirmiş olsaydınız, ürünün değeri kadar da vergi ödeyecektiniz. Gel gelelim Coca Cola’yı kimsenin, özellikle de devletlümün kızdırmaya haddi yok. Hayırlı olsun demek yetmedi, vergi muafiyeti de “bayramlık” hediye oldu.Profit

Yerli ürünü, yabancı yatırımcıdan en önemli fark nedir diye sorsalar, bunları aynı görmeyenler için çok basit ama belirleyici bir fark vardır. Temel olarak bildğinizi hatırlayalaım, bir işletmenin piyasa sisteminde var olma sebebi “kar yapmaktır.”

Makroekonomi de ise kar yapan şirketlerin varlığı kadar, “yapılan karın nereye gittiği de önemlidir.” Şimdi Kuzey Kıbrıs’ta kar yapacak olan Coca Cola’nın kar transferleri Kuzey Kıbrıs dışına çıkacaksa, o zaman yerli üründen bahsetmeyiz. Yerli üretici kar transferini yerel piyasada tuttuğundan piyasadaki döngü bozulmaz. Ancak yabancı yatırımcı bu şekilde hareket etmez. Onu bu piyasaya bağlayan şey karlılığı olduğu için, üretilen artı değerin bu piyasada kalmasına da gerek yoktur. Ayrıca yapılan kar transferinin, Kuzey Kıbrıs piyasalarında bir para çıkışı anlamına geleceğini de hatırlatmakta yarar vardır. Para çıkışının olması, piyasa da nakit darlığına sebep olacağını düşünüp, bir de para üzerine politika yapacak araçlara sahip olmadığımızı not ettiğimizde günün sonunda bu şartlarda yabancı yatırımcının kar transfer kalemlerinin ekonomi üzerinde bir risk oluşturduğunu söyleyebiliriz. Özellikle doğrudan yabancı yatırım alan ülkeler bu konuda dikkatli olup, yatırım portföylerinde yerel ile yabancı yatırımcı arasında bir denge olmasına dikkat etmektedirler. Bizde böyle bir uygulamayı geçtim, buna dönük bir strateji olup olmadığından bile emin değilim.

Cypri Cola daha çok kazanacak tabi, muhtemelen dağıtım ağını kullanacağı Kanerler grubu da öyle. Ancak kendini solda employment_law_paneltanımlayan bir iktisatçı için öncelikler yatırımın kamusal etkileridir. Genelde ortaya konulan argüman istihdama yöneliktir. Sanki, bu bir lütuf gibi anlatılır. Oysa ki, yatırımcı için kar potansiyeli, zaten verili yatırımı yapmaya ikna etmiştir. Üstelik, bizim örneğimizde gelen yatırımcı fabrika kurmayıp, CypriCola’nın hizmetlerini ödünç aldığı için hali hazırda istihdam edilmiş olanların üzerine alacağı bir avuç insanla üretimi sağlayacak. Böylelikle “maliyetleri en düşük seviyeye getirerek” üretim yapmış olacak. Yani büyük harflerle “İSTİHDAM” yaratacak bir sektörden bahsetmiyoruz. Hali hazırda var olan bir sektörün, uzmanlaşmış elemanların daha farklı amaçlar için de kullanılmasından bahsediyoruz. Maaşlarına bir etkisi olacak mı ? Onu ise hiç bilmiyoruz. Ya da yerli istihdam, yapılacak olan istihdamın belli bir oranını sağlayacak mı ? Yoksa, üst seviye görevler için “kilit istihdam” denilerek, başka bir merkezden eleman sağlanarak, istihdama anlamlı bir katkı yapılmayacak mı ? İLO sözleşmesine göre hak olan sendikalaşma ile ilgili soru sormuyorum bile…

Ancak can alıcı sorular sormak gerekiyor. Öyle “heşşa” demeden önce. Özellikle de bunu, bu memleketi yönetmek için yemin etmişler sormalı. Yine de onların işlerini kolaylaştırmakta yara var. Bir de, “amaannn bu solcular da hiç birşeyi externalitiesbeğenmez zaten” diyenler için sormalıyız.. Ekonomide her üretim tesisi açıldığında, yeni bir problem ortaya çıkar. Buna en genel anlamda dışsallık – externalities ismi verilir. Öyle iktisat fakültesinden falan mezun olmanıza gerek yok, bir arama motoruna “Coca Cola’nın çevreye etkileri” üzerine bir araştırma yaparsanız, 2014 yılında Hindistan’daki Coca Cola dolum tesisinin aşırı su tüketimi ve çevreye verdiği zararlar nedeniyle KAPATILDIĞINI görebilirsiniz. Çevreye verilen zarar sadece su ile sınırlı değil. Aynı zamanda, şişelendirme tesislerinin yarattığı kirliliğin toprağa etkileri olduğu da biliniyor. Ancak bizim “amann bu solcular!” ekibinden şikayet edenler bu üretim süreci Kuzey Kıbrıs’ta başlayacağı zaman çevreye yönelik tehditlerine dair herhangi bir sınırlandırma ile karşılaşıp karşılaşmadığına dair bir şart da getirildiği ortaya konulmadı. Şimdi AKSA’nın bacasının dumanı havayı, Coca Cola’nın da suyu yok ettiği bir gri bölgede gelen yatırıma “hayırlar okuyanlar”, çevresel etkilerine de “bu işin fıtratında var” demesine şaşırmazsınız heralde. Bugün ise bu gelişmelere selam durup, ama Coca Cola da içmeyceyik yaniii deyip, meseleyi kavramamakta ısrar edenler ise “yeşili sev – çevreyi koru” diyerek çevrecilik oyunlarına devam edebilirler.

Kar transferi, emek piyasası, çevresel etkenleri saydık da rekabet koşulları üzerine  örnekleri çoğaltmak mümkün. Eğer biri piyasa ekonomisinden bahsediyorsa, rekabet koşullarının geliştirilmesi gerekirken, aynı zamanda rekabetin yıkıcılığının da önüne geçmek gerekir. Özellikle oligopol – az el olarak tanımlanan piyasalarda bu konu ciddi bir biçimde tartışma kaldırır. coke-bottleEğer başarıp da yazının bu bölümüne kadar okuduysanız, biraz daha teknik bir boyuta girebilirim. Eğer oligopol piyasalar ile ilgili herhangi bir ders kitabını elinize alırsanız, verilen örneklerden biri de Pepsi ile Coca Cola’dır. (Ayrıca Boing – Airbus, ASDA – TESCO – Sainsbury örnekleri de sık görülenlerdendir) Bunların genellikle piyasayı domine eden 2 büyük aktör olması nedeniyle 1) Ne tam olarak arz ve talebe uyumlu bir fiyat politikası izler, 2) ne de olağan-üstü karlılıktan vazgeçerler. Piyasayı domine ettikleri için bu firmalar kendilerini kurtaran ama diğer firmaları batırmayı hedefleyen fiyat politikası belirleyip, piyasada kendilerine risk oluşturacak bir firmanın büyümesine izin vermezler. Bu iki firma “bırakınız yapsınlar” fikrine tamamen karşıyken, onların gelişini bu şekilde karşılamak kaderin bir cilvesi değilse nedir? Bu iki baskın firmanın, siyasi elitler tarafından özlü bir biçimde desteklenirken, hali hazırda var olanlara sadece sözde bir iki destek beyanatı çakmak da meselenin başka bir boyutudur. Buna ek olarak bu firmalar fiyat-dışı rekabet koşullarına yönelik de politikalar uygular. Malesef bu noktada yerli sermayenin rekabet etmesi mümkün değildir. Örneğin yeni açılan mekanların iç ve dış dizaynını yapmak Coca Cola ve Pepsi gibi şirketler için sıradan uygulamalarken, esas hedef piyasayı kapatarak rakiplerin erişememesini sağlamaktır. Bu açıdan da, sınırlı yerli ürün üretimine sahip Kuzey Kıbrıs’ta ister istemez ortaya çıkacak olan sonuca dair kutlamalar yapmak akıllıca bir tercih değildir.

Sonuç olarak tüm bu negatif sonuçlar ortadayken, birilerinin yine de yatırım yapıldı helal olsun deyip el çırpması problemdir. Siyasi sorumluluk, ne olursa olsun yatırımın yaratacağı etkileri ve sonuçları anlamlı bir biçimde ölçüp ona göre karar vermeyi de barındırmalıdır. Sol ile tipik bir sağ siyaset arasındaki en temel farklılık bu noktadır. Yoksa niyet yatırım marokko_2001_fes_pferdyaptı diye birilerini dövmek değildir. Ancak, bu güne kadar bu ülkeye yapılan yabancı yatırımların büyük bölümü hiçbir biçimde yerel ekonomik, sosyal ve coğrafik yapıyı umursamadan birşeyleri gerçekleştirmiştir.  Şimdi yapılan yatırımında ekolojik faktörlere duyarlı olduğuna dair bir boyutu olmadığından eminiz. Yaratılacak kirlilik ve su tüketimin etkilerine yönelik şirket politikası, kamusal çıkarı ne kadar gözettiği son derece önemlidir. Özellikle ihracat gibi bir hedef varsa – ki buna dair beklenti var– su kıtlığı yaşayan bu ülkede, nasıl aşılacağı da merak konusudur.

Daha uzatıp, enine boyuna tartışmak mümkün. Hele de söz konusu Coca Cola ise, nihayetinde firma sadece meşrubat üretici değil ama şimdilik bir virgül koyalım, ileride tartışmayı derinleştirmeye devam etmek gerekecek.

Mertkan Hamit

The End of Annan-Trauma…Finally!

The End of Annan-Trauma…Finally!* 

Eleven years ago on 24th April 2004, a week before the Cyprus accession to the EU, Annan Plan – the plan for the comprehensive solution of the Cyprus problem- was voted and rejected by a decisive no vote from the Greek Cypriots. It was a traumatic outcome for the 65% pro-solution Turkish Cypriot voters. Annan-trauma took 11 years to recover. 2 days after the 11th anniversary of Annan voting, pro-solution figure Mustafa Akinci’s victory created new hopes for resolution of Cyprus Problem.

At this phase of the conflict –that refers to the decades – there is no violence however the number of garrisoned troops in the North reaches almost one fifth of the civilian population. The heavy military presence of Turkish army strengthens the dominant understanding of the Cyprus problem that claims it is the problem of occupation and invasion. Perceiving Cyprus Problem solely as the problem of Turkish army brings us to a deadlock. Because such understanding 1) does not create room for reconciliation as it simply fails to communicate with the sensitivities of the Turkish Cypriots and 2) sustains the status quo and 3) underestimates the role of the Turkish Cypriots for the solution which is the main point that I am going elaborate.

Eroglu’s leadership relied on the perspective that takes non-resolution as a solution. Both before and during his rule, from April 2010 to April 2015, he exploited the Annan trauma and acted accordingly. This cost Turkish Cypriot side’s diminishing political significance for the resolution of the conflict, particularly when we compare with the previous five years 1. When the joint declaration was announced in February 2014, there were optimism. However, this did not last long. Despite there were international pressure, Eroglu’s political project was based on non-resolution and he was loyal to this. The general principle of the negotiations agreed on nothing until agreeing on everything gave him enough space to exploit the environment and sustain his non-solution is the solution position. Eroglu’s shilly-shally approach diminish the hopes, on the other hand intruder Barbaros made Anastasidis to leave the table turning the solution of the problem unachievable. This tactical move relying on delaying the process made federalists to understand the importance of removing Eroglu from his position.

Dialectics rules. Turkish Cypriot community acquired constructive but critical stance against various points and come up with innovative ideas, courage to speak most of the unspoken issues, show less-diplomatic and more direct way to show their willingness for reunification and most importantly learned acting bi-communally. Dissatisfaction among the TC grassroots magically brought critical interpretations over the role of the negotiation table, the way of attempts for comprehensive resolution, the methodology and the philosophy behind the settlement efforts. At this point, confidence building measures including return of Varosha and opening of the ports, models allowing solution in a gradual way with the aim of reaching comprehensive solution turned out to be the defining positions across pro-solution groups.

Recent Turkish Cypriot leadership election landmarked such transformation what I consider it as a paradigm shift. Majority of Turkish Cypriots who had accumulated their anger to the meaningless official lines of politics voted for Akinci. At the same time they were rejecting heavy jargon of the international political discourse and the empty populist rhetoric. The victory of Mustafa Akinci is important when we take his leftist background, his bold statements against Turkey into consideration. For the time being he become the voice of the grassroots who perceive Cyprus as their homeland, demanding for emancipation from arrogant statements of tie-wearing officialdom and looking forward for a federal solution in order to fulfil the delayed ambition of freedom irrespective with their national identity. There is a glittering hope for the future now it is up to Cypriots to grasp this opportunity.

1.When Mehmet Ali Talat was the leader he negotiated with former Greek Cypriot leader Christofias and come up with list of convergences.

*Originally Published on www.parapolitiki.com