Kim – Kimin Adayı?

2 Gün sonra bu saatlerde seçim sonuçlanmış olacak. Kararsız seçmen için özet olarak adayları gözden geçirmekte yarar var.

Derviş Eroğlu: Sistemin adayı

1267

KKTC’nin kendine özgü sistemi temelde yolsuz çıkar ilişkilerine dayanır. Eroğlu’nun seçilmesi ‘Bizim çocuğa da bir kırsal alan arazisi’, ‘yeğene da bir memur işi’ sistemini temsil eder. Bu noktada bu adayın etrafında en çok yoğunlaşan kitleler sistemden en çok faydayı kazananlar…

 

 

 

 

 

 

 

Sibel Siber: Partinin adayı

basbakan-sibel-siber-14055

CTP-BG stratejik olarak tercih yaptı ve ön plana çıkardığı adayı partinin dışına seslenebilecek biri olarak belirledi. Bu CTP’nin merkeze kayan siyasi anlayışından memnun olmayanların ancak CTP’ye oy verenlerin ise kopuşuna neden oldu. Sağ seçmenin partinin adayı Sibel Siber’e istenilen yakınlığı göstermemiş olması sağdan, sol seçmene hitap etmemesi de soldan oy kaybına neden oldu . Önemli bir stratejik tercih yapıldı, ancak istenildiği sonuçları yaratmadı. Sibel Siber sadece ‘partinin ve partilinin adayı’ olarak kaldı. Bu seçim ‘Napalım gardaş partinin kararıdır’ üzerinden savunma yapmanın sonunu getirdi gibi…

 

 

Kudret Özersay: Elçiliğin adayı

Kudret_Özersay_(cropped)

Zamanında  ‘çıt çıt çıt twitter’ diye eleştirilen özel temsilci daha sonra baş müzakereci olan Kudret Özersay önce #toparlandi sonra aday oldu. Sivil toplum üzerinden birincil ağını oluşturduktan sonra şimdi beklenenin üzerinde oy desteğinin ardından son müdahalelerle elçiliğin göz kırptığı isim olarak görülüyor. Bir tarafta UBP’li Belediye başkanlarının açık desteği, diğer tarafta elçilik oylarının yönlendirilmesinin mümkün olduğu bölgelerdeki yoğun bayraklı afişli reklamları Kudret Özersay’ın elçiliğin istediği kişi olduğunu doğruluyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

akinciMustafa Akıncı : Halkın adayı

Siyasetin içinde uzun yıllar bulunmuş olması, bu sürede oluşturduğu dolaylı veya doğrudan ilişkiler Akıncıyı seçimde parti mensubu olmayanların en çok benimsediği aday olarak ortaya çıkardı. Sağdan ve soldan ciddi destek görmesinin yanı sıra, sivil toplum örgütleri ve birçok akademisyenin de desteğini alan Akıncı, halkın adayı olarak seçmenin ilgisini çekiyor. Özellikle seçmenle ve genel anlamda kitleyle kurduğu ilişkinin samimi görülmesi Akıncı’nın güçlü tarafı oldu.

 

Bonus:

Arif Salih Kırdağ: Mehmet Ekin Vaiz’in adayı

hqdefault (2)

Arif Salih Kırdağ neredeyse her seçimde aday oluyor. Ancak ‘Yeni Dünya’ kampanyası bana göre son derece eğlenceli… Galiba seçimin en renkli tarafı da Arif Salih Kırdağ’ın kampanyası oldu. Bu noktada siyasete kattığı renkten dolayı teşekkür etmek şart!… Tabi bir de en başarılı reklam videosunun sahibi olduğunu söyleyelim…

 

 

 

 

 

En başarılı video: Yeni Dünya Yeni Lider

En heyecan verici video:

En yorumsuz! video: 

 

Duyduun? ‘Mustafa Akıncı KKTC Tanıtılsın’ Demiş!!!

Yaptığı hatadan ders alan, bunun üzerinden ileriye yönelik bir vizyon koyabilen kişiyi eleştirmek adına geçmişiyle ilgili belgeler bularak o kişiye karşı kanıtlar ortaya koymak o insanı daha zayıf kılmaz. Aksine, bu davranışı yaptığı yanlıştan dönebilen daha erdemli bir kişi olduğunu gösterir.

Duydun mu? ‘Mustafa Akıncı KKTC Tanıtılsın’ Demiş!!!

8 Mart Emekçi Kadınlar Günü yürüyüşündeyken bir arkadaşımdan ‘yorumun nedir?’ diye bir mesaj geldi. Mesajı gönderen arkadaşım CTP’de yerel ölçüde yetkili, fikir ayrılıklarımız olan konular olsa dahi diyalog kurabildiğimiz biriydi. Yorumlamamı istediği mesaj 1999 yılı 8 Şubat tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmış Bakanlar Kurulu kararlarının olduğu Dış Politika ile İlgili Hükümet Açıklamasından bir alıntıydı. Alıntılı bölümde ‘Hükümetimiz, bu bilinçle KKTC’nin bağımsız kimliğinin güçlendirilip yaşatılması ve uluslararası alanda tanınması için her türlü çabayı harcayacağını Hükümet Programında belirtmiştir’ şeklinde bir ibare vardı.

Malum önümüzde seçimler var. Ben seçimden bir süre önce ilk turda oyumun Mustafa Akıncı’ya yönelik olacağını söylediğimden, benim de siyasi anlayışımı bildiğinden attığı yorumla mesajı dolaylı olarak fikrini bir daha değerlendir anlamına geldiğini farz ediyorum. Siyasi olarak düşüncelerimi bildiğinden, KKTC’yi tanıtacağını ilan eden bir hükümet programının altına imza atmış olan birini nasıl olur da Cumhurbaşkanı olarak destekleyebilirdim?

Aslında yorumum basit: ‘Evet KKTC’nin tanıtılması olmayacak duaya amin demektir. Saçmalıktır. Federalizme inanan biri için kabul edilmez birşeydir. 1999’da kktcye inanmaya olanak var mıydı bilemem ama bugün bunu söyleyecek siyasetçi kalmamış hepsi ona göre dillerini değiştirmiştir bu da o zaman yapılan beyanatın ne kadar gereksiz olduğunu ortaya koymaktadır…’ Fakat yorumda esas niyetin bu cevabı duymak olmadığı, ‘neden sibel siber değil de akıncı’ olduğuna gidecek olan bu konuşmayı, tekrar tekrar yapmamak adına cevabımı buradan paylaşmayı uygun buldum. Umarım bu meseleyle ilgili yazacağım ilk ve son kapsamlı yazı olacaktır.

Ancak, başlamadan önce kısa bir hatırlatma yapmakta yarar var:

Bahsi geçen açıklama 8 Şubat 1999 tarihinde, yani ben 12 yaşında olduğumda gerçekleşmişti. Benim böyle bir bilgiyi hatırlamam mümkün değil. Ancak bildiğim bir şey var. Bahsettiğimiz dönem 1999 – 2001 dönemi arasında UBP ve TKP koalisyon hükümetinin olduğu dönem olması. Biraz geçmişle ilgili detayları araştırdığımda, Derviş Eroğlu Başbakan, Mustafa Akıncı da Başbakan Yardımcısı ve Turizm Bakanı olduğunu buluyorum. O dönemki hükümette ağırlıklı olarak UBP’lilerden oluşan bir bakanlar kurulu vardı. Bakanlar Kurulu’nde işlerin nasıl çalıştığına dair doğrudan bir fikrim yok. Ancak aklın yolu Dış Politika konusundaki açıklamanın taslak metninin Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanacağını söyleyebilir. O dönem Dış İşleri ve Savunma Bakanlığı var ve bu görevi Tahsin Ertuğruloğlu yerine getiriyordu. Tahsin Ertuğruloğlu UBP tarafından bakan yapılmıştı. Bu durumda aslında Dışişleri tarafından hazırlandığını varsaydığımız bu açıklama, Başbakan yardımcısı tarafından imzalanmıştı. Şimdi buradaki açıklamaya tamamen inanabilir veya sadece imzalamak durumunda kalabilir. Buna dair yorumumu en sona bırakıyorum. Ancak buradan açıklanması gereken bir mesele daha var. Bu belge soldan kaybedilen oyları geri getirir mi ? Ya da bu belgeyi okuyan biri çok etkilenip, madem öyle oyumu bu adaya vermeyeyim diyebilir mi ?

İlk önce cevabımı söyleyim: Hayır.

Hayır dememi sebepleriyle açıklayacağım. Benim ortaya koyacağım bu sebepler, bir tarafta siyasi parti üyesi olmayan ancak siyasetle yaşayan birinin gözlemleriyken, aynı zamanda da bu ‘gördün mü be akıncı ne dediydi zamanında’ denilerek oy yönlendirmeyi hedefleyen ucuz yöntemin neden büyük etki yaratamayacağını düşündüğümü açıklayacaktır.

Detaylara geçmeden bir nokta daha vurgulamakta yarar var. Nihayetinde toplum lideri seçeceğiz ve meşru olarak temsil edilecek bu makamda yaklaşımım öncelikle Eroğlu’ndan kurtulmak. Bu durumda oy verme hakkına sahip bir vatandaş olarak stratejim belli : ‘ilk turda inandığım adaya, ikinci turda kurtulmak için Eroğlu’nun karşısındaki adaya oy vermek’

Şimdi gelelim detaylara…

Bana göre bu belge anlamsız çünkü şu an siyasette ciddi bir eksen kayması yaşıyoruz. Hızlı bir biçimde sağa doğru dümen kırıyoruz. Federal istenci sulandırıyoruz. Bu benim rahatsızlığım ve maalesef meclis içindeki siyasi partilerde önde görünen kişiler bu eksen kayması sayesinde var oluyor. Siyaset ekmek kapısı olunca, bu kişiler de tam gaz bu dönüşüme dahil oluyor. Bu noktada bu belgenin aynısı olmasa da, benzerleri her gün dile getiriliyor. Özellikle Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan onlarca açıklamada, ne barışçıl bir dile yer verilmemektedir. Kısa zaman önce kurtulmaya çalıştığımız ‘Derviş Eroğlu ile müzakereler konusunda uyum içinde çalışıldığına yönelik beyanat dahi yapılmıştı…

Ancak bu sağa kırma meselesinde sözüm CTP adayına değil, derdim daha geniş çerçevede siyasete dair.

Başka bir noktadan yaklaşalım. Bugün meclisteki tüm siyasi partilerin ‘iki bölgeli iki toplumlu federasyonu’ benimsiyor. Federasyon üzerine ahkam keserken, Annan Planı oylamasından beridir federasyon ve federal yaşama, federal kültüre dair bir adım atmış değiliz. Federasyonun siyasi partiler tarafından ‘sözde’ benimsenmesi de maalesef siyasetin merkezini sola yakınlaştırmadı. Tam tersine federasyon istemekle, istiyormuş gibi görünmek arasında akıl karışıklığının oluşmasına neden oldu.

Söz konusu 1999 – 2001 hükümeti olunca, söz konusu hükümetin programını inceledim. KKTC’yi tanıtma hedefinde olan UBP – TKP hükümeti programında şöyle bir cümleye yer verdi:

Hükümet:

Kıbrıs’ta iki halkın meşru hak ve çıkarlarını gözeten, eşitlik, egemenlik ve güvenlik ihtiyaçlarına yanıt veren, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin devamını içeren bir uzlaşmaya varmak ve karşılıklı kabul edilebilir bir anlaşmayı sağlamak için de her türlü barışçı çabayı harcayacaktır.”

Bunu okuduğunuzda çok garipsediniz mi ? Bence şu an neredeyse meclisteki tüm siyasi partilerde bu cümleyi koşulsuz kabul edecek durumda. KKTC tanıtacak olan hükümetin dediğini nasıl olurda ‘federasyon yapacak siyasi iradeye sahip partiler tarafından da kabul edilebilir?

Egemenlik halktan oluşurken, iki halk vurgusu yaparak iki ayrı egemenlik alanı yaratmaya yönelik söylem geliştireli uzun zaman oldu. Tabi ki bu söylem federal bir anlayıştan çok ayrılıkçı bir niyeti de içinde barındırıyor. R. R. Denktaş cumhurbaşkanlığından emekli olduğu dönemde, o zaman Cumhurbaşkanı olan Mehmet Ali Talat’a yönelik: ‘Talat iki halkı söylemeye başladı, iki devleti de isterse tamamdır’ şeklindeki beyanatı zihinlerden (ya da en azından benimkinden) kaybolmadı.

Hatta başka bir amaç için eski gazeteleri araştırırken Talat’ın zamanın birinde ‘KKTC bir günlüğüne bile olsa tanıtılsın’ biçiminde açıklama yaptığına dair haberi okuduğumu da hatırlıyorum. Diğer taraftan Türkiye’nin garantör olarak kalmasına yönelik bir siyasi kaygımızın olması, egemenlik talebinde olan bir halk bile olamadığımızın yansıması değil mi? Bu biraz oyuna katılmak isteyip, sürekli abilerin yardımına muhtaç olmak gibi bir şey.

Baştaki argümana gelirsem, KKTC tanıtacak olan bir hükümetin artık yaptıklarını federasyon yapacak olanlar söylüyor. Bu noktada da aslında tüm siyasi partilerin artık ayrılıkçı öğelere daha fazla olanak verdiğini, aslında federasyon isterken sinsi bir biçimde ortaya konulmak istenenin federal bir hayat değil, bir strateji oyunu olduğunu söyleyebilirim.

İşte bu strateji oyunları Kıbrıslı Türkler tarafından hep ‘Türkiye’nin truvası’ olarak uygulandı. Yani Kıbrıslı Türk çıkarı derken, Kıbrıs ülkesinde yaşayan insanların değil deniz aşırı güç ilişkilerinin tatmin edilmesine yönelik kurgulandı. Bu coğrafyada ulusçu bir anlayışla türkiye ile Kıbrıslı türk ilişkilerini hep bir dengeye oturtma dertlerine karşı, geldiğimiz koşullarda muhalif alanların örgütlenmesi genelde Kıbrıslılıkçılık üzerinden oldu. Hala daha da geniş anlamda o şekilde devam ediyor. Belki farklı yaklaşımlar, sosyal koşullara yönelik duruşlara ortaya çıkıyor (Feminist aktivizm, emek hareketi, ekoloji vs…) ancak işin genele yayılmış haline baktığımızda hala daha güçlü bir biçimde görülen kültürel ve siyasi kimlik üzerinden bir bakış açısı mevcut. Bu bakış açısında ise insanları temelde ilgilendiren şey ‘insan onuru’.

Son yıllarda Kıbrıslı Türklerin onurunu zedeleyen çok hareket oldu. 7 buçuk, 8 bin TL muhabbetinden tut da, ‘Sen kimsin be adam!’ diyerek Kıbrıslı Türkleri azarlayan eski başbakan şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söyledikleri, KTHY önünde eylem yapanlara yumruklarla giren polis, bugün hala daha çadırda eylem yapan KTHY çalışanları, polisi sivil idareye bağlayacağız deyip bağlamayan siyasi iradenin umursuzluğu ve dahası…

2004 yılındaki referandumdan sonraki kısa bir dönemi dışarı çıkardığımızda Kıbrıslı Türk toplumundaki sıradan vatandaşlar her gün statükonun yapısı nedeniyle istemediği bir dayatma ile karşılaştı. Aşağılandı. Hor görüldü. Ses çıkaranlar marjinal ilan edildi ama marjinaller o kadar çoğaldı ki, o karalama kampanyası da anlamsızlaştı.

Her ne kadar da ‘gombina’ üzerinden yaşamaya alışmış olsak da, insan onuru ile Kıbrıslılık hali bir biri içine geçmiştir. İşte insan onuru zedelenmiş insanların ne kadar kalabalık olduğunu bilmiyorum ama buna karşı gelebilmek için arayış anlarında bunun tedavisini sunacak olan siyasi irade özlenen bir nitelik kazanır.

Adaylar arasında ben bir kıyaslama yapmak istemiyorum ancak, ortaya çıkan bu kktc tanınsın imzalı belge benim ‘insan onurumu’ tamir edecek olan reçete ile ilgili değil. Aslında bu rahatsızlıktan kurtulmaya yönelik seçimlerde de farklı tavırlar benimsedim. Mesela 2013 yılındaki genel seçimlerde oy verirken UBP’den kurtulmanın önemini kabul edip karma değil mühür dedim. Dönüp CTP’ye oy verdim. Bunu yaparken birçok değerli insanın seçim kazanmasını istedim. İstediklerimden bazıları kazandı ancak CTP’nin kendi içindeki sorunlar siyasal hedeflerin önüne geçti. Adil bir yönetim için önemli adımlar atacağına, gerekli kararları alacağına inandığım kişilere bugün baktığımda bu kişilerin 1) Partinin toplumu dönüştüren değil günlük işleri üzerine yoğunlaşıp kaybolduğunu 2) Sessizliğe bürünerek kendini teknik işlere verdiğini 3) Parti içi kavgalarda etkisizleştirildiğini görüyorum.

Bu noktada hükümet deneyiminde bunun üstesinden gelinmemiş olduğunu söyleyebilirim. CTP uzun zamandır ‘aşağılanan’ yani ‘insan onuru ayaklar altına alınan’ Kıbrıslı Türk toplumunun dilini konuşmayı başaramadı. Bunu konuşamamasının sebebi sadece bir acemilik mi yoksa sosyo-ekonomik olarak dönüşen CTP’nin artık bu ‘aşağılanan’ Kıbrıslı Türk toplumuyla bağlarını kaybetmesinden ötürü mü olduğunu bilemiyorum. Ancak, mevcut tutum ve paket program dahilinde yapılan iletişim stratejisi ve vaadler benim için inandırıcılıktan uzak.

Şimdi ben Kıbrıslı Türk toplumunun çoğunluğunun düşüncesini bilebilir miyim? Tabi ki hayır.

Onlar adına konuşabilir miyim? Tabi ki Hayır.

Benim uzun uzun yazdıklarımla birini ikna etme derdim de yok. Sadece söyleme istediğim; ortaya çıkan belge bence tutmaz. İnsanları da ikna etmez. Eğer bir insan A derken B dediyse; B dediğinde de bu bir çıkar değil, yaşanılan süreç sonunda bilinç ile ilgili pozitif bir dönüşümden kaynaklıysa, o insan kazanan tarafta olur.  Bence, yaptığı hatadan ders alan, bunun üzerinden ileriye yönelik bir vizyon koyabilen kişiyi eleştirmek adına geçmişiyle ilgili belgeler bularak o kişiye karşı kanıtlar ortaya koymak o insanı daha zayıf kılmaz. Aksine, bu davranışı yaptığı yanlıştan dönebilen daha erdemli bir kişi olduğunu gösterir.