Tarih Kıbrıs Türk Solunu Affeder Mi ?

Dün berberde Erenköy’de savaşan bir mücahit olduğunu söyleyen bir kişiyle enine boyuna AB’nin birincil hukuk olmasının
anlamını, garantileri ve Kıbrıs uyuşmazlığında Kıbrıs Türk tarafının “kırmızı çizgilerini” konuştuk. Görüşlerimiz uyuşmadı tabi.

Ancak açık olan birşey var öncekilerin aksine bu sefer sonuç alıcı bir süreç ilerliyor ve kamusal alanda artık “Kıbrıs Sorunu” yeniden tartışılmaya başladı. shutterstock_131385992

Gün içinde Derinya kapısı ile ilgili olumlu gelişmeler halkla paylaşılırken, Eroğlu’nun detayını bilmediğim bir açıklaması ile “AB isteyen Özelleştirme de ister” gibi bir açıklama yapılıp, CTP’ye yönelik eleştirilerini kendini CTP’nin solundakiler tarafından paylaşıldığına şahit oldum. Bir anda CTP’ye vuran Eroğlu da olsa mübah gibi bir pozisyon alabilen sol, acaba kimin sözcülüğünü yaptığının farkına varır mı bilemiyorum…

Başka bir ortamda, yine Kıbrıs Sorunu tartışılırken -üstelik çözüme inananların yaptığı bir tartışma- 1974’ün dayattığı düzenin ne kadar içselleştirilmiş olduğu, oluşturulacak federal devletin bizim devletimiz değil de, sanki Kıbrıslı Rumlara ait bir devlet kibris_gocmenolup, federal devlet ile Kıbrıs Türk oluşturucu devleti / federal birimi /eyaleti ya da adı her neyse onun nasıl korunabileceğine dair bir savunma pozisyonu ortaya konuluyordu.

Tüm bu akıl karışıklığının içinde sorulması gereken soruyu sona bırakmamak gerekiyor. Hakikaten Kıbrıs Türk solunun ana kaygısı nedir ? Meşruluğunu nereden almaktadır ? 1974 sonrası oluşturulan hukuk dışı, adaletsiz, faşizan düzenin meşru zeminine endekslenmiş bir sol anlayış mı yoksa zamanı aşan bir noktadan bakarak “adalet, eşitlik, insaniyet” gibi değerleri benimseyen bir sol problem ile mi karşı karşıyayız? Gündelik reaksiyonlar ötesinde sol varoluşsal anlamda ne yaptığını etraflıca tartışmalı…

“Kuzey Kıbrıs sorunu” ile “Kıbrıs Sorununun” iç içe geçmesi, 2004 sonrasında yaşanılan görece “özgürlük” alanı refahın artışı gibi gelişmeler nasıl olur da Kıbrıs türk sol mücadelesinin tarihi aşan geçmişini tamamıyla sessizleştiren bir durum yaratmakta ve Denktaş’ın savunduğu kimi noktaları bugün Kıbrıs Türk solu taşımaya devam etmektedir. Denktaşizm hala her tarafımızı kuşatmış durumda.digest-20091-yasin-naimark-1

Geçtiğimiz günlere kadar bunun sadece bir  “yöneten-elit” problemi olarak görürken, yeniden önceki paragrafta, yeteri kadar sol görmediği, sapmalarından rahatsızlık duyduğu veya sırf gerçekten böyle hissettiği için Eroğlu sözcülüğüne savunan taban örgütlenmesi olarak niteleyeceğimiz hareketlerin de benzeri bir kaderi paylaştığını söyleyebiliriz.

Çok uzatmadan sonuca gelmekte yarar var. Çok kültürlü bir adada, tekliğin hegemonyasını kurmak isteyen modern aklın bir sorunudur Kıbrıs sorunu, bu egemen anlayış ise solun temel görevi de egemen anlayışı yıkmak – karşı-hegemonya inşaa edebilmekten geçmektedir. Çokluğa karşı oluşan bu modern anlayış Kıbrıs Sorunudur ve zaten aynı anlayış sadece milliyetçilik ile değil onun olmazsa olmazı militer anlayışı ile aynı anda kadın, sosyal ve siyasi azınlıkları da tekliği içinde yok etmeye, onları lanetleyerek ötekinin üstünden var olmayı başarmaktadır. Hal böyleyken, egemen dilin, egemen pozisyonun dışından konuşabildiğimiz zaman bu ülkeye barış gelecek. Ve barış öyle sadece yeşil hattı ortadan kaldırmayacak, ötekileştirilmiş kimlikleri, sosyal ve siyasi azınlıkları da kucaklayabilecek.gas-65q6kulqvyhp1f7rbgugz7fbauiejiawo2sf7o38dk2

Ancak bunun mümkün olması öncelikle öteki ile barışacak cesareti gösterebilmemizden geçmektedir.

Ancak hal böyleyken, en geniş anlamda ele alabileceğimiz Kıbrıs türk solu barışı savunabilecek durumda mı ? Barışın öncüsü olup ezberi bozabilecek mi ? Barış mücadelesinde bir başarısızlık, silinmeyecek kara bir leke olarak üzerimizde kalacak. Ne kendimizi affedebileceğiz ne de tarih bizi affedecek.

Mertkan Hamit

Maraş’ta Ne Hortladı

Benim akademik hayatım inişli çıkışlı oldu. Sınavı çok iyi yaptım deyip sonra da hiç beklemediğim kadar düşük bir not aldığım çok olmuştur. Listede adımın karşısında o kötü notu gördüğümde yaşadığım his hep aynıdır. Önce karnımda bir boşluk hissederim, sonra bu his düğüm haline gelir. Duygularını özgürce yaşayanlar ağlamayı becerebilirken benim yaşadığım daha çok bir ‘bönlük’ hissidir. Bir taraftan nasıl oldu diye düşünürken, diğer taraftan kendi kendimi sorguladığım çok olur. Zihnim, hiçbir değeri olmayan bir sonuca üzülüyor olmakla yenilgi hissi arasında gidip gelir.

Maraş’taki yangın ve ardından yaşadığımız süreç ile ilgili olarak bunun ne alakası var diyebilirsiniz. Ancak kendi açımdan benzeri bir huzursuzluğu yaşadığımı itiraf etmeliyim. Günün sonunda Maraş meselesi üzerine uzun süredir farklı biçimlerde dahil olmanın verdiği yakınlık, Kıbrıs konusunda bir değişim bekliyor olmanın umudu ve bu beklentilerin tatmin olmadığı gerçeğiyle yüzleşmenin huzursuzluğu da diyebiliriz bu hisse.

Agamben ‘egemen olanın’ istisna halinde belirleyici olan olduğunu söyler. İstisna halindeki anlayış bir anlamda da egemenliği elinde bulunduranı, egemen anlayışı ortaya koyar. Aslında halk egemenliği deyip, halkın iradesini elinde bulunduranın kim olduğunu anlamak için sürer durumu değil, istisna durumuna bakmamız gerektiğini telkin eder Agamben kendinden on yıllar önce Karl Schmidt’in çalışmasını yeniden yorumlarken.

Maraş’ta çıkan yangın ise tam bir istisna haliydi. Hiç beklenmedik bir noktada yangın çıktı. Günün sonunda müzakere sürecinde işler tıkırında gidiyor, müzakerelerin ele alınış biçimi yolunda gidiyor ve hatta ‘Kapalı Maraş’ı Yılanlara bırakmayacağım’ diyen bir lider de süreci yönetiyorken oldu bu. Ancak önceki paragrafta dediğimiz gibi istisna halini ortaya çıktığında bir anda yine statükonun ruhu hortladı.

Kıbrıslı Rum liderliği, ister iyi niyetinden isterse fırsatçılığından bir yardım penceresi açtı. Yardım elini uzattı. Yeşil hattın önünde destek ekiplerini sundu. Yangını beraber söndürelim. Bu meseleyi çözelim dedi. Son derece yapıcı bir teklif sundu. Hani istemem ama yan cebime koy da demedi. Mesela ‘Yangın sırasında sizinkiler bizimkilere bir şey yapmayacağının garantisini verirseniz biz de 30’a 70 oranında yardım sunarız’ gibi bir şey de söylemedi.

Ancak biz egemen anlayışı ortaya koyduk. Ne Kıbrıslı Rum toplumundan destek almayı seçtik, ne biz hallederiz deyip kendimiz halledebildik. 1950’den beri yine bildiğimizi okuduk. Önce İngiliz üs yardımına başvurduk sonra Türkiye’den gelen yardımı geri çevirmedik.

Yıl 1957 mi ? Hayır!

Yıl 1967 mi ? Hayır!

1974 mi? Yine Hayır!

Benim için Akıncı’nın liderliği bizi biraz da biz yaptığı için değerli aslında. Yani kendi sorunlarımızı kendimizin çözebileceğine inandığımdan eğer çözemeyeceğimiz durumda ise akılcı bir biçimde hareket edeceğine inandığım için önemli.

Milliyetçi gürültüye kapılmayacağı için önemli. Kendi kapasitesiyle çözüm üretemediği noktada ulustan değil mantıktan hareket edebileceği için önemli.

Yani 100 metre uzakta ortağımız olacak siyasi iradenin yardım dururken, kilometrelerce uzaktan alınacak ‘ulusal kardeşimize’ ihtiyaç duymayacağına inandığımız için önemli…

Bugün istisna halini yaşadık. Liderin ancak anlayış değişimini pratikte uyguladığı zaman değişimi başarabileceğini gördük. Aksi halde egemen zihniyetin içinde kaybolabileceğini gördük.

Bu yangın 41 senelik ölü kenti daha fazla öldürmedi. Ancak yardım elini kibarca geri çevirirken, insanlığımıza sırtımızı döndük. Türkiye’den gelen yardım ile ‘yangın olayını da kurtardık’ diye derin nefes alanlar, egemen aklın denizinde boğulduğunun farkına varmadı.

Bu belki yaşadığımız en önemli istisna hallerinden biriydi. Başarısız olduğumuz bir denemeydi. Bende yarattığı his ise işte yukarıda anlattığım gibiydi. Biraz boşluk, biraz düğümlenme ve biraz da bönlük

Mertkan Hamit

(ilk hali gazeddakibris sitesinde yayınlanmıştır)