Dipsiz Kuyudan Kurtulmak

Milliyetçilik dediğin öyle akıl almaz ve aşkın bir şeydir ki bazen rahatsız edici ancak eş zamanlı olarak da büyüleyici bir hal alır. Rahatsız edicidir çünkü açık – seçik ortada olan bir durumu milliyetçi akla anlatmanız mümkün olmaz. Aklın milliyetçi duvarını sesiniz aşabilir ama seslerin içeriği beyine erişemez, bu yüzden de büyüleyicidir.

Sol veya sağ görüşten herkesi kaynayan bir kazanın içine atar. Kazan kaynarken hepsini de birbirine benzeştirir. Birleşme hissinin yarattığı “yoldaşlık” hali o kadar güçlü bir durum yaratır ki, yapılan yanlış olsa da haksız olmazsınız. Haksız olsanız bile, haksızlığınızı kanıtlamak zorunda kalmazsınız. Mağduriyetin mağrur dili ile karşınızdakini mahkum ederken, gerçekte kaybedilenin hesabını yapmak mümkün değildir. Tarihin çekimiyle, bugünün kurgulanmış gerçeğini bütünleştirirken, hafıza sadece seçicidir. Bütüncül bir şekilde bakmadığınız pencerede yönlendirilmiş tek yanlı bir anlayış evrilir. Dünya böyledir deyip içinden çıkabilirsiniz ancak eleştirel zihnin zerrecikleri bir yerlerden rahatsızlık vermeye davam eder.

Muhtemelen, Crans Montana sonrasında Kıbrıslı Türk liderliği sahip olabileceği en konforlu başarısızlığı deneyimlemektedir. Hatırlayın konuların paket olarak ele alınması da Kıbrıs Türk tarafının talebiydi, yurt dışında bir zirve yapılması ve Genel Sekreterin katılımı da…

Diplomasi ile çözülmeye çalıştığımız Kıbrıs Sorununda sonuç üretmek için tüm araçlar Kıbrıs Türk tarafının taleplerini karşılıyor olmasına rağmen, sonuç alamadık ve sorumluluk için hedefi de Kıbrıs Rum tarafına attık. Bunu yaparken sorgusuz sualsiz tüm siyasi partilerin de desteğini alabilmenin konforlu olmadığını iddia edemezsiniz değil mi?

Oysa ki sorumlunun kim olmasından bağımsız olarak tüm istediğimiz araçlar elimizde olmasına rağmen giriştiğimiz bu diplomatik hamleden somut hiçbir şey elde edemediğimiz gerçeği yüzleşmek gerekir. Bununla ne zaman yüzleşeceğiz? Başarısızlığı milliyetçi çıkışlarla meşrulaştırmaktan vazgeçip yapıcı olarak çözüm üretme yollarına ne zaman gireceğiz ?

Mesela, Gueterres’in görüşme için çizdiği çerçevenin bundan sonra Kıbrıs’ın geleceğinin belirlenmesi için izlenecek yol haritası olduğunu ne zaman deklere edeceğiz.

Guterres’in çizdiği çerçevede yarın masaya döner, yüklendiğim sorumluluğu gerçekleştiririm diyebilmek genç kuşaklara bol şans dilemekten çok daha yapıcı bir pozisyon olduğunu kabul etmemiz gerek.

Gelinen son aşamada hamaset yapanların ve on yıllardır tanınma sözü verip de gerçekleştiremeyenlerin lafazanlık yapacağı üç beş argümanı kenara bırakıyorum. Ancak, girdiğimiz macerada birbirine daha az güvenen iki liderlik üretildi. Motivasyonunu kaybetmiş toplumlar yaratıldı. Başarısızlık, şüphecilerin ve nefretten beslenenlerin akbaba gibi üşüşmelerine sebep oldu. Bir de, gelecek karanlık bir çukurdan farksız olmasına rağmen “ev temizleyip tertipleme” takıntısıyla yalandan açıklamalar yapan siyasi elitlere, “masgara olacakları” kocaman bir meydan yaratıldı.

2018 sonrasına bırakmamakta ısrar edilen, çözüm sürecinin seçimlerin ardına kalması ve ona göre yeni(den) seçilmiş bir liderin zirveye katılması bu yarattıklarımızdan daha kötü hangi sonuçları yaratabilirdi?

Doğalgaz gerginliği gibi bir şeyler geveliyor olabilirsiniz ama siz de biliyorsunuz ki o gerginlik zaten gerçekleşiyor. Tam tersine bu zirve ile gerginliğin gerçekleşmesi için meşru sebepler yaratıldı.

2018’i bekleme sabrını göstermedik. 2018 sonrasında başarı yakalanmayacağına dair “içgüdülerden” başka hiçbir sebebimiz yoktu. “İçgüdüler” diye ortaya koyduğumuz şey aslında, sistematik olarak yarattığımız koşul olduğunun farkında mıyız?

İçgüdülerin, hesapsız tahminlerin, kendi verdiği sözden korkanların ve muhtemelen birilerinin stratejik derinliğinin içinde kaybolduk. Üstelik, seçilmişlerin arasında bundan sonra ne yapacağız sorusuna aklı selim bir biçimde cevap verecek tek bir kişi bile yok. Üstelik cevabı bilemediklerinden değil, cevabı bildikleri halde dile getirecek kararlılığa sahip olamadıkları için.

Yine de elitlerin akıllarını ve yüreklerini uyandırana kadar beklemeye gerek yok. Onlar, olaylar üzerine olan reflekslerinden arınıp, yeniden irade sahibi insanlar olarak aramıza dönerler mi bilinmez ama biz yine de onlara inat tekrarlayalım: içinden çıkamadığımız dipsiz kuyudan kurtulmak için bakacağımız yer ne Ankara ne Atina’dır…Adres Guterres çerçevesidir.

Mertkan Hamit

 

 

Lider(lik)

Son gün herkes gibi ben de olumlu sonuç beklentisi için de olsam da, zirveye dair beklentilerimi zirve başlamadan ortaya koymuştum. Cuma günü Crans Montana başarısız sonuçlanmasının ardından Mustafa Akıncı’nın gerçekleştirdiği basın toplantısı ise çözüm beklentisi içinde olanlar için tam anlamıyla bir çöküntü hissi yarattı. “Liderlerin öncülüğünde” gerçekleşen Kıbrıs görüşmelerinde başarısız olan liderler, gelecek kuşaklar belki bu işi çözer deyip pes etti.

Mustafa Akıncı “ben yapamadım” deyince, cemaatin umudunu kaybetmesi normal olabilir. Ancak normal olmayan, bu mücadele için çaba sarfettiğini söyleyen kişinin, yetkili olmasına rağmen pes ettiğini dile getirmesi. Ürkütücü olanı ise bu açıklamanın olabildiğince samimi bir şekilde ortaya konulurken meselenin “genç kuşaklara” havale edilmiş olması. Başka bir deyişle, öngörülmeyen bir zamana…

Öncelikle temsili demokrasinin penceresinden etik bir değerlendirme olarak Mustafa Akıncı’nın açıklamasını değerlendirmekte yarar var. Mustafa Akıncı dört boyutlu vizyon diyerek aday olmuştu. Oy verenler ona çözüm odaklı bir siyaset izleyeceğini söylemesinden dolayı destek vermişti. Ona oy veren insanlar, çözüm odaklı bir siyasetin sadece kapsamlı çözüm müzakerelerinden ibaret olmayacağını kabul etmişti. Bu yüzden Maraş’ın yılanlara verilmesinin yanlışlığını ortaya koyarken, eleştirilmek bir tarafa destek bile bulmuştu.

Nihayetinde, sıradan vatandaşlar da çözüm odaklı siyasetin sadece 6 başlıklı tantana değil, okuduğumuz kitaptan, yaptığımız inşaata, yediğimiz elmaya kadar birçok boyutu olduğunu çok iyi biliyorduk. Bu yüzden Mustafa Akıncı “evde oturamaz” deyip yola çıktığında meselenin “bu ülkede bir zeytin ağacı gibi kök salmak” olduğuna inanan insanların iradesini arkasında bulmuştu.

Bu açıdan değerlendirdiğimizde, Aslında Mustafa Akıncı’nın liderliği ve başarısı sadece “kapsamlı çözümü” başarmakla ölçülemez. Tam tersine, Ertuğruloğlu – Denktaş zihniyeti gibi zehirlenmiş akılların yaratacağı belalara karşı takınacağı tavır ile değerlendirilebilinir. Ancak, kendini kaptırdığı “kapsamlı çözüm” yolculuğundaki başarısızlık, “çözüm odaklı siyasetinin” başarısızlığı anlamına gelmediğini ifade etmesi gerekirdi.

Tam tersine, birebir görüşmelerimizde ifade ettiği “BM kapsamlı çözüm için uygun ortam olduğu için Maraş gibi adımlar yerine kapsmalı çözüme odaklanma niyetindedir” görüşünün artık hatalı olduğu kanıtlandığını dile getirmeliydi. Müzkaereci, Özdil Nami’nin “kapsamlı çözüm başarısızlığı halinde Maraş üzerinden bir al-ver gündeme gelebileceği” anlayışına sahip olduğunu da bildiğimizden, aslında Mustafa Akıncı çözüm odaklı başka siyaseti başlatacağını ortaya koyduğu kadar oy verenlerine sadakatli olabilirdi.

Ancak, Mustafa Akıncı bunu seçmedi. Vakti olacağı için iç konulara daha çok eğilebileceğini söyledi mesela. Hatta, daha en başından görüşmelerin başarısızlığında “KKTC kendi yolunu yürür” demeyi tercih etti, çözümsüzlüğün çözüm olmadığını bildiği halde…

Eğer ki Akıncı’nın açıklaması uykusuz ve stresli bir günün ardından yapılan duygusal bir açıklama ise söylem ve eylem değişikliğine gitmek gerekmektedir. Aksi takdirde, onu seçen insanların iradesini gasp ederek “çözüm” yerine “çözümsüzlüğün” yoluna girmiştir. Mustafa Akıncı, eğer isterse federasyon dışında başka maceralara atılabilir. Bunun yolu açıktır ve bu kendi tercihidir. Ancak, çözüm odaklı siyasetin dışına çıkacaksa demokratik ahlak gereği atması gereken adımlar vardır.

Bu da temsili demokrasinin kuralları içinde, önce istifa edip, ardından da yeni programıyla aday olmaktan geçmektedir. Makarios, Enosis’ten vazgeçip Kıbrıs Cumhuriyeti’ne sarıldığında aynısını yapmıştır. Benzerini yapabilir, federasyondan vazgeçip KKTC’ye sarılabilir. Onun yoluna inanan insanlar da eğer destekliyorsa ona bu konuda desteğini sunabilir.

Bir diğer mesele ise çözümü “genç kusaklara” havale etmesiyle ilgilidir. Bu güne kadar Mustafa Akıncı genç kuşaklarla ucuz PR çalışması dışında, anlamlı bir istişare gerçekleştirememiştir. Gelecek için mücadele edip, geleceği kuracaklarla ilgili herhangi bir istişare içine girmemesi açıklamanın samimi bir değeri olmadığını işaret etmektedir.

Geleceği kurması için oy verdiğimiz liderin, herşey bittikten sonra çözümsüzlüğü armağan etmesi nasıl bir sorumlu siyaset davranışıdır malesef anlamam mümkün değildir.

Görüşmelerin çöküş sebeplerinden en önemlisi garantörlükle ilgili belli bir süre sonra “gözden geçirme/sonlandırma” koşulları üzerine gerçekleşti. Başkanın çözümü bulması havale ettiği gençler, bugün 20 – 30 yaş arasında olan insanlardır. Başka bir deyişle, garantörlükle aykırı birşey söylediğinizde “yaşamadın – bilmen” denilen kuşaktır. Oysa ki, eğer bir anlaşma olsaydı, aynı “gençler” 35-45 yaşına geldiğinde garantörlükle ilgili önemli kararın sonuçlarıyla karşılaşıyor olacaktı. Üstelik o kararı verenler siyaseten etkisiz durumda olduğu halde.

Siyasette ağırlıklı olarak yaşlı ve orta yaşlı erkeklerin egemen olduğu Kıbrıs Türk toplumunda Mustafa Akıncı, genç kuşaklardan ne kadar gençleri kastettiğini bilemem ancak, “çocuk” olarak nitelendirdiği önemli bir nesilin ülkesini terkettiği ve terkedeceği gerçeğinin de umarım farkındadır.

Çözümsüzlüğün yolunu yürüyecekse, çözüm neslinin insanları bu ülke toprakları yerine başka ülkelere göç edeceği açıktır, başka bir deyişle çözüm odaklı siyasetten vazgeçtiği takdirde, göç eden insanların sorumluluğu da kendine aittir. Bu yüzden, çözüm odaklı siyasetten sapacaksa, çözümü havale ettiği kuşağı burada bulamamasıyla sonuçlanacağı açıktır.

 

Mertkan Hamit

Bu Bir Dikenli Teldir… – Mertkan Hamit

kibris_gocmen

İki Buçuk Mil – Strovilia kapısından Larnakaya doğru gidecek olursanız, önce İngilizlere ait olan Strovilia İstasyonunu görürsünüz. Üç dilde, bu bölgenin “Egemen Üs Alanı” olduğu gözünüze sokulur. 1955 – 1960 arasında yaşananları ve Britanya’nın bu ülkenin yaşadığı acılardaki sorumluluğundan arındığını düşünmek isteyenlere inatla “bizim günahlarımızı unutmayın” diye bağıran ama ısrarla görmezden geldiğimiz bir işarettir bu…

Ardından da yolculuğun büyük bölümünde sağ tarafınızda Achna köyünün terk edilmiş kalıntılarını görürsünüz. Solunuz “Kıbrıs Cumhuriyeti” egemenliğinde sağınız ise “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” egemenliğindedir.

1974’de çekilmiş dikenli tellerin yanından geçerken, solunuzda Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün nöbet kulesi sağınızda ise Kıbrıs Türk tarafının nöbet kuleleri görülür. Bu saçma manzarada arabanızı sürerken, bir kez daha böyle bir saçmalıkla yaşadığınızı sorgulamanız kadar normal bir şey olamaz.

Bu ülkenin yakın tarihinin orta yerinden 100 kilometre hızla geçerken kalıpların anlamsızlığı bir kez daha ortaya çıkar.

Mesela, “Rum tarafından” geçerken bir Kıbrıslı Türk arabası içindeki insanlar için sağ kolunuzda nöbet bekleyen bir asker sizin için bir tehdit mi yoksa bir güvenlik unsuru anlamına mı gelir?

Belki de tanıdık bir arkadaşımız olan nöbet bekleyen ve 40 derece kavurucu sıcakta başka bir yerde olmak için dua eden insan gerçekten kimi kimden korumaktadır?

Saatte 100 kilometre saatte geçerken nöbet noktasının önündeki dikenli tellerin kendini dahi koruyamadığı ortadadır. 42 senedir rüzgar ve yağmurdan başka kimsenin meydan okumadığı paslı dikenli telin kimisi için “egemenlik”, kimisi için “güvenlik”, kimisi için “işgal ve istila” anlamına gelir.

Peki ama hiç kimse metresi 5 lira etmeyen demir parçası için bunun hiçbir anlama gelmeyen bir dikenli tel olduğunu söylemeyecek mi?

Egemen olduğumuzu düşündüğümüz alanın, her tarafının “ulusal kardeşimiz” tarafından talan edildiğini, egemenlik diyerek insanların özgürlük alanlarının sınırlandığını, güvenlik diye dikilen nöbetçi askerlerin orada olmasının hiçbir anlamı olmadığını görürken, bunu kimse çıkıp haykırmayacak mı?

Büyük strateji ustaları, milliyetçi paranoyaklar ve diğerleri bu dikenli tele varoluşsal anlamlar yüklerken, metre kareye 15 üniversite mezunu düşen, her tarafta doktora seviyesinde eğitim almış insanlar fışkıran bu ada yarısında tele tel diyememiş olmanın ağırlığını içinizde hissetmiyor musunuz? Kimse, demir yığına sahte anlamlar yüklendiğini görmüyor mu? Demir yığınına yüklenen sahte anlamlar yüzünden geleceğinin çalındığının farkına kimse varamayacak mı?

Bir yıl boyunca paslı bir dikenli telin başında tam teçhizat duran bir insanın verdiği hizmetin vatan kurtaracağını iddia edenler mi yoksa bunun koca bir yalan olduğunu söylediğiniz de mi “marjinal” olunur?

Dürüstçe söyleyin metresi 5 lira etmeyen bir demir yığınını korudukça daha mı özgür olacağız?

Basit şeyleri sorgulamak gereklidir.

Dikenli teli bile…

Özellikle kümesteki tavuklardan farklı olduğumuza inanıyorsak…

***

Bu yazı daha önce Dayanismanet.org sayfasında yayınlanmıştır.

10 Madde ile İsrail – Türkiye Anlaşmasının Kıbrıs’a Etkisi

10 Madde ile İsrail – Türkiye Anlaşmasının Kıbrıs’a Etkisi 

1- Kriz Filistin’e yardım gönderen Mavi Marmara teknesine yapılan saldırı ve 10 kişinin ölümü ile başladı. Türkiye saldırı sonrasında tazminat ve özür talebinde bulundu. Süreç içinde talepler ve kutuplaşmalar arttı

2- Sürecin dönüm noktası enerji siyasetinde Rusya ile ilişkilerin bozulması, Türkiye’nin Mısır – İsrail – Yunanistan – Kıbrıs arasındaki açılımlarda dışlanması ve Arap Dünyası’nda liderlik arayışının başarısızlığı ile yeni bir noktaya ulaştı.

3- AKP iktidarı Batı ile ilişkilerinde istediği noktaya gelemedi, Kürt meselesini çözemedi ve iktidarda kalması için yeni bir açılıma ihtiyaç duydu.

4- AKP’nin Şu an siyasi söylemi ne Avrupacı ne de Orta Doğu haklarına hitap edecek durumda değil. Bu yüzden MHP dengi bir söylemle Türk vurgusu ağır basan ama Batı ve Arap karşıtı bir söyleme doğru evrilecek.

5- İsrail ile yakınlaşmanın ana ekseni ise gaz ticareti. Kıbrıs – İsrail havzasında yaklaşık 3450 milyar metre küp – 700 milyar dolar değerinde gaza sahip olduğu düşünülüyor.

6- Mısır kendi gazını bulduktan sonra çıkacak olan gaz ya Türkiye üzerinden Avrupa’ya ya da Kıbrıs – Yunanistan üzerinden avrupaya satılacak. Türkiye ise tek kaynağa bağımlı olmamak ve bölgede aktör olmak için bu yeni ittifaka dahil olmak istyor.

7- Türkiye şu an 50 milyar metre küp gaz tüketiyor. Bu önümüzdeki 7-8 yılda 100 milyara çıkacağı düşünülüyor. Rusya ile bağımlılığın ilişkilerin dengesizliği de göze alındığında İsrail ve Kıbrıs gazının alternatif kaynak ve zamanla ana kaynak olabilmesi için Türkiye kendini garantiye almak zorunda.

8- Geçen yıl Reuters mülakatında Türkiye’nın Kıbrıs İsrail havzasından yıllık olarak üretilecek 30 milyar metre küplük gazın 8-10 milyarını satın alabileceğini söyledi!

9- Bu Kıbrıs – İsrail havzasına Türkiye’nin yaklasık olarak 2 milyar dolar yıllık ödeme yapabileceği anlamına geliyor. Mısır veya Kıbrıs’a yapılacak boru hattının eş maliyetli olduğu (tahmini 3 milyar dolar) düşünüldüğünde Türkiye, Avrupa piyasalarına da ulaşma şansı sunduğundan daha çekici bir pazar olacak

10- İsrail ile Türkiye’nin anlaşmasından sonra Kıbrıs’ta liderlerin ötesinde yeni bir hızlı çözüm sürecinin başlaması muhtemel. Reel politik mi yoksa halkların iradesi mi süreçte belirleyici olacak şu an kestirmek zor. Ancak, her koşulda bu yakınlaşmanın ekonomik sonuçlarını düşündüğümüzde Kıbrıs’ta gaz üzerinden bir çözüm ihtimali yükselmiştir. Aralık sonuna kadar çözüm olağan dışı bir söylem olmayabilir.

Mertkan Hamit

Kıbrıs’ta Eşeği Sağlam Kazığa Bağlamaya Çalışırken…

Politis gazetesine demeç veren Nikos Anastasidis’in teyit ettiği bazı noktalar bir anda adanın anastasiades_talkskuzey yarısında fırtına kopardı.

En önemli iki tepki 1) Cumhurbaşkanı Sözcüsü Barış Burcu ve 2) Halkın Partisi Başkanı Kudret Özersay’dan geldi.
Anastasidis’in açıklamasından sonra en büyük tepki hangi noktaya geldi ?

Anastasidis’in “Oluşturucu/Kurucu devletlerler anayasadan kaynaklanacak” sözüne

Tepkilerin birincisi virginbirth / bakir doğum meselesi ile ilgili…

İncil, bakir doğumu Meryem Ana İsayı dünyaya getirmesi öyküsünde yer verir. Bir de Kıbrıs’ın federasyona döneceğinde bakir doğmasını istiyoruz. “Akdenizin Fahişesi” denen adamızın şimdi “bakir” doğumla devlet yaratması arzusu nereden baksan eril politikacıların dilinde ve aklında ürettiği bir öyküden ileriye gidemez. Ancak konuya uluslararası hukuk açısından meseleyi sorgulamakta yarar var:shutterstock_131385992

Bakir Doğum: Yeni federal devletin başka bir devletin devamı değil, sıfırdan başlayacak bir koşul yaratması isteniyor. En azından Özersay bu konuda çok net. Denktaş’tan bu güne Kıbrıs türk tarafı liderliğinin de bin senelik derdi bu…

Peki “bizim taraf” Virgin birth / Bakir doğumu neden istiyor ?

Özet olarak, eğer işler kötüye gider de birileri bu federasyonu havaya uçurursa, ya da birileri federasyondan kaçarsa gidecek bir yeri olacak mı belli olsun istiyor. Devlet olmadan devletin sonunu görme isteği…
Bir biçimde ayrılık olursa, bu ayrılığın ardından “Kıbrıs Türk halkı” kendi devletine sahipkibris_gocmen olmasının yasal koşullarının oluşmasını istiyor.

Başka bir ifadeyle federasyon olduğunda dahi, B planı olarak Taksim’in cepte olacağına dair bir garanti arayışı…
Peki toplumun büyük bölümü tarafından kabul edilen Annan Planında her ne kadar da bu konuda kullanılan dil ile iki tarafın pozisyonu da tatmin edilmeye çalışılsa da, belki de Kıbrıs türk tarafının nasıl okuduğu değil Kıbrıs Rum Tarafının meseleyi nasıl okuğunu hatırlatmakta yarar var…

Dönemin Kıbrıs Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanı Tasos Papadapoulos plana “HAYIR” deyin çağrısı yapıp ağlarken ne dediğini hatırlatmak gerek:CYPRUS ELECTION PAPADOPOULOS

“Bana uluslararası tanınmış bir devlet verildi. Onu uluslararası alanda söz söyleyebilecek bir cemaat olarak geri vermeyeceğim Bu yüzden Kıbrıs Cumhuriyeti korumak için ve onun yıkılmasını engellemek için sizleri HAYIR demeye çağırırım.”

Bu noktada, açık olarak Annan Planı’nda oluşacak devletin anayasal olarak bir tadil işlemi olmayacağı açıktır.

Bugün konuşulan ve görüşülen meselelerin de Annan Planı doğrultusunda gittiğini düşündüğümüzde bir damla su ile fırtına koparmaya çalışanların, şahin politikacı olmaya çalışanların ya da seçim süreci kapsamında güneyden gelecek olan “mal4455511979_102b2a9a01_bzemelerle” kafaları bulandırmaya çalışanların niyetlerinin olumlu olduğunu söylemek zor.

İşin raconuna göre özetleyecek olursam: Yine legal certainity / yasal kesinlik mevzusunda
takıldık… Tek derdi eşeği sağlam kazığa bağlamak olan Kıbrıs Türk tarafı eşeğin can çekiştiğinin farkında değil…

Benim için esas sorun yasal kesinlikten öte eşek ölürse kazığı ne yapacağımızdır?

Ancak yine de bir parantez bu konuya dair kendi düşüncemi de ifade edeyim:

Velev ki bizim müzakerecimiz ve başkanımız bir biçimde Kıbrıs cumhuriyeti aliderler_lefkosa-9.1-1074x483nayasasının tadili üzerinden bir anlaşmaya vararak, iki bölgelilik, iki toplum ilkesini, siyasi eşitlik ve federasyon gibi temel parametreleri karşılayacak bir formül yarattı.
Adadaki insanların güvenlik ve temel insan hakları konusunda kaygılarına cevap verecek bir çözüm buldu.
yes
Bu noktadan sonra Hayır diyecek biri olur mu ? En azından bu ülkede barış isteyen kimse bunu konu bile etmez.

Birileri çıkıp “Bundan sonra Taksim olamayacak, taksimi engelledi” deyip hem çözüme hayır diyecekse o politikacıların da gideceği köyün minareleri şimdiden görünmüştür…

 

Mertkan Hamit

Çözüm ve Yeniden Yakınlaşma Sürecinde Sivil Toplum Örgütlerinin Rolü ve Siyasal Partilerden Beklentiler*

 

Cumhuriyetçi Türk Partisi Mağusa örgütünün, sivil toplumun gerçekleştirmekte olduğu çeşitli çalışmaları ve bunların etkilerini tartışmaya olanak sağladığı için teşekkür etmek isterim.

Siyasi partiler ile sivil toplum arasında diyalog ve işbirliğinin son derece zayıf olduğu bu önemli dönemde, CTP’nin 45. Yılı dolayısıyla atmış olduğu bu adımı önemsediğimi belirtmek isterim.

Tartışma başlığının aynı anda birden fazla konuyu kapsadığını bu yüzden başlık dâhilinde farklı alt-başlıkları ayrı ayrı tartışmayı hedefliyorum.

Öncelikle, Çözüm ve Yeniden yakınlaşmanın birbirini besleyen ama birbirinden ayrı iki süreç olduğunu ortaya koymanın faydalı olacağına inanıyorum.

Çözüm süreci, Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanı seçilmesinden itibaren başlayan ve şu an kapsamlı çözüm müzakereleri olarak adlandırılan süreçtir.

Yeniden yakınlaşma süreci ise, liderlerden, masadan, diplomasiden, uluslararası hukuk yorumlarından bağımsız, toplumlararası ilişkilerin yeniden düzenlenmesini ve insan odaklı sürdürülen çalışmalara işaret etmektedir.

Bu noktada iki süreç arasındaki farklılıkları ele alıp, çözüm süreci ile yeniden yakınlaşma süreçlerine yönelik olarak sivil toplum örgütlerinin rolünü ayrı ayrı ele alacağım.

Bu noktada çözüm sürecinde sivil toplumun rolünü 3 noktada ele alabiliriz.

Birinci nokta, sivil toplum örgütlerinin kapasite ve kendine özgü çalışma ve pozisyon belirleyebilme durumunun korunması ile ilgilidir.digest-20091-yasin-naimark-1

Çözüm sürecinde sivil toplum örgütlerinden, resmi kurumların ya da Kıbrıs Türk tarafının kimi zaman muhafazakâr ve milliyetçi noktalara dahi ulaşan resmi pozisyonunu dillendirilmesi beklenilmemelidir. Sivil toplum örgütlerini siyasi partilerden ayıran temel belirleyici özellik, devlet aklının ötesinde hareket edebilmesidir. Bu aynı zamanda yeni siyaset alanlarının oluşabilmesini mümkün kılar.

Sivil toplum, doğrularını yönetsel çıkar ilişkileri ve statükonun dayattığı ilişkilere göre değil, kendi temel ilkelerine dayandırabilmelidir.

Bu kabiliyeti sayesinde savunuculuğunu yaptığı konulara yönelik söylem ve eylemleri, “üst politikanın” hassasiyetleri ile uyumlu değil, üst politikanın ilerisinde onun ufkunu belirleyecek nitelikte olur.

Bu yüzden sivil toplumun rolü öncelikle, liderler ve görüşme heyetleri arasında gerçekleştirilen çözüm sürecinde, liderlerin toplumla paylaşmakla ilgili çekince içinde olduğu konuları dile getirmek, hakikatin dile getirilmesi için uygun zemini yaratmaktır. Bu çözüm sürecinde de, gündelik politika da da böyle olmalıdır.

Sivil toplumun, çözüm süreci ile ilgili olarak ikinci önemli rolü, süreci yürüten liderlerden şeffaflık talebini dile getirmeleri, sürecin bu şekilde yönetilmesine yönelik baskı oluşturmasıdır.

Her ne kadar da görüşmeler “gizlilik” ilkesiyle ele alınıyor olsa da, bu iki anlayışın ilerleyen zaman sürecinde olumsuz etkiler yarattığı bilinmektedir.

Bunlar arasında en önemli nokta, görüşmelerin meşruluğu ile ilgilidir.

Liderlerin temsil ettikleri politik iradenin meşruluğu, öncelikle sivil toplumun da dâhil olduğu aktif vatandaşların süreçle ilgili olarak gerekli bilgiye sahip olmasıyla ilgilidir.

Çözüm sürecini yürüten liderlerin, sivil toplum örgütlerinin çeşitli katmanlarıyla görüşmelerinde hevesli davranmıyor olmaları önemli bir problemdir.

Bu takınılan tavır, doğal olarak sürece yönelik oluşan kuşkuların ve endişelerin yayılmasının önünü alamamaktadır. Bu sebepten dolayı, yine toplumun çeşitli katmanlarını aydınlatma görevi sivil topluma düşmektedir.

Sivil toplumun bir diğer rolü ise sahiplenme sorununu aşmaya yöneliktir. Çözüm sürecinin demokratik meşruluğu kadar, süreci yürütenlerin fikirlerinin toplumlar tarafından benimsenmesi ile ilgilidir.

İnsanların sürecin sonuç alıcı olacağına inanması, liderlerin gerçekleştirdiği görüşmeleri sahiplenen insanların sayısı ile doğru orantılı olduğu unutulmamalıdır. Sahiplenme hissinin sağlanması, sivil toplum ile istişare içinde gerçekleşebilir. Sivil toplum örgütleri sürecin ve sürecin ürünü olacak olan bir planın sahiplenebilmesini için çalışmalıdır.anastASİADİS

Bu açıdan, sivil toplumun çözüm sürecindeki rolü özet olarak belirlediğim 1) Özerk bir biçimde söylem yaratmak, 2) Sürecin şeffaflığını talep ederek, herkesin sürece dönük kaygılarının önlenmesi ve 3) sürecin ve sürecin sonunda oluşturulacak olan bir planın sahiplenilmiş olmasının sağlanması olduğunu söyleyebiliriz.

MAGEM olarak biz bu üç katmana dönük tüm adımları aynı anda gerçekleştirmeyi kendimize hedef belirledik. Bir taraftan çözüm sürecine yönelik oluşturduğumuz desteği, kendimize özgü anlayışımız ile açık bir biçimde ortaya koymakta, aynı zamanda kendi üyelerimiz ve etki alanımızdaki insanlarla bu konunun şeffaflığı ve sahiplenilmesine dönük adımlar atmaktayız.

Ancak çözüm sürecinden farklı olarak yeniden yakınlaşma süreçleri çok daha farklı bir tarihselliğe sahiptir. Toplumlararası yeniden yakınlaşma süreçleri, toplumların birbirinden ayrıldığı 1974 yılından kısa bir süre sonra 1980li yıllarda başlamıştır.

Gerek uluslararası ve ulus üstü kurumların sağladığı olanaklarla, gerekse de kendi fırsatlarını değerlendirerek birbiriyle karşılaşan Kıbrıs toplumlarının yeniden yakınlaşma süreçlerinde öncülüğü sivil toplum örgütleri yapmıştır.

1990lı yıllardan sonra daha sistematik hale gelen iki toplum arasında sivil toplum örgütlerinin, çeşitli biçimlerde bir araya geldiği etkinlikler 2003 yılında geçiş noktalarının açılmasıyla beraber yeni bir boyut kazandı.

Yakın tarihimizde yeniden yakınlaşma çalışmalarının nostaljik bir talepten, çok kültürlü, kozmopolit bir yaşam biçimi halinde yeniden kurgulanması ve bunun birinci elden deneyimlenmesi 12 yıla yayılmaktadır.

Kapıların açıldığı günden itibaren geçen süreç toplumlar arası ilişkilerde yeni bir anlayışın gelişmesine olanak sağlamıştır. Artık sadece izine bağlı buluşmalar değil, tamamen tesadüfi bir biçimde de toplumların birbiri ile istişare etmesi mümkün olmuştur.

Yeniden yakınlaşma sürecinin en önemli noktası da budur. MAGEM olarak en azından son bir yıl içerisinde Kıbrıs Gençlik Konseyi üyesi olabilmemiz, birçok sivil toplum örgütüyle yurt içinde ve yurt dışında temaslarımızın başlaması da bu güven ortamının getirdiği bir sonuçtur. Yeniden yakınlaşma sürecine dair yaşadığımız en önemli gelişme ise geçtiğimiz haftalarda dahil olduğumuz Cyprus We Can İnisiyatifidir.

İki toplumlu grupların ziyaretleri veya siyasi tartışmaların yanında, yeniden yakınlaşma süreci yeni bir algının oluşması ile ilgili olarak da yüksek öneme sahiptir.

Buna örnek olarak, Derinya kapısı çevresinde gerçekleşen tartışmaları yeni_sinir_kapilarinin_acilmasinda_gorus_ayriliklari_h27808söyleyebiliriz. Derinya kapısına yönelik oluşturulan hassasiyet ve gençliğin bunu sembolik bir adım yerine, yeniden yakınlaşmaya yönelik bir adım olarak benimsemesinde taban hareketlerinin rolü ve tabanda olan insanların bunu benimsemiş olması son derece önemlidir.

Bu noktada yeniden yakınlaşma sürecinde sivil toplum örgütleri esaslı bir role sahip olduğuna dair bir diğer önemli nokta, tarihle yüzleşme meselesi ile ilgilidir. Yeniden yakınlaşma sürecinin belki de en önemli adımlarından biri olan tarihle yüzleşme konusunda bugüne kadar yapılmış sembolik eylemlerin tümü ya sivil toplum örgütleri tarafından ya da “sivil toplum” hassasiyetinin dile getirebilen siyasiler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Örneğin geçtiğimiz yıllarda ctp milletveklinin yüzleşmeye dair meclis kürsüsünden “samimi” bir şekilde konuşma yapması siyasi partiler için “disiplin konusu” olarak algılanmıştı. Ancak Kıbrıs’ta adil bir düzeni arzulayan sivil toplum için yakınlaşma süreçlerine yönelik olumlu bir hareket olarak anlaşılmıştır.

Bu noktada yeniden yakınlaşma süreçlerinde sivil toplumun ana aktörken, siyasi partilerin görevi ise burada karşılıklı kabul gören anlayışı, benimseyerek yakınlaşmaya dair atılan adımları sürekli kılarak onun yaşayabilmesini sağlamaktır.

Bu aşamada, güven yaratıcı önlemleri vurgulamak önemlidir. Çünkü çözüm süreci ile yeniden yakınlaşma sürecinin birbiri ile bağlanarak, ikisine birden katkı sağlayan en gerçekçi uygulamanın güven yaratıcı önlemler olduğunu söyleyebiliriz.

Karmaşık müzakere masası jargonu ile sivil toplumun iyi niyetli çalışmalarını kurumsallaştırarak, onun her daim devam etmesini sağlayacak esas güç budur ve bunu gerçekleştirecek olan siyasi partilerdir Çünkü siyasi partiler ellerindeki ya da talep ettikleri yasama ve yürütme yetkisi ile barış politikalarının gerçekleşmesini sağlayabilirler.

Bu noktada siyasi partilerin esas probleminin meseleleri sadece kendi merkeziyetçi yapıları kapsamında ele almaları ve tamamen muhafazakar bir biçimde, yeni neslin dünyasıyla çoğu zaman uyumsuz bir şekilde kavranıyor olmalarıdır.

Çeşitli meselelere dair, karar alma deneyimleri, genç nüfusun ve sivil toplumun görmezden gelinmesi temsiliyet adına ciddi sorun yaratmaktadır. Merkezden konuşan, tepeden bakan siyasi partilerin, gündelik siyaseti idare ederken, çözüm sürecinde önemli bir aktör olamaması ile sonuçlanmaktadır.

Güven yaratıcı önlemlere dair siyasi partilerin bunca yıl içinde kapsamlı çözüm ile kuzey Kıbrısın iç yapısı arasında kalan politikaları savunmuştur.

Oysaki, ikisi de statükonunu devamını sağlarken, güven yaratıcı önlemler üzerinden yeni bir alanın yaratılarak statükoyu bozacak herhangi uzun dönemli bir stratejinin benimsenmemiş olması belki de en büyük eksikliklerinden biridir.

Ancak konuyu biraz daha verilere dayandırmanın, siyasetten beklentilere dair açık seçik bazı gerçekleri görmemizi sağlayacaktır. Burada ortaya koyacağım veriler, MAGEM tarafından gerçekleştirilen Youthopia projesi kapsamında Aralığın ilk iki haftası Mağusa’da 18 – 35 yaş arasında 450 kişiyle yapılan anketin sonuçlarıdır. Normal koşullarda buna benzer anketleri siyasi partilerin yaparak, sivil toplumu beslemesi gerekirken, buna dair herhangi bir durumun bugüne kadar gerçekleşmediğinin altını çizmek isterim.

Ankete katılan 450 kişi, Mağusa’nın hem cinsiyet, hem de köken olarak demografik yapısına uygun olarak seçilmiştir. Burada vereceğim bilgiler anketin tümü değil sadece konuya ilgili olarak siyasi partilerin çözüm sürecindeki rolü, yani sivil toplum tarafından benimsenen belli başlı uygulamaların kurumsal olarak sağlanmasıyla ilgili somut olarak ortaya koyan noktalardır.

Şu an için Mağusalı gençlerin en önemli sorunu açık ara işsizliktir. Katılımcıların yarısı (%51) oranında en büyük problemin işsizlik olduğunu söylemektedir.

İşsizliği uzun dönemli olarak çözecek esas politikanın Kıbrıs’taki iş olanaklarını arttıracak yeni bir yapının oluşturulması gerektiğini söyleyebiliriz.

Bu noktada mesela Mağusa İnisiyatifi’nin temel söylemi Maraş’a dönük cyprus-problem5politikalar önemli hale gelir. Üstelik yine gençlik arasında yapılan ankette Maraş’ın iade edilerek karşılığında limanların uluslararası işlevselliğe kavuşturulmasına yönelik destek %67 civarındadır. Bu da demektir ki, bu gençlik tarafından en büyük sorun olarak adlandırılan işsizliğe yönelik, maraş üzerinden bir aksiyon planı toplum tarafından beklenmektedir. Buna yönelik siyasi irade vardır. Bundan sonrası bunun gerçekleştirilmesine dönük adımlar atılması ile ilgilidir. Bundan sonrası, tamamen siyasi partilerin sorumluluğunda olan bir süreçtir.

Bir diğer ilginç nokta, karşı topluma yönelik ön yargılar ile ilgilidir. Anlaşıldığı kadarıyla ön yargılara yönelik gençlerde ciddi bir problem görünmemektedir. Mesela “Kıbrıslı Rumlar düşmanımızdır” ifadesine yönelik katılıyorum ya da çok katılıyorum diyenler %20.5’i oluşturmakta. Kalanlar ise katılmadığını ya da hiç katılmadığını dile getirmektedir. “Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler arasında hiçbir benzerlik yoktur” gibi bir ifadeye yine gençlerden %28.8 oranında destek varken, çoğunluk bu ifadeye de inanmamaktadır. Tamamen birbirinden farklı iki halk gibi anlatılan bir çok anlatı olmasına rağmen, gençlerin bunların ötesinde düşündüğü açık bir biçimde ortaya konulmuştur. “Kıbrıslı Rumların dilinin farklı olması beni tedirgin eder” şeklinde ortaya konulan bri ifadeye destek %12.1 seviyesindedir “Kıbrıslı Rumların dininin farklı olması beni tedirgin eder” gibi bir ifadeye destek ise %9.4 seviyesinde kalmıştır. “Kıbrıslı Rum biriyle evlenebilirim” gibi bir ifadeyi reddedenler %47.4 civarındayken, “Kıbrıslı Rumlarla ortak bir iş yerinde çalışmak isterim” ifadesine karşı çıkanlar %37.6 desteğe sahiptir. “Kıbrıslı Rumları kendime tehdit olarak görmüyorum” gibi bir ifadeye katılmayanlar, yani Kıbrıslı Rumları kendine tehdit olarak görenler, %26.1 oranına sahiptir. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler birlikte yaşayamaz ifadesine destek verenler de %36.2 seviyesindedir.

Gençlerin yeterince temsil edilip edilmediğine dair sorduğumuz soruda Evet deyenler %13.6 civarındayken, kendilerini en iyi temsil edenin kim olduğunu sorduğumuzda Hiçbiri cevabı %30.5 ile büyük bir etki hopeyaratmakta, ardından Genç Milletvekilleri, Cumhurbaşkanı ve Sivil toplum örgütleri gelirken, son üc sırayı siyasi partiler, milletvekilleri ve başbakan almıştır. Bu noktada, gençlerin temsil etme kapasitesi olarak son derece geride olan siyasi partilerin, hem vizyon olarak gençleri temsil etmek için alternatif politikalara yönelmesi gerekmektedir. Sosyal medya üzerinden gençlerin fotoğraflarının kullanılması gibi sembolik etkiler yerine gençlere yönelik temsiliyeti güçlendirecek olan ve barış ile ilgli politikaların eş zamanlı kurgulanacağı yapıların oluşturulması gerekmektedir. Hali hazırda gençlerin temsiliyet probleminin çözülmesi için talepleri sırasıyla şu şekilde gerçekleşmektedir. 1) Gençlik Dairesinin Güçlendirilerek tüm gençliğe hizmet etsin, 2) Gençlik bakanlığının oluşturulsun 3) Müzakere sürecine etki edecek gençlikle ilgili yapılar oluşturulsun.

Bu noktada, siyasi partilerin görevi biraz daha açık hale gelmektedir. Karar verilmesine rağmen, hala daha uygulamaya başlamamış olan derinya kapısına yönelik değerlendirmelerde de gençlerin %10.5’i konuya olumsuz yaklaştığını söylemekte yarar vardır.

Ancak en önemli nokta muhtemelen Kıbrıs sorunun çözümüne yönelik süreci de ilgilendirmektedir. Yapılan anket dâhilinde, gençlerin %78’i mevcut çözüm sürecine önem veriyor. Ancak “iki tarafın uzlaşmaya vardığı bir anlaşmanın referanduma götürülmesi halinde cevabınız ne olurdu” sorusuna “EVET” oyu verecekler %27.6, HAYIR oyu verecek olanlar %18.8, Kararsız olanlar %35.2 Cevap vermek istemeyenler ise %18.3 oranındadır.

Bu gençliğin konuyla ilgili yeteri kadar bilgiye sahip olmadığına işaret etmektedir. Kıbrıs’ta uygulanacak bir planın yaşayabilir ve gençler için olumlu bir sonuç vereceğinin anlatılması bu sebepten dolayı gereklidir. Bu noktada sivil toplum ve siyasi partilerin daha anlamlı mesajlar vermesi konuya dair insanların korkularını azaltacak çalışmalar yapması son derece önemlidir. Bu toplumlararası anlamda çözüm ve yeniden yakınlaşma süreçlerine siyasi partilerin yapacağı önemli katkılardan biri olarak görülebilir.

Son olarak bir de askerlik mevzusunu vardır. Ankete katılan ve askerlik yapmakla mükellef erkek katılımcılara sorulan sorularda, askerlik yapanların %45’i askerlik yapmak konusunda gönüllü olduğunu ortaya koymuştur. Askerlik yaptıktan sonra, bunun faydalı olup olmadığı sorulduğunda katılımcıların %41.4’ü fayda gördüğünü söylemiştir. Vicdani ret hakkıyla ilgili olarak fikirlerini sorduğumuzda ise daha çarpıcı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Mesela daha önce askerlik yapanlara zorunlu kamu hizmeti gibi bir hakkınız olsaydı yine de askerlik yaparmıydınız ? diye sorduğumuzda %43.9’u EVET derken %56.1 i yapmazdım şeklinde cevap vermiştir. Askerlik yapmayanlara sorduğumuzda ise askerlik yerine kamu hizmeti yapardım diyenlerin oranı %57.7’e yükselmektedir. Vicdani ret hakkının tanınmasını destekleyenlerin oranını sorduğumuzda ise, sonuç %58 civarındadır. Yani ankete katılanların yarısından fazlası bu hakkı desteklemektedir.

Bu noktada, askerlik konusuyla ilgili atılacak adımların kendi toplumumuza ve öteki topluma yönelik de demokratikleşme ve barış mesajları göndereceği için bir an evvel ele alınması gerekmektedir. Bugün hala daha askeri bölgelerin önünde fotoğraf çeken vatandaşların 5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası alabileceği yasalar ile yönetilmekte olduğumuzu hatırlatmak isterim. Bugün buna dair herhangi bir gelişmenin ve değişikliğin yapılmamış olması dahi, siyasetin çözüm süreci ve yeniden yakınlaşma ile ilgili konularda ne derece geride kaldığını göstermektedir. Bu noktada siyasi partiler, sivil toplumu rakibi değil onu besleyecek ve toplumsal diyalogu güçlü kılacak kurumlar olduğunu anlamalıdır. Ancak böyle bir ilişki kapsamında, anlamlı bir siyaset oluşabilir. Tersini yapan siyasi partilerin, örgütlü yapıları kapsama kaygısıyla hareket etmesi, bugüne kadar yeni yapılar yaratmaktan ve var olanları etkisizleştirmekten başka bir işe yaramamıştır. Bu yüzden siyasi partiler ile sivil toplum arasında anlamlı bir diyalog ortamının oluşturulması şarttır. Bugün bu yapılan etkinliğin bunun için bir başlangıç olmasını umut ederim.

 

Mertkan Hamit

* Bu konuşma Mağusa Gençlik Merkezi’ni temsilen 25 Aralık 2015 tarihinde gerçekleştirilen panelde yapılmıştır.

 

Kıbrıs’ta Çözümün Maliyeti ve Louis Vuitton!

Yok yok henüz delirmedim. Her konuyu Kıbrıs sorununa bağlamak gibi bir ata sporumuz olsa da, bu sefer bağlantı meselesi tamamen rakamlarla ilgili. louis-vuitton

Az önce Forbes Dergisi’nin dünyadaki en değerli markalar listesini incelerken Louis Vuitton şirketinin neredeyse marka değeri (24.7 Milyar Euro) ile aynı miktarda olduğunu gözüme çarptı. Ben bu markayı İngiltere’ye gidene kadar hiç duymamıştım. Hala daha neden ürettiği çantaların bu kadar popüler ve bu kadar pahalı olduğunu anlamadığımı itiraf etmeliyim. Ancak, çözüm maliyetini ile ilgili korku senaryoları sunanlar için çarpıcı bir örnek olma niteliğine sahip.

Bildiğiniz gibi Kıbrıs konusunda esaslı meselelerden biri de çözümün maliyetidir. Ret cephesinin insanları korkutmak, çözüm umudunu berhava etmek için sık sık olası bir çözümün ne kadar maliyetli olacağına dair açıklamaları göze çarpıyor.  Ret cephesinin yıllardır bu ülkenin kaynaklarını kendilerine peşkeş çekenlerden oluştuğunu düşündüğümüz zaman bile bu konuda samimiyetsiz olduklarını söylemek mümkün.

Bugüne kadar ret cephesindeki insanların tercihleri ücretsiz eğitim, kültür veya sağlık hizmetleri gibi kamusal fayda güden uygulamaların geliştirilmesi için harcanmadı. Bunun yerine kendi ve zümrelerinin çıkar ve kazançlarını arttıracak yolsuz işlere harcandığını da iyi biliyoruz. Bu uygulamalar yüzünden, orta sınıf olarak tanımladıklarımızın her geçen gün fakirlikle mücadele etmek zorunda kalmakta, gençlik gelecek kaygısı nedeniyle Kıbrıs’tan göç etmektedir. Bunların hepsine de neden olanların yine aynı insanlardır. Yüksek genç işsizlik oranı nedeniyle eğitimi sonrası iş bulamayanlar çeşitli sosyal travmalar yaşarken bunların esas sebebi olanlar bir anda halkın iyiliğini düşünen melek kılığına bürünmesi ve çözümün olası maliyetler üzerinden konuşması ret cephesinin iki-yüzlülüğünü gözler önüne sermektedir.ist

Hepimiz biliyoruz, esas olan çözümsüzlüğün bahaneleri değil çözümün hemen şimdi olmasıdır.

Ancak çözümün maliyeti konusunun ciddi bir mesele olduğunu dışlayacak kadar naif olmamalıyız.

Kaba bir hesaplama Taşınmaz Mal Komisyonu’nun (TMK) ödediği tazminat tutarlarının dönüm başı maliyetinin 25000 Euro civarında olduğunu söyleyebiliriz. Bu miktara şikâyet eden Kıbrıslı Rumların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açması ve miktarın AİHM tarafından da uygun bulunması Kıbrıslı Rum davacılar Maleagrou ve Diğerleri davasında ortaya çıktığından bu kurumun değer biçme yöntemine de güvenebiliriz.

Ayrıca TMK’nın önemli bir araç olduğunu ve çözüm sonrasında da, mülkiyet konusunda ortaya çıkacak olan uyuşmazlıklarda önemli bir mekanizma olarak büyük rol oynayacağını ortaya koymak yerinde olur. Hatırlatmakta yarar var, şu an Kıbrıs Türk tarafının en önemli çözüm yaratma araçlarından biri olan TMK adım adım çözüm ilkesine uygun bir araç olarak ortaya çıkmıştır. Böylelikle çözümü zorlaştırmamış, tam tersine uygulanan karar kapsamlı çözüm süreci ile beraber adım adım çözüm yaratacak araçların ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur.shutterstock_131385992

İkincisi, TMK yaratıldığında ret cephesi dediğimiz grubun aynı biçimde anayasa mahkemesine giderek kurulan bu yapının kapatılması girişimlerinde de bulunmuştur. Bugün, aynı kurumun uygulamaları sayesinde, Demopoulos ve diğerleri davası sonucunda da belirtildiği gibi, Kıbrıslı Türklerin ellerinde bulundurdukları 1974 öncesi Kıbrıslı Rumlara ait olan mülklerde, mülkiyet haklarının ve mülkleri ile kurdukları duygusal ilişkinin onaylandığı bir karar ortaya çıktığını açıklamakta da fayda vardır. Bu karar sayesinde, bugün sadece Kıbrıs Türk tarafı değil, Kıbrıs Rum tarafı da mülkiyet konusunda tazminat ödemelerinin, uygulanacağını dile getirebilmektedir.

Kaba bir hesaplama çözümün maliyetinin elimizde tuttuğumuz 1 buçuk milyon dönüm Rum malı karşılığında güneyde bıraktığımız 500.000 dönüm türk malının takasıyla ve toprak iadesi ve tazminat ödemesi biçiminde gerçekleşeceğini göstermektedir. Yani 1 milyon dönümlük Kıbrıslı Rum malının yarısını geri iade etsek dahi, yarım milyon dönümlük bir tazminatın gerçekleşeceğini söyleyebiliriz. TMK oranları ile hesapladığımızda bunun da 12.5 milyar euro olacağı ortaya çıkar. Eş miktarda da, yeniden yapılanma, bayındırlık hizmetleri gibi masrafların olduğunu söylediğimizde ihtiyaç olan miktar 25 milyar euroya ulaştığını söyleyebiliriz.

Peki 25 milyar Euro maliyet gerçekten büyük bir maliyet mi?20151010_112424

Kesinlikle : HAYIR!…

Ret cephesinin Kuzey Kıbrıs dışında dünyayı tanımayan anlayışının yerine rakamlara ve miktarlara global ölçekte baktığımızda bahsi geçen miktarların ne anlama geldiğini rahatlıkla anlayabiliriz.

Mesela Avrupa’da yaşanılan ekonomik kriz sonrası ülkelere yapılan mali yardım miktarları: Yunanistan : 2010 yılından Haziran 2015’e kadar toplamda 215.9 Milyar Euro alırken, Ağustos 2015’ten sonra 86 Milyar Euro alacak. İspanya  41.3 Milyar Euro alırken, İrlanda : 68.2 Milyar Euro ve Portekiz’de 76.8 Milyar Euro alacak.

Üstelik yukarıda belirttiğimiz rakamlar ağırlıklı olarak banka yapılandırmalarına gittiği için, Kıbrıs’ta beklediğimiz ekonomik çarpan etkisi olmadığını ve Kıbrıs’ta sürecin daha farklı çalışacağını da söyleyebiliriz..

Mesela TC yardım heyetinin, Kuzey Kıbrıs’a yaptığı üç yıllık son yardım paketinin miktarı da 3.3 milyar TL (1 Milyar Euro) civarındadır. ABD’nin 2013 yılında dünyanın çeşitli ülkelerine yaptığı ekonomik yardım 32 milyar dolar tutarındadır.

Bunun yanında çeşitli Avrupa Birliği ülkelerinin, kalkınma amaçlı sağladıkları yardım miktarı isecoke-bottle 86.66 Milyar dolar civarındadır.

Ülkelerin yanında şirketlerin marka değerlerine baktığımızda yine gerekli rakamın çok yüksek olmadığını görebiliriz. Başta bahsettiğim markanın yanına birkaç rakam daha eklemekte yarar var. Mesela, Apple marka geliri 182.3 Milyar dolar, Microsoft’un 93.3 Milyar dolar, Google 61.8 Milyar dolar, Coca-Cola 23.1 Milyar dolar, IBM 92.3 Milyar dolar, Mc Donalds 87.8 Milyar dolar, Facebook 36.5 milyar dolardır. Yani ülke kurmak için gerekli olan miktar çoğu şirketin değerinin altındadır.

Sonuç olarak, siyasi uyumsuzlukları aşmak için ortak formüller yaratmak yanında, ekonomik tarafı da düşünmek gereklidir. Ancak rakamları ortaya koyduğumuzda, bunun bir korku olamayacağını kanıtlamaktadır. Bu yüzden, ret cephesinin maliyetler üzerinden yürütüğü olumsuzlama timthumbkampanyasının da amacının çözüm sürecine katkı koymak değil, yolsuz düzenin devamını savunmaktır.

Karar verme zamanı geldi.

Hedef, yolsuzlukla işbirliği yaparak yok olmak mı yoksa bu topraklarda anlamlı bir gelecek kurmak mı?