Soldan Düşünceler: Alternatif Ekonomi (1)

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Bir süre önce, KTÖS tarafından açılan bir pankartta yer alan, “Ne Paranı, Ne Paketini ne de Memurunu istemiyoruz!” söylemi, Kıbrıs’taki egemenlere karşı verilmiş, dikkate değer bir karşı çıkıştır. Sosyolojik koşulları hesaba katarak, sıradan insanların bu söyleme dönük tepkilerine baktığımızda, bu karşı çıkışın sol çevrelerden açıkça destek aldığını söyleyebiliriz. Sağ çevrelerde ise üsluba dair eleştiriler vardır. Sağ, üsluba dönük kaygıları dile getirmesine rağmen gizliden gizliye uygulanan politikaların Kıbrıs Türk toplumunun onurunu zedeleyici niteliğinden dolayı da karşı çıkışa hak verir. Bu söyleme sadece işbirlikçi çevreler açık bir hiddetle karşı çıkar. Bu noktada bir pankartta ortaya konulan talebin yarattığı fırtına bile Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasındaki ilişkilerin ekonomi bağlamında kamplaşmalara yol açacak kadar problemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye, gerek iktidarların ideolojik kaygıları, gerekse dönemsel çıkarlar ekseninde Kıbrıs’a dönük ekonomi politikalarını belirler. İktidarda kim olursa olsun Kıbrıs Türk tarafı ekonomi politikalarında denk bir özne olarak ilişki kurmakta ise zorlanmaktadır. Bu zorlanma, hem yardım alan taraf olmanın dezavantajlı hali, hem de etkin bir ekonomik model oluşturamamanın basiretsizliğinden ötürüdür.

Borç alan tarafın asimetrik koşullarını giderebilecek olan etkin bir ekonomik model önerisi
sunması ile doğrudan ilişkilidir. Bu yüzden geçmiş ve gelecek iktidarların bu konudaki zaafiyeti sarihtir. İlerici alternatif iddiasında olabilmek için ise alternatif ekonomik model üzerine kafa yormak gerekir. Yazının kapsamında ilerici alternatifi sunabilecek tek adres Kıbrıs Türk soludur. Bu yüzden esas amacım bunun üzerinden ilerici bir alternatifin düşünsel ve pratik boyutlarını ortaya koymaktır.

Kıbrıs Türk solu kültürel, politik ve beşeri sermayesi sayesinde varoluşsal krizlere rağmen kendi kendini sürdürmeyi başarabilen önemli bir külliyata sahiptir. Ancak solun ekonomi ile ilişkisine baktığımızda, hem düşünsel, hem de pratik anlamda iyi bir karneye sahip olduğunu söyleyemeyiz. İster iktidarda, ister büyük kitleleri temsil etmekten uzak ücra bir alanda olsun, sol için ekonomik başarılara sahip olması mucize gibi nitelendirilmistektedir. Mucize nitelendirilmesi, bir tarafta evrensel anlamda sistematik bir algısal tahakkümün sonucuyken, diğer tarafta da solun ekonomiyi anti-kapitalist iddiası ile ele alıp, yapıcı bir çözüm modeli üretememe kolaycılığından kaynaklanır. Tıpkı, KTÖS’ün pankartında karşı çıkışının yanında ikna edici bir alternatifi koyamaması gibi bir paradoks yaratır.

Dayatmalara karşı yazının başında aktarılan çıkışa iktidarların ilk tepkisi: “Türkiye’den para gelmezse ne yaparız?” şeklinde olur. Ardından da ekonominin basit bir maliye formülüne indirgendiği “denk bütçe” söylemi kullanılır. Bu noktada ilerici bir alternatif ekonomik anlayışının da zihniyetteki sonu gelir.

Meseleyi çözümlemek için en çok karşılaştığımız bu iki söylem ve yarattığı algı ile başlamakta yarar var. Sol için politik ekonomiden bahsediyorsak, başlangıç noktası makroekonomik anlamda enflasyon, bütçe açığı, gayri safi milli hasıla gibi ölçülebilir ve ülkeleri totalde disiplin altında tutmaya yarayan kavramlardan gitmek olmamalıdır. Sol alternatif ekonomiyi matematik değil, üretim ve dağıtım ilişkilerinin aktörleri üzerinden konumlandırdığı zaman anlamlıdır. Meseleye soldan bakan bir iktisatçı için ülkedeki “Gaysi Safi Milli Hasıla” artış veya azalışının hayata yansıması farklılıklara sahip olduğunu bilir.

Örneğin, büyük bir Kamu İktisadi Teşkilatını, özelleştiren bir ana akım ekonomik davranış, gayri safi milli hasılaya büyük bir katkı yapabilir, ancak devletten özele geçen kurumun çalışanlarının bir kısmının işsiz kalması yeni sahiplerin kurumu rasyonalize etme çalışmalarının başında gelir. Hal böyle olunca, gayri safi milli hasıladaki artış ile insanların daha yüksek yaşam seviyesine ulaşması arasındaki ilişkinin kesinlikle pozitif yönlü olduğunu iddia etmek zorlaşır.

Bir başka makroekonomik gösterge olan, gini katsayısı da ülkedeki gelir uçurumunu
hesaplamaya yarayan yöntemdir ancak hayata dair yorum yapmakta her zaman işe yaramaz. Çünkü bu yöntem de modern aklın bir ürünü olarak bir bütün üzerinden yorum yapmaya amaçlar. Bütünün ölçülmesi pek de mümkün olmayan alternatifi olan bireylerin hayat kalitesi gibi noktalara dair net bir yargı ortaya koyamaz. Çokça duyduğumuz diğer makroekonomik terimlerde (Ör: enflasyon, faiz oranı, bütçe açığı vb…) mali davranışları disiplin etmek dışında pek bir işe yaramaz. Foucault’nun Disiplin ve Ceza’da Panopticon benzetmesinin ekonomi üzerinden yansımalarını görebileceğimiz bu disipline edici davranış türü, modern iktidarın kitleleri kontrol altında tutabilmesine yönelik çalıştığını da bir kez daha kanıtlamaktadır.

Makroekonomik varsayımların sağlanması üzerine sarf edilen çabaların günün sonunda yeni bir ekonomik düzen yaratamayacağı sarihtir. Ancak bu, tümden makroekonomik istikrar hedeflerinin anlamsız olduğu anlamına gelmemelidir. Demek istediğim, alternatif arayışı sadece bütçe açığı, enflasyon hedefi gibi makroekonomik dengelerde aramanın beyhude bir çaba olduğudur.Profit

Alternatif ekonomi için daha uzun erimli bir çalışma alanı ve anlayış gereklidir. Ekonomik aktörlerdeki dönüşüm sağlanmadan, alternatif ekonominin yaratılması mümkün değildir. Bu bakış açısıyla, ekonomideki aktörlere dair alışkanlıkların ve anlayışların yeniden tanımlanması gereklidir. Bu da bizi makroekonomiden çok mikroekonomiye yoğunlaşmaya çağırmaktadır. Mikroekonomi devletin maliye hesaplarını değil, üretim ve tüketim kapsamında süreçlere dahil olan ekonomik aktörleri çalışan alandır.

Dört yıllık bir iktisat fakültesinden mezun olan öğrencilerin belki de tek öğrendikleri mesele, bireylerin veya firmaların tek bir amacı olduğudur. O da “kâr” maksimizasyonu, yani en yüksek kâr oranına ulaşmak. Aslında bu klasik iktisadın dayattığı bir varsayımdır. Egemen anlayışın bu varsayım üzerinden şekillenmesinden ötürü, Homo Ekonomikus’un da bu davranışı sergilediği ve bunun dışında bir doğru olmadığı varsayımı üzerinden ekonomik ilişkiler şekillenir.

İşte iktisadın yapı bozumunun başlayacağı nokta burası olmalıdır. Klasik kuramın ötesinde bütün davranışlarımızın kâr (ya da tatmin) seviyesini en üst seviyeye çıkarma çabasından oluştuğuna dair iddiayı reddeden ve hâlâ daha çalışabilen ekonomik aktörlerin çoğaltılması koşulunda alternatif ekonomiden söz edebiliriz.

Bu noktada en genel anlamda ekonomik üretim ve tüketim süreçlerinin oluşan “kâr / artı değer” maksimizasyonu ile ekonomik döngünün tamamlanmadığını, döngüyü tamamlayacak bir admın daha eklenmesini hedeflemek gerekir. Daha net bir biçimde söylenecek olursa, kâr yaratılmasının engellenmesi değil, yaratılan kârın toplumsallaştırılmasının sağlanacağı yöntem alternatif bir ekonomiyi yaratabilir.

Bu anlayışla çalışan ekonomik aktörlerin çoğaltılması ile neo-klasik iktisadın dayattığı “ekonomik akıl” anlayışına ait çözümler de işe yaramaz olarak görülebilir. Bu durumda öne çıkan sektörlerin desteklenmesi ve geliştirilmesine dair oluşturulabilecek formüller de dayatmalara karşı ilerici alternatifin önerilmesine olanak sağlayabilir.

Sonuç olarak, alternatif mikro-ekonomik ilişkiler ve aktörlerin yeniden yapılandırılması önemlidir. Bunun için üretim sırasında ortaya çıkan ekolojik tahribat gibi dışsallıkları maliyet olarak değil, sorumluluk olarak algılayabilen bir yapılanma gereklidir. Kâr veya tatmin üzerinden kurgulanan hedonist insanın sadece bir varsayım olduğunu anlaşılmalıdır. Buradan hareketle, alternatif bir ekonomi için bireyin kolektif üretim ve tüketim süreçlerini destekleyebileceği bir aktör olarak ekonomik süreçlere dâhil edilebileceği bir açılım gereklidir. Bunun sağlanması için de ilerleyen yazılarda kooperatif ve sosyal girişim gibi alternatif modeller üzerinden bir tartışma yapılması hedeflenmektedir.

Çözüm ve Yeniden Yakınlaşma Sürecinde Sivil Toplum Örgütlerinin Rolü ve Siyasal Partilerden Beklentiler*

 

Cumhuriyetçi Türk Partisi Mağusa örgütünün, sivil toplumun gerçekleştirmekte olduğu çeşitli çalışmaları ve bunların etkilerini tartışmaya olanak sağladığı için teşekkür etmek isterim.

Siyasi partiler ile sivil toplum arasında diyalog ve işbirliğinin son derece zayıf olduğu bu önemli dönemde, CTP’nin 45. Yılı dolayısıyla atmış olduğu bu adımı önemsediğimi belirtmek isterim.

Tartışma başlığının aynı anda birden fazla konuyu kapsadığını bu yüzden başlık dâhilinde farklı alt-başlıkları ayrı ayrı tartışmayı hedefliyorum.

Öncelikle, Çözüm ve Yeniden yakınlaşmanın birbirini besleyen ama birbirinden ayrı iki süreç olduğunu ortaya koymanın faydalı olacağına inanıyorum.

Çözüm süreci, Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanı seçilmesinden itibaren başlayan ve şu an kapsamlı çözüm müzakereleri olarak adlandırılan süreçtir.

Yeniden yakınlaşma süreci ise, liderlerden, masadan, diplomasiden, uluslararası hukuk yorumlarından bağımsız, toplumlararası ilişkilerin yeniden düzenlenmesini ve insan odaklı sürdürülen çalışmalara işaret etmektedir.

Bu noktada iki süreç arasındaki farklılıkları ele alıp, çözüm süreci ile yeniden yakınlaşma süreçlerine yönelik olarak sivil toplum örgütlerinin rolünü ayrı ayrı ele alacağım.

Bu noktada çözüm sürecinde sivil toplumun rolünü 3 noktada ele alabiliriz.

Birinci nokta, sivil toplum örgütlerinin kapasite ve kendine özgü çalışma ve pozisyon belirleyebilme durumunun korunması ile ilgilidir.digest-20091-yasin-naimark-1

Çözüm sürecinde sivil toplum örgütlerinden, resmi kurumların ya da Kıbrıs Türk tarafının kimi zaman muhafazakâr ve milliyetçi noktalara dahi ulaşan resmi pozisyonunu dillendirilmesi beklenilmemelidir. Sivil toplum örgütlerini siyasi partilerden ayıran temel belirleyici özellik, devlet aklının ötesinde hareket edebilmesidir. Bu aynı zamanda yeni siyaset alanlarının oluşabilmesini mümkün kılar.

Sivil toplum, doğrularını yönetsel çıkar ilişkileri ve statükonun dayattığı ilişkilere göre değil, kendi temel ilkelerine dayandırabilmelidir.

Bu kabiliyeti sayesinde savunuculuğunu yaptığı konulara yönelik söylem ve eylemleri, “üst politikanın” hassasiyetleri ile uyumlu değil, üst politikanın ilerisinde onun ufkunu belirleyecek nitelikte olur.

Bu yüzden sivil toplumun rolü öncelikle, liderler ve görüşme heyetleri arasında gerçekleştirilen çözüm sürecinde, liderlerin toplumla paylaşmakla ilgili çekince içinde olduğu konuları dile getirmek, hakikatin dile getirilmesi için uygun zemini yaratmaktır. Bu çözüm sürecinde de, gündelik politika da da böyle olmalıdır.

Sivil toplumun, çözüm süreci ile ilgili olarak ikinci önemli rolü, süreci yürüten liderlerden şeffaflık talebini dile getirmeleri, sürecin bu şekilde yönetilmesine yönelik baskı oluşturmasıdır.

Her ne kadar da görüşmeler “gizlilik” ilkesiyle ele alınıyor olsa da, bu iki anlayışın ilerleyen zaman sürecinde olumsuz etkiler yarattığı bilinmektedir.

Bunlar arasında en önemli nokta, görüşmelerin meşruluğu ile ilgilidir.

Liderlerin temsil ettikleri politik iradenin meşruluğu, öncelikle sivil toplumun da dâhil olduğu aktif vatandaşların süreçle ilgili olarak gerekli bilgiye sahip olmasıyla ilgilidir.

Çözüm sürecini yürüten liderlerin, sivil toplum örgütlerinin çeşitli katmanlarıyla görüşmelerinde hevesli davranmıyor olmaları önemli bir problemdir.

Bu takınılan tavır, doğal olarak sürece yönelik oluşan kuşkuların ve endişelerin yayılmasının önünü alamamaktadır. Bu sebepten dolayı, yine toplumun çeşitli katmanlarını aydınlatma görevi sivil topluma düşmektedir.

Sivil toplumun bir diğer rolü ise sahiplenme sorununu aşmaya yöneliktir. Çözüm sürecinin demokratik meşruluğu kadar, süreci yürütenlerin fikirlerinin toplumlar tarafından benimsenmesi ile ilgilidir.

İnsanların sürecin sonuç alıcı olacağına inanması, liderlerin gerçekleştirdiği görüşmeleri sahiplenen insanların sayısı ile doğru orantılı olduğu unutulmamalıdır. Sahiplenme hissinin sağlanması, sivil toplum ile istişare içinde gerçekleşebilir. Sivil toplum örgütleri sürecin ve sürecin ürünü olacak olan bir planın sahiplenebilmesini için çalışmalıdır.anastASİADİS

Bu açıdan, sivil toplumun çözüm sürecindeki rolü özet olarak belirlediğim 1) Özerk bir biçimde söylem yaratmak, 2) Sürecin şeffaflığını talep ederek, herkesin sürece dönük kaygılarının önlenmesi ve 3) sürecin ve sürecin sonunda oluşturulacak olan bir planın sahiplenilmiş olmasının sağlanması olduğunu söyleyebiliriz.

MAGEM olarak biz bu üç katmana dönük tüm adımları aynı anda gerçekleştirmeyi kendimize hedef belirledik. Bir taraftan çözüm sürecine yönelik oluşturduğumuz desteği, kendimize özgü anlayışımız ile açık bir biçimde ortaya koymakta, aynı zamanda kendi üyelerimiz ve etki alanımızdaki insanlarla bu konunun şeffaflığı ve sahiplenilmesine dönük adımlar atmaktayız.

Ancak çözüm sürecinden farklı olarak yeniden yakınlaşma süreçleri çok daha farklı bir tarihselliğe sahiptir. Toplumlararası yeniden yakınlaşma süreçleri, toplumların birbirinden ayrıldığı 1974 yılından kısa bir süre sonra 1980li yıllarda başlamıştır.

Gerek uluslararası ve ulus üstü kurumların sağladığı olanaklarla, gerekse de kendi fırsatlarını değerlendirerek birbiriyle karşılaşan Kıbrıs toplumlarının yeniden yakınlaşma süreçlerinde öncülüğü sivil toplum örgütleri yapmıştır.

1990lı yıllardan sonra daha sistematik hale gelen iki toplum arasında sivil toplum örgütlerinin, çeşitli biçimlerde bir araya geldiği etkinlikler 2003 yılında geçiş noktalarının açılmasıyla beraber yeni bir boyut kazandı.

Yakın tarihimizde yeniden yakınlaşma çalışmalarının nostaljik bir talepten, çok kültürlü, kozmopolit bir yaşam biçimi halinde yeniden kurgulanması ve bunun birinci elden deneyimlenmesi 12 yıla yayılmaktadır.

Kapıların açıldığı günden itibaren geçen süreç toplumlar arası ilişkilerde yeni bir anlayışın gelişmesine olanak sağlamıştır. Artık sadece izine bağlı buluşmalar değil, tamamen tesadüfi bir biçimde de toplumların birbiri ile istişare etmesi mümkün olmuştur.

Yeniden yakınlaşma sürecinin en önemli noktası da budur. MAGEM olarak en azından son bir yıl içerisinde Kıbrıs Gençlik Konseyi üyesi olabilmemiz, birçok sivil toplum örgütüyle yurt içinde ve yurt dışında temaslarımızın başlaması da bu güven ortamının getirdiği bir sonuçtur. Yeniden yakınlaşma sürecine dair yaşadığımız en önemli gelişme ise geçtiğimiz haftalarda dahil olduğumuz Cyprus We Can İnisiyatifidir.

İki toplumlu grupların ziyaretleri veya siyasi tartışmaların yanında, yeniden yakınlaşma süreci yeni bir algının oluşması ile ilgili olarak da yüksek öneme sahiptir.

Buna örnek olarak, Derinya kapısı çevresinde gerçekleşen tartışmaları yeni_sinir_kapilarinin_acilmasinda_gorus_ayriliklari_h27808söyleyebiliriz. Derinya kapısına yönelik oluşturulan hassasiyet ve gençliğin bunu sembolik bir adım yerine, yeniden yakınlaşmaya yönelik bir adım olarak benimsemesinde taban hareketlerinin rolü ve tabanda olan insanların bunu benimsemiş olması son derece önemlidir.

Bu noktada yeniden yakınlaşma sürecinde sivil toplum örgütleri esaslı bir role sahip olduğuna dair bir diğer önemli nokta, tarihle yüzleşme meselesi ile ilgilidir. Yeniden yakınlaşma sürecinin belki de en önemli adımlarından biri olan tarihle yüzleşme konusunda bugüne kadar yapılmış sembolik eylemlerin tümü ya sivil toplum örgütleri tarafından ya da “sivil toplum” hassasiyetinin dile getirebilen siyasiler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Örneğin geçtiğimiz yıllarda ctp milletveklinin yüzleşmeye dair meclis kürsüsünden “samimi” bir şekilde konuşma yapması siyasi partiler için “disiplin konusu” olarak algılanmıştı. Ancak Kıbrıs’ta adil bir düzeni arzulayan sivil toplum için yakınlaşma süreçlerine yönelik olumlu bir hareket olarak anlaşılmıştır.

Bu noktada yeniden yakınlaşma süreçlerinde sivil toplumun ana aktörken, siyasi partilerin görevi ise burada karşılıklı kabul gören anlayışı, benimseyerek yakınlaşmaya dair atılan adımları sürekli kılarak onun yaşayabilmesini sağlamaktır.

Bu aşamada, güven yaratıcı önlemleri vurgulamak önemlidir. Çünkü çözüm süreci ile yeniden yakınlaşma sürecinin birbiri ile bağlanarak, ikisine birden katkı sağlayan en gerçekçi uygulamanın güven yaratıcı önlemler olduğunu söyleyebiliriz.

Karmaşık müzakere masası jargonu ile sivil toplumun iyi niyetli çalışmalarını kurumsallaştırarak, onun her daim devam etmesini sağlayacak esas güç budur ve bunu gerçekleştirecek olan siyasi partilerdir Çünkü siyasi partiler ellerindeki ya da talep ettikleri yasama ve yürütme yetkisi ile barış politikalarının gerçekleşmesini sağlayabilirler.

Bu noktada siyasi partilerin esas probleminin meseleleri sadece kendi merkeziyetçi yapıları kapsamında ele almaları ve tamamen muhafazakar bir biçimde, yeni neslin dünyasıyla çoğu zaman uyumsuz bir şekilde kavranıyor olmalarıdır.

Çeşitli meselelere dair, karar alma deneyimleri, genç nüfusun ve sivil toplumun görmezden gelinmesi temsiliyet adına ciddi sorun yaratmaktadır. Merkezden konuşan, tepeden bakan siyasi partilerin, gündelik siyaseti idare ederken, çözüm sürecinde önemli bir aktör olamaması ile sonuçlanmaktadır.

Güven yaratıcı önlemlere dair siyasi partilerin bunca yıl içinde kapsamlı çözüm ile kuzey Kıbrısın iç yapısı arasında kalan politikaları savunmuştur.

Oysaki, ikisi de statükonunu devamını sağlarken, güven yaratıcı önlemler üzerinden yeni bir alanın yaratılarak statükoyu bozacak herhangi uzun dönemli bir stratejinin benimsenmemiş olması belki de en büyük eksikliklerinden biridir.

Ancak konuyu biraz daha verilere dayandırmanın, siyasetten beklentilere dair açık seçik bazı gerçekleri görmemizi sağlayacaktır. Burada ortaya koyacağım veriler, MAGEM tarafından gerçekleştirilen Youthopia projesi kapsamında Aralığın ilk iki haftası Mağusa’da 18 – 35 yaş arasında 450 kişiyle yapılan anketin sonuçlarıdır. Normal koşullarda buna benzer anketleri siyasi partilerin yaparak, sivil toplumu beslemesi gerekirken, buna dair herhangi bir durumun bugüne kadar gerçekleşmediğinin altını çizmek isterim.

Ankete katılan 450 kişi, Mağusa’nın hem cinsiyet, hem de köken olarak demografik yapısına uygun olarak seçilmiştir. Burada vereceğim bilgiler anketin tümü değil sadece konuya ilgili olarak siyasi partilerin çözüm sürecindeki rolü, yani sivil toplum tarafından benimsenen belli başlı uygulamaların kurumsal olarak sağlanmasıyla ilgili somut olarak ortaya koyan noktalardır.

Şu an için Mağusalı gençlerin en önemli sorunu açık ara işsizliktir. Katılımcıların yarısı (%51) oranında en büyük problemin işsizlik olduğunu söylemektedir.

İşsizliği uzun dönemli olarak çözecek esas politikanın Kıbrıs’taki iş olanaklarını arttıracak yeni bir yapının oluşturulması gerektiğini söyleyebiliriz.

Bu noktada mesela Mağusa İnisiyatifi’nin temel söylemi Maraş’a dönük cyprus-problem5politikalar önemli hale gelir. Üstelik yine gençlik arasında yapılan ankette Maraş’ın iade edilerek karşılığında limanların uluslararası işlevselliğe kavuşturulmasına yönelik destek %67 civarındadır. Bu da demektir ki, bu gençlik tarafından en büyük sorun olarak adlandırılan işsizliğe yönelik, maraş üzerinden bir aksiyon planı toplum tarafından beklenmektedir. Buna yönelik siyasi irade vardır. Bundan sonrası bunun gerçekleştirilmesine dönük adımlar atılması ile ilgilidir. Bundan sonrası, tamamen siyasi partilerin sorumluluğunda olan bir süreçtir.

Bir diğer ilginç nokta, karşı topluma yönelik ön yargılar ile ilgilidir. Anlaşıldığı kadarıyla ön yargılara yönelik gençlerde ciddi bir problem görünmemektedir. Mesela “Kıbrıslı Rumlar düşmanımızdır” ifadesine yönelik katılıyorum ya da çok katılıyorum diyenler %20.5’i oluşturmakta. Kalanlar ise katılmadığını ya da hiç katılmadığını dile getirmektedir. “Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler arasında hiçbir benzerlik yoktur” gibi bir ifadeye yine gençlerden %28.8 oranında destek varken, çoğunluk bu ifadeye de inanmamaktadır. Tamamen birbirinden farklı iki halk gibi anlatılan bir çok anlatı olmasına rağmen, gençlerin bunların ötesinde düşündüğü açık bir biçimde ortaya konulmuştur. “Kıbrıslı Rumların dilinin farklı olması beni tedirgin eder” şeklinde ortaya konulan bri ifadeye destek %12.1 seviyesindedir “Kıbrıslı Rumların dininin farklı olması beni tedirgin eder” gibi bir ifadeye destek ise %9.4 seviyesinde kalmıştır. “Kıbrıslı Rum biriyle evlenebilirim” gibi bir ifadeyi reddedenler %47.4 civarındayken, “Kıbrıslı Rumlarla ortak bir iş yerinde çalışmak isterim” ifadesine karşı çıkanlar %37.6 desteğe sahiptir. “Kıbrıslı Rumları kendime tehdit olarak görmüyorum” gibi bir ifadeye katılmayanlar, yani Kıbrıslı Rumları kendine tehdit olarak görenler, %26.1 oranına sahiptir. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler birlikte yaşayamaz ifadesine destek verenler de %36.2 seviyesindedir.

Gençlerin yeterince temsil edilip edilmediğine dair sorduğumuz soruda Evet deyenler %13.6 civarındayken, kendilerini en iyi temsil edenin kim olduğunu sorduğumuzda Hiçbiri cevabı %30.5 ile büyük bir etki hopeyaratmakta, ardından Genç Milletvekilleri, Cumhurbaşkanı ve Sivil toplum örgütleri gelirken, son üc sırayı siyasi partiler, milletvekilleri ve başbakan almıştır. Bu noktada, gençlerin temsil etme kapasitesi olarak son derece geride olan siyasi partilerin, hem vizyon olarak gençleri temsil etmek için alternatif politikalara yönelmesi gerekmektedir. Sosyal medya üzerinden gençlerin fotoğraflarının kullanılması gibi sembolik etkiler yerine gençlere yönelik temsiliyeti güçlendirecek olan ve barış ile ilgli politikaların eş zamanlı kurgulanacağı yapıların oluşturulması gerekmektedir. Hali hazırda gençlerin temsiliyet probleminin çözülmesi için talepleri sırasıyla şu şekilde gerçekleşmektedir. 1) Gençlik Dairesinin Güçlendirilerek tüm gençliğe hizmet etsin, 2) Gençlik bakanlığının oluşturulsun 3) Müzakere sürecine etki edecek gençlikle ilgili yapılar oluşturulsun.

Bu noktada, siyasi partilerin görevi biraz daha açık hale gelmektedir. Karar verilmesine rağmen, hala daha uygulamaya başlamamış olan derinya kapısına yönelik değerlendirmelerde de gençlerin %10.5’i konuya olumsuz yaklaştığını söylemekte yarar vardır.

Ancak en önemli nokta muhtemelen Kıbrıs sorunun çözümüne yönelik süreci de ilgilendirmektedir. Yapılan anket dâhilinde, gençlerin %78’i mevcut çözüm sürecine önem veriyor. Ancak “iki tarafın uzlaşmaya vardığı bir anlaşmanın referanduma götürülmesi halinde cevabınız ne olurdu” sorusuna “EVET” oyu verecekler %27.6, HAYIR oyu verecek olanlar %18.8, Kararsız olanlar %35.2 Cevap vermek istemeyenler ise %18.3 oranındadır.

Bu gençliğin konuyla ilgili yeteri kadar bilgiye sahip olmadığına işaret etmektedir. Kıbrıs’ta uygulanacak bir planın yaşayabilir ve gençler için olumlu bir sonuç vereceğinin anlatılması bu sebepten dolayı gereklidir. Bu noktada sivil toplum ve siyasi partilerin daha anlamlı mesajlar vermesi konuya dair insanların korkularını azaltacak çalışmalar yapması son derece önemlidir. Bu toplumlararası anlamda çözüm ve yeniden yakınlaşma süreçlerine siyasi partilerin yapacağı önemli katkılardan biri olarak görülebilir.

Son olarak bir de askerlik mevzusunu vardır. Ankete katılan ve askerlik yapmakla mükellef erkek katılımcılara sorulan sorularda, askerlik yapanların %45’i askerlik yapmak konusunda gönüllü olduğunu ortaya koymuştur. Askerlik yaptıktan sonra, bunun faydalı olup olmadığı sorulduğunda katılımcıların %41.4’ü fayda gördüğünü söylemiştir. Vicdani ret hakkıyla ilgili olarak fikirlerini sorduğumuzda ise daha çarpıcı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Mesela daha önce askerlik yapanlara zorunlu kamu hizmeti gibi bir hakkınız olsaydı yine de askerlik yaparmıydınız ? diye sorduğumuzda %43.9’u EVET derken %56.1 i yapmazdım şeklinde cevap vermiştir. Askerlik yapmayanlara sorduğumuzda ise askerlik yerine kamu hizmeti yapardım diyenlerin oranı %57.7’e yükselmektedir. Vicdani ret hakkının tanınmasını destekleyenlerin oranını sorduğumuzda ise, sonuç %58 civarındadır. Yani ankete katılanların yarısından fazlası bu hakkı desteklemektedir.

Bu noktada, askerlik konusuyla ilgili atılacak adımların kendi toplumumuza ve öteki topluma yönelik de demokratikleşme ve barış mesajları göndereceği için bir an evvel ele alınması gerekmektedir. Bugün hala daha askeri bölgelerin önünde fotoğraf çeken vatandaşların 5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası alabileceği yasalar ile yönetilmekte olduğumuzu hatırlatmak isterim. Bugün buna dair herhangi bir gelişmenin ve değişikliğin yapılmamış olması dahi, siyasetin çözüm süreci ve yeniden yakınlaşma ile ilgili konularda ne derece geride kaldığını göstermektedir. Bu noktada siyasi partiler, sivil toplumu rakibi değil onu besleyecek ve toplumsal diyalogu güçlü kılacak kurumlar olduğunu anlamalıdır. Ancak böyle bir ilişki kapsamında, anlamlı bir siyaset oluşabilir. Tersini yapan siyasi partilerin, örgütlü yapıları kapsama kaygısıyla hareket etmesi, bugüne kadar yeni yapılar yaratmaktan ve var olanları etkisizleştirmekten başka bir işe yaramamıştır. Bu yüzden siyasi partiler ile sivil toplum arasında anlamlı bir diyalog ortamının oluşturulması şarttır. Bugün bu yapılan etkinliğin bunun için bir başlangıç olmasını umut ederim.

 

Mertkan Hamit

* Bu konuşma Mağusa Gençlik Merkezi’ni temsilen 25 Aralık 2015 tarihinde gerçekleştirilen panelde yapılmıştır.

 

Restoring Trust among Cypriots

Restoring Trust among Cypriots*

Mertkan Hamit

 

Last week, while I was driving in Famagusta, the traffic jam was worse than ever. As I was moving extremely slow, I was trying to figure out whycyprus

the traffic is as such. Passing by the university, I find out that, tens of young people with the flags yelling slogans and the police were trying to separate two groups of students. Coming closer to them, I recognize that, it is a clash between Kurdish Students and the students that belong to Grey Wolves organisation.

The University in Famagusta held annual student council elections and these two strongly organized groups eventually end up fighting with each other. Despite newspaper coverages mostly take this as an “incident”, in reality it contains elements of racism, extremism and public violence. They do not constitute a direct threat to the residents of Famagusta, but the presence of Grey Wolves students who aims to “import” their extremist values to the society is a real concern. Despite, the threats of those extreme elements targets the Kurdish students, occasionally they target the locals, particularly those who ally with the idea of unified Cyprus.

Their presence is a concern for many, but likewise ELAM in the south. It is a fact that such organisations are the distinct groups that have a significant role in the deterioration of the trust environment from the perspective of the “others”. This incident that I am explaining happened right on the same day as the ishutterstock_131385992ncidents that had occurred in the South related the Neo-Nazi organisation ELAM. In fact, I was listening to the developments from the radio about ELAM’s attacks, and I was watching another wave of racial hatred taking place in Famagusta.

Two racist incidents, not related to each other happened at the same time. However, according to the public sensitivities one considered as less important than the other. Despite it was not. Because likewise ELAM, the extremist Grey Wolves constitute the same danger for anyone living on this island.

The developments after the incidents by extremists in the south followed many appropriate steps. Condemning the incident and demanding legal measures at the leadership level are significant steps to heal the deteriorating climate. However, more than that, various posts over the social media was exemplary. First of all, the reactions that I trace over the social media were different from the discourses of the officials. Unlike the classic statements of the political parties or the organizations, whom mostly aimed to give less vocal critique or referred to the laws and regulations, individual reactions had bolder comments and they were much significant. The differentiation of the ruler and the ruled over such an incident was a victory for the “masses” against the conventional political actors and the administrative tools.

While, the overall sensitivity played a role urging the leaders’ to decide onliderler_lefkosa-9.1-1074x483 establishing committee on education, we all know that talking about the education system and all are the steps that have to take place at the higher level, needs systematic approach together with the political will to implement. The steps above, are all useful and significant. However, I consider them as tier one diplomacy in general.

The main problem with the “tier one” approach is, without the presence of “tier two”, they are not as effective as they perceived. Tier two approach, – the term ‘homo diplomacy’ also coined – includes the civil society actions and the steps that can come from the grassroots. I believe that they can play a significant role to form the climate of trust. As far as tier two approaches are in-line with the daily practices of the individuals, tier-one strategies are more to do with legislation. Without rejecting their importance, tier one approaches have following disadvantages:

1) Tier one steps are top to down – mostly out of touch with the daily concerns and the expectations of the grassroots, they may not be tangible or might not be owned by the masses.

2) Tier one decisions are slow as a response – do not have the capacity to re-design itself based on the latest developments

3) Tier one decisions aim to standardize – fail to grasp differences between different layers of the society

It is important to acknowledge that, trust building in Cyprus is not only a matter of mechanical processes. It needs a tier two strategy that is coming from the grassroots, focusing on the issues that considered as minor, but they can meet with the daily practices in comparison to the significant kararverildiissues of “setting up technical committee, reconsidering education system and so on.” As ethnically divided island, Cyprus has significant barriers regarding engaging with the “other”. For this reason tier, two diplomacy becomes the primary source of reconciliation.

A particular way of understanding is necessary once we take “tier two” options as a tool for trust building. From my point of view, the philosophy of the trust building in Cyprus starts from a single but strong word “empathy.” Roman Krznaric, who write on the empathy, notes that:

I raised up on the stories of my army’s atrocities to the others. Observing the people, how they encounter with the feeling of insecurity and humiliation, take me to a level of empathy. Following to that, as a political scientist and a sociologist, I realized that the traditional ways of creating a social change cannot happen via the laws and policies. On the other hand, the key is to change individual positions of the people on each other. In other words, the social change can happen via the empathy to the other.

What Krznaric suggests is significant. It is the essential element for the trust building in Cyprus. However, it is necessary to support “tier two” understanding with a meaningful outcome. As “the key is to change individual positions of the people.”

However, to use the key of empathy, it is necessary to step back and place the Cyprus conflict within an accurate historical framework. Otherwise, the good will can be easily exploited and bring harsh rhetoric of injustice. The feeling of injustice is another factor that influences the environment imgKategori-2015-05-16-derinya-sinir-kapisinin-acilmasi-icin-bazi-sivil-toplum-orgutleri-siyasi-partiler-ve-vatandaslar-derinya-kapisi-onunde-eylem-yapti.of trust. The rhetoric evolving around justice is important because, the tier two diplomacy gain its legitimacy from the collective understanding of normativity rather than the laws and regulations.

Justice and empathy are the two notions that we can use as the normative grounds for trust building in Cyprus. Of course, the decade-long legacy of the Cyprus problem creates layers of explanations for various issues. As a result, the complexity deserves a non-conventional way of thinking. I believe that stepping out of the comfort zone starts from this point. Liberating the mind from the “very important topics” of tier one to simplistic “tier two” approach bears its radical vision.

Because when we are talking about “tier two” we are talking about an approach that:

Primarily, gain its legitimacy from below, that are the grassroots and it can address the concerns directly

Secondly, tier two strategies can respond the changing circumstances and the concerns concomitantly

Finally, tier two approach can recognize the diversity.

In comparison to the tier one, the tier two approach provides the order of chaos, and this is more consistent with the real life. Rather than legal codes, the necessary steps consist of suitable measures that can have broad public support centralizing the empathy to the other.

From a Turkish Cypriot point of view, several steps can be raised to restore the trust by using tier two level diplomacy. At the moment, those all are cyprus-problem5framed under the title of “confidence-building measures.” However, it is not limited to it.

Recognizing each and every subgroup in the society and identifying their concerns related to trust is necessary. Sometimes the conciliatory moves can be enough to restore the trust. At this point, there is no need to consider “sub-groups” only as distinct ethnic identities, they may be the social minorities within every ethnic identity.

At this point, “Human rights for all” sounds like a generic motto, however, recognizing the rights of the individuals, without assuming the rights are fully ensured at the administrative level is a tool that has a significant role to restore trust.

Whatever legal status of the Northern part of Cyprus is, the access to the individual rights of the Greek Cypriots and minorities are limited. Moreover, one can also observe that various vulnerable groups from the Turkish Cypriot community do not have reliable mechanisms to protect their human rights, despite they are one way another have legal ties to the administrative structures. This understanding shows the failure of the tier one approach again.

Reinterpretation of the human rights can play a similar role in restoring the trust. Reinterpreting the human rights by taking the “other” as a kibris_gocmencentral element rather than the “citizen”, at least at the discursive level, bears significant value. The inclusive practices have a tremendous effect to create an environment of trust. As far as, the grass-roots concerned, it is possible to speak on rights without being community—centric, the key – that is the empathy – will serve for trust building.

Public advocacy can quickly transform the perceptions. However, the spectre of the history always lingers. For this purpose, “encountering with the past” becomes the central element of restoring trust. Despite, the committees on truth and reconciliation considered as the primary institutions for the settlement, the technical work must be supported by actions of the grassroots. From my point of view, the key is to encounter with the atrocities that have been committed against the people of Cyprus particularly those of happened in 1958 at Gonyeli or post 1974 events particularly in the villages like Balikesir/Baliketrea.

However, encountering with the past is not limited to the stories of violence. At the same time, it is necessary to confront with the post-1974 setting, particularly in the North. Rather than focusing on the pre/after 1974 only as the issue of governance and property, it is also important to acknowledge, the island as a socio-cultural space consisting of diverse groups. Sustaining the multicultural structure of the island, depends on the intensification of the interaction, rather than the creation of parallel universes for each cultural group. It is necessary to understand that only by promoting the `other` religion, `other` language, `other` culture, the societies can establish unbreakable bonds.Flag_of_the_United_Nations.svg

One of the problems of the pre-1974 structure of the Republic of Cyprus was the presence of parallel `universes` in the people’s daily practices. Despite, we can observe mosque and a church in the same villages, the structure of the system did not offer complete freedom for the societies to interact. As a result, once the incidents started, the peaceful environment deteriorated rapidly. We need to learn from the painful experience of the past. It is necessary to understand that federation does not mean revitalisation of the old-fashioned Ottoman Millet system again. On the contrary, it is important to promote the multiculturalist values within the aforementioned second tier strategy to create the climate of trust.

The idea of restoring trust is a process that has to be dealt with very carefully but decisively. Like many other issues that silenced within the legislation, the tier-one approach is insufficient to create the environment of trust for the others. The process of the negotiations may offer a solution in the future, but to create deep peace for the people we need more human touch with empathy rather than the dense jargon of international law.

*** Presented at Peace Center Conference, Nicosia, 28.11.2015

 

 

 

We Need More Politics for Cyprus Solution

We Need More Politics for Cyprus Solution

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com

The melancholy of autumn in Cyprus is relatively short and if everything goes well the cold winter will be followed by a bright `Cypriot Spring` after the referenda that may take place. If we have YES results from both sides, than we can enjoy the long summer while partying together at the tranquil beaches of Varosha.

Sincere efforts by the Turkish Cypriot and Greek Cypriot leaders for the future of our country is vital. However, being sincere is not enough when we take the complexity of the decade-long conflict into an account. There are hurdles to make fairy-tale a real success story. Keeping those who are banging for the status-quo in the both sides aside, the issue of bizonality is the key for the solution. Once we get over this hurdle, we may speak of a settlement plan not in months but in days!

But what is the problem on the bizonality?

Basically, the sides have different interpretations.

According to the Turkish Cypriot side, the bizonality of federal Cyprus means the territorial jurisdiction for the Turkish Cypriots that they have their own clear majority in terms of a)population b) property.

Turkish Cypriot side legitimates their standing point from the UNSC Resolution number 750. However, Turkish Cypriot side also takes a step forward and demands also a guarantee for the prevalence of the clear majority. Exemplary Kadi v. Council and the Commission, the Community law rejects any measure against the human rights. (Paragraph. 281 – 286)

Obviously, bizonality that serves for the political equality is consistent with the human rights and the international law. Also, a clear majority of each side on their own constituent state sounds sort of understandable. Special regulations on these is doable. However, adding up another pillar to make this permanent – as if anything is permanent in politics – seems like stretching it too much.

Turkish Cypriot side demand to ensure the clear majority and linking it to the limitations over the ratio of the property ownership of the Greek Cypriots in the areas that will fall within the Turkish Cypriot constituent state. According to the TC side, the guarantee is necessary, because otherwise Turkish Cypriots’ majority can be nullified via the international courts.

At this point, the question to be asked is what exactly TC side wants ?

Turkish Cypriot side want to ensure that there is a legal certainty on bizonality . That’s why the Turkish Cypriot side demands to approve the matter as the EU’s primary law. However, the question to be asked is whether there is any other way of ensuring a legal certainty.

Demand for the legal certainty is a legitimate demand, there are doubts whether each EU national parliament will approve this bill to pass in order to satisfy Turkish Cypriot side’s concerns via making it as a primary law of the EU. It is necessary to emphasize that such recognition may also have internal impacts over the other within the EU  member states. It may not be very desirable by them.

On the other hand, Greek Cypriot side acknowledges the concerns of the Turkish Cypriots. However, Turkish Cypriot sides demand on several layers of protective measures at a higher jurisdictions comprehended as permanent derogation from the European Acquis. As far as the limitations over the property ownership remain permanent, Greek Cypriot side put it as an inconsistent demand vis a vis the four freedoms of the European Union. (Freedom of movement of the Goods, Capital, Service and People)

Considering the four freedoms as the core of the European project, than Cyprus solution is doomed to internalize the European values. Of course, the peace and democracy must be sustainable at this time and the concerns of the constituent political will of the people must be taken into an account for a fresh start.

Integration of European values to the Cyprus solution and the question of legal certainty bears conflict at the moment. Not a conflict that bears violence but it distances the solution.

My understanding suggests that the clash of legal positions and legal arguments does not offer a resolution and this is not a dead-end. Actually a really fresh beginning.

Thankfully, we have politics that have power to offer alternatives. My point of view, recognition of the legal arguments failure is the first step of the solution at the moment. Law can not solve every question but politics CAN!

Once we comprehend that the pure legalistic interpretations does not offer us an alternative than we can provide a viable political options. This can form a new legal framework that have its legitimacy from the people who are subject to it.

We can ensure both sides concern from a peaceful and democratic way. So from the beginning the idea is consistent with the core aim of the international law. But what would be the formula?

For me we need three pillars to safeguard the concerns of all:

1- Common Political will for Settlement

2- A constitution that recognizes the legitimacy of the new state of affairs

3- A Charter of Rights of the People in Cyprus.

Presumably, the first one –political will- is there.. Both negotiators and the leaders are meeting as many times as possible. It will be showcased once we have a referendum.

Second one – the constitution- will be formulated which will define the framework of how the state apparatuses and their operational capacity.

However we need also a charter of rights, a common declaration of the people’s desire for a federal country.

This can be a vital document, it can be as important as the federal constitution but it will go beyond that because it will be offer flexibility and a terms of reference for the peaceful settlement of the conflicting laws. Also it will ensure the legal certainty because, this can be a charter that would be the EU primary law. Rather than having a community-centric protective measure, a federated understanding will help to overcome the whole nationalist illusion.

To sum up, the solution can be achieved in Cyprus by politics not by silencing politics within the legal arguments.

Ümit Kıvanç : Yerli ve millî – Son kalkışma (radikal)

Elbette başka pek çok insan, başka pek çok mesaj da denk gelebilirdi, bunlar geldi. CHP İstanbul milletvekili Mahmut Tanal, birden göğsünü sıkıştıran muhalefet mesuliyeti ve zihninden taşan vasata kendini bırakıp, şöyle bir tweet atmıştı (yazımına dokunmuyorum):

“Amerika uşağı mvekili Değilim Yahudi Madalyam yok.Halkımızın vekiliyim.Antiemperyalistim.Yolsuzluk ve hırsızlık yapanların korkulu rüyasıyım.”

Tanal başka bir mesajında da, “Yahudi Üstün Madalyası”ndan sözediyordu. Maksat yine aynıydı: “Yahudi”den madalya aldığı için Tayyip Erdoğan’ı kınamak.

Türkiye’de, herhangi bir kimseyi kınamak için “Yahudi’den madalya aldı” diyebilirsiniz. Size laf edecek pek az kimse çıkar. “Neye yaradı senin antiemperyalistliğin?” diyen de muhtemelen çıkmaz. “Yahudi”nin kafadan kötü olduğu önkabulünden şüphelenmek, Türk usulü antiemperyalizmin yükümlülükleri arasında değildir. “Amerikan uşağı” olma, yeter.

Belirli bir insan grubunu doğuştan sahip olduğu ve değiştiremeyeceği bir kimlik özelliğiyle damgalamak, şişede durduğu gibi durmaz. Şişenin gülsuyu veya içki şişesi olması gayet önemsizdir; hiç fark etmez. Türkiye’de “Yahudi”ye, “Ermeni”ye, “Rum”a kolaylıkla yönelen ırkçılık, “Arap”ı da es geçmez, bir tabaka aşağıya aynı kolaylıkla yayılır, bu defa “Kızılbaş”a, “Zerdüşt”e sıra gelir… böyle gider…

Necmettin Erbakan, memleketimiz için “yüzdeee doksan dokuuuz virgül dokuuzuuu Müslüman olaaan!!!” diye haykırmayı pek severdi. O haykırdıkça utancımdan yerin dibine geçerdim. Bir insan, soydaşlarının, dindaşlarının yaptığı katliamlarla, soykırımla, etnik temizlikle böyle nasıl övünür, diye nafile kafa patlatırdım.

Tamamı : http://www.radikal.com.tr/yazarlar/umit_kivanc/yerli_ve_milli___son_kalkisma-1438307

Gözyaşlarını Silecek Mendili Alacak Gücü Olmayan Ülke…

Birçok ülkedeki gibi Yunanistan’da da meydanlar önemlidir.

20 Eylül 2015 tarihinde Yenidüzen Gazetesinde yayınlanmıştır.

Birçok ülkedeki gibi Yunanistan’da da meydanlar önemlidir. Meydan aynı zamanda geleneği temsil eder. Atina’daki en önemli iki meydan, Omonia ve Syndagma Meydanlarıdır. Syndagma Meydanı, parlementonun karşısında, geniş caddelerin kesiştiği noktadadır. Bakanlıklar, elçilikler, lüks mağazalar etrafında konumlanmıştır. Syndagma Atina’nın parlayan yüzüdür. Makarios’un balkonuna çıkıp konuşma yaptığı Büyük Britanya Hoteli de bu meydandadır. Buradan birkaç kilometre ileride Omonia Meydanı vardır. Omonia Meydanı, Syndagma’nın aksine göçmenlerin ve yoksulların alanıdır. Meydanda yürürken el arabalarında satış yapanları, dilencileri ve madde bağımlılarını görürsünüz. Omonia halkın meydanıdır.
Seçim mitinglerinde de sol partiler Omonia, sağ partiler ise Syndagma’da olmayı tercih ederdi. Ancak bu gelenek seçim sürecinde bozulmuşa benziyor.
Önceki gece Yeni Demokrasi Omonia’da cılız bir kalabalığın katıldığı miting düzenledi. Partinin lideri Meimarakis, Tsipras yönetiminin pahalı bir deneyim olduğunu, halkın bu deneyim ve sonuçlarından ders alması gerektiğini söyleyerek seçmenlerinden oy istedi.
Yeni Demokrasi üyesi olan bir arkadaşıma göre Meimarakis’in parti kitlesiyle bağı yok. Birçok geleneksel Yeni Demokrasi üyesinin seçimde partilerini boykot edeceğini söyledi. Başka biri ise SYRIZA ile görüşlerinin benzeşmemesine rağmen SYRIZA’ya oy vereceğini söylüyor. “Troykayla memorandumu Tsipras imzaladı, uygulayan da o olmalı. Sol bir fark yaratabiliyor mu göreceğiz” diyor.
Yanlarından ayrılıp, SYRIZA mitingini izlemek için Syndagma meydanına gidiyorum. Meydan SYRIZA destekçileriyle dolu ancak başlangıçta kitlenin heyecansız olduğunu farkediyorum. Durum Tsipras konuşmaya başlayınca değişiyor. Konuşması aşamalı olarak kitleyi canlandırıyor. Konuşmanın sonuna geldiğinde meydandaki hava değişiyor. Enternasyonel marşı ile kitleyi selamlayan Tsipras, özellikle sol seçmenine yönelik hamleyi sona bırakıyor. Sahneye İspanya’dan Podemos lideri Pablo Inglasias ile beraber Avrupa’daki çeşitli radikal sol oluşumların liderleri çıkıyor. Tümü Tsipras’a destek veriyor. “Hep birlikte dayanışmayla ileriye” mesajı veriliyor. Memorandumu imzalamanın yarattığı düş kırıklığına rağmen Avrupa solu SYRIZA’nın yanındayız mesajını açıkça veriyor.
Yanımdaki arkadaş, son hareketin Yunan sol seçmenine Lafazanis’in Halk Birliği ile SYRIZA arasında yapılacak tercihin SYRIZA’dan yana olmasına dair mesajın net olarak iletildiğini söylüyor. Bunun %1 civarında bir desteğin SYRIZA’ya geçeceğini, oy oranı %3.5 – 4 civarında olan Halk Birliği’nin ise barajı geçme şansının azalacağını ekliyor.
Eve dönüş yolunda, taksiciyle konumuz seçimler. Taksici bir cümleyle halkın gözünde ülkedeki ruhsal durumu ve siyaseti özetliyor:
“Kim kazanırsa kazansın… Günün sonunda Yunanistan’ın göz yaşlarını silecek mendili alacak durumu bile yok.”…

Yunanistan Dış Politika Meselesi Olarak Kıbrıs

Dış politika konusundaki tespitlerine güvendiğim bir arkadaşımla sohbet ederken seçimlerde barajı geçme ihtimali mümkün olan partilerin dış politika ile ilgili düşüncelerini tartışıyoruz.

18 Eylül 2015 tarihinde Yenidüzen Gazetesinde yayınlanmıştır

Dış politika konusundaki tespitlerine güvendiğim bir arkadaşımla sohbet ederken seçimlerde barajı geçme ihtimali mümkün olan partilerin dış politika ile ilgili düşüncelerini tartışıyoruz. Seçim sürecinde dış politikanın tartışmaların %20’sini bile oluşturmadığını söylüyor. En çok öne çıkan mesele mülteci konusundaki tutum ile Avrupalı diğer ülkelerle oluşturulacak ilişkilerin niteliği olduğunu vurguluyor. Kıbrıs veya Türkiye’den neredeyse hiç bahsedilmediğini söylüyor.
Yunanistan, özellikle Kardak krizi sonrasında, dış politikada yapıcı tavır sergilemeyi hedef olarak belirlemiş ülkelerden. Kosova’yı bağımsız bir ülke olarak tanımayı reddeden bir kaç ülkeden biri olan Yunanistan’ın, pozisyonunu değiştirip önümüzdeki aylarda Kosova’yı da bağımsız bir ülke olarak tanıma olasılığı var. Kosova’yı tanıması durumunda Kıbrıs Cumhuriyeti veya Sırbistan gibi yakın müteffiklerinin nasıl tepki vereceği ise merak konusu… Yunanistan kaynaklı ana dış politika konuları: Makedonya’nın isim meselesi ve Ege’deki deniz sınırlarının belirlenmesi olarak kabul edilir. Yunan hariciyesi Kıbrıs konusunun ise olabildiğince uzağında durmayı tercih eder.
Kıbrıs konusu ile ilgili olarak partilerin pozisyonunu soruyorum. Aynı zamanda Yunanistan’ın tutumunda seçim sonrası bir değişiklik beklenmeli mi diye ekliyorum…
Analizi dikkate değer…
Öncelikle, radikal bir değişiklik beklenmemesi gerektiğini söylüyor. Barajı geçmesi ön görülen: SYRIZA, Yeni Demokrasi, PASOK, Potami ve Merkez Birliği partilerinin federasyon konusunda sorun yaratmayacaklarını, garantiler konusunda ise, hiçbir ülkenin egemen bir ülkenin garantörü olmaması gerektiği noktasında genel bir uzlaşma olduğunu söylüyor.
Garantörsüz bir Federal Kıbrıs’ın, Türk – Yunan dengesine yönelik kaygıları ortadan kaldıracağına inanılıyor
Ancak Halk Birliği, Bağımsız Yunanlar (ANEL), Yunan Komünist Partisi ve Altın Şafak’ı ayrı değerlendirmek gerektiğini de ekliyor. Bu partilerin hiçbirinin iktidar olma şansı olmasa da Kıbrıs konusunda farklı yaklaşımlara sahipler. Yunan Komünist Partisi ve Halk Birliği federasyonu emperyalizmin çıkarlarına uygun bir yöntem olarak görmesinden ötürü, Altın Şafak ve Bağımsız Yunanlar’ın ise Kıbrıs’ın Helen adası olduğu ve federayonun Helenizmin çıkarlarına aykırı olmasından ötürü reddediğini anlatıyor. İçimden iyi ki iktidar olma şansıları yok diye geçiriyorum.
Oy vermeyecek seçmenlerin oranının seçim sonuçlarını belirleyeceğine inanılıyor.
SYRIZA’yı destekleyenlere göre, satın alınmış medyanın ve anketlerinin hiç bir önemi yok. Referandum’da %52 EVET çıkacağı tahmin edilirken, %60’ın üzerinde hayır oyu çıktıktan sonra, bu varsayım dikkate değer.
Bu sırada oturduğum kafedeki garson ne yazdığımı soruyor.
“Seçimler” diye cevap veriyorum…
Boş yere uzatma: “SYRIZA’nın kazanacağını yaz” diyor…