Neden Oy Vermeyeceğim ?

 

Seçimlere sayılı günler kaldığı ve siyasi partiler ve adaylar son hamlelerini yapıyor. Tümünün odaklandığı tek birşey var: kazanmak. Bu kadar insanın kolektif biçimde seçimlere odaklanması, gündemi de dönüştürüyor. 2017 yılı sona ererken, yıl boyunca nelerin yaşandığını akılcı bir biçimde ele almak bile mümkün olmuyor. Tartışmalar; #hashtaglı iletilerden ileri gitmiyor. Aynı şeyleri söyleyen adayların neden farklı partilerde yer aldığını bir türlü anlamıyorum. Tüm bunlar vaatlerin absürtlüğü ile dalga geçmekten yorulan, kendimi de dahil gördüğüm öfkelilerin, öfkesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazının başlığından anlaşılacağı gibi bu seçim oy vermeyeceğim. Yazarken, derdim kısmen de olsa kendi adıma bu sebepleri ortaya koymak, en azından aklı selim bir biçimde seçim tartışmasına eleştirel bir gözle bakabilmektir. Bunun için benim için en önemli belli başlı kopuş noktalarını ele almak istiyorum.

  • Önce seçim kararı nasıl verilmişti hatırlayalım. Başbakan Özgürgün ile Ana muhalefet başkanı Tufan Erhürman TV programlarında atışmıştı. Başbakan, “delikanlı” edasıyla ile seçim için tarih istemiş, CTP Başkanı da olabilecek en erken tarihi söylemişti ve bir anda kendimizi erken seçimlerin içinde bulmuştuk. Böyle bir “adamlar atışmasının” toplumun tümünü etkileyecek kararlar yaratacağına tüm “feministler” sessiz kalmış, sabah akşam erkek egemen topluma karşı olduğunu söyleyenler, kararları “adam gibi adamların” aldığı bir toplumda, özne olmadıklarına tepki bile göstermemişti. Üstüne üstlük listelerde feminist kariyer yarışmasına tanık oluyoruz. Karar alıcıların “delikanlıların” olduğu yapıda, kadın-merkezli düşünen, sorumluluk sahibi feministlerin, insan haklarından taraf olanların ise buna sessiz kalıp “sığınma evi talep etmesini” içselleştirilmiş kadercilikten başka nasıl açıklayabiliriz ki?

 

  • Bu arada seçime, “erken” derken, seçimler çok da erkene alınmadı. Normal şartlarda Temmuz’da olması gerekiyordu. Olması gerekenden sadece 6-7 ay önce gerçekleşmiş oldu. Normal koşullarda sorumluluk sahibi bir siyasi parti, seçimin doğal tarihi bu kadar yaklaşırken, propaganda yapmanın yanında kapsamlı programlara sahip olması beklenir. Oysa ki, seçime giderken elimizdeki en kapsamlı program siyasi partilerin seçim manifestosu oldu. Yarın iktidar olacakların, çoğu konu ile ilgili söyleyebileceği şeyler tek paragraf. Tek paragraflık bir vizyonla, gerçekten birilerinin sizi 5 yıl temsil edebileceğini, temsilcilerin yürütmeyi belirleyebileceğine gerçekten ikna oldunuz mu? Bunun demokratik ve sağlıklı mı olduğunu düşünüyorsunuz ? Bu yüzden oy mu vereceksiniz? Eğer oy vermeyi ezbere yapılan bir davranış olarak kurgulamadıysanız bu zaafiyetlerin sonuçlarını tahmin edebileceğinizi düşünüyorum. Ama hayal edemeyenler için örnek vererek açıklayayım. Seçimin en karizmatik adayı, vekil olacak hatta bakan olacak. Mesela tarım bakanı olacak. İlgili bakanlığı ile ilgili 1 paragraflık programını hayata geçirmeden önce, bir büyükelçiliğinin onlarca sayfalık yapılandırılmış programı sunulacak. Elindeki 1 paragrafı kenara bırakıp, yapılandırılmış, projelendirilmiş programı uygulayacak. “İyilik timsali”, “hoşsözlü bakan”, o noktadan sonra artık başka bir ülkenin bürokratları tarafından hazırlanmış bir planın uygulayacısı olurken, bu ülke adına konuşacak. Projeyi mükemmel uygulayabilir. Ancak, kararı veren kim olacak ? Demek istediğim, gerçekten seçim yaptığımızda gerçekten bu ülkeyi yönetecek miyiz? Gerçekten bu ülkeyi yönetmeye hazır olan biri var mıydı ? Bence yok. Seçimlere gelmeden önce, muhalefet partilerinin var olanı eleştirirken, soyut güzel günler teması dışında bir siyasi argümanı var mıydı ? Hayır. Peki meclis dışında, meclise girme olasılığı olan partilerin var mıydı ? Hayır.
  • Mesele sadece plan ve projeye sahip olmakla ilgili de değil. Temsiliyet ve demokrasiye dair de zaafiyetler var. Demokrasiden ve toplumdan taraf olan partiler uygulanabilir bir siyasi programı oluştururken, bunu üyeleri ile bile paylaşmış durumda değildi. Katılımcı süreçler yaşanmamış ancak köklü çözüm önerileri ortaya atılmıştı. Ancak, köklü çözüm önerisi için, önce gelenekselin dışında bir yaklaşım gerekirdi. Konuya dair fikri olan 3-5 akil adamın yazacağı program, köklü çözüm değil tepeden inme elitist bir çözüm sunmak demekti. Demokrasiden taraf olan birileri için bu tavır kabul edilebilir olmamalıdır. Siyasi parti üyeleri, kendi partilerinin, siyaset yapma süreçlerinin dışında tutulurken, nasıl olurda sürünün bir parçası olarak hareket etmeyi anlayamıyorum. Ancak, bu koşulları kabul etmiş olacaklar ki, seçimlerde partileri için amigoluk yapma görevini kabul ediyorlar. Ancak, dışarda olan insanların bir parçası olanların bu tutumu protesto etme hakkı saklıdır. Oy vermemek biraz da demokratik süreçleri talep etme meselesidir. O yüzden siyasi partilerin ağalık sistemine karşı bir duruştur oy vermemek.
  • Günün sonunda, seçim alanına girdiğimizde üst akıldan gelen belli başlı projeler dile getirilmiş ama siyasi partilerin hiçbiri, siyasi üretimi gerçekleşmemiştir. Kaynak tartışması bile yapıldığında “TC’nin gerçekleştirmek için sunduğu projeler” bahsediliyor, “UBP-DP’nin bunları gerçekleştirmekte sorun yaşadığı” ifade ediliyordu. Ancak, hiç bir parti “Bu projeleri, kim nasıl hazırladı? Hangi ihtiyaca göre belirlendi?” tartışmasına girmiyor. Kaynak orada duruyor, onu etkin kullanmakta zorluk yaşanıyor gibi bir söylem ortaya atılıyor. Aslında, proje bazlı bile düşünülürken, “ülkenin ihtiyaçlarımızın ne olduğunu biz belirleriz” bile denilemiyor. Bunları bile konuşamayacaksak, korkak ve parmağın arkasına saklanarak siyaset yapılacaksa eğer siyasi haysiyet ortada yoktur demektir. O yüzden, birileri haysiyeti diline dolamış olabilir ama bu kadar çok haysiyetsiz duruş söz konusuysa, haysiyetten taraf olduğum için oy vermeyeceğim.
  • Belki de temel bir noktadan sorular sormak gerekir. Siyaset şirket yönetmek mi ? Yoksa irade mi ? Seçilme umudu olanlara söylemek gerek, eğer şirket yönetecekseniz, şirketinizin çalışanı olmayacağımızı bilmeniz gerek. Siyaseti kölelikten kurtulmak için kullanıyoruz köleniz olmak için değil. Siyaseti, özgür olmanın yolu olarak görüyoruz. Çünkü temelde hepinizin özgür olmak isteyen insanlar olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden özgürlük ve adaletten değil de patronaj sisteminden bahsettiğiniz sürece seçimlerin sizin KKTC LTD şirketinin patronu olma tiyatrosunu meşrulaştırmaya yaradığını biliyoruz. Seçimler, özgürlük arayan insanlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. O insanlardan biri olduğum için ben bu seçim oy vermeyeceğim.

 

UBP hükümete gelmesin, CTP gelsin. DP olmasın, TDP olsun, HP gelsin. Ayşe gitsin, Fatma gelsin. Nüfus çok, az, yasal vs…

Bu tartışmalara girmedim ve girmeyeceğim.

Boykotu karalayan egemenler ve onların sözcülüğünü yapanları görmezden gelenlere devam edeceğim. Günün sonunda, futbol sahasında, futbol oynanır. Takımların kim olduğu değil, yapılması gerekenle ilgileniyorum.

Eğer köklü bir dönüşüm istersek, çıkış yolu, takımların taraftar sayısı ile ilgili değil, oyunun kuralları, oynanışı ile ilgilidir.

Siyaset de böyledir.

Taraftara keyifli saatler geçiren amigolar olmak yerine, biraz da meseleyi konuşup buna yönelik tepkiler göstermediğimiz sürece, bu ülkede hiçbirşey iyileşmeyecektir.

Derdimiz, yaşadığımız yere sahip çıkmak, geleceği kurmaksa, geleceğe dönük konuşabilmek gereklidir. Aynı zamanda, siyasi partilerin yanlış bir dili konuştuğunu göstermek gerekir. Bu yüzden, işin özü bu seçim oy vermemek bugüne bakarken, yarını kurmanın yoludur.

Tepki Oylarına Dair Bir Seçim Yazısı

Mertkan Hamit
Seçimde tepki oyları üç yol izleyecek.
1- Tepki oylarının mühür olarak hükümette olmayan bir partiye gitmesi
2- Karma oy kullanılması
3- Doğrudan oy vermeyecek olanlar yani boykot oyları.
Seçimde belirleyici olacak olan tepki oylarının son halini anlayabilmek için HP’nin aday listesi son derece belirleyici olacak. Aynı zamanda tepki oylarının HP’nin mühür sayısını da belirleyecek. Şimdilik HP aday adaylarına dair herhangi bir dedikodu çıkmaması, ezber bozan aday çıkmama ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Diğer bir taraftan CTP ile TDP’nin aday adayları listesini karşılaştırdığımda tepki oylarında, TDP’nin daha avantajlı olacağı kuvvetle muhtemel.
CTP kontenjan adaylarında bir fark yaratamazsa, ana akım sol partiler arasında CTP ile TDP’nin yer değiştirmesini görmemiz bile muhtemel. Bu noktada CTP’nin geleceği tartışmalarının seyrini kontenjan adayları belirleyecek.
YDP’nin Doğuş Derya davası sonrasında zemin kaybedeceği düşünülüyor. Bence mağduriyet kartıyla “TC kökenli seçmen” üzerinde hala etkisini sürdürebilir. Özellikle TC kökenli seçmen üzerinden on yıllardır yapılan aşağılayıcı tavır da hesaba katıldığında, mahkeme kararının etkisi her halükarda YDP’nin tabanının sertleşmesine ve sağ oylarda DP tepki oylarının çekimi olabilir. Bu DP’ye zemin kaybettirir ama YDP’ye seçim kazandıracak gücü sağlamaz.
TKP-BKP ittifakının ise şimdilik hiçbir karşılık bulmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden “boykot” tercihli seçmenin kararını değiştirebilecek bir alternatif yaratmadığını söyleyebilirim.
HP adaylarını açıklamadan konuşmak erken, ancak tepkili ancak oy vermekte ısrarlı seçmenin oylarında TDP’nin daha kazançlı çıkma ihtimali olduğunu söylemem gerek. Ancak bu kazanımın, siyasi dönüşüme bir faydası olmayacağına da inandığımı belirtmeliyim.
Sürer durumdan rahatsız ve federal bir çözümün gerçekleşmediği her koşulda Kıbrıslı Türklerin yaşadığı coğrafyada oluşturulan iktidar ilişkilerinin bozulmasının kolay olmayacağının farkında olan insan sayısı oldukça yüksek. Bunun farkında olan insanlar aynı zamanda bundan rahatsız. Yapısal reformların TC tarafından belirlendiği, öz yönetim haklarının ihlal edildiği koşullarda, oy vererek başarısızlığı yeniden yaşamaya mahkum olmadığını düşünen insan sayısı bir hayli fazla.
Bu grup için öz yönetim haklarının talebi, “bizden birilerinin” mecliste konuşma yapması ile çözülmüyor. Tam tersine, “bizden birilerinin” meclis kürsüsüne sırtını dönmesi ile öz yönetim haklarının bir ilişkisi olduğunu görebiliyor. 
Son noktada, farklı görüşleri, arzuları, öncelikleri olan insanlar arasında önemli bir grup siyasi dönüşüme katkı sağlayacak olanın, seçimde oy vermemek olduğuna inanıyor. Bu yüzden olası seçimlerden sonra  yeni dinamizm boykot tartışmaları ekseninde değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. 
Seçim havasına rağmen, kararlı bir biçimde oy vermeyenlerin sayısı arttıkça, sivil itaatsizlik ortaya koyanların fazlalığı dikkat çekici olacaktır. Bu, siyasi partilerin de kendi zeminlerini kaybederek toplumla kutuplaşma risklerinin artacağını gösterecektir.
Kutuplaşma “yönetilemezliğe” katkı koyacak, doğal olarak, hükümet olanların kamuoyu baskısını ensesinde hissetmesi ile sonuçlanacaktır.
İyi yönetimin mümkün olması için, karar verme yetkisine sahip insanlarıntoplumdan çekinmesi gerekir. Şu an herkes en az benim kadar bu işleri bu şekilde yapacağını kabul ediyor değil, en absürt işleri yapmaktan çekince duymuyorlar. O yüzden onların oyununun dışından meseleyi ne kadar iyi organize edebilirsek belki de o kadar etki sahibi olacağız. 
Başka bir deyişle, iktidar olmadan baskıyı sürekli kılmanın yolu, başka bir iktidar oyununa bulaşarak değil iktidarın karşısında karmaşık bir blok oluşturabilmekten geçmektedir.
Seçimde oy vermeyerek, sivil itaatsizlik göstermek, birarada yaşamak için gerekli olduğunu düşündüğümüz ve geçerli olduğunu varsaydığımız “toplum sözleşmesini” tartışmaya açmak demektir. İktidar olma değil, geleceği kurma kaygısında olan kitleler için ise bunu ortaya koymanın yolu, bir anlamda, eski sözleşmenin geçersiz olduğunu söylemektir.

#ÜretenYokOlmazsa #SömüreneNolur?

 

Mertkan Hamit
mertkancyp

Bu coğrafyada, kimlik üzerinden ekonomi politikası üretmek yeni bir şey değil. Rauf Raif Denktaş # (hashtag) işaretine ihtiyaç duymadığı zamanlarda, “Türkten Türke” kampanyası yapmıştı. 1957’den itibaren liderliğini sürdürdüğü Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonunda, varoluşsal kavga, “ayrı bir Türk çarşısı yaratmak” üzerinden verilmişti. Bu kampanya ciddi anlamda başarılı olmuştu. Adadaki bölünmenin en derin alanı da ekonomi üzerinden şekillendiği zaman etkili hale gelmişti.

Çatışma toplumlarında, kimlik ile milliyetçiliğe bakarken ekonomik boyut çoğu zaman görmezden gelinir. Oysa, 1957 sonrası Ticaret Odasının ürettiği broşürlere bakıldığında, sermaye ile “Türkten Türke” kampanyası arasındaki ilişki açıkça görülür. Eş zamanlı olarak, Denktaş’ın “Türkten Türke” kampanyası sırasında, sosyalistleri, sermaye düşmanı olarak yaftaladığı da bilinir. Zaten sosyalistlerin, yeterince “milliyetçi” olamaycağı hatta ulusal davaya zarar verdiğye yönelik genel kanı ana akım Türk milliyetçiliğinde güçlü bir şekilde yerleşmiştir.

TMT’nin varlığını ispatlama derdiyle, namlusunu önce Kıbrıslı Türk sosyalistlere doğrulttuğu da bilinir. TMT’nin ilk kurbanlarının da Kıbrıslı Türkler olduğu da bilinir. Tabi bilinir deyip geçmemek gerek… Çok uzağa gitmeyelim, geçtiğimiz hafta Fazıl Küçük’ün mezarını ziyaret edip, varoluş kavgasında yolunu kaybeden “hakiki solcular” acaba, Küçük’ün sahibi olduğu Halkın Sesi gazetesinin 1950li yıllarda, Türklerin hiçbir şekilde komünist olmaması gerektiğine dair makaleler yayınladığını da bilir mi? Bilip görmezden geldiyse, “5 santime 3 santimlik” fotoğraf uğruna yaptıkları saçmalıktan dolayı iki satır özeleştiri vermeleri gerekmez mi?

Küçük, Denktaş, Nalbantoğlu gibi erken dönem Kıbrıslı ileri gelenleri sermaye ile olan ilişkilerine önem vermişlerdir. Çünkü “Türkten Türke” kampanyası ile milli davaya yeni bir alan açılmış, ama açılan bu alan siyasette sermayeyi yeni bir özne olarak ortaya koymaktadır. Bu yüzden de sermaye gruplarının, siyaset üzerinde ayrıcalıklı konum elde etmeleri yeni değildir. Denktaş’ın 1957’den itibaren Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu’nda başkanlığıyla kurduğu ilişkiler, 1974 sonrası düzende yaratılan sermaye bölüşümünde etkili olmuştur. Ardından gelen sol veya sağ iktidarların da sermayeyle olan feodal ilişkileri yeni değildir.

Bugüne geldiğimizde bahsi geçen sermaye sınıfını Kıbrıs Türk Ticaret Odası ve Kıbrıs Türk Sanayi Odası üzerinden örgütlendiğini söyleyebiliriz. Sermayenin en önemli temsilcilerinden biri olan “Kıbrıs Türk Sanayi Odası” başkanı geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaptı. Çalışma Bakanı Ersan Saner ile oda Başkanı Mustafa Kaymak’ın yabancı ülkelerden gelen çalışanlara yönelik ayrı asgari ücret talebi dillendirildi. Tepkiler oldu, başkanın şahsi görüşü olduğu söylendi ancak konu oda tarafından da sahiplenildi. Yani Kıbrıslı Türk “sanayicileri” ya da “üreticileri” açıkça “Apertheid” uygulaması istemiştir. Ayrımcılığı övüp, faşizan bir anlayışın oluştuğuna dair tepkilere karşı, oda, açıklamasında, “ister beğenin, ister beğenmeyin” dedi.

Sanayi Odasının önerisinin tutar bir tarafı yok. Ancak daha da garip olan nokta, Kıbrıslı Türk sanayici ve üreticisinin vicdanı ile ilgilidir. Çünkü, oda üyelerinin de gayri insani bir talebi ortaya koyması anlaşılamaz birşeydir. Bir taraftan batı merkezli bir algıyla standartlardan bahsedip, diğer taraftan ise ayrımcılığı temel alan çözümleri “ifade özgürlüğü” kisvesinde dile getirmek liberal aklın da anlayabileceği birşey olmamalıdır. Ancak Sanayi Odasının (tıpkı daha önce Ticaret Odasının da dile getirdiği gibi) bu konuyu ortaya koyması, siyasetteki hızlı apolitizmin yarattığı bir boşluktan kaynaklanır. Bu açıdan tek sorumlu suçu işleyen değil aynı zamanda ona olanak sağlayandır.

Meclis içindeki ana akım partiler ya da dışındaki partiler ve yapıların sermaye ve emek ilişkisini kaba bir ezber üzerinden şekillendirdiği açıktır. Örneğin, bir süredir CTP, #ÜretenYokOlmaz isimli bir kampanya sürdürmüştür. Sürdürdüğü kampanya dahilinde, yerli üretimi desteklemek gibi bir tutum belirlenmiştir. Ancak, sadece “üretimi destekleyelim” deyip piyasaya çıkmak, kendi içinde tutarsızlıklar barındırır. Üreticiyi desteklerken, üreten emekçi mi yoksa girişimcinin mi desteklendiği belirsizdir. Üretenin 3. Ülkeden gelen insanlar olması, bunların koşullarını, çalışma hayatının koşullarını ortaya koymadan, kaba bir popülizm içinde #ÜretenYokOlmaz sloganı, apolitiktir.

Bu yüzden de hiçbirşey demeden, herşey demeye çalışan kaygan bir zemin yaratır. Bu kaygan zeminde kısa dönemli popülizm uğruna, uzun dönemli emek/sermaye çelişkilerine yönelik tepki alanını, emek adına, daraltmaktadır. CTP, apolitik siyaseti ve ekonomiye soldan yaklaşmaya dair yetkin olmayan hali bu koşulların ilerletilmesine ön ayak olmaktadır. Soldan bir diğer ana akım unsur TDP, ya da sağdan HP’nin de durumu da CTP’den farksızdır. Çalışma hayatına yönelik söylemsiz, eylemsiz ve sessizdir.

Ana akımdakileri bir kenara bırakıp, Sanayi Odasının açıklamasına daha içerikli olarak bakalım:

Üretenler, insani çalışma koşullarından rahatsız, “eşit işe eşit ücretin” ne demek olduğunu ise duymak dahi istemiyorlar. Ortaya koydukları “Güneyde asgari ücret uygulaması yoktur” bilgisi de istedikleri biçimde yorumlanmış bir hal. Irka dayalı ayrımcılığı merkeze alıp, öneri oluşturduklarını düşünmüşler.

%40 oranında özel sektörde sendikalaşmanın olduğu, toplu iş sözleşmelerinin çalıştığı, ilke anlaşmalarının olduğu, iş mahkemlerinin etkin biçimde çalıştığı, sektörel toplu sözleşme olanaklarının olduğu, sorun çözme mekanizmalarının yer aldığı bir emek piyasası ile bahsettiklerimin hiçbirinin anlamlı çalışmadığı koşullar ile ilgili bir kıyaslama yapılmaz.

Başka bir deyişle, Sanayi Odasındakiler dezenformasyon üzerinden siyaset yapmaktadırlar. #Üretenyokolmazcılar cephesinde ideolojisiz siyaset söz konusuyken, Sanayicilerin gerçek siyasetin tarafında olması emek lehine ciddi bir dezavantaj yaratmaktadır. Çünkü emeğin siyasi dili kaybolurken, sermaye sesini yükseltmektedir.

Sol, emek tarafından yapıcı bir pozisyon almak yerine, sömürüyü tartışamadan, üretimi folklorik bir öğe olarak ortaya koymaktadır. Oysa ki, emek ve üretim sembolik bir davranış olarak değil, varoluşsal bir mesele olarak kavranabildiği kadar etkili olacaktır.

Sanayi Odası, çıplak bir biçimde ideolojik bir açıklama yapmaktadır. İktidar ideolojik kardeşliklerini doğrulamaktadır. Ana akım muhalefet cılız bir ses bile olamamakta, tam tersine ortaya koyduğu apolitik siyasetin içinde hapsolmaktadır.

Peki çıkış yolu var mı?

Öncelikle kategorik olarak “Evrensel Asgari Ücret” uygulamasına karşı olduğumu belirtmek isterim. Evrensel asgari ücret, farklı iş kollarında zorluklarından bağımsız olarak ücretleri dipte buluşturmaya yaramaktadır. Bu yüzden emekçinin aleyhinedir. Bunun yerine çoklu asgari ücretin sektörel olarak belirleneceği bir modelin adil ve sürdürübilir olacağına inanmaktayım.

Sektörel asgari ücret uygulamasının geçerli olması için ise “sektörel örgütlenmenin” önü açılmalıdır. Her sektörün işveren ve işçi temsilcilerin, sektördeki tüm çalışanlar için toplu pazarlığa oturabilmeli, en azından temel belli ilkelerde anlaşabilmelidir. Toplumsal diyalog alanlarının güçlenmesi, devletin ise tarafların karar üretemediği durumlarda etkin bir arabulucu rolü üstlenmesini merkeze almalıdır.

Bu aynı sektörde çalışan firmalara uyacak kuralları yaratırken, tarafların kaçak işçi çalıştırarak, ücretleri aşırı düşük tutmasını da engelleyecek mekanizmaların oluşmasını sağlayacaktır. Aynı zamanda, ücretlerin belirlenmesi sektörün öznel koşullarına göre belirlenmesinin önünü açacaktır. İşçi ve işveren örgütlülüğünü güçlendireceği gibi, karşılıklı ihtiyaçlar üzerinden hareket edilmesinin de önünü açacaktır.

Sadece, “kısa dönemli istihdam yaratan”, “güvencesiz” iş kollarında genel bir asgari ücret uygulamak mantıklıdır. Yani örgütlenmenin mümkün olmadığı mikro işletmelerde çalışanları bu kategoride tutabilirsiniz. Kıbrıs Cumhuriyeti örneğinde devletin belirlediği sektörlerde asgari ücret uygulaması vardır. Bunlar bakıcılar, özel güvenlik görevlileri, kasiyerler, garsonlar gibi işkollarını içine almaktadır.

Demek istediğim ihtyaç olan çözüm ikili asgari ücret değil, çoklu asgari ücrettir. Buradaki çokluk da, yabancı / yerli ya da buna benzer bir sebebe değil, sektörlere, işkollarına ve bunlardaki uzmanlığa ilişkin konulardır. Yani eşit işe eşit ücret prensibinden ödün vermeden gerçekleştirilecek bir çözümdür.

Son olarak, tabi ki bunu ben icat etmedim. Sadece Kıbrıslı Türk sanayicilerinin “kısmen” kopyaladığı sistemin, doğru şeklini yazdım.

Sendikal reaksiyonların çoğunlukla slogandan öteye, ana akım siyasetin de #ÜretenYokOlmaz apolitizminden öteye gidemediği koşulda, bir süredir Çalışma Ekonomisi adına kafa patlatan biri olarak amacım tartışmaya bir damla katkı yapmaktır.

İlgili aktörler, eleştirileri ve önerileri kaale alırsa ne mutlu bana. Ancak ülkenin ruh halinin eleştirenle konuşmamak üzerine şekillenmesinden dolayı zıtlık üzerinden var olma haliyle karşılaşmak kuvvetle muhtemel.

O yüzden, iyi niyeti bir tarafa koyup, bu yazıyı göle maya çalma girişimi olarak görmek daha mantıklıdır.

 

Utanmaktan Usanmak ya da Kalınbağırsakta Yaşama Hali…

Bugün 26 Ağustos 2017.

Bugün Derinya Plajı yeniden KKTC ve TC vatandaşlarının kullanımına açıldı.

İlerleyen yıllarda tarihte bugünü not alanlar ne yazacak?

Spotlar şeklinde özetleyeyim:

“Gece gündüz siyasi eşitlik ve temel insan haklarının ihlal edildiğinden şikâyet eden Kıbrıslı Türk toplumu, 26 Ağustos’ta utanılacak bir şey yaparken, siyasi eşitlik talebini sadece bir müzakere pozisyonu olarak kurguladığını ilan etti.”

“Eş zamanlı olarak insan haklarına duyarlı olmayıp, insan hakları talebini yaparak iki yüzlü bir tavır takındı. Tarihinde ganimetçilik gibi utanacak başka şeyler yapmış olan Kıbrıslı Türkler belki de bu yüzden rahat davranmış olabilirler.”

“Kıbrıslı Türkler kendi yönetimi altında olduğu iddia ettiği bölgede, geçiş noktası açılacağını duyurduğu Derinyaya giden yolun maliyetini Avrupa Birliğine ödetmekten geri kalmadı. Geçiş noktasının 2 yıl geçmesine rağmen tamamlanmamış olmasından dolayı yeni girişimler yapmadılar. Bundan rahatsız da olmadılar. Askeri bölgenin içinde yer alan sahile erişim kolaylaştırılmış, AB parası ile finanse edilen yol başka amaç için kullanılmıştır.”

“Mağusa Belediyesi, Derinya Plajı olarak bilinen bir sahil şeridini, sadece Kıbrıslı Türk ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanımına açıp, bunun adını da “Halk Plajı” olarak adlandırdı. Kentte yaşayan binlerce yabancı öğrenciye uygulanan ayrımcılığın yanında, turist olarak ülkeyi ziyaret edenlere de erişemeyecekleri bir plaj açtı. Adadaki Kıbrıslı Rum sakinlerle ise ülkeyi bölüşmeyi hedeflediğini söylerken, bir sahil konusunda bile askeri bariyerleri aşıp bir uygulama gerçekleştiremedi.”

“Ülkede yeni siyaseti temsil eden ana akım sağ ve sol siyasi partilerin liderleri tek kelimelik bir açıklama yapma ihtiyacı bile duymadı. Çözüm odaklı siyaset izleyeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Akıncı da aynı şekilde bu konuda açıklama yapma ihtiyacı duymadı.”

****

Derinya plajı bu detaylarla hatırlanırken, bir köy meyhanesinde bu tepkisizliğin dayanılmaz hafifliği yaşanacak. Her gece bir parti, partilileriyle yemekli toplantılar düzenleyecek.

Ayrımcılık gibi gereksiz meseleler gündemlerini işgal etmemeli, bardaklar iktidara bir gün daha yaklaşmaya kalkmalı…En fiyakalı olan ve en etkili konuşana mikrofon uzatıldığında ise uzun uzun anlatacak hak, hukuk, temizlik meselelerini…

Bizler ise koyun gibi dinleyeceğiz, kaybettiğimiz davanın kazanılmaması için elinde geleni ardına koymayanların hikayelerini…

Derinyada ayrımcılığa karşı duramayan bir insan LGBT haklarına taraf olabilir mi mesela… Ya da başka bir insan hakkına…

Mesela, 43 senedir tutsak tutulan kentin, kıyısındaki plaja yabancıların giremeyecek olması bilmediğimiz güvenlik bahaneleriyle normalleştirilecek olmasına, karşıtlık göstermeyecek fiyakalı ve mikrofona konuşmayı seven arkadaşlar…

Kuşatıldığımız ordu, elçilik ve yerel işbirlikçilerin yaptığı icraat ortadadır:

İstenmeyen Derinya Plajının açılması ve arzulanan Derinya geçişinin açılmaması…

KKTC dediğimiz yerin yapılanması, insanlara, kimin çıkarlarının önce geldiğini açık seçik göstermekte…

Bu bölgeden kimin geçeceğine “onlar” karar verir.

Bir bölgenin kalkınmasın “onlar” karar verir.

Ve eğer sahile gidip eğlenmek isterseniz, nereye gidip eğleneceğinize de “onlar” karar verir.

Bir tarafınızda yeşil hat, diğer tarafınızda ölü bir kent varken size süngü gölgesinde eğlence sunuyorlar.

Hiç şikayet etmeyin!…

Sessizlikleri ardından, mikrofon uzatılanlar ise bunu yüceltmeyi tercih edecek önümüzdeki günlerde…

Elçilik, ordu söz konusu olunca iktidar ve muhalefet bir oluyor. İşbirlikçi rollerini çok iyi oynuyorlar.

Elele verip, Doğu Akdeniz’in kalınbağırsağında yaşadığımızı yüzümüze vuruyorlar.

Utanmıyorlar.

Utanmayacaklar.

Sonra da dönüp; “43 senelik kalın bağırsağın temizlenemez olduğunu konuşmayın, onun yerine yapacağımız bumbarı düşünün” diyecekler…

First, We Need to Get Rid of the Bad Odour to be able to Clean Up the House 


“Cleaning up the house” is the new political advertisement based on which everybody is trying to shape their position. Almost everybody agrees that TRNC, where almost nothing works in the right way, needs reforms. Nepotism, corruption, misuse of office, double standards and so on are all very well known to all of us.
The reason why there is a skepticism about the argument of “let’s clean up our house” comes from the fact that it emerged right after the end of the Cyprus talks and was proposed as a substitute for federation.  Of course those, who want to clean up the house while working on finding a solution to the Cyprus problem or independent of what GCs want, could have  cleaned it up. But none of these was done. Why? Were all politicians lazy? Was everybody corrupt? Of course not.
The actors (TC politicians, the Turkish Embassy) involved in the ongoing situation did not let it. The Embassy, which has been controlling the domestic affairs for years, did not allow it. Embassy’s say is above the TCs’ voice. It would not be possible to “clean up the house” without touching the accomplices of the Embassy and senior bureaucrats, who allow corruption, in the TC system.
So sending new faces to the parliament will not help solve the problem. As long as you do not take any steps against “ the army- embassy-local accomplices”, which is the “establishment” in the north, they would defeat you. 
By walking  the path that the establishment wants you to walk, without touching the establishment, would bring more captivity and not freedom. Substituting  the domestic issues that bother people with what the future of the island will be is a a cheap opportunism by those who want to be elected. The deep establishment on the island  is a kind of ‘coup’ against those who consider the island as their home.
Cyprus problem help differentiate traditional left from right. The new right  is seeking a new starting point.  That is the reason why the new right considers Cyprob as if it did not exist and came up with a new discourse that entails steps to be taken in its absence. The new right ignores those who consider this island as their home and  want to be in government quickly. They rolled up their sleeves for a ‘Pyrrhic victory’.
The new right is building an argument for creating a clean society and apolitical  politics. But the new left is unable to put forward any counter argument. When faced with the impossibility of reaching a comprehensive settlement it does not sound very realistic to talk about comprehensive settlement again. They are not too keen on creating a new methodology in line with the UN parameters either. Due to confusion, the understanding of comprehensive settlement created with Turkey and pro-guarantee stance, they prefer focusing on TRNC affairs and the opportunities that it will create. In other words the new left, became the follower of the new right.
Politics of transparency should not be put away but let’s clarify one point: 
How do we build a counter argument? 
What kind of stance could we take on against the deep establishment (the army-embassy and local accomplices) on the island?
How can we ensure freedom and not captivity? 
In a recent radio program Mustafa (Ongun- a TC activist) said the following: “ there are people who want to clean up the house but they pretend that the elephant in the room is not there”.  Can you ignore the dirt created by the elephant even if you clean the house every day? The elephant represents Turkey’s military, financial and political presence. Are we going to ignore the elephant or are we going to start talking about the elephant in the room?
Especially those who are talking about ‘cleaning up the house’ should discuss it the most. How many army officers exist in the north? What is their annual budget? Where does their budget come from? Is the budget being used effectively? What are the areas under military control?
Turkish Forces stationed in the north of Cyprus is the least audited/inspected and least transparent body.  Are we late in tabling a political demand for their inspection and asking them to be transparent?  Don’t you think that the solution of the problem starts with pointing the broom at the army? However, if this is going to be left after  a solution, then isn’t it safe to say that the real intention here is ‘captivity’?
What are we waiting for? why do not we reduce the number of troops to the level of Day One? Why do not we reduce their number now to the amount indicated in the Treaty of Alliance or to the number of Greek troops in the south?
To briefly put, there is an elephant that has been sitting in the middle of the house for 43 years. If we are to clean the house, then let’s take it outside cause the house really stinks!
Mertkan Hamit
Translation: Fatma Tuna

Temizlik İçin Önce Pis Kokudan Kurtulalım

Ada yarısında yeni siyasi reklam kampanyası ev içini toparlamak denildiğinden beri, bu konuya dair herkes pozisyon ortaya koymaya başladı. Aslında, hemen herkes, yolunda gitmeyen KKTC düzeninin reforma ihtiyaç olduğu noktasında hemfikir. Kimse, yolsuz siyasetçilerin kendi ve ahbapları için kamu mallarını cukkalamasından memnun değil. Gücünü kişilerin ekmeği ile oynayacağı bir alan olarak kullanmasından da hoşnut değil. İstihdam sözü ile hantal ve iş yapamaz yapılar yaratılmasından memnun değil. Yolsuzluk ve çifte standarttan rahatsızlık yeni şeyler değil, bunlar hepinizin çok iyi bildiği şeyler.

Ev temizliği iddiasına kuşkuyla bakılmasının esas sebebi ise, konunun müzakereler sonrası oluşan havada, federasyonun ikamesi olarak ortaya konulmasından kaynaklanıyor. Elbette ev içini temizlerken, Kıbrıs sorunun neticelendirilmesine yönelik adım atmak isteyen atabilir. Ancak tam tersi de mümkün. Eğer bir ev varsa, ve arzulanan ev temizliği ise Kıbrıslı Rumların siyasi iradesinden bağımsız olarak tüm bunlar yapılabilirdi, yapılmadı.

Yapılmadı, çünkü eski siyasetçilerin tümü tembel miydi? Herkes yolsuz muydu?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü sürer durumun ilgili aktörleri buna olanak sağlamadı. İlgili aktörler sadece Kıbrıslı Türk siyasi eliti mi?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü bu kadar senedir etkin olarak iç işlerini etkileyen Elçilik boyunduruğu böyle olsun istemedi. Eğer bugün buna yönelik bir talep getirdiyse bunu yapmak mümkün olabilir. Ancak, insanların rahatsızlığı ile elçilik boyunduruğu arasında bir ilişki kurarsak, elçiliğin sözü Kıbrıs Türk siyasi iradesinin üstündedir. Çok daha büyüktür. Elçiliğin işbirlikçileri, KKTC derin yapılanmasındaki aktörler, yolsuzluğa açık çek veren üst düzey bürokratlara dokunmadan evi temizlemek mümkün değil.

Bu yüzden sadece meclise yeni yüzler göndererek sorun çözülmez. Kıbrıs’ın kuzeyinde “establishment” olarak göreceğimiz, derin yapılanmayı yani “Ordu – Elçilik – Yerel İşbirlikçilere” karşı adım atmadığınız sürece, onlar sizi madara eder, evinize gönderir.

Kuzey Kıbrıs’ın “establishmentine” dokunmadan, onların beklentileri doğrultusunda yürüyerek ise özgürleşme değil daha büyük tutsaklık yaratacak adımlar atılacağı kesindir. İnsanların hali hazırda rahatsız olduğu meseleleri, adanın geleceğinin ne olacağı sorusu ile ikame etmek ise seçilmek isteyenler için ucuz bir fırsatçılıktan başka bir şey değil. Adadaki derin yapılanma için ise, adayı yurt bilenlere karşı gerçekleştirilmiş büyük bir darbeden başka bir şey değildir.

Geleneksel sağ / sol ayrımının Kıbrıs Sorunu üzerinden olmasından dolayı, yeni sağ bu konuda kendine yeni bir başlangıç noktası oluşturma arzusunda. Bu yüzden Kıbrıs Sorununu yok gibi sayıp, bu konu olmadan da adımlar atmayı yeni bir hegomonik söylem olarak kurguluyor. Adayı yurt bilenleri görmezden gelip, kısa dönemde iktidar olma arzusunu yakalamak istiyor. Yeni sağ, Pirus zaferi için kolları sıvamıştır.

Yeni sağ apolitik siyasetin alanı temiz toplum yaratmak üzerinden şekillenirken, yeni sol, yeni bir şey ortaya koyamıyor. Karşı hegemonya inşa edemiyor. Kapsamlı çözümün imkansızlığı ile yüzleşince, yeniden kapsamlı çözüm demek gerçekçi gelmiyor. BM parametrelerine uygun yeni bir metodolojiyi oluşturup bununla ilgili adımlar atmaya mesafeli bakıyor. Akıl karışıklığı, Türkiye ile oluşturulmuş “kapsamlı çözüm” dengesi ve garanticiliği gibi faktörlerin nedeniyle de KKTC işlerine odaklanmaya ve buranın yaratacağı olanaklara ortak çıkmayı tercih ediyor. Yeni sol, bir anda yeni sağın kuyruğundaki maşrappa oluyor.

Şeffaflık siyaseti rafa kaldırılmasın. Ancak konuyu açıkça konuşalım:

Karşı hegemonyayı nasıl kurarız?

Adadaki derin yapılanmaya, Ordu – Elçilik ve Yerel İşbirlikçilere karşı nasıl bir tavır sergileriz?

Tutsaklığı değil, özgürlüğü kazanırız?

Geçtiğimiz günlerde Radyo Mayıs’taki program sırasında Mustafa (Öngün) bir ifade kullandı. Bu ifade bana göre ev temizleme muhabbetinde de açık seçik sorulması gereken esaslı noktayı işaret etti. Mustafa’nın ifadesiyle ortaya koyarsam: “Evin içini temizlemek isteyenler var ancak evin ortasındaki fili görmezden geliyorlar.”

Evin ortasındaki filin yarattığı pisliği her gün temizleyip evin hijyenik olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’nin askeri, mali ve siyasi varlığı filin kendidir. Gerçekten fili görmezden mi geleceğiz yoksa fil ile ilgili konuşmaya mı başlamalıyız.

En çok da ev temizliği diye yanıp tutuşanlar konuşmalı bunları.

Kaç askeri personel Kıbrıs’ın kuzeyinde yer almaktadır?

Yıllık bütçesi ne kadardır, kaynağı nedir ?

Bu bütçe etkin bir şekilde kullanılıyor mu ?

Askeri kontrol altında tutulan alanda neler oluyor ?

Kuzey Kıbrıs’taki Türk Silahlı Kuvvetleri adadaki en az denetlenebilir en az şeffaf olan yapılanmadır. Bu durumun denetlenmesi ve şeffaflaştırılmasına yönelik siyasi bir talep ortaya koymak için geç kalmadık mı?

Sorunu çözmek için ilk adım süpürgeyi önce askere yöneltmekten geçmez mi? Yok eğer o çözümden sonra olacak bir konu ise, esas niyet tutsaklıktan başka ne olabilir ki ?

Mesela, ilk siyasi söylem askerin mevcut kalabalık yapısının azaltılması olamaz mı?

Kıbrıs’ta bulunması gereken ve çözümün birinci gün gelmesi gerektiği rakama getirmek için neyi bekliyoruz. 30 bin ile 55 bin arasında olduğu iddia edilen rakam yerine, hemen yarın bu sayı İttifak Anlaşması sayısına, yani 650 rakamına indirilemez mi? Ya da en azından güneyde bulunan Yunan askeri sayısına getirilmesi talep edilemez mi?

Özetle, evin ortasında 43 yıldır yerinden kıpırdamamış bir fil var. Ev temizleyeceksek önce fili dışarı çıkaralım. Çünkü etraf çok pis kokuyor….

Mertkan Hamit

Gezicinin Seçim Anketi ve Bir Strateji

Son zamanlarda birden fazla anketle karşılaştım. Sıralamalar bir tarafa bıraktığında benim için dikkat çeken iki nokta var.
1. Verilecek olan ham oylar %50’yi bulmuyor. Yani Oy vermeyeceğim, kararsız, karma veya cevap yok gibi seçenekler hala nereye gideceği belli değil. Zemin kaygan. Kaygan zemindekileri “kaygılı kaygan” ve “çıkarcı kaygan oy olarak ikiye ayırmak mümkün.
2. Yüzde 50’yi oluşturan kaygan zemin bunların arasında “en kararlı” pozisyonu temsil eder. Ham oy dağılımlarını gördüğüm tüm anketlerde bu en büyük oran. Başka bir deyişle şu an “Oy Vermeyeceğim” diyenler Kuzey Kıbrıs’taki en büyük partidir.

Bu iki koşul ortada olduğunda dağıtılan oylarda hangi yöntemi uygularsanız uygulayın hata payı yüksek olacaktır.

Gezicinin anketinde varsayımsal yöntem, önemli bir kamuoyu algısı yaratma potansiyeli vardır. Bu algının ne kadar etkili olacağını bilmiyorum ancak benim siyaseti okuma biçimim çözüm umutlarının zora girmesinin de etkisiyle olacak “KKTC’nin sürer yapısına entegre olma” eğiliminin yükseleceğine bu yüzden de yeni icatlar değil var olan düzeni perçinleyecek yöntemlere dönük tercihlerin artacağıdır.
Kıbrıslı Türklerin gonyak sever olduğuna falan bakmayın siyasette en muhafazakar davranışları sergileme ata sporumuzdur.

Bu yüzden ben anket sonuçlarına baktığımda erken seçim olması halinde, kaygan oyların Gazici’nin varsaydığı gibi ağırlıklı HP’ye ya da TDP’ye gitmeyeceğini düşünüyorum. Hal böyle olunca ortaya çıkan sıralamanın da değişeceğine inanıyorum.
HP, TDP, CTP, YKP, BKP’ye gidecek olan “kaygılı kaygan” nitelendireceğimiz %20’lik kesimin büyük bölümü kuvvetle muhtemel bu seçim oy vermeyecek. (Kendimi de “oy vermeyecek grupta saydığımı söyleyeyim)
“Çıkarcı kaygan” %20 ise sisteme uygun olarak ağırlıklı olarak UBP ve az biraz da HP ve DP’ye gidecek.

Özetle, pazar günü seçim olsa bence bu ülkede UBP + DP koalisyonunu kuracak zemin vardır. O yüzden demokrat, ilerici ve alternatif arayanlar merkezi seçimler yerine odak noktalarını mahallelerine, kentlerine çevirmeli. Yaşam alanlarını dile getirmeli onu talep etmelidir. Oralarda çok daha kolay köklü dönüşüm yapacak dinamizm vardır. Kendi yaşadığımız sokağı dönüştürme fırsatı varken yerel seçimlere odaklanmak iyi bir çıkış yolu olur. Oradaki dönüştürücü güç iyi kullanılırsa, üç beş sene sonra merkezi idareye odaklanmak mümkün ve çok daha anlamlı olabilir.

AKP’nin Kuzey Kıbrıs’taki Darbesi

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com
*10 04 2015 tarihinde Gaile Dergisinde yayınlanmıştır

Geniş tabanlı hükümet denemesi koalisyon ortaklarının birinin kararıyla sona erdi. Bir tarafın geleneksel teslimiyetçi tavrı, diğer tarafın strateji yoksunu tutumu sayesinde bu sonuca ulaştık. Ancak herkes aynı soruyu soruyor. Şimdi ne olacak?

Bu yazı yayımlanana kadar mevcut hükümet krizi için yeni bir çözüm yolu bulunmuş olması muhtemel, o yüzden bu soruya farazi bir cevap vermeyeceğim. Yazı kaleme alındığı sırada UBP ile DP’nin bir koalisyon kuracağına dair beklentilerin yüksek olmasının yanında CTP – TDP – DP koalisyonu formülleri de gündeme gelmiştir. Olası seçeneklerin Kıbrıslı Türkler lehine ne derece sonuç alıcı olacağına yönelik tartışma başka bir yazının konusu olabilir. Benim gayem, bu süreçten çok yeni bir başlangıç için temel bir tespit yapmaktır.

CTP – UBP hükümetinin bizleri getirdiği nokta, belki de en can alıcı nokta, Türkiye Cumhuriyeti iktidarlarının, bu ülkedeki demokratik yapıya zerre kadar saygı duymuyor olması ve toplumsal talepler yerine kendi vizyonunu dayatmasıdır. Türkiye’nin aylardır süren ekonomik protokole ilişkin baskıcı tavrına ve ideolojik politikalarını dayatmasına en sonunda CTP – UBP iktidarı teslim olarak hükümet etmeyi sürdürmeye çalışmış, kabul edilemez uygulamaların altına imza atmıştır.

UBP hiçbir zaman teslimiyetçi olmaktan rahatsızlık duymamış, bunun ötesine geçecek herhangi bir umut vermemiştir. Bu yüzden UBP beklenildiği gibi hareket etmiştir. Ancak hükümet düşerken eleştirilerin esas hedefi CTP olmuştur; çünkü bu konuda umut olduğu iddiasını sürekli gündeme getirmiştir. CTP, UBP ile esas farkını halkın çıkarlarının tarafında olduğunu dile getirerek ortaya koymuştur. Ancak hükümet sürecinde, birçok konuda Türkiye’nin dayattığı politikaları “geciktirerek uygulama” yönünde bir anlayış takip etmiş, bunu farklılık olarak sunmuştur. Tabi bu yöntem geniş toplum kitlelerini ikna etmeye yetmemiş, CTP teslimiyetçi bir politika izlemesinden dolayı eleştirilmiştir. Günün sonunda, CTP için direniş anlayışı üç beş sosyal medya paylaşımı ile “gizli” toplantılarda ifade edilen hoşnutsuzluk cümlelerinden ibaret olmuştur. Ne kendi tabanı, ne de kendi tabanı dışındaki kitleleri etkileyecek bir direnişi kurgulayabilmiştir.

Bunun yanında CTP siyaseten halk kitleleri ile kendini barıştıracak bir yol da izlememiştir. 0,,18762571_303,00İktidarda olduğu süreç içinde anlamlı bir sosyal politika uygulayamamıştır. Barış politikalarının öncülüğünü, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaptığı tercihlerle heba etmiştir. Parti içi kavgaları, hükümet icraatlarının önüne geçmiştir. Mehmet Ali Talat’ın gölge başbakanlık yapması toplum tarafından kabul görmemiştir. Tüm bunların yanında, Kıbrıslı Türk yurtseverler açısından rahatsız edici açıklamalara sahip olan, sınıfsal mücadeleyi anlayamamış, barışa dönük samimi çabaları dahi “kantarın topuzunu kaçırmakla” eleştiren Birikim Özgür’ü stratejik bir pozisyona getirmiştir. Zaten CTP’nin “yetkin ve etkin” kadroları gayri resmi sohbetlerde bu tercihi: “Türkiye’nin dayatmacı politikalarına karşı oluşabilecek tepkilere karşı ‘geleceğe dönük’ stratejik bir hamle” olarak özetlemiştir.

Ancak teslimiyetçiliği tartışırken meseleye tek taraflı bakmamak gerekir; aksi halde yapacağımız tespit eksik olur. Başka bir deyişle CTP ve UBP’nin teslimiyetçi davranışı, Türkiye’nin pozisyonunu eleştiriden muaf kılmamalıdır. Hükümetin düşmesi, ekonomik protokol ile ilgili görüşmelerin Türkiye’nin istediği gibi sonuçlanmasına yönelik iradenin oluşamamış olmasıyla ilgilidir. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tercihlerini temsil etmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs’a bakışında emperyalist anlayışının hortladığı ortadadır. Özetle, Türkiye’nin arzularını sağlamayacak olanların yerine bunu sağlayacak olanlar getirilmesi için olanak sağlanmıştır.

Bir ülkede demokratik olarak seçilmiş bir iktidarın, halk dışı bir faktör tarafından görevinden alınmasının adı darbedir. Darbelere karşı mücadele ettiği için zamanında

KKTC CUMHURBASKANI MEHMET ALI TALAT ANKARA'DACTP’nin, özellikle de CTP içinde “darbenin mağduru” olduğunu iddia eden “delikanlıların” sempatisine sahip olan AKP, Kuzey Kıbrıs’ta sivil bir darbe gerçekleştirmiştir. Türk işi Troyka, “Türkoyka”, da Kıbrıs’ta teslimiyetçiler lehine ağırlığını koymuştur. Ancak “delikanlılar” bu konu üzerinden anlamlı bir tartışma yapılmasına izin vermeyecek bir yol izleyecektir.

Kıbrıslı Türklerin siyasi iradesine saygı göstermeyen, bu ülkeyi bir mahallesi olarak gören yayılmacı anlayış ile ilişkiler yeniden gözden geçirilmelidir. (1) Diyet borcu yani “kurtarılma” meselesinin de mali sponsorluğu Kıbrıs Türk halkınca yapıldığına göre artık borç misliyle ödenmiştir. Türkiye’nin ekonomi politikalarını eleştirmek ve bu politikalar üzerinden Kıbrıs’ın kuzeyinde egemen anlayışına karşı durabilecek bir anlayış oluşturmak gerekmektedir. Bu direniş anlayışının adresinin ise bundan sonra CTP olmayacağı kesinleşmiştir.

Yaşananları eleştirmekten çekinen, demokrasiye saygı duymayan ve darbecilerle uzlaşan bir yapıyla, ada yarısında siyaset için umut olmak mümkün değildir. Bu noktadan sonra CTP’nin, AKP’nin darbesinden ötürü mağduru oynayarak destek araması da ikna edici değildir. Bunu eleştirenleri “solcu hastalığı” ile teşhis edenlerin de statüko virüsüne esir alındığı açıktır. Çünkü bu koşullar oluşurken CTP buna karşı gelmek yerine dayatmalara karşı işbirliğini yapmanın yolunu aramaktadır. Aynı anlayış Mehmet Ali Talat’ın cumhurbaşkanlığı görevi süresince TC’den gelen pozisyonların benimsenmesine dönük çabalarında da görülür. CTP’nin egemen siyasi aklı, dayatmalara karşı direniş olarak değil, dayatmaları topluma pazarlayan aracı olmaktan ibarettir.

Bu noktadan sonra toplumsal muhalefetin her koşulda kendini yeniden kurgulaması gerekmektedir. Çünkü özelde CTP’nin ama genelde siyasete egemen hiçbir siyasi partininKudret_Özersay_(cropped) özgürleşme adına konuşabilecek sözü kalmamıştır. “Denenmemiş” olduğunu iddia eden “Halkın Partisi”nin de özgürleşmeyi getirecek anlayışa sahip olmadığı, konuyu ele alış biçimiyle, bir kez daha ortaya çıkmıştır. Çünkü tıpkı diğer egemen anlayışlar gibi erken seçim çağrısı yapan Halkın Partisi, seçimde almayı umduğu oy oranından bağımsız olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi politikaları üzerinden dayatmalarına karşı ne bir duruş ne de bir fikir ortaya koyabilmiştir. Demokratik bir sürecin liderliğini üstlenip sorunun çözümüne yönelik bir çıkış yapmamıştır. Meseleyi sadece bir yönetişim ilişkisine indirgeyerek iyi yönetim ilkeleri ile sorunların aşılabileceğine yönelik boş bir iddia ortaya koymuştur. (2) Halkın Partisi kadrolarının AKP’nin gerçekleştirdiği bu darbeye karşı bir duruş geliştirerek sahici bir muhalefet yapmayı tercih etmemesi turnusol etkisine sahiptir.

Sonuç olarak, Kıbrıs’ın kuzeyinde sallantıda olan hükümet, “küçük” bir darbe ile düşürülmüştür. Hükümet olanlar son derece beceriksiz ve öngörüsüz hareket etmiştir. Yine de bu yapılan darbe gerçeğini unutturmamalıdır. Çünkü hükümetin düşmesinde tek sebep beceriksizlik ve öngörüsüzlük değildir. Tam tersine, hükümet olmayı sadece bir “yönetişim” meselesi olarak görenlere Türkiye açık bir mesaj verilmiştir. Kuzey Kıbrıs’ta iktidar kalabilmek için gerekli olan, ülkeyi ne kadar iyi yönettiğiniz değildir. Türkiye ile al – ver ilişkilerinde; Türkiye’nin stratejik, ekonomik, siyasi ve kültürel çıkkararverildiarlarını ne kadar koruyacağınız ile ilgilidir.

Bu noktada yurtsever politika, bu adada yaşayan insanların ekonomik, siyasi ve kültürel
kaygılarını ön plana koyabilmekle ilgilidir. Bunun yolu da kuşkusuz federal bir çözümden ve adanın birleşmesine yönelik arzunun güçlendirilmesinden geçmektedir. Bunu merkeze alıp geniş tabanlı adalet ve eşitlik mücadelesinin özgürleştirici bir potansiyel barındırabileceğini söyleyebiliriz.

 

————————————————————–

Notlar
(1) Acı olan taraf ise Güney Kutbu’nda darbe olsa, dayanışma mesajları gönderecek olan Türkiye solu da bu konuda üç maymunu oynamaktadır. Bu, Türkiye solunun Kıbrıs konusuna ilgisizliğinin yanında Kıbrıs’a yaklaşımında egemen aklın dışında başka bir bilgiye sahip olmaması ile açıklanabilir. Bu yüzden Kıbrıs Türk solunun bu konuda da çaba göstermesi gereklidir.
(2) Halkın Partisi, iyi yönetim üzerinden mevcut koşullara alternatif olduğunu iddia ederken gerçekten naif bir anlayışta mıdır; yoksa verili koşulları ört-bas ederek egemen anlayışın devamlılığı için bir emniyet sübabı rolünde midir? Bu sorunun yanıtını ancak iktidara gelmesi hâlinde anlayacağız!

Bugün Hükümet Düşerse…

Malum bugün UBP Parti Meclisi toplanıyor. Hükümet ile devam mı tamam mı konusunda karar üretecek.

Aynı amaçla toplanan kaçıncı parti meclisi olduğunu hatırlamıyorum ama bu sefer olmasa da “planlı-programlı” hükümetin sonuna geldik ya da gelmeye bir adım daha yaklaştık!

Halkın Partisi’nin tepki oylarının yanısıra, merkez ve sağ oylar için de ciddi bir alternatif olması, milletvekillerinin istifa furyası (DP’den Hakan Dinçyürek, Menteş Gündüz, Hasan Taçoy ve CTP’den Önder Sennaroğlu) ve ekonomik protokolün imzalanma olasılığı ile önümüzdeki 3 yıl boyunca iktidarın tepkileri azaltmaya dönük maddi gücünün oluşacak olması varsayımı erken seçime gitmek yerine var olan vekillerin alternatif bir koalisyonu kurmayı deneyeceğini söyleyebiliriz.

Esas nokta ise bu süreç sonucunda CTP’nin hükümette olup olmayacağı ile ilgili…

UBP dışında tutunacak dalı kalmayan CTP’nin, parti meclisi kararının ardından “ana muhalefet” görevini üstlenecek olması birçokları için rahatlayıcı bir unsur olabilir.”CTP zaten sarayın partisi değil”, “muhalefet ctp için asli görev” gibi söylemler iktidar sürecinde partisinden yabancılaşmaya başlayan CTP üye ve sepmatizanlarını yeniden kazanmak için de bir fırsat olarak değerlendirildiği muhtemeldir.

Hatta, toplumun belleğinin zaten uzun ömürlü olmayacağı varsayan CTP, iktidarda olduğu sürece kaybettiği prestiji düzeltip, bunu bir sonraki seçime dönük hazırlık süreci olarak da kabul edecektir.

Ancak, günün anlam ve önemine uygun olarak CTP’yi içerden kurtarmayı düşünen özellikle CTP ile ilişkisini çileli bir aşk ilişkisi haline getirenlere dönük en samimi duygularla şunu söylemek isterim:

Vazgeçin!

Eğer hükümet düşerse İktidarken koruduğunuz (korumak zorunda olduğunuz) yapıyı muhalefette korumaktan vazgeçin!
Parti Meclisi ve Kurultay hesaplaşmalarına girmekten vazgeçin!
Rahatsızlıklarınızı dile getirecekseniz, bunu bu kadar hatayı bir arada yapmış olan kurumun adına yeniden yapmayın!
Eğer parti sizin için bir araç, özgürleşme, adalet, eşitlik, barış amaçsa sizi bağlayan hiçbirşey yokken, zincirlerinizden kurtulun.
Kendiniz için de, toplumsal muhalefet için de bir iyilik yapın…
Başarısızlığın sol değerlerle ilgili olmadığını, kurumsallaşmış mevcut zihniyetle olduğunu kabul edin…
Bu zihniyete son noktayı koymayı deneyin…
Mevcut kısır döngüyü devam ettirmeyin…
Eğer derdiniz kısa dönemli mali ve siyasi kazanımlar değilse, egonuz için değilse, en içten duygularla inandığınız bir kavga için zor durumlarda kaldıysanız zorlamayın, bu sefer vazgeçin…
İktidar olmanın çaresizliği zırvalarından oluşan mağdur edebiyatına bu sefer kanmayın…
Toplumsal muhalefetin yeniden kurumsallaşması için önce bunu engelleyen yapıdan kurtulmak için bu kez bizden oy istemek yerine siz de yeni bir mücadeleye el vermeyi deneyin.

Ancak önce vazgeçin!

Sonra konuşalım, bir yolunu buluruz elbet.

Önyargılar olmadan, nefret ve hınç kaynaklı kavgalar yerine ‘dayanışmayla’ yeni bir sayfa açabiliriz.

Biz de “Yapabiliriz!”

Çözüm ve Yeniden Yakınlaşma Sürecinde Sivil Toplum Örgütlerinin Rolü ve Siyasal Partilerden Beklentiler*

 

Cumhuriyetçi Türk Partisi Mağusa örgütünün, sivil toplumun gerçekleştirmekte olduğu çeşitli çalışmaları ve bunların etkilerini tartışmaya olanak sağladığı için teşekkür etmek isterim.

Siyasi partiler ile sivil toplum arasında diyalog ve işbirliğinin son derece zayıf olduğu bu önemli dönemde, CTP’nin 45. Yılı dolayısıyla atmış olduğu bu adımı önemsediğimi belirtmek isterim.

Tartışma başlığının aynı anda birden fazla konuyu kapsadığını bu yüzden başlık dâhilinde farklı alt-başlıkları ayrı ayrı tartışmayı hedefliyorum.

Öncelikle, Çözüm ve Yeniden yakınlaşmanın birbirini besleyen ama birbirinden ayrı iki süreç olduğunu ortaya koymanın faydalı olacağına inanıyorum.

Çözüm süreci, Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanı seçilmesinden itibaren başlayan ve şu an kapsamlı çözüm müzakereleri olarak adlandırılan süreçtir.

Yeniden yakınlaşma süreci ise, liderlerden, masadan, diplomasiden, uluslararası hukuk yorumlarından bağımsız, toplumlararası ilişkilerin yeniden düzenlenmesini ve insan odaklı sürdürülen çalışmalara işaret etmektedir.

Bu noktada iki süreç arasındaki farklılıkları ele alıp, çözüm süreci ile yeniden yakınlaşma süreçlerine yönelik olarak sivil toplum örgütlerinin rolünü ayrı ayrı ele alacağım.

Bu noktada çözüm sürecinde sivil toplumun rolünü 3 noktada ele alabiliriz.

Birinci nokta, sivil toplum örgütlerinin kapasite ve kendine özgü çalışma ve pozisyon belirleyebilme durumunun korunması ile ilgilidir.digest-20091-yasin-naimark-1

Çözüm sürecinde sivil toplum örgütlerinden, resmi kurumların ya da Kıbrıs Türk tarafının kimi zaman muhafazakâr ve milliyetçi noktalara dahi ulaşan resmi pozisyonunu dillendirilmesi beklenilmemelidir. Sivil toplum örgütlerini siyasi partilerden ayıran temel belirleyici özellik, devlet aklının ötesinde hareket edebilmesidir. Bu aynı zamanda yeni siyaset alanlarının oluşabilmesini mümkün kılar.

Sivil toplum, doğrularını yönetsel çıkar ilişkileri ve statükonun dayattığı ilişkilere göre değil, kendi temel ilkelerine dayandırabilmelidir.

Bu kabiliyeti sayesinde savunuculuğunu yaptığı konulara yönelik söylem ve eylemleri, “üst politikanın” hassasiyetleri ile uyumlu değil, üst politikanın ilerisinde onun ufkunu belirleyecek nitelikte olur.

Bu yüzden sivil toplumun rolü öncelikle, liderler ve görüşme heyetleri arasında gerçekleştirilen çözüm sürecinde, liderlerin toplumla paylaşmakla ilgili çekince içinde olduğu konuları dile getirmek, hakikatin dile getirilmesi için uygun zemini yaratmaktır. Bu çözüm sürecinde de, gündelik politika da da böyle olmalıdır.

Sivil toplumun, çözüm süreci ile ilgili olarak ikinci önemli rolü, süreci yürüten liderlerden şeffaflık talebini dile getirmeleri, sürecin bu şekilde yönetilmesine yönelik baskı oluşturmasıdır.

Her ne kadar da görüşmeler “gizlilik” ilkesiyle ele alınıyor olsa da, bu iki anlayışın ilerleyen zaman sürecinde olumsuz etkiler yarattığı bilinmektedir.

Bunlar arasında en önemli nokta, görüşmelerin meşruluğu ile ilgilidir.

Liderlerin temsil ettikleri politik iradenin meşruluğu, öncelikle sivil toplumun da dâhil olduğu aktif vatandaşların süreçle ilgili olarak gerekli bilgiye sahip olmasıyla ilgilidir.

Çözüm sürecini yürüten liderlerin, sivil toplum örgütlerinin çeşitli katmanlarıyla görüşmelerinde hevesli davranmıyor olmaları önemli bir problemdir.

Bu takınılan tavır, doğal olarak sürece yönelik oluşan kuşkuların ve endişelerin yayılmasının önünü alamamaktadır. Bu sebepten dolayı, yine toplumun çeşitli katmanlarını aydınlatma görevi sivil topluma düşmektedir.

Sivil toplumun bir diğer rolü ise sahiplenme sorununu aşmaya yöneliktir. Çözüm sürecinin demokratik meşruluğu kadar, süreci yürütenlerin fikirlerinin toplumlar tarafından benimsenmesi ile ilgilidir.

İnsanların sürecin sonuç alıcı olacağına inanması, liderlerin gerçekleştirdiği görüşmeleri sahiplenen insanların sayısı ile doğru orantılı olduğu unutulmamalıdır. Sahiplenme hissinin sağlanması, sivil toplum ile istişare içinde gerçekleşebilir. Sivil toplum örgütleri sürecin ve sürecin ürünü olacak olan bir planın sahiplenebilmesini için çalışmalıdır.anastASİADİS

Bu açıdan, sivil toplumun çözüm sürecindeki rolü özet olarak belirlediğim 1) Özerk bir biçimde söylem yaratmak, 2) Sürecin şeffaflığını talep ederek, herkesin sürece dönük kaygılarının önlenmesi ve 3) sürecin ve sürecin sonunda oluşturulacak olan bir planın sahiplenilmiş olmasının sağlanması olduğunu söyleyebiliriz.

MAGEM olarak biz bu üç katmana dönük tüm adımları aynı anda gerçekleştirmeyi kendimize hedef belirledik. Bir taraftan çözüm sürecine yönelik oluşturduğumuz desteği, kendimize özgü anlayışımız ile açık bir biçimde ortaya koymakta, aynı zamanda kendi üyelerimiz ve etki alanımızdaki insanlarla bu konunun şeffaflığı ve sahiplenilmesine dönük adımlar atmaktayız.

Ancak çözüm sürecinden farklı olarak yeniden yakınlaşma süreçleri çok daha farklı bir tarihselliğe sahiptir. Toplumlararası yeniden yakınlaşma süreçleri, toplumların birbirinden ayrıldığı 1974 yılından kısa bir süre sonra 1980li yıllarda başlamıştır.

Gerek uluslararası ve ulus üstü kurumların sağladığı olanaklarla, gerekse de kendi fırsatlarını değerlendirerek birbiriyle karşılaşan Kıbrıs toplumlarının yeniden yakınlaşma süreçlerinde öncülüğü sivil toplum örgütleri yapmıştır.

1990lı yıllardan sonra daha sistematik hale gelen iki toplum arasında sivil toplum örgütlerinin, çeşitli biçimlerde bir araya geldiği etkinlikler 2003 yılında geçiş noktalarının açılmasıyla beraber yeni bir boyut kazandı.

Yakın tarihimizde yeniden yakınlaşma çalışmalarının nostaljik bir talepten, çok kültürlü, kozmopolit bir yaşam biçimi halinde yeniden kurgulanması ve bunun birinci elden deneyimlenmesi 12 yıla yayılmaktadır.

Kapıların açıldığı günden itibaren geçen süreç toplumlar arası ilişkilerde yeni bir anlayışın gelişmesine olanak sağlamıştır. Artık sadece izine bağlı buluşmalar değil, tamamen tesadüfi bir biçimde de toplumların birbiri ile istişare etmesi mümkün olmuştur.

Yeniden yakınlaşma sürecinin en önemli noktası da budur. MAGEM olarak en azından son bir yıl içerisinde Kıbrıs Gençlik Konseyi üyesi olabilmemiz, birçok sivil toplum örgütüyle yurt içinde ve yurt dışında temaslarımızın başlaması da bu güven ortamının getirdiği bir sonuçtur. Yeniden yakınlaşma sürecine dair yaşadığımız en önemli gelişme ise geçtiğimiz haftalarda dahil olduğumuz Cyprus We Can İnisiyatifidir.

İki toplumlu grupların ziyaretleri veya siyasi tartışmaların yanında, yeniden yakınlaşma süreci yeni bir algının oluşması ile ilgili olarak da yüksek öneme sahiptir.

Buna örnek olarak, Derinya kapısı çevresinde gerçekleşen tartışmaları yeni_sinir_kapilarinin_acilmasinda_gorus_ayriliklari_h27808söyleyebiliriz. Derinya kapısına yönelik oluşturulan hassasiyet ve gençliğin bunu sembolik bir adım yerine, yeniden yakınlaşmaya yönelik bir adım olarak benimsemesinde taban hareketlerinin rolü ve tabanda olan insanların bunu benimsemiş olması son derece önemlidir.

Bu noktada yeniden yakınlaşma sürecinde sivil toplum örgütleri esaslı bir role sahip olduğuna dair bir diğer önemli nokta, tarihle yüzleşme meselesi ile ilgilidir. Yeniden yakınlaşma sürecinin belki de en önemli adımlarından biri olan tarihle yüzleşme konusunda bugüne kadar yapılmış sembolik eylemlerin tümü ya sivil toplum örgütleri tarafından ya da “sivil toplum” hassasiyetinin dile getirebilen siyasiler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Örneğin geçtiğimiz yıllarda ctp milletveklinin yüzleşmeye dair meclis kürsüsünden “samimi” bir şekilde konuşma yapması siyasi partiler için “disiplin konusu” olarak algılanmıştı. Ancak Kıbrıs’ta adil bir düzeni arzulayan sivil toplum için yakınlaşma süreçlerine yönelik olumlu bir hareket olarak anlaşılmıştır.

Bu noktada yeniden yakınlaşma süreçlerinde sivil toplumun ana aktörken, siyasi partilerin görevi ise burada karşılıklı kabul gören anlayışı, benimseyerek yakınlaşmaya dair atılan adımları sürekli kılarak onun yaşayabilmesini sağlamaktır.

Bu aşamada, güven yaratıcı önlemleri vurgulamak önemlidir. Çünkü çözüm süreci ile yeniden yakınlaşma sürecinin birbiri ile bağlanarak, ikisine birden katkı sağlayan en gerçekçi uygulamanın güven yaratıcı önlemler olduğunu söyleyebiliriz.

Karmaşık müzakere masası jargonu ile sivil toplumun iyi niyetli çalışmalarını kurumsallaştırarak, onun her daim devam etmesini sağlayacak esas güç budur ve bunu gerçekleştirecek olan siyasi partilerdir Çünkü siyasi partiler ellerindeki ya da talep ettikleri yasama ve yürütme yetkisi ile barış politikalarının gerçekleşmesini sağlayabilirler.

Bu noktada siyasi partilerin esas probleminin meseleleri sadece kendi merkeziyetçi yapıları kapsamında ele almaları ve tamamen muhafazakar bir biçimde, yeni neslin dünyasıyla çoğu zaman uyumsuz bir şekilde kavranıyor olmalarıdır.

Çeşitli meselelere dair, karar alma deneyimleri, genç nüfusun ve sivil toplumun görmezden gelinmesi temsiliyet adına ciddi sorun yaratmaktadır. Merkezden konuşan, tepeden bakan siyasi partilerin, gündelik siyaseti idare ederken, çözüm sürecinde önemli bir aktör olamaması ile sonuçlanmaktadır.

Güven yaratıcı önlemlere dair siyasi partilerin bunca yıl içinde kapsamlı çözüm ile kuzey Kıbrısın iç yapısı arasında kalan politikaları savunmuştur.

Oysaki, ikisi de statükonunu devamını sağlarken, güven yaratıcı önlemler üzerinden yeni bir alanın yaratılarak statükoyu bozacak herhangi uzun dönemli bir stratejinin benimsenmemiş olması belki de en büyük eksikliklerinden biridir.

Ancak konuyu biraz daha verilere dayandırmanın, siyasetten beklentilere dair açık seçik bazı gerçekleri görmemizi sağlayacaktır. Burada ortaya koyacağım veriler, MAGEM tarafından gerçekleştirilen Youthopia projesi kapsamında Aralığın ilk iki haftası Mağusa’da 18 – 35 yaş arasında 450 kişiyle yapılan anketin sonuçlarıdır. Normal koşullarda buna benzer anketleri siyasi partilerin yaparak, sivil toplumu beslemesi gerekirken, buna dair herhangi bir durumun bugüne kadar gerçekleşmediğinin altını çizmek isterim.

Ankete katılan 450 kişi, Mağusa’nın hem cinsiyet, hem de köken olarak demografik yapısına uygun olarak seçilmiştir. Burada vereceğim bilgiler anketin tümü değil sadece konuya ilgili olarak siyasi partilerin çözüm sürecindeki rolü, yani sivil toplum tarafından benimsenen belli başlı uygulamaların kurumsal olarak sağlanmasıyla ilgili somut olarak ortaya koyan noktalardır.

Şu an için Mağusalı gençlerin en önemli sorunu açık ara işsizliktir. Katılımcıların yarısı (%51) oranında en büyük problemin işsizlik olduğunu söylemektedir.

İşsizliği uzun dönemli olarak çözecek esas politikanın Kıbrıs’taki iş olanaklarını arttıracak yeni bir yapının oluşturulması gerektiğini söyleyebiliriz.

Bu noktada mesela Mağusa İnisiyatifi’nin temel söylemi Maraş’a dönük cyprus-problem5politikalar önemli hale gelir. Üstelik yine gençlik arasında yapılan ankette Maraş’ın iade edilerek karşılığında limanların uluslararası işlevselliğe kavuşturulmasına yönelik destek %67 civarındadır. Bu da demektir ki, bu gençlik tarafından en büyük sorun olarak adlandırılan işsizliğe yönelik, maraş üzerinden bir aksiyon planı toplum tarafından beklenmektedir. Buna yönelik siyasi irade vardır. Bundan sonrası bunun gerçekleştirilmesine dönük adımlar atılması ile ilgilidir. Bundan sonrası, tamamen siyasi partilerin sorumluluğunda olan bir süreçtir.

Bir diğer ilginç nokta, karşı topluma yönelik ön yargılar ile ilgilidir. Anlaşıldığı kadarıyla ön yargılara yönelik gençlerde ciddi bir problem görünmemektedir. Mesela “Kıbrıslı Rumlar düşmanımızdır” ifadesine yönelik katılıyorum ya da çok katılıyorum diyenler %20.5’i oluşturmakta. Kalanlar ise katılmadığını ya da hiç katılmadığını dile getirmektedir. “Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler arasında hiçbir benzerlik yoktur” gibi bir ifadeye yine gençlerden %28.8 oranında destek varken, çoğunluk bu ifadeye de inanmamaktadır. Tamamen birbirinden farklı iki halk gibi anlatılan bir çok anlatı olmasına rağmen, gençlerin bunların ötesinde düşündüğü açık bir biçimde ortaya konulmuştur. “Kıbrıslı Rumların dilinin farklı olması beni tedirgin eder” şeklinde ortaya konulan bri ifadeye destek %12.1 seviyesindedir “Kıbrıslı Rumların dininin farklı olması beni tedirgin eder” gibi bir ifadeye destek ise %9.4 seviyesinde kalmıştır. “Kıbrıslı Rum biriyle evlenebilirim” gibi bir ifadeyi reddedenler %47.4 civarındayken, “Kıbrıslı Rumlarla ortak bir iş yerinde çalışmak isterim” ifadesine karşı çıkanlar %37.6 desteğe sahiptir. “Kıbrıslı Rumları kendime tehdit olarak görmüyorum” gibi bir ifadeye katılmayanlar, yani Kıbrıslı Rumları kendine tehdit olarak görenler, %26.1 oranına sahiptir. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler birlikte yaşayamaz ifadesine destek verenler de %36.2 seviyesindedir.

Gençlerin yeterince temsil edilip edilmediğine dair sorduğumuz soruda Evet deyenler %13.6 civarındayken, kendilerini en iyi temsil edenin kim olduğunu sorduğumuzda Hiçbiri cevabı %30.5 ile büyük bir etki hopeyaratmakta, ardından Genç Milletvekilleri, Cumhurbaşkanı ve Sivil toplum örgütleri gelirken, son üc sırayı siyasi partiler, milletvekilleri ve başbakan almıştır. Bu noktada, gençlerin temsil etme kapasitesi olarak son derece geride olan siyasi partilerin, hem vizyon olarak gençleri temsil etmek için alternatif politikalara yönelmesi gerekmektedir. Sosyal medya üzerinden gençlerin fotoğraflarının kullanılması gibi sembolik etkiler yerine gençlere yönelik temsiliyeti güçlendirecek olan ve barış ile ilgli politikaların eş zamanlı kurgulanacağı yapıların oluşturulması gerekmektedir. Hali hazırda gençlerin temsiliyet probleminin çözülmesi için talepleri sırasıyla şu şekilde gerçekleşmektedir. 1) Gençlik Dairesinin Güçlendirilerek tüm gençliğe hizmet etsin, 2) Gençlik bakanlığının oluşturulsun 3) Müzakere sürecine etki edecek gençlikle ilgili yapılar oluşturulsun.

Bu noktada, siyasi partilerin görevi biraz daha açık hale gelmektedir. Karar verilmesine rağmen, hala daha uygulamaya başlamamış olan derinya kapısına yönelik değerlendirmelerde de gençlerin %10.5’i konuya olumsuz yaklaştığını söylemekte yarar vardır.

Ancak en önemli nokta muhtemelen Kıbrıs sorunun çözümüne yönelik süreci de ilgilendirmektedir. Yapılan anket dâhilinde, gençlerin %78’i mevcut çözüm sürecine önem veriyor. Ancak “iki tarafın uzlaşmaya vardığı bir anlaşmanın referanduma götürülmesi halinde cevabınız ne olurdu” sorusuna “EVET” oyu verecekler %27.6, HAYIR oyu verecek olanlar %18.8, Kararsız olanlar %35.2 Cevap vermek istemeyenler ise %18.3 oranındadır.

Bu gençliğin konuyla ilgili yeteri kadar bilgiye sahip olmadığına işaret etmektedir. Kıbrıs’ta uygulanacak bir planın yaşayabilir ve gençler için olumlu bir sonuç vereceğinin anlatılması bu sebepten dolayı gereklidir. Bu noktada sivil toplum ve siyasi partilerin daha anlamlı mesajlar vermesi konuya dair insanların korkularını azaltacak çalışmalar yapması son derece önemlidir. Bu toplumlararası anlamda çözüm ve yeniden yakınlaşma süreçlerine siyasi partilerin yapacağı önemli katkılardan biri olarak görülebilir.

Son olarak bir de askerlik mevzusunu vardır. Ankete katılan ve askerlik yapmakla mükellef erkek katılımcılara sorulan sorularda, askerlik yapanların %45’i askerlik yapmak konusunda gönüllü olduğunu ortaya koymuştur. Askerlik yaptıktan sonra, bunun faydalı olup olmadığı sorulduğunda katılımcıların %41.4’ü fayda gördüğünü söylemiştir. Vicdani ret hakkıyla ilgili olarak fikirlerini sorduğumuzda ise daha çarpıcı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Mesela daha önce askerlik yapanlara zorunlu kamu hizmeti gibi bir hakkınız olsaydı yine de askerlik yaparmıydınız ? diye sorduğumuzda %43.9’u EVET derken %56.1 i yapmazdım şeklinde cevap vermiştir. Askerlik yapmayanlara sorduğumuzda ise askerlik yerine kamu hizmeti yapardım diyenlerin oranı %57.7’e yükselmektedir. Vicdani ret hakkının tanınmasını destekleyenlerin oranını sorduğumuzda ise, sonuç %58 civarındadır. Yani ankete katılanların yarısından fazlası bu hakkı desteklemektedir.

Bu noktada, askerlik konusuyla ilgili atılacak adımların kendi toplumumuza ve öteki topluma yönelik de demokratikleşme ve barış mesajları göndereceği için bir an evvel ele alınması gerekmektedir. Bugün hala daha askeri bölgelerin önünde fotoğraf çeken vatandaşların 5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası alabileceği yasalar ile yönetilmekte olduğumuzu hatırlatmak isterim. Bugün buna dair herhangi bir gelişmenin ve değişikliğin yapılmamış olması dahi, siyasetin çözüm süreci ve yeniden yakınlaşma ile ilgili konularda ne derece geride kaldığını göstermektedir. Bu noktada siyasi partiler, sivil toplumu rakibi değil onu besleyecek ve toplumsal diyalogu güçlü kılacak kurumlar olduğunu anlamalıdır. Ancak böyle bir ilişki kapsamında, anlamlı bir siyaset oluşabilir. Tersini yapan siyasi partilerin, örgütlü yapıları kapsama kaygısıyla hareket etmesi, bugüne kadar yeni yapılar yaratmaktan ve var olanları etkisizleştirmekten başka bir işe yaramamıştır. Bu yüzden siyasi partiler ile sivil toplum arasında anlamlı bir diyalog ortamının oluşturulması şarttır. Bugün bu yapılan etkinliğin bunun için bir başlangıç olmasını umut ederim.

 

Mertkan Hamit

* Bu konuşma Mağusa Gençlik Merkezi’ni temsilen 25 Aralık 2015 tarihinde gerçekleştirilen panelde yapılmıştır.