AKP’nin Kuzey Kıbrıs’taki Darbesi

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com
*10 04 2015 tarihinde Gaile Dergisinde yayınlanmıştır

Geniş tabanlı hükümet denemesi koalisyon ortaklarının birinin kararıyla sona erdi. Bir tarafın geleneksel teslimiyetçi tavrı, diğer tarafın strateji yoksunu tutumu sayesinde bu sonuca ulaştık. Ancak herkes aynı soruyu soruyor. Şimdi ne olacak?

Bu yazı yayımlanana kadar mevcut hükümet krizi için yeni bir çözüm yolu bulunmuş olması muhtemel, o yüzden bu soruya farazi bir cevap vermeyeceğim. Yazı kaleme alındığı sırada UBP ile DP’nin bir koalisyon kuracağına dair beklentilerin yüksek olmasının yanında CTP – TDP – DP koalisyonu formülleri de gündeme gelmiştir. Olası seçeneklerin Kıbrıslı Türkler lehine ne derece sonuç alıcı olacağına yönelik tartışma başka bir yazının konusu olabilir. Benim gayem, bu süreçten çok yeni bir başlangıç için temel bir tespit yapmaktır.

CTP – UBP hükümetinin bizleri getirdiği nokta, belki de en can alıcı nokta, Türkiye Cumhuriyeti iktidarlarının, bu ülkedeki demokratik yapıya zerre kadar saygı duymuyor olması ve toplumsal talepler yerine kendi vizyonunu dayatmasıdır. Türkiye’nin aylardır süren ekonomik protokole ilişkin baskıcı tavrına ve ideolojik politikalarını dayatmasına en sonunda CTP – UBP iktidarı teslim olarak hükümet etmeyi sürdürmeye çalışmış, kabul edilemez uygulamaların altına imza atmıştır.

UBP hiçbir zaman teslimiyetçi olmaktan rahatsızlık duymamış, bunun ötesine geçecek herhangi bir umut vermemiştir. Bu yüzden UBP beklenildiği gibi hareket etmiştir. Ancak hükümet düşerken eleştirilerin esas hedefi CTP olmuştur; çünkü bu konuda umut olduğu iddiasını sürekli gündeme getirmiştir. CTP, UBP ile esas farkını halkın çıkarlarının tarafında olduğunu dile getirerek ortaya koymuştur. Ancak hükümet sürecinde, birçok konuda Türkiye’nin dayattığı politikaları “geciktirerek uygulama” yönünde bir anlayış takip etmiş, bunu farklılık olarak sunmuştur. Tabi bu yöntem geniş toplum kitlelerini ikna etmeye yetmemiş, CTP teslimiyetçi bir politika izlemesinden dolayı eleştirilmiştir. Günün sonunda, CTP için direniş anlayışı üç beş sosyal medya paylaşımı ile “gizli” toplantılarda ifade edilen hoşnutsuzluk cümlelerinden ibaret olmuştur. Ne kendi tabanı, ne de kendi tabanı dışındaki kitleleri etkileyecek bir direnişi kurgulayabilmiştir.

Bunun yanında CTP siyaseten halk kitleleri ile kendini barıştıracak bir yol da izlememiştir. 0,,18762571_303,00İktidarda olduğu süreç içinde anlamlı bir sosyal politika uygulayamamıştır. Barış politikalarının öncülüğünü, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaptığı tercihlerle heba etmiştir. Parti içi kavgaları, hükümet icraatlarının önüne geçmiştir. Mehmet Ali Talat’ın gölge başbakanlık yapması toplum tarafından kabul görmemiştir. Tüm bunların yanında, Kıbrıslı Türk yurtseverler açısından rahatsız edici açıklamalara sahip olan, sınıfsal mücadeleyi anlayamamış, barışa dönük samimi çabaları dahi “kantarın topuzunu kaçırmakla” eleştiren Birikim Özgür’ü stratejik bir pozisyona getirmiştir. Zaten CTP’nin “yetkin ve etkin” kadroları gayri resmi sohbetlerde bu tercihi: “Türkiye’nin dayatmacı politikalarına karşı oluşabilecek tepkilere karşı ‘geleceğe dönük’ stratejik bir hamle” olarak özetlemiştir.

Ancak teslimiyetçiliği tartışırken meseleye tek taraflı bakmamak gerekir; aksi halde yapacağımız tespit eksik olur. Başka bir deyişle CTP ve UBP’nin teslimiyetçi davranışı, Türkiye’nin pozisyonunu eleştiriden muaf kılmamalıdır. Hükümetin düşmesi, ekonomik protokol ile ilgili görüşmelerin Türkiye’nin istediği gibi sonuçlanmasına yönelik iradenin oluşamamış olmasıyla ilgilidir. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tercihlerini temsil etmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs’a bakışında emperyalist anlayışının hortladığı ortadadır. Özetle, Türkiye’nin arzularını sağlamayacak olanların yerine bunu sağlayacak olanlar getirilmesi için olanak sağlanmıştır.

Bir ülkede demokratik olarak seçilmiş bir iktidarın, halk dışı bir faktör tarafından görevinden alınmasının adı darbedir. Darbelere karşı mücadele ettiği için zamanında

KKTC CUMHURBASKANI MEHMET ALI TALAT ANKARA'DACTP’nin, özellikle de CTP içinde “darbenin mağduru” olduğunu iddia eden “delikanlıların” sempatisine sahip olan AKP, Kuzey Kıbrıs’ta sivil bir darbe gerçekleştirmiştir. Türk işi Troyka, “Türkoyka”, da Kıbrıs’ta teslimiyetçiler lehine ağırlığını koymuştur. Ancak “delikanlılar” bu konu üzerinden anlamlı bir tartışma yapılmasına izin vermeyecek bir yol izleyecektir.

Kıbrıslı Türklerin siyasi iradesine saygı göstermeyen, bu ülkeyi bir mahallesi olarak gören yayılmacı anlayış ile ilişkiler yeniden gözden geçirilmelidir. (1) Diyet borcu yani “kurtarılma” meselesinin de mali sponsorluğu Kıbrıs Türk halkınca yapıldığına göre artık borç misliyle ödenmiştir. Türkiye’nin ekonomi politikalarını eleştirmek ve bu politikalar üzerinden Kıbrıs’ın kuzeyinde egemen anlayışına karşı durabilecek bir anlayış oluşturmak gerekmektedir. Bu direniş anlayışının adresinin ise bundan sonra CTP olmayacağı kesinleşmiştir.

Yaşananları eleştirmekten çekinen, demokrasiye saygı duymayan ve darbecilerle uzlaşan bir yapıyla, ada yarısında siyaset için umut olmak mümkün değildir. Bu noktadan sonra CTP’nin, AKP’nin darbesinden ötürü mağduru oynayarak destek araması da ikna edici değildir. Bunu eleştirenleri “solcu hastalığı” ile teşhis edenlerin de statüko virüsüne esir alındığı açıktır. Çünkü bu koşullar oluşurken CTP buna karşı gelmek yerine dayatmalara karşı işbirliğini yapmanın yolunu aramaktadır. Aynı anlayış Mehmet Ali Talat’ın cumhurbaşkanlığı görevi süresince TC’den gelen pozisyonların benimsenmesine dönük çabalarında da görülür. CTP’nin egemen siyasi aklı, dayatmalara karşı direniş olarak değil, dayatmaları topluma pazarlayan aracı olmaktan ibarettir.

Bu noktadan sonra toplumsal muhalefetin her koşulda kendini yeniden kurgulaması gerekmektedir. Çünkü özelde CTP’nin ama genelde siyasete egemen hiçbir siyasi partininKudret_Özersay_(cropped) özgürleşme adına konuşabilecek sözü kalmamıştır. “Denenmemiş” olduğunu iddia eden “Halkın Partisi”nin de özgürleşmeyi getirecek anlayışa sahip olmadığı, konuyu ele alış biçimiyle, bir kez daha ortaya çıkmıştır. Çünkü tıpkı diğer egemen anlayışlar gibi erken seçim çağrısı yapan Halkın Partisi, seçimde almayı umduğu oy oranından bağımsız olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi politikaları üzerinden dayatmalarına karşı ne bir duruş ne de bir fikir ortaya koyabilmiştir. Demokratik bir sürecin liderliğini üstlenip sorunun çözümüne yönelik bir çıkış yapmamıştır. Meseleyi sadece bir yönetişim ilişkisine indirgeyerek iyi yönetim ilkeleri ile sorunların aşılabileceğine yönelik boş bir iddia ortaya koymuştur. (2) Halkın Partisi kadrolarının AKP’nin gerçekleştirdiği bu darbeye karşı bir duruş geliştirerek sahici bir muhalefet yapmayı tercih etmemesi turnusol etkisine sahiptir.

Sonuç olarak, Kıbrıs’ın kuzeyinde sallantıda olan hükümet, “küçük” bir darbe ile düşürülmüştür. Hükümet olanlar son derece beceriksiz ve öngörüsüz hareket etmiştir. Yine de bu yapılan darbe gerçeğini unutturmamalıdır. Çünkü hükümetin düşmesinde tek sebep beceriksizlik ve öngörüsüzlük değildir. Tam tersine, hükümet olmayı sadece bir “yönetişim” meselesi olarak görenlere Türkiye açık bir mesaj verilmiştir. Kuzey Kıbrıs’ta iktidar kalabilmek için gerekli olan, ülkeyi ne kadar iyi yönettiğiniz değildir. Türkiye ile al – ver ilişkilerinde; Türkiye’nin stratejik, ekonomik, siyasi ve kültürel çıkkararverildiarlarını ne kadar koruyacağınız ile ilgilidir.

Bu noktada yurtsever politika, bu adada yaşayan insanların ekonomik, siyasi ve kültürel
kaygılarını ön plana koyabilmekle ilgilidir. Bunun yolu da kuşkusuz federal bir çözümden ve adanın birleşmesine yönelik arzunun güçlendirilmesinden geçmektedir. Bunu merkeze alıp geniş tabanlı adalet ve eşitlik mücadelesinin özgürleştirici bir potansiyel barındırabileceğini söyleyebiliriz.

 

————————————————————–

Notlar
(1) Acı olan taraf ise Güney Kutbu’nda darbe olsa, dayanışma mesajları gönderecek olan Türkiye solu da bu konuda üç maymunu oynamaktadır. Bu, Türkiye solunun Kıbrıs konusuna ilgisizliğinin yanında Kıbrıs’a yaklaşımında egemen aklın dışında başka bir bilgiye sahip olmaması ile açıklanabilir. Bu yüzden Kıbrıs Türk solunun bu konuda da çaba göstermesi gereklidir.
(2) Halkın Partisi, iyi yönetim üzerinden mevcut koşullara alternatif olduğunu iddia ederken gerçekten naif bir anlayışta mıdır; yoksa verili koşulları ört-bas ederek egemen anlayışın devamlılığı için bir emniyet sübabı rolünde midir? Bu sorunun yanıtını ancak iktidara gelmesi hâlinde anlayacağız!

Bugün Hükümet Düşerse…

Malum bugün UBP Parti Meclisi toplanıyor. Hükümet ile devam mı tamam mı konusunda karar üretecek.

Aynı amaçla toplanan kaçıncı parti meclisi olduğunu hatırlamıyorum ama bu sefer olmasa da “planlı-programlı” hükümetin sonuna geldik ya da gelmeye bir adım daha yaklaştık!

Halkın Partisi’nin tepki oylarının yanısıra, merkez ve sağ oylar için de ciddi bir alternatif olması, milletvekillerinin istifa furyası (DP’den Hakan Dinçyürek, Menteş Gündüz, Hasan Taçoy ve CTP’den Önder Sennaroğlu) ve ekonomik protokolün imzalanma olasılığı ile önümüzdeki 3 yıl boyunca iktidarın tepkileri azaltmaya dönük maddi gücünün oluşacak olması varsayımı erken seçime gitmek yerine var olan vekillerin alternatif bir koalisyonu kurmayı deneyeceğini söyleyebiliriz.

Esas nokta ise bu süreç sonucunda CTP’nin hükümette olup olmayacağı ile ilgili…

UBP dışında tutunacak dalı kalmayan CTP’nin, parti meclisi kararının ardından “ana muhalefet” görevini üstlenecek olması birçokları için rahatlayıcı bir unsur olabilir.”CTP zaten sarayın partisi değil”, “muhalefet ctp için asli görev” gibi söylemler iktidar sürecinde partisinden yabancılaşmaya başlayan CTP üye ve sepmatizanlarını yeniden kazanmak için de bir fırsat olarak değerlendirildiği muhtemeldir.

Hatta, toplumun belleğinin zaten uzun ömürlü olmayacağı varsayan CTP, iktidarda olduğu sürece kaybettiği prestiji düzeltip, bunu bir sonraki seçime dönük hazırlık süreci olarak da kabul edecektir.

Ancak, günün anlam ve önemine uygun olarak CTP’yi içerden kurtarmayı düşünen özellikle CTP ile ilişkisini çileli bir aşk ilişkisi haline getirenlere dönük en samimi duygularla şunu söylemek isterim:

Vazgeçin!

Eğer hükümet düşerse İktidarken koruduğunuz (korumak zorunda olduğunuz) yapıyı muhalefette korumaktan vazgeçin!
Parti Meclisi ve Kurultay hesaplaşmalarına girmekten vazgeçin!
Rahatsızlıklarınızı dile getirecekseniz, bunu bu kadar hatayı bir arada yapmış olan kurumun adına yeniden yapmayın!
Eğer parti sizin için bir araç, özgürleşme, adalet, eşitlik, barış amaçsa sizi bağlayan hiçbirşey yokken, zincirlerinizden kurtulun.
Kendiniz için de, toplumsal muhalefet için de bir iyilik yapın…
Başarısızlığın sol değerlerle ilgili olmadığını, kurumsallaşmış mevcut zihniyetle olduğunu kabul edin…
Bu zihniyete son noktayı koymayı deneyin…
Mevcut kısır döngüyü devam ettirmeyin…
Eğer derdiniz kısa dönemli mali ve siyasi kazanımlar değilse, egonuz için değilse, en içten duygularla inandığınız bir kavga için zor durumlarda kaldıysanız zorlamayın, bu sefer vazgeçin…
İktidar olmanın çaresizliği zırvalarından oluşan mağdur edebiyatına bu sefer kanmayın…
Toplumsal muhalefetin yeniden kurumsallaşması için önce bunu engelleyen yapıdan kurtulmak için bu kez bizden oy istemek yerine siz de yeni bir mücadeleye el vermeyi deneyin.

Ancak önce vazgeçin!

Sonra konuşalım, bir yolunu buluruz elbet.

Önyargılar olmadan, nefret ve hınç kaynaklı kavgalar yerine ‘dayanışmayla’ yeni bir sayfa açabiliriz.

Biz de “Yapabiliriz!”

Çözüm ve Yeniden Yakınlaşma Sürecinde Sivil Toplum Örgütlerinin Rolü ve Siyasal Partilerden Beklentiler*

 

Cumhuriyetçi Türk Partisi Mağusa örgütünün, sivil toplumun gerçekleştirmekte olduğu çeşitli çalışmaları ve bunların etkilerini tartışmaya olanak sağladığı için teşekkür etmek isterim.

Siyasi partiler ile sivil toplum arasında diyalog ve işbirliğinin son derece zayıf olduğu bu önemli dönemde, CTP’nin 45. Yılı dolayısıyla atmış olduğu bu adımı önemsediğimi belirtmek isterim.

Tartışma başlığının aynı anda birden fazla konuyu kapsadığını bu yüzden başlık dâhilinde farklı alt-başlıkları ayrı ayrı tartışmayı hedefliyorum.

Öncelikle, Çözüm ve Yeniden yakınlaşmanın birbirini besleyen ama birbirinden ayrı iki süreç olduğunu ortaya koymanın faydalı olacağına inanıyorum.

Çözüm süreci, Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanı seçilmesinden itibaren başlayan ve şu an kapsamlı çözüm müzakereleri olarak adlandırılan süreçtir.

Yeniden yakınlaşma süreci ise, liderlerden, masadan, diplomasiden, uluslararası hukuk yorumlarından bağımsız, toplumlararası ilişkilerin yeniden düzenlenmesini ve insan odaklı sürdürülen çalışmalara işaret etmektedir.

Bu noktada iki süreç arasındaki farklılıkları ele alıp, çözüm süreci ile yeniden yakınlaşma süreçlerine yönelik olarak sivil toplum örgütlerinin rolünü ayrı ayrı ele alacağım.

Bu noktada çözüm sürecinde sivil toplumun rolünü 3 noktada ele alabiliriz.

Birinci nokta, sivil toplum örgütlerinin kapasite ve kendine özgü çalışma ve pozisyon belirleyebilme durumunun korunması ile ilgilidir.digest-20091-yasin-naimark-1

Çözüm sürecinde sivil toplum örgütlerinden, resmi kurumların ya da Kıbrıs Türk tarafının kimi zaman muhafazakâr ve milliyetçi noktalara dahi ulaşan resmi pozisyonunu dillendirilmesi beklenilmemelidir. Sivil toplum örgütlerini siyasi partilerden ayıran temel belirleyici özellik, devlet aklının ötesinde hareket edebilmesidir. Bu aynı zamanda yeni siyaset alanlarının oluşabilmesini mümkün kılar.

Sivil toplum, doğrularını yönetsel çıkar ilişkileri ve statükonun dayattığı ilişkilere göre değil, kendi temel ilkelerine dayandırabilmelidir.

Bu kabiliyeti sayesinde savunuculuğunu yaptığı konulara yönelik söylem ve eylemleri, “üst politikanın” hassasiyetleri ile uyumlu değil, üst politikanın ilerisinde onun ufkunu belirleyecek nitelikte olur.

Bu yüzden sivil toplumun rolü öncelikle, liderler ve görüşme heyetleri arasında gerçekleştirilen çözüm sürecinde, liderlerin toplumla paylaşmakla ilgili çekince içinde olduğu konuları dile getirmek, hakikatin dile getirilmesi için uygun zemini yaratmaktır. Bu çözüm sürecinde de, gündelik politika da da böyle olmalıdır.

Sivil toplumun, çözüm süreci ile ilgili olarak ikinci önemli rolü, süreci yürüten liderlerden şeffaflık talebini dile getirmeleri, sürecin bu şekilde yönetilmesine yönelik baskı oluşturmasıdır.

Her ne kadar da görüşmeler “gizlilik” ilkesiyle ele alınıyor olsa da, bu iki anlayışın ilerleyen zaman sürecinde olumsuz etkiler yarattığı bilinmektedir.

Bunlar arasında en önemli nokta, görüşmelerin meşruluğu ile ilgilidir.

Liderlerin temsil ettikleri politik iradenin meşruluğu, öncelikle sivil toplumun da dâhil olduğu aktif vatandaşların süreçle ilgili olarak gerekli bilgiye sahip olmasıyla ilgilidir.

Çözüm sürecini yürüten liderlerin, sivil toplum örgütlerinin çeşitli katmanlarıyla görüşmelerinde hevesli davranmıyor olmaları önemli bir problemdir.

Bu takınılan tavır, doğal olarak sürece yönelik oluşan kuşkuların ve endişelerin yayılmasının önünü alamamaktadır. Bu sebepten dolayı, yine toplumun çeşitli katmanlarını aydınlatma görevi sivil topluma düşmektedir.

Sivil toplumun bir diğer rolü ise sahiplenme sorununu aşmaya yöneliktir. Çözüm sürecinin demokratik meşruluğu kadar, süreci yürütenlerin fikirlerinin toplumlar tarafından benimsenmesi ile ilgilidir.

İnsanların sürecin sonuç alıcı olacağına inanması, liderlerin gerçekleştirdiği görüşmeleri sahiplenen insanların sayısı ile doğru orantılı olduğu unutulmamalıdır. Sahiplenme hissinin sağlanması, sivil toplum ile istişare içinde gerçekleşebilir. Sivil toplum örgütleri sürecin ve sürecin ürünü olacak olan bir planın sahiplenebilmesini için çalışmalıdır.anastASİADİS

Bu açıdan, sivil toplumun çözüm sürecindeki rolü özet olarak belirlediğim 1) Özerk bir biçimde söylem yaratmak, 2) Sürecin şeffaflığını talep ederek, herkesin sürece dönük kaygılarının önlenmesi ve 3) sürecin ve sürecin sonunda oluşturulacak olan bir planın sahiplenilmiş olmasının sağlanması olduğunu söyleyebiliriz.

MAGEM olarak biz bu üç katmana dönük tüm adımları aynı anda gerçekleştirmeyi kendimize hedef belirledik. Bir taraftan çözüm sürecine yönelik oluşturduğumuz desteği, kendimize özgü anlayışımız ile açık bir biçimde ortaya koymakta, aynı zamanda kendi üyelerimiz ve etki alanımızdaki insanlarla bu konunun şeffaflığı ve sahiplenilmesine dönük adımlar atmaktayız.

Ancak çözüm sürecinden farklı olarak yeniden yakınlaşma süreçleri çok daha farklı bir tarihselliğe sahiptir. Toplumlararası yeniden yakınlaşma süreçleri, toplumların birbirinden ayrıldığı 1974 yılından kısa bir süre sonra 1980li yıllarda başlamıştır.

Gerek uluslararası ve ulus üstü kurumların sağladığı olanaklarla, gerekse de kendi fırsatlarını değerlendirerek birbiriyle karşılaşan Kıbrıs toplumlarının yeniden yakınlaşma süreçlerinde öncülüğü sivil toplum örgütleri yapmıştır.

1990lı yıllardan sonra daha sistematik hale gelen iki toplum arasında sivil toplum örgütlerinin, çeşitli biçimlerde bir araya geldiği etkinlikler 2003 yılında geçiş noktalarının açılmasıyla beraber yeni bir boyut kazandı.

Yakın tarihimizde yeniden yakınlaşma çalışmalarının nostaljik bir talepten, çok kültürlü, kozmopolit bir yaşam biçimi halinde yeniden kurgulanması ve bunun birinci elden deneyimlenmesi 12 yıla yayılmaktadır.

Kapıların açıldığı günden itibaren geçen süreç toplumlar arası ilişkilerde yeni bir anlayışın gelişmesine olanak sağlamıştır. Artık sadece izine bağlı buluşmalar değil, tamamen tesadüfi bir biçimde de toplumların birbiri ile istişare etmesi mümkün olmuştur.

Yeniden yakınlaşma sürecinin en önemli noktası da budur. MAGEM olarak en azından son bir yıl içerisinde Kıbrıs Gençlik Konseyi üyesi olabilmemiz, birçok sivil toplum örgütüyle yurt içinde ve yurt dışında temaslarımızın başlaması da bu güven ortamının getirdiği bir sonuçtur. Yeniden yakınlaşma sürecine dair yaşadığımız en önemli gelişme ise geçtiğimiz haftalarda dahil olduğumuz Cyprus We Can İnisiyatifidir.

İki toplumlu grupların ziyaretleri veya siyasi tartışmaların yanında, yeniden yakınlaşma süreci yeni bir algının oluşması ile ilgili olarak da yüksek öneme sahiptir.

Buna örnek olarak, Derinya kapısı çevresinde gerçekleşen tartışmaları yeni_sinir_kapilarinin_acilmasinda_gorus_ayriliklari_h27808söyleyebiliriz. Derinya kapısına yönelik oluşturulan hassasiyet ve gençliğin bunu sembolik bir adım yerine, yeniden yakınlaşmaya yönelik bir adım olarak benimsemesinde taban hareketlerinin rolü ve tabanda olan insanların bunu benimsemiş olması son derece önemlidir.

Bu noktada yeniden yakınlaşma sürecinde sivil toplum örgütleri esaslı bir role sahip olduğuna dair bir diğer önemli nokta, tarihle yüzleşme meselesi ile ilgilidir. Yeniden yakınlaşma sürecinin belki de en önemli adımlarından biri olan tarihle yüzleşme konusunda bugüne kadar yapılmış sembolik eylemlerin tümü ya sivil toplum örgütleri tarafından ya da “sivil toplum” hassasiyetinin dile getirebilen siyasiler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Örneğin geçtiğimiz yıllarda ctp milletveklinin yüzleşmeye dair meclis kürsüsünden “samimi” bir şekilde konuşma yapması siyasi partiler için “disiplin konusu” olarak algılanmıştı. Ancak Kıbrıs’ta adil bir düzeni arzulayan sivil toplum için yakınlaşma süreçlerine yönelik olumlu bir hareket olarak anlaşılmıştır.

Bu noktada yeniden yakınlaşma süreçlerinde sivil toplumun ana aktörken, siyasi partilerin görevi ise burada karşılıklı kabul gören anlayışı, benimseyerek yakınlaşmaya dair atılan adımları sürekli kılarak onun yaşayabilmesini sağlamaktır.

Bu aşamada, güven yaratıcı önlemleri vurgulamak önemlidir. Çünkü çözüm süreci ile yeniden yakınlaşma sürecinin birbiri ile bağlanarak, ikisine birden katkı sağlayan en gerçekçi uygulamanın güven yaratıcı önlemler olduğunu söyleyebiliriz.

Karmaşık müzakere masası jargonu ile sivil toplumun iyi niyetli çalışmalarını kurumsallaştırarak, onun her daim devam etmesini sağlayacak esas güç budur ve bunu gerçekleştirecek olan siyasi partilerdir Çünkü siyasi partiler ellerindeki ya da talep ettikleri yasama ve yürütme yetkisi ile barış politikalarının gerçekleşmesini sağlayabilirler.

Bu noktada siyasi partilerin esas probleminin meseleleri sadece kendi merkeziyetçi yapıları kapsamında ele almaları ve tamamen muhafazakar bir biçimde, yeni neslin dünyasıyla çoğu zaman uyumsuz bir şekilde kavranıyor olmalarıdır.

Çeşitli meselelere dair, karar alma deneyimleri, genç nüfusun ve sivil toplumun görmezden gelinmesi temsiliyet adına ciddi sorun yaratmaktadır. Merkezden konuşan, tepeden bakan siyasi partilerin, gündelik siyaseti idare ederken, çözüm sürecinde önemli bir aktör olamaması ile sonuçlanmaktadır.

Güven yaratıcı önlemlere dair siyasi partilerin bunca yıl içinde kapsamlı çözüm ile kuzey Kıbrısın iç yapısı arasında kalan politikaları savunmuştur.

Oysaki, ikisi de statükonunu devamını sağlarken, güven yaratıcı önlemler üzerinden yeni bir alanın yaratılarak statükoyu bozacak herhangi uzun dönemli bir stratejinin benimsenmemiş olması belki de en büyük eksikliklerinden biridir.

Ancak konuyu biraz daha verilere dayandırmanın, siyasetten beklentilere dair açık seçik bazı gerçekleri görmemizi sağlayacaktır. Burada ortaya koyacağım veriler, MAGEM tarafından gerçekleştirilen Youthopia projesi kapsamında Aralığın ilk iki haftası Mağusa’da 18 – 35 yaş arasında 450 kişiyle yapılan anketin sonuçlarıdır. Normal koşullarda buna benzer anketleri siyasi partilerin yaparak, sivil toplumu beslemesi gerekirken, buna dair herhangi bir durumun bugüne kadar gerçekleşmediğinin altını çizmek isterim.

Ankete katılan 450 kişi, Mağusa’nın hem cinsiyet, hem de köken olarak demografik yapısına uygun olarak seçilmiştir. Burada vereceğim bilgiler anketin tümü değil sadece konuya ilgili olarak siyasi partilerin çözüm sürecindeki rolü, yani sivil toplum tarafından benimsenen belli başlı uygulamaların kurumsal olarak sağlanmasıyla ilgili somut olarak ortaya koyan noktalardır.

Şu an için Mağusalı gençlerin en önemli sorunu açık ara işsizliktir. Katılımcıların yarısı (%51) oranında en büyük problemin işsizlik olduğunu söylemektedir.

İşsizliği uzun dönemli olarak çözecek esas politikanın Kıbrıs’taki iş olanaklarını arttıracak yeni bir yapının oluşturulması gerektiğini söyleyebiliriz.

Bu noktada mesela Mağusa İnisiyatifi’nin temel söylemi Maraş’a dönük cyprus-problem5politikalar önemli hale gelir. Üstelik yine gençlik arasında yapılan ankette Maraş’ın iade edilerek karşılığında limanların uluslararası işlevselliğe kavuşturulmasına yönelik destek %67 civarındadır. Bu da demektir ki, bu gençlik tarafından en büyük sorun olarak adlandırılan işsizliğe yönelik, maraş üzerinden bir aksiyon planı toplum tarafından beklenmektedir. Buna yönelik siyasi irade vardır. Bundan sonrası bunun gerçekleştirilmesine dönük adımlar atılması ile ilgilidir. Bundan sonrası, tamamen siyasi partilerin sorumluluğunda olan bir süreçtir.

Bir diğer ilginç nokta, karşı topluma yönelik ön yargılar ile ilgilidir. Anlaşıldığı kadarıyla ön yargılara yönelik gençlerde ciddi bir problem görünmemektedir. Mesela “Kıbrıslı Rumlar düşmanımızdır” ifadesine yönelik katılıyorum ya da çok katılıyorum diyenler %20.5’i oluşturmakta. Kalanlar ise katılmadığını ya da hiç katılmadığını dile getirmektedir. “Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler arasında hiçbir benzerlik yoktur” gibi bir ifadeye yine gençlerden %28.8 oranında destek varken, çoğunluk bu ifadeye de inanmamaktadır. Tamamen birbirinden farklı iki halk gibi anlatılan bir çok anlatı olmasına rağmen, gençlerin bunların ötesinde düşündüğü açık bir biçimde ortaya konulmuştur. “Kıbrıslı Rumların dilinin farklı olması beni tedirgin eder” şeklinde ortaya konulan bri ifadeye destek %12.1 seviyesindedir “Kıbrıslı Rumların dininin farklı olması beni tedirgin eder” gibi bir ifadeye destek ise %9.4 seviyesinde kalmıştır. “Kıbrıslı Rum biriyle evlenebilirim” gibi bir ifadeyi reddedenler %47.4 civarındayken, “Kıbrıslı Rumlarla ortak bir iş yerinde çalışmak isterim” ifadesine karşı çıkanlar %37.6 desteğe sahiptir. “Kıbrıslı Rumları kendime tehdit olarak görmüyorum” gibi bir ifadeye katılmayanlar, yani Kıbrıslı Rumları kendine tehdit olarak görenler, %26.1 oranına sahiptir. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler birlikte yaşayamaz ifadesine destek verenler de %36.2 seviyesindedir.

Gençlerin yeterince temsil edilip edilmediğine dair sorduğumuz soruda Evet deyenler %13.6 civarındayken, kendilerini en iyi temsil edenin kim olduğunu sorduğumuzda Hiçbiri cevabı %30.5 ile büyük bir etki hopeyaratmakta, ardından Genç Milletvekilleri, Cumhurbaşkanı ve Sivil toplum örgütleri gelirken, son üc sırayı siyasi partiler, milletvekilleri ve başbakan almıştır. Bu noktada, gençlerin temsil etme kapasitesi olarak son derece geride olan siyasi partilerin, hem vizyon olarak gençleri temsil etmek için alternatif politikalara yönelmesi gerekmektedir. Sosyal medya üzerinden gençlerin fotoğraflarının kullanılması gibi sembolik etkiler yerine gençlere yönelik temsiliyeti güçlendirecek olan ve barış ile ilgli politikaların eş zamanlı kurgulanacağı yapıların oluşturulması gerekmektedir. Hali hazırda gençlerin temsiliyet probleminin çözülmesi için talepleri sırasıyla şu şekilde gerçekleşmektedir. 1) Gençlik Dairesinin Güçlendirilerek tüm gençliğe hizmet etsin, 2) Gençlik bakanlığının oluşturulsun 3) Müzakere sürecine etki edecek gençlikle ilgili yapılar oluşturulsun.

Bu noktada, siyasi partilerin görevi biraz daha açık hale gelmektedir. Karar verilmesine rağmen, hala daha uygulamaya başlamamış olan derinya kapısına yönelik değerlendirmelerde de gençlerin %10.5’i konuya olumsuz yaklaştığını söylemekte yarar vardır.

Ancak en önemli nokta muhtemelen Kıbrıs sorunun çözümüne yönelik süreci de ilgilendirmektedir. Yapılan anket dâhilinde, gençlerin %78’i mevcut çözüm sürecine önem veriyor. Ancak “iki tarafın uzlaşmaya vardığı bir anlaşmanın referanduma götürülmesi halinde cevabınız ne olurdu” sorusuna “EVET” oyu verecekler %27.6, HAYIR oyu verecek olanlar %18.8, Kararsız olanlar %35.2 Cevap vermek istemeyenler ise %18.3 oranındadır.

Bu gençliğin konuyla ilgili yeteri kadar bilgiye sahip olmadığına işaret etmektedir. Kıbrıs’ta uygulanacak bir planın yaşayabilir ve gençler için olumlu bir sonuç vereceğinin anlatılması bu sebepten dolayı gereklidir. Bu noktada sivil toplum ve siyasi partilerin daha anlamlı mesajlar vermesi konuya dair insanların korkularını azaltacak çalışmalar yapması son derece önemlidir. Bu toplumlararası anlamda çözüm ve yeniden yakınlaşma süreçlerine siyasi partilerin yapacağı önemli katkılardan biri olarak görülebilir.

Son olarak bir de askerlik mevzusunu vardır. Ankete katılan ve askerlik yapmakla mükellef erkek katılımcılara sorulan sorularda, askerlik yapanların %45’i askerlik yapmak konusunda gönüllü olduğunu ortaya koymuştur. Askerlik yaptıktan sonra, bunun faydalı olup olmadığı sorulduğunda katılımcıların %41.4’ü fayda gördüğünü söylemiştir. Vicdani ret hakkıyla ilgili olarak fikirlerini sorduğumuzda ise daha çarpıcı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Mesela daha önce askerlik yapanlara zorunlu kamu hizmeti gibi bir hakkınız olsaydı yine de askerlik yaparmıydınız ? diye sorduğumuzda %43.9’u EVET derken %56.1 i yapmazdım şeklinde cevap vermiştir. Askerlik yapmayanlara sorduğumuzda ise askerlik yerine kamu hizmeti yapardım diyenlerin oranı %57.7’e yükselmektedir. Vicdani ret hakkının tanınmasını destekleyenlerin oranını sorduğumuzda ise, sonuç %58 civarındadır. Yani ankete katılanların yarısından fazlası bu hakkı desteklemektedir.

Bu noktada, askerlik konusuyla ilgili atılacak adımların kendi toplumumuza ve öteki topluma yönelik de demokratikleşme ve barış mesajları göndereceği için bir an evvel ele alınması gerekmektedir. Bugün hala daha askeri bölgelerin önünde fotoğraf çeken vatandaşların 5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası alabileceği yasalar ile yönetilmekte olduğumuzu hatırlatmak isterim. Bugün buna dair herhangi bir gelişmenin ve değişikliğin yapılmamış olması dahi, siyasetin çözüm süreci ve yeniden yakınlaşma ile ilgili konularda ne derece geride kaldığını göstermektedir. Bu noktada siyasi partiler, sivil toplumu rakibi değil onu besleyecek ve toplumsal diyalogu güçlü kılacak kurumlar olduğunu anlamalıdır. Ancak böyle bir ilişki kapsamında, anlamlı bir siyaset oluşabilir. Tersini yapan siyasi partilerin, örgütlü yapıları kapsama kaygısıyla hareket etmesi, bugüne kadar yeni yapılar yaratmaktan ve var olanları etkisizleştirmekten başka bir işe yaramamıştır. Bu yüzden siyasi partiler ile sivil toplum arasında anlamlı bir diyalog ortamının oluşturulması şarttır. Bugün bu yapılan etkinliğin bunun için bir başlangıç olmasını umut ederim.

 

Mertkan Hamit

* Bu konuşma Mağusa Gençlik Merkezi’ni temsilen 25 Aralık 2015 tarihinde gerçekleştirilen panelde yapılmıştır.

 

‘Mağusa turizmi’ için proje hazır, ancak GÖZLER BARİKATTA

9 Eylül tarihinde Yeni Düzen gazetesinde yayınlanan röportaj… Derinya Kapısı’nın önemi ile ilgili belli başlı noktalara odaklanıyor…

‘Mağusa turizmi’ için proje hazır, ancak GÖZLER BARİKATTA

Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için Derinya Kapısı’nın açılması gerektiğine vurgu yaptı, Mağusa için Kuzey’den ve Güney’den iki derneğin birlikte yürüttüğü “Renewal projesini” YENİDÜZEN ile paylaştı: “Üretim, kalkınma ve sürdürülebilirlik için proje hazır”

• “UNDP-ACT tarafından desteklenen Renewal projesi teknik anlamda genişletilmiş Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışıyoruz. Bu kapsamda, verilere dayanarak Derinya kapısının iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacağını öngörüyoruz”

• “Turizme yönelik daha stratejik bir çalışma yapıyoruz. Mağusa’da turizmin gelişmesinde engel olan temel bulgularımız sınırlı yatak kapasitesi, olmayan kent planı, sınırların olması gibi noktalar. Ayrıca anlamlı bir turizm stratejimiz de yok. Bu eksiklikleri gidermek amacıyla çok boyutlu bir strateji oluşturduk.”

• “Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık”

• “Derinya turizm haritasında yoktu. Biz yarattığımız yeni güzergahta Derinya’dan Salamis’e kadar olan genişletilmiş Mağusa bölgesini tek rota haline getirdik. Protoras / Ayianapa’da yaşayan turistlerin Derinya – Mağusa – Mormenekşe güzergahında tam gün geçirmesi, Girne’deki turistlerin ise Derinya’ya gidebileceği bir plan çizdik.”

• “Güneyden ve kuzeyden onlarca operatör ile görüştük ve tümü bu güzergahta iş yapmakta niyetli olduğunu söyledi. Hatta güneyde kış turizmi yapan bazı operatörler kasım ayı itibariyle bunu uygulamak istiyor”
Didem MENTEŞ

Kıbrıs’ın kuzeyinde ve güneyinde eş zamanlı eylem yapılarak, geçişlere açılması için ortak çağrıda bulunulan Derinya Kapısı’nın ekonomiye katkı sağlayacağı noktasında sivil toplum örgütleri projeler geliştiriyor. Kapının açılması yönünde çıkan pürüzlere rağmen sivil toplum örgütlerinin, iktidarlar olmadan da bir şeyleri değiştirebileceğine inan Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için Derinya Kapısı’nın açılmasının önemine değindi.

Mağusa ekonomisine yönelik UNDP-ATC destekli Renewal isimli bir proje üzerinde çalışıldığını vurgulayan Hamit, kendisinin de danışmanlık yaptığı projenin, kuzeyden MASDER, güneyden de Anagennisi derneklerinin işbirliğiyle ortaya çıktığını söyledi.

Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıldığını anlatan Hamit, gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışmaların sürdüğünü aktardı.

Turizme yönelik ise daha stratejik bir çalışma yapıldığını anlatan Mertkan Hamit, proje kapsamında yerel iştirakçilerle (rehberler, belediye, dernekler, esnaf) ile beraber çalıştıklarını aktardı.

Hamit, amacın geleneksel kitle turizminden, genişletilmiş Mağusa bölgesini deneyimsel turizmin merkezi haline getirmek olduğunu vurguladı.

Hamit, “Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık. Bütün gününü alanda geçiren biri olarak açık yüreklilikle söylüyorum, böyle bir hava yaratılmışken güvenlik bahaneleri sunmak ve kapının açılmasıyla ilgili bahaneleri artık sadece saçmalık olarak görüyorum” şeklinde yorumladı.

Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Derinya Kapısı’nın açılmasının önemine vurgu yaparak, iki toplumlu yürütülen Renewal projesini YENİDÜZEN ile paylaştı.

——————————————————————————————————

“Asker deyip konuyu kapatmamak gerek. Çünkü siyasetin başladığı nokta buradadır”

• YENİDÜZEN: Mağusa’dan bakınca iki toplumlu ilişkilerin durumu ne ?
• M.HAMİT:
Mağusa son yıllarda iki toplumlu yakınlaşmanın merkezi rolünü oynadığına inanıyorum. Bunun birçok sebebi olabilir. Ancak benim için açık olan Mağusa’nın, kuzeyi ve güneyini de kapsayacak biçimde gelişen organik sivil toplum hareketine sahip olmasıdır. İki toplumlu çalışmaların merkezinde gibi görünen ara bölgelere hapsedilmek yerine, insanların hayatlarına dokunan bir biçim aldığı için son derece önemli. Buradaki kıyaslama hali hazırda Lefkoşa’da var olanı değersizleştirmek için değil ancak ortaya çıkan iki toplumlu işbirliğinin niteliği ile ilgili farklılığı ortaya koymak için yapıyorum.

• YENİDÜZEN: Bahsettiğiniz farkı önemini daha fazla açar mısınız ?
• M.HAMİT:
İktidar olmadan bir ülkeyi, bir kenti, bir şeyleri değiştirmenin mümkün olduğuna  inanıyorum. Mağusa İnisiyatifi, MAGEM gibi örgütlerin, kendi adına örgüte dahil olmadan çalışan insanların geniş bir Mağusa bölgesinde işbirliği ile siyasete yaklaşımı farklılaştırdığını yaşıyoruz. Dünya haritasında minicik bir noktayı eğer dünyanın farklı yerlerinden gazeteciler gelip bir şeyler yazmak istiyorsa, diplomatlar toplantı yapmak için Mağusaya geliyorsa ve tüm bunları yaparken Mağusa İnisiyatifi ile temas kurmak istiyorsa burada bir şeyler oluyor demektir.

YENİDÜZEN: Yerel olarak bir şey başarıldığına inanıyor musunuz ?
• M.HAMİT:
İktidar olmadan bir şeyleri değiştirdiğimizi Derinya kapısı konusunda yaşadık. Bugün Derinya kapısının açılmasına kim karşı geliyor? Sokakta bütün siyasi partiler vardı. Birçok sivil toplum örgütü vardı. Esnaf kepenk kapattı. Esnafın en son ne zaman kepenk kapattığını hatırlıyor musunuz? Bir araya gelmesini hayal etmediğiniz gruplar ortak bir biçimde yalın bir talebi ortaya koydu: Derinya Kapısı Açılsın! Bu kadar basit bir şey. Üstelik sadece kendi kendimize yapmadık bunu, kuzeyi örgütlediğimiz gibi güneyle de beraber çalıştık. Birkaç sembolik kişi değil kitleler olarak kapının iki tarafında eş zamanlı eylem yapıldı. Zaten açılacaktı, o yüzden herkes katıldı deyip değersizleştirmek isteyenler oldu. Oysa ki durum öyle değil. Oluşan baskı liderleri adım atmaya ittiği artık ortada. O kadar kolay bir karar olsaydı, iş de sonuca bağlanırdı. Şimdi pürüzler var.

Pürüzü kim çıkarıyor ?
• M.HAMİT:
Asker. Ancak asker deyip konuyu kapatmamak gerek. Çünkü siyasetin başladığı nokta buradadır. Eğer demokratik bir yerde yaşıyorsak, hukukun üstünlüğü varsa, siyasilerin de bu noktada gerekli pozisyonlarını netleştirmesi gerek. Şimdi demokratikleşmenin mücadelesini verdiğini söyleyen parti iktidarın ortağı ancak asker “hayır” dediğinde aynı partinin başkanı çıkıp “Askerin hassasiyetlerinden” bahsediyor. Bu nedir? Bunu anlamak benim için mümkün değil. Hem barış, demokrasi deyip hem de askerle saf tutmak ne pragmatizmle ne de kurnazlıkla açıklanabilir. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’yı rahatlatmak için yapılmış bir hamle yapıldığı düşünülüyorsa o da yanlış. Çünkü Derinya kapısı mevcut güzergâhında açılamadığı sürece yine zarar gören öncelikle Kıbrıslı Türk liderliği olacak. Eğer CTP çözüm ile ilgili samimiyetini ortaya koymak, Mustafa Akıncı’ya destek olmak istiyorsa ilk önce kendi gidip bu konuda halkın talebini savunurdu. Böylelikle Mustafa Akıncı’da halkının liderliğini yaptığı için askerin hassasiyetlerine değil, halkın ihtiyaçlarına yönelik hareket etmesi gerektiğini ortaya koyacak alana da sahip olurdu. Tam tersi böyle niyetlere hizmet etmiyor. Tabi tüm bu söylediklerim, hukukun üstünlüğünü var saydığımızda geçerlidir. Birileri çıkar  “zaten öyle bir şey yok. Bu koşullar işgal koşullarıdır o yüzden ben askerin dediğini yaparım, halkın iradesi de beni ilgilendirmez” derse, o zaman adadaki barış mücadelesinin yöntemi de değişir.  Mağusa İnisiyatifi olarak adadaki verilecek mücadelenin çok taraflı olduğuna inanıyoruz. Ne askeri işgal var deyip, demokratikleşme ile ilgili yöntemler uzaklaşmak tek başına yeterlidir, ne de kuru bir pragmatizm belirleyip meseleyi sadece bir diplomatik oyun olarak görmek anlamlıdır. Bu ülkede özlenen çözüm kolay gelmeyecek, bunu biliyoruz ancak liderlik mümkün olanı başarabilmektir, zor olanları ortaya koyup hiçbirşeyi yapmayanlar bu ülkeyi bölmek isteyenlerdi. Açık yüreklilikle niyet ortaya konulsun amaç bölmek mi birleştirmek mi. Biri çıkar da doğru olan şeyi, askerin veya başka ülkelerin çıkarlarına göre filtrelediği sürece kim iyi niyetine inansın, neden inansın?
Derinya kapısı konusunda hassasiyetler Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar için de tektir. Alternatifi yoktur. Toplumun iradesi ile yapılacak olanı yapmalısınız. Ya da toplumun iradesi sizi fırsat bulduğunda günahlarınızla mahkum eder. Bence mesele bu kadar basit.

“Derinya Kapısı iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacak”
• YENİDÜZEN: Derinya Kapısı gerçekten Mağusa için ekonomik olarak bir getiri sağlayacak mı ?
• M.HAMİT:
Tabi ki. Bununla ilgili olarak ciddi bir çalışma içindeyiz, ekonomik boyutuyla ilgili çalışmalar Renewal isimli proje üzerinden gerçekleşiyor. Proje, kuzeyden MASDER (Mağusa Suriçi Derneği) güneyden Anagennisi isimli derneklerin işbirliğinde ortaya çıktı. Özet olarak projeden bahsedecek olursam, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP-ACT) tarafından desteklenen Renewal projesi teknik anlamda genişletilmiş Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışıyoruz. Bu kapsamda, verilere dayanarak Derinya kapısının iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacağını öngörüyoruz. Üstelik bu öngörüyü yaparken, bir adım daha atıp iki taraftaki esnafı piyasa anlayışına terk etmek istemiyoruz, bu öngörüye dönük olarak esnafı ve işletmeleri de hazırlıyoruz. Onlarla da yoğun bir biçimde çalışıyoruz.
• Turizme yönelik daha stratejik bir çalışma yapıyoruz. Bana göre Mağusa’nın geleceği turizmdedir, kapının açılması etrafında tabanda oluşan bu siyasi, ekonomik ve sosyal beklenti ise ileriye dönük ortaya çıkacak olumlu resmin ilk adımıdır.

• YENİDÜZEN: Turizme yönelik çalışmada kimler çalışıyor ?
• M.HAMİT:
Ben şu an bu projede yerel danışman olarak çalışıyorum. Proje ekibinde çalışan 2 Kıbrıslı Türk 2 Kıbrıslı Rum arkadaşımız var. Turizm boyutuyla kapsamlı bir biçimde ve yerel iştirakçilerle (rehberler, belediye, dernekler, esnaf) beraber çalışıyoruz. Turizm bacağını daha önce Kıbrıs Turizm Organizasyonu’nun direktörlüğünü yapan bir arkadaşımız Phoebe Katsouri dışarıdan danışman rolünde yapıyor.

• YENİDÜZEN: Turizm bacağının içeriği ne ?
• M.HAMİT:
Mağusa’da turizmin gelişmesinde engel olan temel bulgularımız sınırlı yatak kapasitesi, olmayan kent planı, sınırların olması gibi noktalar. Ancak tarihi eserler, deniz ve insanların turizme dönük bir şeyler yapma isteği ise güçlü yanları. Ayrıca anlamlı bir turizm stratejimiz de yok. Bu eksiklikleri gidermek amacıyla çok boyutlu bir strateji oluşturduk. Öncelikle taraflar arasında işbirliğinin öneminin farkındayız bu yüzden genişletilmiş Mağusa bölgesi için ortak bir gezi rotası hazırladık. Uzun zamandır güneyden kuzeye gelen turistler için Mağusa bir durak noktasıydı ancak geçirilen süre sınırlıydı, Derinya ise turizm haritasında yoktu. Biz yarattığımız yeni güzergahta Derinya’dan Salamis’e kadar olan genişletilmiş Mağusa bölgesini tek rota haline getirdik. Protoras / Ayianapa’da yaşayan turistlerin Derinya – Mağusa – Mormenekşe güzergahında tam gün geçirmesi, Girne’deki turistlerin ise Derinya’ya gidebileceği bir plan çizdik. Güneyden ve kuzeyden onlarca operatör ile görüştük ve tümü bu güzergahta iş yapmakta niyetli olduğunu söyledi. Hatta güneyde kış turizmi yapan bazı operatörler kasım ayı itibariyle bunu uygulamak istiyor. Gelecek yılın yaz turizminde ise güneyden bu güzergaha talebin yoğun olacak. Bu iyi niyet talebi değil, milyonlarca turist getirme kapasitesine sahip operatörler bu yönde istekli. Operatörlerin iştahı biraz da Derinya Kapısı açılınca maliyetlerin düşmesiyle kabarıyor. Bu yüzden Derinya’dan yolu uzatmadan doğrudan geçmek çok önemli. Bu noktada Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için alan turizmse, bu alanı açacak olan şey de geçişin kolaylaştırılmasıdır.
Tabi  bu çalışmada sadece operatörlere odaklanmıyoruz. Aynı zamanda turist rehberlerine yönelik de çalışmalar yapıyoruz. KITREB ile temas halinde eğitim programı başlatıyoruz. Kuzey – Güney arası turizm ilişkilerinde rehberlerin ortak eğitim alarak, sorunların üzerinden gelmeyi hedefliyoruz. Amacımız geleneksel kitle turizminden, genişletilmiş Mağusa bölgesini deneyimsel turizmin merkezi haline getirmek.

“Deneyimsel turizm”

Deneyimsel turizm, ziyaretçilerin bölgeyi kendi başlarına keşfetmelerini mümkün kılan, yerel insanlarla kaynaşmalarına olanak yaratan bir yöntem. Esnafın birbiri ile rekabet edip, birbirini alt etmesi üzerine değil, işbirliği yaparak yeni sinerji alanları yaratabileceği bir yöntem. Böylelikle turist sadece bir kez değil, aynı istikamete birçok kez gelmek isteyebileceği bir yöntem. Kitle, deniz, kum yerine deneyimsel turizm bölgenin ekolojik, tarihi yapısıyla da uyumlu bir turizm biçimi.

Rehberlere yaptığımız gibi Mağusa ve Derinya esnafına da bu konuda eğitim veriyoruz. Onlarla bu vizyonu oluşturup, ihtiyaçlarına yönelik destek sağlıyoruz. Bu ürün geliştirme, pazarlama, danışmanlık veya sosyal medya tanıtım desteği de olabilir. Tüm bunları eş zamanlı olarak yaparak turistler için tam bir deneyimin yaşatılması için hali hazırda herkes birbiriyle dayanışma içinde çalışıyor. Kadın derneklerinin üretimlerini turizmin bir parçası haline gelebileceği bir alan yaratmaya çalışıyoruz mesela. Yaş, cinsiyet, sınıfsal katmanları kapsayan bir ekonomik işbirliğinden bahsediyorum.  Bence bu Kıbrıs’ta çok alışık olmadığımız bir biçimde yaratılmış bir işbirliği ekonomisi. Üstelik hem toplumdaki farklı katmanları, hem iki toplumu bir araya getiriyoruz.
Tüm çalışmaları yaparken, Derinya kapısındaki meseleye takılıyoruz. Şimdi tüm bu ekonomik, sosyal faktörlerden sonra çıkıp tepeden biri gelip askerin hassasiyetlerinden bahsediyor. Sarfedilen çabayı görmeden, bilmeden boş biçimde alternatifler üzerine konuşanlar var. Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık. Bütün gününü alanda geçiren biri olarak açık yüreklilikle söylüyorum, böyle bir hava yaratılmışken güvenlik bahaneleri sunmak ve kapının açılmasıyla ilgili bahaneleri artık sadece saçmalık olarak görüyorum.

5 Soruda Kuzey Kıbrıs Seçimleri…

5

Soruda Kuzey Kıbrıs Seçimleri ?

1

İlk turda hangi adaylar ön plandaydı ?

 hqdefault (3)

İlk turda 4 aday ön plandaydı. İlk turun sonuçlarına göre bu 4 aday şu şekilde sıralandı

1- Derviş Eroğlu 28,5

2- Mustafa Akıncı 26.92

3- Sibel Siber 22.54

4 – Kudret Özersay 21.23

Adayların profillerinin ele alınarak yazılan ve kimin kimin adayı olduğuna yönelik kısa bir yazı burada var ( https://ekopolitix.net/2015/04/17/kim-kimin-adayi/ ) ancak özet olarak şöyle diyebiliriz

Derviş Eroğlu: KKTC içindeki çıkar ilişkilerine dayalı yozlaşık sistemin devamlılığını taahhüt eden kişidir.

Sibel Siber: CTP tarafından desteklenmiş olan, stratejik bir tercihti, genel olarak bir yenilenmeyi temsil ediyor olsa da altı yeteri kadar iyi doldurulamamış olduğundan ikna edici bir seçenek olmamıştır.

Kudret Özersay: farklı siyasi görüşlere sahip birçok kişiyi bir potada buluşturması, sivil toplum ve siyasi temsilcilik / müzakerecilik yetkilerine rağmen TC’nin hariciyesinin arzuladığı adaydır.

Mustafa Akıncı: genel anlamda statüko karşıtlığı ile çözüm ve federasyon iradesini temsil eden kanadın desteğini almıştır.

2

Eroğlu Neden Kaybetti ?

1267

Birçok sebebi olabilir. Öncelikle Eroğlu siyaseti ne genel geçer bir apolitizme (kudret özersay gibi) ne de derin bir sağ ideolojik noktaya (denktaş gibi) dayanır. Eroğlu’nun temel gücü maddi ve manevi destek karşılığında iradeye hakim olmaya dayanır. Bu açıdan 1974 sonrası siyasi iradeyi adam kayırma, rant dağıtımı, devlette iş gibi statükoyu güçlendirecek araçlara dayanır. Eroğlu’nun hiçbir zaman neoliberal bir sağ alternatif olma gibi bir kaygısı da olmamıştır çünkü yarattığı rant düzeni buna da karşıdır.

Gücü kuru ve kaba bir milliyetçiliğin yanında rant ilişkilerinden alan bu sistem, bir taraftan 1974 sonrası Türkiye’den gelen insanların hassasiyetlerini sömürerek varlığını devam ettirebilmiştir.

Uzun süre başkanlığını yaptığı UBP’den de ikinci tur telaşında gelen tepki öncelikle ‘Akıncı kazanırsa Türkiye’den gelen insanları yerinden edecek’ şeklindeydi. Ardından karşıtlarına ‘vatanı satanlar’ denilmiştir. Son olarak Türkiyeye mesaj vermek adına Türkiye’deki muhafazakar iktidarın iç çatışması Erdoğan / Fetullah Gülen arasındaki çatışmayı Akıncıya yıkmak hedeflenmiştir. Bu noktada Akıncı’nın Fethullah Gülen tarafından desteklendiği iddiası ortaya konulmuştur. Eroğlu’nun bu anavatancı siyasetinin artık sadece sol değil sağ seçmen tarafından da kabul görmemesi önemli bir sebep olmuştur. Yani Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı bir koloni olarak idare etmesindeki rahatsızlık olmuştur.

Bu yüzden Eroğlu aslında irade değil bir ‘iradesizlik’ göstergesi olduğu için kaybetmiştir. Aynı şekilde Kudret Özersay sağ içinde ‘irade gösterebilen sağ’ olabileceği için ciddi bir oy kazanmıştır.

3

Akıncı Neden Kazandı ?

akinci

Birçok neden söylenebilir ancak Mustafa Akıncı ile ilgili tartışmasız en önemli özellik iradeyi temsil etmesiydi. Bununla ilgili olarak seçmenin gözünde sınavı ise seçim sürecinde verdi. Seçim süreci başladığında dört boyutlu çözüm odaklı siyaset vizyonunu ortaya koyduğunda birçokları için ‘maraş’ konusu tehlikeli bir meseleydi. Maraş’ın liman ve hava alanı karşılığında açılması bir al-ver sürecinin dışında güven arttırıcı önlemler paketi olarak görmesi ve bunu son güne kadar sürdürmesi aslında dediğini yapacak bir aday olduğuna dair görüşü güçlendirdi. 5 yıldan sonra siyasi iradeyi yansıtacak liderin seçilmesi önem kazandı.

Özellikle ikinci turda bir diğer önemli nokta ise Akıncı’nın federalist duruşuna olan güvendi. Bu özellikle Kıbrıs’ta barış söylemine inanan ve 2004 yılında %65 oranında irade sergileyen seçmeni ikna eden bir noktaydı. Her ne kadar da 2004 yılında mobilize olan kitlelerin tercihi Mustafa Akıncı olmamış olsa da toplumlararası ilk işbirliğini Lefkoşa Belediye Başkanı olduğu 1978 yılında Lefkoşa Rum Belediye başkanı Lellos ile gerçekleştirmişti.

Belki de en önemli nokta ise geniş sol koalisyon oldu. Özellikle son bir haftada oy oranının 26.9’dan %60.50’a çıkarılmasında CTP kitlesinin desteğinin önemini vurgulamakta yarar var. Seçim kaybetmesine rağmen, seçim değerlendirmesini bir sonraki haftaya bırakıp, seçim süreci boyunca tüm zıtlaşmalara rağmen Akıncı’ya aktif destek verilmesi kararı CTP’nin tarihi kararlarından biri olmuştur. Aslında çözüm siyasetinin hala daha Kıbrıs Türk ilericileri arasında ana birleştirici unsur olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır.

4

Bu kadar değerlendirmeden sonra, Mustafa Akıncı’nın seçilmesi umut verici bir gelişme mi?

hope

Tek kelime ile: ‘EVET’

Bonus Soru

5

Türkiye bu gelişme karşısında çözüme katkı sağlar mı ?

Hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar için ortak soru bu. Acaba Türkiye adadaki çözüm iradesini ciddiye alarak uygun adımlar atabilir mi ? Haziran’da Türkiye’de genel seçimler var. O zamana kadar Türkiye’nin seçimlere odaklanacak olması karar alıcı bir politika üretmesini engelleyebilir.

Derkeeeeeennnn….

Recep Tayyip Erdoğan’ın şu açıklaması karşıma çıktı :

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan: Pazar günü KKTC Cumhurbaşkanlığı’na seçilen Mustafa Akıncı’dan, “Yavru vatan değil, kardeş ülkeyiz” sözlerine “Ağzından çıkanı kulağı duymalı” diyerek sert tepki gösteren Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a anında yanıt geldi.

Ve Mustafa Akıncı’nın şu açıklaması :

“Ben şunu söylemek istiyorum. Dün sonuçlanan seçimler, benim programımı, düşüncelerimi ve paylaştıklarımı halkıma anlatarak, halkımın onay verdiği düşüncelerdir. Neden rahatsız olunuyor, iki kardeş ilişkisinden anlamakta zorlandım. Yavrunun büyümesini istemiyor mu Türkiye?

Biz hep yavru mu kalalım, ayaklarımızın üzerinde durmasını beceremeyelim mi? Artık yetişkin bir ülke olmayalım mı? Söylediklerimin arkasındayım. Sadece kulaklarımla duymuyorum, kalbimle de beynimle de konuşuyorum. Söylediklerim inandıklarımdır, doğru olandır.

SONUÇ OLARAK

cevap-akinci-profile

Mertkan Hamit

Email: mhamit@gmail.com

twitter: www.twitter.com/mertkancyp

facebook: www.facebook.com/mertkancyp

Kim – Kimin Adayı?

2 Gün sonra bu saatlerde seçim sonuçlanmış olacak. Kararsız seçmen için özet olarak adayları gözden geçirmekte yarar var.

Derviş Eroğlu: Sistemin adayı

1267

KKTC’nin kendine özgü sistemi temelde yolsuz çıkar ilişkilerine dayanır. Eroğlu’nun seçilmesi ‘Bizim çocuğa da bir kırsal alan arazisi’, ‘yeğene da bir memur işi’ sistemini temsil eder. Bu noktada bu adayın etrafında en çok yoğunlaşan kitleler sistemden en çok faydayı kazananlar…

 

 

 

 

 

 

 

Sibel Siber: Partinin adayı

basbakan-sibel-siber-14055

CTP-BG stratejik olarak tercih yaptı ve ön plana çıkardığı adayı partinin dışına seslenebilecek biri olarak belirledi. Bu CTP’nin merkeze kayan siyasi anlayışından memnun olmayanların ancak CTP’ye oy verenlerin ise kopuşuna neden oldu. Sağ seçmenin partinin adayı Sibel Siber’e istenilen yakınlığı göstermemiş olması sağdan, sol seçmene hitap etmemesi de soldan oy kaybına neden oldu . Önemli bir stratejik tercih yapıldı, ancak istenildiği sonuçları yaratmadı. Sibel Siber sadece ‘partinin ve partilinin adayı’ olarak kaldı. Bu seçim ‘Napalım gardaş partinin kararıdır’ üzerinden savunma yapmanın sonunu getirdi gibi…

 

 

Kudret Özersay: Elçiliğin adayı

Kudret_Özersay_(cropped)

Zamanında  ‘çıt çıt çıt twitter’ diye eleştirilen özel temsilci daha sonra baş müzakereci olan Kudret Özersay önce #toparlandi sonra aday oldu. Sivil toplum üzerinden birincil ağını oluşturduktan sonra şimdi beklenenin üzerinde oy desteğinin ardından son müdahalelerle elçiliğin göz kırptığı isim olarak görülüyor. Bir tarafta UBP’li Belediye başkanlarının açık desteği, diğer tarafta elçilik oylarının yönlendirilmesinin mümkün olduğu bölgelerdeki yoğun bayraklı afişli reklamları Kudret Özersay’ın elçiliğin istediği kişi olduğunu doğruluyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

akinciMustafa Akıncı : Halkın adayı

Siyasetin içinde uzun yıllar bulunmuş olması, bu sürede oluşturduğu dolaylı veya doğrudan ilişkiler Akıncıyı seçimde parti mensubu olmayanların en çok benimsediği aday olarak ortaya çıkardı. Sağdan ve soldan ciddi destek görmesinin yanı sıra, sivil toplum örgütleri ve birçok akademisyenin de desteğini alan Akıncı, halkın adayı olarak seçmenin ilgisini çekiyor. Özellikle seçmenle ve genel anlamda kitleyle kurduğu ilişkinin samimi görülmesi Akıncı’nın güçlü tarafı oldu.

 

Bonus:

Arif Salih Kırdağ: Mehmet Ekin Vaiz’in adayı

hqdefault (2)

Arif Salih Kırdağ neredeyse her seçimde aday oluyor. Ancak ‘Yeni Dünya’ kampanyası bana göre son derece eğlenceli… Galiba seçimin en renkli tarafı da Arif Salih Kırdağ’ın kampanyası oldu. Bu noktada siyasete kattığı renkten dolayı teşekkür etmek şart!… Tabi bir de en başarılı reklam videosunun sahibi olduğunu söyleyelim…

 

 

 

 

 

En başarılı video: Yeni Dünya Yeni Lider

En heyecan verici video:

En yorumsuz! video: 

 

Duyduun? ‘Mustafa Akıncı KKTC Tanıtılsın’ Demiş!!!

Yaptığı hatadan ders alan, bunun üzerinden ileriye yönelik bir vizyon koyabilen kişiyi eleştirmek adına geçmişiyle ilgili belgeler bularak o kişiye karşı kanıtlar ortaya koymak o insanı daha zayıf kılmaz. Aksine, bu davranışı yaptığı yanlıştan dönebilen daha erdemli bir kişi olduğunu gösterir.

Duydun mu? ‘Mustafa Akıncı KKTC Tanıtılsın’ Demiş!!!

8 Mart Emekçi Kadınlar Günü yürüyüşündeyken bir arkadaşımdan ‘yorumun nedir?’ diye bir mesaj geldi. Mesajı gönderen arkadaşım CTP’de yerel ölçüde yetkili, fikir ayrılıklarımız olan konular olsa dahi diyalog kurabildiğimiz biriydi. Yorumlamamı istediği mesaj 1999 yılı 8 Şubat tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmış Bakanlar Kurulu kararlarının olduğu Dış Politika ile İlgili Hükümet Açıklamasından bir alıntıydı. Alıntılı bölümde ‘Hükümetimiz, bu bilinçle KKTC’nin bağımsız kimliğinin güçlendirilip yaşatılması ve uluslararası alanda tanınması için her türlü çabayı harcayacağını Hükümet Programında belirtmiştir’ şeklinde bir ibare vardı.

Malum önümüzde seçimler var. Ben seçimden bir süre önce ilk turda oyumun Mustafa Akıncı’ya yönelik olacağını söylediğimden, benim de siyasi anlayışımı bildiğinden attığı yorumla mesajı dolaylı olarak fikrini bir daha değerlendir anlamına geldiğini farz ediyorum. Siyasi olarak düşüncelerimi bildiğinden, KKTC’yi tanıtacağını ilan eden bir hükümet programının altına imza atmış olan birini nasıl olur da Cumhurbaşkanı olarak destekleyebilirdim?

Aslında yorumum basit: ‘Evet KKTC’nin tanıtılması olmayacak duaya amin demektir. Saçmalıktır. Federalizme inanan biri için kabul edilmez birşeydir. 1999’da kktcye inanmaya olanak var mıydı bilemem ama bugün bunu söyleyecek siyasetçi kalmamış hepsi ona göre dillerini değiştirmiştir bu da o zaman yapılan beyanatın ne kadar gereksiz olduğunu ortaya koymaktadır…’ Fakat yorumda esas niyetin bu cevabı duymak olmadığı, ‘neden sibel siber değil de akıncı’ olduğuna gidecek olan bu konuşmayı, tekrar tekrar yapmamak adına cevabımı buradan paylaşmayı uygun buldum. Umarım bu meseleyle ilgili yazacağım ilk ve son kapsamlı yazı olacaktır.

Ancak, başlamadan önce kısa bir hatırlatma yapmakta yarar var:

Bahsi geçen açıklama 8 Şubat 1999 tarihinde, yani ben 12 yaşında olduğumda gerçekleşmişti. Benim böyle bir bilgiyi hatırlamam mümkün değil. Ancak bildiğim bir şey var. Bahsettiğimiz dönem 1999 – 2001 dönemi arasında UBP ve TKP koalisyon hükümetinin olduğu dönem olması. Biraz geçmişle ilgili detayları araştırdığımda, Derviş Eroğlu Başbakan, Mustafa Akıncı da Başbakan Yardımcısı ve Turizm Bakanı olduğunu buluyorum. O dönemki hükümette ağırlıklı olarak UBP’lilerden oluşan bir bakanlar kurulu vardı. Bakanlar Kurulu’nde işlerin nasıl çalıştığına dair doğrudan bir fikrim yok. Ancak aklın yolu Dış Politika konusundaki açıklamanın taslak metninin Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanacağını söyleyebilir. O dönem Dış İşleri ve Savunma Bakanlığı var ve bu görevi Tahsin Ertuğruloğlu yerine getiriyordu. Tahsin Ertuğruloğlu UBP tarafından bakan yapılmıştı. Bu durumda aslında Dışişleri tarafından hazırlandığını varsaydığımız bu açıklama, Başbakan yardımcısı tarafından imzalanmıştı. Şimdi buradaki açıklamaya tamamen inanabilir veya sadece imzalamak durumunda kalabilir. Buna dair yorumumu en sona bırakıyorum. Ancak buradan açıklanması gereken bir mesele daha var. Bu belge soldan kaybedilen oyları geri getirir mi ? Ya da bu belgeyi okuyan biri çok etkilenip, madem öyle oyumu bu adaya vermeyeyim diyebilir mi ?

İlk önce cevabımı söyleyim: Hayır.

Hayır dememi sebepleriyle açıklayacağım. Benim ortaya koyacağım bu sebepler, bir tarafta siyasi parti üyesi olmayan ancak siyasetle yaşayan birinin gözlemleriyken, aynı zamanda da bu ‘gördün mü be akıncı ne dediydi zamanında’ denilerek oy yönlendirmeyi hedefleyen ucuz yöntemin neden büyük etki yaratamayacağını düşündüğümü açıklayacaktır.

Detaylara geçmeden bir nokta daha vurgulamakta yarar var. Nihayetinde toplum lideri seçeceğiz ve meşru olarak temsil edilecek bu makamda yaklaşımım öncelikle Eroğlu’ndan kurtulmak. Bu durumda oy verme hakkına sahip bir vatandaş olarak stratejim belli : ‘ilk turda inandığım adaya, ikinci turda kurtulmak için Eroğlu’nun karşısındaki adaya oy vermek’

Şimdi gelelim detaylara…

Bana göre bu belge anlamsız çünkü şu an siyasette ciddi bir eksen kayması yaşıyoruz. Hızlı bir biçimde sağa doğru dümen kırıyoruz. Federal istenci sulandırıyoruz. Bu benim rahatsızlığım ve maalesef meclis içindeki siyasi partilerde önde görünen kişiler bu eksen kayması sayesinde var oluyor. Siyaset ekmek kapısı olunca, bu kişiler de tam gaz bu dönüşüme dahil oluyor. Bu noktada bu belgenin aynısı olmasa da, benzerleri her gün dile getiriliyor. Özellikle Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan onlarca açıklamada, ne barışçıl bir dile yer verilmemektedir. Kısa zaman önce kurtulmaya çalıştığımız ‘Derviş Eroğlu ile müzakereler konusunda uyum içinde çalışıldığına yönelik beyanat dahi yapılmıştı…

Ancak bu sağa kırma meselesinde sözüm CTP adayına değil, derdim daha geniş çerçevede siyasete dair.

Başka bir noktadan yaklaşalım. Bugün meclisteki tüm siyasi partilerin ‘iki bölgeli iki toplumlu federasyonu’ benimsiyor. Federasyon üzerine ahkam keserken, Annan Planı oylamasından beridir federasyon ve federal yaşama, federal kültüre dair bir adım atmış değiliz. Federasyonun siyasi partiler tarafından ‘sözde’ benimsenmesi de maalesef siyasetin merkezini sola yakınlaştırmadı. Tam tersine federasyon istemekle, istiyormuş gibi görünmek arasında akıl karışıklığının oluşmasına neden oldu.

Söz konusu 1999 – 2001 hükümeti olunca, söz konusu hükümetin programını inceledim. KKTC’yi tanıtma hedefinde olan UBP – TKP hükümeti programında şöyle bir cümleye yer verdi:

Hükümet:

Kıbrıs’ta iki halkın meşru hak ve çıkarlarını gözeten, eşitlik, egemenlik ve güvenlik ihtiyaçlarına yanıt veren, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin devamını içeren bir uzlaşmaya varmak ve karşılıklı kabul edilebilir bir anlaşmayı sağlamak için de her türlü barışçı çabayı harcayacaktır.”

Bunu okuduğunuzda çok garipsediniz mi ? Bence şu an neredeyse meclisteki tüm siyasi partilerde bu cümleyi koşulsuz kabul edecek durumda. KKTC tanıtacak olan hükümetin dediğini nasıl olurda ‘federasyon yapacak siyasi iradeye sahip partiler tarafından da kabul edilebilir?

Egemenlik halktan oluşurken, iki halk vurgusu yaparak iki ayrı egemenlik alanı yaratmaya yönelik söylem geliştireli uzun zaman oldu. Tabi ki bu söylem federal bir anlayıştan çok ayrılıkçı bir niyeti de içinde barındırıyor. R. R. Denktaş cumhurbaşkanlığından emekli olduğu dönemde, o zaman Cumhurbaşkanı olan Mehmet Ali Talat’a yönelik: ‘Talat iki halkı söylemeye başladı, iki devleti de isterse tamamdır’ şeklindeki beyanatı zihinlerden (ya da en azından benimkinden) kaybolmadı.

Hatta başka bir amaç için eski gazeteleri araştırırken Talat’ın zamanın birinde ‘KKTC bir günlüğüne bile olsa tanıtılsın’ biçiminde açıklama yaptığına dair haberi okuduğumu da hatırlıyorum. Diğer taraftan Türkiye’nin garantör olarak kalmasına yönelik bir siyasi kaygımızın olması, egemenlik talebinde olan bir halk bile olamadığımızın yansıması değil mi? Bu biraz oyuna katılmak isteyip, sürekli abilerin yardımına muhtaç olmak gibi bir şey.

Baştaki argümana gelirsem, KKTC tanıtacak olan bir hükümetin artık yaptıklarını federasyon yapacak olanlar söylüyor. Bu noktada da aslında tüm siyasi partilerin artık ayrılıkçı öğelere daha fazla olanak verdiğini, aslında federasyon isterken sinsi bir biçimde ortaya konulmak istenenin federal bir hayat değil, bir strateji oyunu olduğunu söyleyebilirim.

İşte bu strateji oyunları Kıbrıslı Türkler tarafından hep ‘Türkiye’nin truvası’ olarak uygulandı. Yani Kıbrıslı Türk çıkarı derken, Kıbrıs ülkesinde yaşayan insanların değil deniz aşırı güç ilişkilerinin tatmin edilmesine yönelik kurgulandı. Bu coğrafyada ulusçu bir anlayışla türkiye ile Kıbrıslı türk ilişkilerini hep bir dengeye oturtma dertlerine karşı, geldiğimiz koşullarda muhalif alanların örgütlenmesi genelde Kıbrıslılıkçılık üzerinden oldu. Hala daha da geniş anlamda o şekilde devam ediyor. Belki farklı yaklaşımlar, sosyal koşullara yönelik duruşlara ortaya çıkıyor (Feminist aktivizm, emek hareketi, ekoloji vs…) ancak işin genele yayılmış haline baktığımızda hala daha güçlü bir biçimde görülen kültürel ve siyasi kimlik üzerinden bir bakış açısı mevcut. Bu bakış açısında ise insanları temelde ilgilendiren şey ‘insan onuru’.

Son yıllarda Kıbrıslı Türklerin onurunu zedeleyen çok hareket oldu. 7 buçuk, 8 bin TL muhabbetinden tut da, ‘Sen kimsin be adam!’ diyerek Kıbrıslı Türkleri azarlayan eski başbakan şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söyledikleri, KTHY önünde eylem yapanlara yumruklarla giren polis, bugün hala daha çadırda eylem yapan KTHY çalışanları, polisi sivil idareye bağlayacağız deyip bağlamayan siyasi iradenin umursuzluğu ve dahası…

2004 yılındaki referandumdan sonraki kısa bir dönemi dışarı çıkardığımızda Kıbrıslı Türk toplumundaki sıradan vatandaşlar her gün statükonun yapısı nedeniyle istemediği bir dayatma ile karşılaştı. Aşağılandı. Hor görüldü. Ses çıkaranlar marjinal ilan edildi ama marjinaller o kadar çoğaldı ki, o karalama kampanyası da anlamsızlaştı.

Her ne kadar da ‘gombina’ üzerinden yaşamaya alışmış olsak da, insan onuru ile Kıbrıslılık hali bir biri içine geçmiştir. İşte insan onuru zedelenmiş insanların ne kadar kalabalık olduğunu bilmiyorum ama buna karşı gelebilmek için arayış anlarında bunun tedavisini sunacak olan siyasi irade özlenen bir nitelik kazanır.

Adaylar arasında ben bir kıyaslama yapmak istemiyorum ancak, ortaya çıkan bu kktc tanınsın imzalı belge benim ‘insan onurumu’ tamir edecek olan reçete ile ilgili değil. Aslında bu rahatsızlıktan kurtulmaya yönelik seçimlerde de farklı tavırlar benimsedim. Mesela 2013 yılındaki genel seçimlerde oy verirken UBP’den kurtulmanın önemini kabul edip karma değil mühür dedim. Dönüp CTP’ye oy verdim. Bunu yaparken birçok değerli insanın seçim kazanmasını istedim. İstediklerimden bazıları kazandı ancak CTP’nin kendi içindeki sorunlar siyasal hedeflerin önüne geçti. Adil bir yönetim için önemli adımlar atacağına, gerekli kararları alacağına inandığım kişilere bugün baktığımda bu kişilerin 1) Partinin toplumu dönüştüren değil günlük işleri üzerine yoğunlaşıp kaybolduğunu 2) Sessizliğe bürünerek kendini teknik işlere verdiğini 3) Parti içi kavgalarda etkisizleştirildiğini görüyorum.

Bu noktada hükümet deneyiminde bunun üstesinden gelinmemiş olduğunu söyleyebilirim. CTP uzun zamandır ‘aşağılanan’ yani ‘insan onuru ayaklar altına alınan’ Kıbrıslı Türk toplumunun dilini konuşmayı başaramadı. Bunu konuşamamasının sebebi sadece bir acemilik mi yoksa sosyo-ekonomik olarak dönüşen CTP’nin artık bu ‘aşağılanan’ Kıbrıslı Türk toplumuyla bağlarını kaybetmesinden ötürü mü olduğunu bilemiyorum. Ancak, mevcut tutum ve paket program dahilinde yapılan iletişim stratejisi ve vaadler benim için inandırıcılıktan uzak.

Şimdi ben Kıbrıslı Türk toplumunun çoğunluğunun düşüncesini bilebilir miyim? Tabi ki hayır.

Onlar adına konuşabilir miyim? Tabi ki Hayır.

Benim uzun uzun yazdıklarımla birini ikna etme derdim de yok. Sadece söyleme istediğim; ortaya çıkan belge bence tutmaz. İnsanları da ikna etmez. Eğer bir insan A derken B dediyse; B dediğinde de bu bir çıkar değil, yaşanılan süreç sonunda bilinç ile ilgili pozitif bir dönüşümden kaynaklıysa, o insan kazanan tarafta olur.  Bence, yaptığı hatadan ders alan, bunun üzerinden ileriye yönelik bir vizyon koyabilen kişiyi eleştirmek adına geçmişiyle ilgili belgeler bularak o kişiye karşı kanıtlar ortaya koymak o insanı daha zayıf kılmaz. Aksine, bu davranışı yaptığı yanlıştan dönebilen daha erdemli bir kişi olduğunu gösterir.