Temizlik İçin Önce Pis Kokudan Kurtulalım

Ada yarısında yeni siyasi reklam kampanyası ev içini toparlamak denildiğinden beri, bu konuya dair herkes pozisyon ortaya koymaya başladı. Aslında, hemen herkes, yolunda gitmeyen KKTC düzeninin reforma ihtiyaç olduğu noktasında hemfikir. Kimse, yolsuz siyasetçilerin kendi ve ahbapları için kamu mallarını cukkalamasından memnun değil. Gücünü kişilerin ekmeği ile oynayacağı bir alan olarak kullanmasından da hoşnut değil. İstihdam sözü ile hantal ve iş yapamaz yapılar yaratılmasından memnun değil. Yolsuzluk ve çifte standarttan rahatsızlık yeni şeyler değil, bunlar hepinizin çok iyi bildiği şeyler.

Ev temizliği iddiasına kuşkuyla bakılmasının esas sebebi ise, konunun müzakereler sonrası oluşan havada, federasyonun ikamesi olarak ortaya konulmasından kaynaklanıyor. Elbette ev içini temizlerken, Kıbrıs sorunun neticelendirilmesine yönelik adım atmak isteyen atabilir. Ancak tam tersi de mümkün. Eğer bir ev varsa, ve arzulanan ev temizliği ise Kıbrıslı Rumların siyasi iradesinden bağımsız olarak tüm bunlar yapılabilirdi, yapılmadı.

Yapılmadı, çünkü eski siyasetçilerin tümü tembel miydi? Herkes yolsuz muydu?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü sürer durumun ilgili aktörleri buna olanak sağlamadı. İlgili aktörler sadece Kıbrıslı Türk siyasi eliti mi?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü bu kadar senedir etkin olarak iç işlerini etkileyen Elçilik boyunduruğu böyle olsun istemedi. Eğer bugün buna yönelik bir talep getirdiyse bunu yapmak mümkün olabilir. Ancak, insanların rahatsızlığı ile elçilik boyunduruğu arasında bir ilişki kurarsak, elçiliğin sözü Kıbrıs Türk siyasi iradesinin üstündedir. Çok daha büyüktür. Elçiliğin işbirlikçileri, KKTC derin yapılanmasındaki aktörler, yolsuzluğa açık çek veren üst düzey bürokratlara dokunmadan evi temizlemek mümkün değil.

Bu yüzden sadece meclise yeni yüzler göndererek sorun çözülmez. Kıbrıs’ın kuzeyinde “establishment” olarak göreceğimiz, derin yapılanmayı yani “Ordu – Elçilik – Yerel İşbirlikçilere” karşı adım atmadığınız sürece, onlar sizi madara eder, evinize gönderir.

Kuzey Kıbrıs’ın “establishmentine” dokunmadan, onların beklentileri doğrultusunda yürüyerek ise özgürleşme değil daha büyük tutsaklık yaratacak adımlar atılacağı kesindir. İnsanların hali hazırda rahatsız olduğu meseleleri, adanın geleceğinin ne olacağı sorusu ile ikame etmek ise seçilmek isteyenler için ucuz bir fırsatçılıktan başka bir şey değil. Adadaki derin yapılanma için ise, adayı yurt bilenlere karşı gerçekleştirilmiş büyük bir darbeden başka bir şey değildir.

Geleneksel sağ / sol ayrımının Kıbrıs Sorunu üzerinden olmasından dolayı, yeni sağ bu konuda kendine yeni bir başlangıç noktası oluşturma arzusunda. Bu yüzden Kıbrıs Sorununu yok gibi sayıp, bu konu olmadan da adımlar atmayı yeni bir hegomonik söylem olarak kurguluyor. Adayı yurt bilenleri görmezden gelip, kısa dönemde iktidar olma arzusunu yakalamak istiyor. Yeni sağ, Pirus zaferi için kolları sıvamıştır.

Yeni sağ apolitik siyasetin alanı temiz toplum yaratmak üzerinden şekillenirken, yeni sol, yeni bir şey ortaya koyamıyor. Karşı hegemonya inşa edemiyor. Kapsamlı çözümün imkansızlığı ile yüzleşince, yeniden kapsamlı çözüm demek gerçekçi gelmiyor. BM parametrelerine uygun yeni bir metodolojiyi oluşturup bununla ilgili adımlar atmaya mesafeli bakıyor. Akıl karışıklığı, Türkiye ile oluşturulmuş “kapsamlı çözüm” dengesi ve garanticiliği gibi faktörlerin nedeniyle de KKTC işlerine odaklanmaya ve buranın yaratacağı olanaklara ortak çıkmayı tercih ediyor. Yeni sol, bir anda yeni sağın kuyruğundaki maşrappa oluyor.

Şeffaflık siyaseti rafa kaldırılmasın. Ancak konuyu açıkça konuşalım:

Karşı hegemonyayı nasıl kurarız?

Adadaki derin yapılanmaya, Ordu – Elçilik ve Yerel İşbirlikçilere karşı nasıl bir tavır sergileriz?

Tutsaklığı değil, özgürlüğü kazanırız?

Geçtiğimiz günlerde Radyo Mayıs’taki program sırasında Mustafa (Öngün) bir ifade kullandı. Bu ifade bana göre ev temizleme muhabbetinde de açık seçik sorulması gereken esaslı noktayı işaret etti. Mustafa’nın ifadesiyle ortaya koyarsam: “Evin içini temizlemek isteyenler var ancak evin ortasındaki fili görmezden geliyorlar.”

Evin ortasındaki filin yarattığı pisliği her gün temizleyip evin hijyenik olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’nin askeri, mali ve siyasi varlığı filin kendidir. Gerçekten fili görmezden mi geleceğiz yoksa fil ile ilgili konuşmaya mı başlamalıyız.

En çok da ev temizliği diye yanıp tutuşanlar konuşmalı bunları.

Kaç askeri personel Kıbrıs’ın kuzeyinde yer almaktadır?

Yıllık bütçesi ne kadardır, kaynağı nedir ?

Bu bütçe etkin bir şekilde kullanılıyor mu ?

Askeri kontrol altında tutulan alanda neler oluyor ?

Kuzey Kıbrıs’taki Türk Silahlı Kuvvetleri adadaki en az denetlenebilir en az şeffaf olan yapılanmadır. Bu durumun denetlenmesi ve şeffaflaştırılmasına yönelik siyasi bir talep ortaya koymak için geç kalmadık mı?

Sorunu çözmek için ilk adım süpürgeyi önce askere yöneltmekten geçmez mi? Yok eğer o çözümden sonra olacak bir konu ise, esas niyet tutsaklıktan başka ne olabilir ki ?

Mesela, ilk siyasi söylem askerin mevcut kalabalık yapısının azaltılması olamaz mı?

Kıbrıs’ta bulunması gereken ve çözümün birinci gün gelmesi gerektiği rakama getirmek için neyi bekliyoruz. 30 bin ile 55 bin arasında olduğu iddia edilen rakam yerine, hemen yarın bu sayı İttifak Anlaşması sayısına, yani 650 rakamına indirilemez mi? Ya da en azından güneyde bulunan Yunan askeri sayısına getirilmesi talep edilemez mi?

Özetle, evin ortasında 43 yıldır yerinden kıpırdamamış bir fil var. Ev temizleyeceksek önce fili dışarı çıkaralım. Çünkü etraf çok pis kokuyor….

Mertkan Hamit

Derinya’da Evinin Efendisi Olma Hali…

Derinya Plajı’nın sadece KKTC ve TC vatandaşlarına açılacağına dair fikirler ortaya konulduğu günden beri bunun ırkçı ve ayrımcı bir davranış olduğunu söylüyoruz. Geçtiğimiz günlerde Cenk Mutluyakalı Derinyaya gidelim mi diye sorduğunda hemen üzerine atladım.

En sonunda Derinya’nın kıyısına uğramadan konuya dair fikir beyan etmek yerine biri meseleyi haritadaki bir nokta, bir tabela ismi olarak değil de insani bir konu olarak ele almayı düşünmüştü. Derinya ve Derinyalılarla konuşup kapının, plaj hareketinin ne anlama geldiğini konuşabilmek, yani konuyu ezber yerine insani bir konu olarak ele almak son derece etkili olacaktı.

Daha önce çalıştığım Renewal isimli projeden dolayı (evet sığ beyinli akıl emperyalizmin bir oyunu olarak algıladığı projelerden bahsediyorum!) Derinya ile haşır neşir olmuştum. “Emperyalist” oyun olan projenin bir ortağı da Komünist AKEL’in yönettiği Derinya Belediyesiydi. Zaten kırmızı köylerden biri olarak bilinen Derinya’da “komünist propagandanın bir parçası olarak dış kaynaklı bir proje yürüttük, hedefimiz de en kısa zamanda devrim yapmaktı” diyecek değilim. Projenin amacı Mağusa bölgesinin geneline sosyal ve ekonomik gelişim için destek sağlamaktı.

Ancak bundan bağımsız olarak deneyimim, Derinya’da geçiş noktasının yerini, insanların algılarını, beklentilerini öğrenme şansına eriştim. Öyle ki, Derinyalıların kendini Mağusa kentine yakın hissettiğini ancak o zaman anlayabildim.

Tellerin taşıdığı anlam diğer işaretlerden çok daha güçlüdür. Tel, mekan ve siyasete çok daha güçlü anlamlar yüklerken, yarısı esir kent Mağusa’da kuzeyden güneye bakmanın ruh halinin yarattığı duygu ile güneyden kuzeye doğru bakmanın yarattığı duygu farklıdır. O yüzden alışılmışın dışında olduğundan Derinya’dan Mağusaya bakmak iki farklı hüzün duygusunun çatıştığı karmaşık bir histir.

Derinya’da bu duyguyu her gün yaşamak zorunda kalan insanların barış ve bir arada yaşama arzusu ise tek başına motive edici bir unsurdur. Belki de sırf bu yüzden her federalist Derinyayı ziyaret edip, kahvehanedeki insanlarla bir kez sohbet etmelidir. Başta Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiadis, onların ekipleri ve BM’nin bürokratları uğramalıdır kahveye, neden federasyon istediğimizi bir mühendislik projesinden çıkarıp da insani bir olgu olduğunu yeniden hatırlamak için bunu yapmalıdır.

Cenk’in muhtemelen ilk Derinya ziyaretiydi. Andros ile ilk kez tanıştılar. Aynı yaşlarda iki insanın, tanıştıktan kısa bir süre sonra memlekete dair kaygılarda ortaklaşmalarını gözlemlemekti benim işim, bir de gerektiğinde iletişimi kolaylaştırmak. Cenk zaten konuşmaların içeriğini yazdı, sanırım yazmadığı noktalar ise kendi şaşkınlığıydı.

Mesela, bir noktaya kadar geldikten sonra karşımıza dikenli tel çıktı. Yolu ayıran dikenli teli kaldırıp Andros’la 0 noktasına kadar yürüdük. Benim için de bu bir ilkti. Kamerasıyla Cenk çekinceli olarak fotoğraf çekme şansını sorduğunda, Andros “bir şey olmaz çek” derken kafamda “evinin efendisi olmak” deyişini hatırladım. Cenk’e ne hissettiğini sormadım ancak o da farkına varmıştır. Kuzeyde askeri bölgenin önünde fotoğraf çekmek yasakken, güneyde askeri bölgenin içinde kamera ile dolaşabildiğini.

Özgürlüğün ne demek olduğunu yaşamayan birinin evinin efendisi olduğunu iddia etmesi gariptir. Muhtemelen bir tür cahil cesaretidir. 20 Temmuz’da da Barış ve Özgürlüğün bayramını kutlarken, ne büyük yalan söylediğimizi hepimiz biliyoruz. Ancak, uygulamada “kendi evinin efendisi olma halini” ilk kez gözlemledim. Belediye başkanı, kendi yönetiminde olan alandaki dikenli teli kenara koyarak, 0 noktasına kadar yürürken, biz de da var mı bir babayiğit diye düşündüm. Herhangi bir dikenli teli kenara itip, burası benim alanım diyebilecek bir Belediye Başkanı, milletvekili, bir şey bakanı ya da cumhurbaşkanı….

BM’nin henüz bitirmediği 150 metrelik yolu gösterdi. Bu işi yapsınlar biz hazırız dedi Andros. Biz sustuk. 150 metrelik yolu BM yapsın biz hazır mıyız bilemedik. Plajda ırkçı uygulamanın boynumuzdaki ağırlığına bu sefer, kapının kuzey tarafının vaktinde hazır olup olmayacağı eklendi.

Derinyayı Mağusa’ya bağlayan caddenin adı Mağusa Caddesidir. Mağusa’ya gidecek yol hazır, üstelik sadece asfalt, altyapı ya da bürokrasi anlamında değil. 40 yıl önce her şeyini kaybeden insanların bir arada yaşama arzusu ve mutlu bir gelecek isteği de hazır…

 

 

Maronit Açılımı Ardından Aba Altından Sopa Göstermek

Yıllardır görmezden gelinen Kıbrıs’ın azınlık unsuru Maronitlerin köylerine geri dönme hakkı Kıbrıslı Türk tarafınca tanındı. Kıbrıs’ın azınlık unsurlarının ana dil, eğitim, kültür ve varoluşsal endişelerini giderecek yeni adımlarla bu meselenin ilerletilmesi gerektiğine umuyorum.

Ancak bu adımın atılmasından yirmi dört saat geçmeden farklı senaryolar yayılmaya başladı. Önce, Kıbrıslı Türk tarafının, kendi yaşam alanında kendi gücünü uygulayacak kadar muktedir olduğuna yönelik bir hava yaratılmak hedeflendi. Bunun yanında, Maronit açılımının Maraş’ın Kıbrıs Türk kontrolü açılmasına yönelik zemin çalışmasının bir parçası olduğunu söyleyenler dahi oldu. Yani bir anlamda aba altından sopa gösterildi.

Maraş’ın Kıbrıs türk tarafının kontrolünde açılması fikrinin nasıl uygulanacağına yönelik ilk fikirler, Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı döneminde başmüzakereci olan Kudret Özersay tarafından ortaya konulmuştu. Özersay’ın Kıbrıs sorunu anlayışı, hegemonik Türk dış politikasının sınırları içerisinde hatta zaman zaman onun sınırlarını aşan keskin bir çizgiye sahiptir. Bu fikir de o aklın yansımasıdır. Maraş’ın Türk tarafının kontrolünde açılması ya da BM kontrolünde açılması durumlarının farkını basite indirgeyerek açıklamak için nükleer örneğini düşünmekte yarar var.

Nükleer enerji iyi niyetli ve kontrollü kullanılabildiğinde insan aklını aşabilecek kadar önemli faydalara sahipken, eğer onunla bir bomba yaparsanız insanlığı yok edecek bir karaktere bürünür. Maraş meselesi, Kıbrıs konusu şartlarında elinizde bir nükleer bulundurma durumudur. Nükleeri olan caydırıcı güce sahiptir. O yüzden nükleer güçler birbirleriyle savaşmaz. Bunun yerine aracılarını savaştırır. Maraş mevcut haliyle statükonun devamını sağlamaktadır. Statüko değişikliği için Maraş’ı kullanmanız gerekmektedir ama nasıl kullanacağınız önemlidir. Bomba mı yapacaksınız, enerji mi sağlayacaksınız ?

Eğer Türk kontrolünde açarsanız, nükleer bombayı yapmakla kalmamış aynı zamanda patlatmış olursunuz. Savaşı kazanabilirsiniz ama hayatı da bitirirsiniz, üstelik size de zarar verme ihtimali vardır. Çünkü, Maraş’ı Türk kontrolünde açmak toprak tavizinin kesin yapılacağı (Recep Tayyyip Erdoğan dahi bunu açıklamıştır) bir bölgenin artık taviz olarak görülmediği mesajı vermektedir. Reel politiğin kuralıdır: bir bölgeyi yönetirseniz, o bölgeye sahip olursunuz. Tıpkı Türkiye’nin ada yarısını yönettiği ve buranın sahibi gibi hareket edebildiği gibi. Kontröl altında olan bölgenin yönetim altına geçmesi Maraş’ın iade edilmeyeceği şeklinde yorumlanacaktır. Bu artık Türk tarafının taviz verme arzusunda olmadığı anlamında ortaya konulacaktır.

Bu noktada açılım diye ortaya konulan mesele, izolasyonların kalkmasını değil çok daha ağırlaştırılması için Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından girişimlerin olacağını görebilirsiniz. Kıbrıslı Türklere yönelik uygulamaların sertleşebileceği, en basiti Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportuna erişim hakkınız devam edebilecek ama pasaportu 1 haftada değil 1 senede alabilme durumuna kadar ince ayarlarla karşılaşabileceğiz.

Yani hiçbirşey almadan, birşey verdiğimizi söylerken durumları da kötüleştirmiş olacağız. Bu adımı attıktan sonra Federal çözüme ve BM parametrelerine istediğiniz kadar bağlılık dile getirin farketmez. KKTC’nin kuruluş bildirgesinde de Federal çözüme bağlılık sözü verilmişti.Macera, KKTC’nin Kıbrıs Türk Federe Devleti’nden daha itibarsız bir yapı olması ile sonuçlandığı ortadadır.

Maraş’ın BM ya da iki toplumlu yönetimde açılması ise farklı bir durum yaratır. Bu sefer nükleer bir bomba değil, nükleer bir enerji yaratırsınız.

Öncelikle, bu açılımın altında mülkiyet ile ilgili Kıbrıs Türk tarafının sorumluluğu azalır, toprakla ilgili pozisyon açık kalır. Kıbrıslı Rumların ne kadarlık bir kısmının gelip gelmeyeceğine bakılmaksızın izolasyonların gevşetilmesine yönelik talebin meşru olduğu anlatılabilir. Kıbrıs Türk tarafının BM parametrelerinden uzaklaşmadığını tam tersine yakınlaştığı imajı yaratılabilir.

Limanın canlanması, Mağusa’nın genişletilmiş Mağusa bölgesi olarak yeniden kurgulanması, inşaat yatırımları gibi adımlar hızlı bir ekonomik büyüme getirebilir. Halihazırda 20 bin öğrencinin yaşadığı genç nüfus için yeni çekim merkezi yaratılırken, Maraş açılımı bu noktada katalizör rol oynayabilir.

Sonuç olarak Maronit açılımı ile aba altından sopa gösterenleri bir kenara bırakırsak, Maraş açılımı nasıl yapılacağına göre yeni ve enerjik bir süreç yaratacak kadar etkili olabilir.

O yüzden “yılanlara ve farelere” bıraktığımız Maraş’ı hayata döndürebilmek için Mustafa Akıncı’nın tutumu yeni bir sınav olacak. Nükleer enerjiyle hızlı bir dönüşümün sayfasını mı açacak yoksa bombayı mı patlatacak?…

 

 

Bu Kez Heceleyerek, Belki Anlaşılır: “U – TA – NI – YO – RUZ!”

“Vazgeç bu memleket işlerinden be gardaş” diye başlar cümleler, sonra da “bir şey değişeceği yoktur ya!” diye devam eder…

Kıbrıs’ın ve Kıbrıslının klasik muhabbetidir, o yüzden bir süre sonra laf anlatmanıza bile gerek yoktur. Yolunuza bakarsınız. Çünkü bir şey değişmez diyenlere inat, sürekli bir şeyler değişmektedir. Her değişim bu adada hayatını sürdürmeyi hedefleyenlerin huzursuzluğu ile sonuçlanmaktadır. Politik anlayış ve ahlak ada yarısını aşmasını beklersiniz, ancak tam tersine ahbap çavuş ilişkisinin ötesine bile geçmez.

Derinya kapısı meselesinde iki yılda bir kapı açamamanın acizliği bir kenara, şimdi acizliğin üstüne utanç ekliyoruz bu plajı açarak.

Ayranımız yok içmeye zurnayla gidiyoruz “yüzmeye!”

İlk kulağımıza çalındığı günden beri her fırsatta dile etki sahibi olan herkese anlatmaya çalıştığım bir meseleydi, Derinya plajının yaratacağı olumsuz etki. Derinya Belediye başkanının kulağımla duyduğum sahili ortak işletime açalım fikrine rağmen, tek taraflı adım attı Türk tarafı.

Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı olduğu süre içinde, mutlu olduğum, mutsuz olduğum, sinirlendiğim, yatıştığım, delirdiğimi düşündüğüm birçok olay yaşandı. Tüm bunlar farklı ideolojik yaklaşımlarla, taktiksel farklılıklarla ya da bilgi eksikliğinden kaynaklı olabilir. Sonuçları ne olursa olsun tümünde “biz haksız” Cumhurbaşkanı ve ekibi de “haklı” olabilirdi. Ancak, Derinya Plajı konusunda ilk kez Cumhurbaşkanı tamamen sessiz kalmayı seçmektedir. “Utanılacak” bir şey yapılacak ve başkan buna ses çıkarmamayı tercih etmektedir.

Ona oy verenler ve destekleyenlere sessiz kalarak tüm ada adına “utanılacak” bir şey yapmaktadır.

Bu utanç sadece Kıbrıslı Rumlarla ilgili değildir. 100 memleketten insanın yaşadığı kentteki tüm insanlara karşı yapılmış bir hatadır.

Çünkü uygulama ırk ve millet ayrımcılığına dayanmaktadır. Irkçılık ve ayrımcılık suçtur. Evrensel insan haklarına aykırıdır! İnsan haysiyetini ve vicdanına saygı barındırmamaktadır.

Derinya plajı bir turizm hamlesi değildir. Çünkü bu plaj turizme kapalı olacaktır.

Böyle bir şeyi başarı olarak ortaya koymak sadece ve sadece milliyetçi bir fanatizm, faşist aklın büyük cümbüşü, tutsak tutulan kentte öldürülen umutların üstüne yapılan ölüsevici bir ilişkidir!..

Başka da bir şey değildir!

Yüz yıllar önce kozmopolit hali seyyahların kitaplarına giren, sokaklarında onlarca dil konuşulduğu anlatılan kentti Mağusa. 2017 yılında Mağusa’ya ırkçı ve ayrımcılığa dayalı bir plajıyla anılacak.

74’de Maraş’ın tutsak edilmesiyle bir zombiyle yaşamak vicdanımızı zorluyordu. Şimdi ölüsevicilerin fantezilerine kurban edilmesi, ırkçı ve ayrımcı bir uygulama utanmamıza sebep oluyor. Konuşmasını beklediklerimizin ise sessiz kalması acı bir duyguyla şaşırmamıza sebep oluyor çünkü o şarkıda dediği gibi:

“Utan

Utan

Utanmayan İnsan Olur mu lan?”

Barış İçin Şeffaflık

Crans Montana görüşmeleri Kıbrıs’ın geleceğinin tartışıldığı en önemli toplantılardan biriydi. Farklı ağızlardan Crans Montana görüşmelerine dair bilgileri birleştiriyoruz. Kıbrıs Türk liderliğine yakın kaynaklar Anastasiadis’i, Kıbrıs Rum liderliğine yakın kaynaklar Türkiye’nin güvenlik ve garantilerle ilgili tutumunu başarısızlıkta sorumlu tutuyor.

Hiçbir taraf kendinden kaynaklı sorumlulukları dile getirmiyor. Her iki taraf da cömert davrandığını, karşı tarafın “isteksiz” olduğunu söylüyor.

Bu görüşme sonrası TC, “BM Parametrelerinin” değişmesi gerektiğini savunurken. Kıbrıs Rum tarafı BM parametreleri ile çözüme hazır olduğunu söylüyor. Kıbrıs Türk tarafı siyasi partiler ve belediye başkanları ile toplantı düzenliyor. Herkes zeminini oluşturmaya çalışıyor.

Ancak her iki tarafta da demokratik bir açık söz konusu. Çünkü, halkı temsil eden liderlerin ne görüştüğünü halk tam olarak bilemiyor. İçeriğini bilmediğimiz birçok görüşme gerçekleşti. Şimdi bize bu bilmediğimiz konuyla ilgili taraf olmamızı bekliyorlar. Oysa ki, demokrasinin temeli şeffaflık değil mi? Eğer öyleyse demokrasiyi ortak bir değer olarak benimseyen toplumlar olarak demokratik bir açılım getirecek kadar cesaretimiz var mı?

Sanırım böyle bir adım, ülkenin geleceğinin belirlenmesi ve böylelikle toplumların siyasi özne olarak kararlarını verebilmesi için son derece önemlidir. Karşılıklı dezenformasyon üzerinden yürütülen bu sürecin devamlılığı tarafların niyetleri kadar, tarafların temsil ettiği toplumların da niyetiyle ilgilidir.

Suçlama oyunları için değil, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarının geleceklerine karar verebilmeleri için görüşme tutanaklarının erişilebilir olması gerekmektedir.

Madem ki Crans Montana süreci sonlandı, artık zirveye dair dönüştürülebilecek bir şey kalmamıştır. İhtiyacımız “derin bağlantılı” gazetecilerin, güvendiği kaynaklara değil doğrudan bilginin kendisine erişmektir. Bilgiye eriştiğimiz zaman iktidarlar ve herhangi bir iktidara yakın olanların değil, toplumların kendi aklı karar verecektir.

Bu noktada sivil topluma önemli bir görev düşmektedir. Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü zilyon senelik bu süreçte başarısızlığın bir sorumlusu da BM’nin kendisidir. Ellerini yıkayıp yarattıkları belirsizlikten sıyrılabileceklerini düşünmelerine izin vermemek gerekmektedir. Bu yüzden Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların barış içinde bir gelecek kurabilmeleri için “şeffaflık” talep etmeleri gerekmektedir.

Kapalı kapıların ardında değil, şeffaf bir şekilde görüşme tutanakları ele alınmalı, yapılandırılmış gayri-resmi diyalog ortamlarında bu konular detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Liderlerin korkuları ile tıkandıkları noktalardan, toplumların hoşgörü ve kararlılığı ile ilerleyebileceklerini anlamalıdırlar. Karşı tarafın neyi istemediğini öğrenmek, neyi vereceğini bilmek kadar çok güven yaratır. Bu yüzden güven yaratıcı önlemlere dair atılabilecek en önemli adım, görüşme tutanaklarının açıklanmasıdır.

Yeni bir süreç nasıl başlayacak sorusunu soranlar için de bulunmaz fırsat buradadır. Şeffaf bir şekilde neyin olmadığını öğrenip, nasıl olması ile ilgili olarak sivil toplum siyasi irade beyan etmelidir. Ancak bu koşullarda, gündelik iktidar kaygıları olan siyasi partiler ve yeniden seçim düşünen liderler irade gösterebilir.

Kıbrıs’ta tarafların kabul edebileceği bir çözüm yaratmak için yeni bir başlangıç yapabilmek mümkün. Bunun sağlanması için talep etmek önemlidir. Sivil toplum ve basın bu talebin öncüsü olduğu sürece, BM’nin buna kayıtsız kalması mümkün değildir. Edilgen unsurlar olarak yer aldığımız sayısını bilmediğim kez tekrarlanan görüşme süreci yeniden başarısızlıkla sonuçlandı. Başkalarının tepeden inme yöntemlerine karşı, etkin bir şekilde geleceği talep etmek gerekmektedir. Hal böyleyse, kilidin anahtarı şeffaflıktır. Crans Montana’daki görüşme tutanakları halka açıklanmalıdır!

Mertkan Hamit

Lider(lik)

Son gün herkes gibi ben de olumlu sonuç beklentisi için de olsam da, zirveye dair beklentilerimi zirve başlamadan ortaya koymuştum. Cuma günü Crans Montana başarısız sonuçlanmasının ardından Mustafa Akıncı’nın gerçekleştirdiği basın toplantısı ise çözüm beklentisi içinde olanlar için tam anlamıyla bir çöküntü hissi yarattı. “Liderlerin öncülüğünde” gerçekleşen Kıbrıs görüşmelerinde başarısız olan liderler, gelecek kuşaklar belki bu işi çözer deyip pes etti.

Mustafa Akıncı “ben yapamadım” deyince, cemaatin umudunu kaybetmesi normal olabilir. Ancak normal olmayan, bu mücadele için çaba sarfettiğini söyleyen kişinin, yetkili olmasına rağmen pes ettiğini dile getirmesi. Ürkütücü olanı ise bu açıklamanın olabildiğince samimi bir şekilde ortaya konulurken meselenin “genç kuşaklara” havale edilmiş olması. Başka bir deyişle, öngörülmeyen bir zamana…

Öncelikle temsili demokrasinin penceresinden etik bir değerlendirme olarak Mustafa Akıncı’nın açıklamasını değerlendirmekte yarar var. Mustafa Akıncı dört boyutlu vizyon diyerek aday olmuştu. Oy verenler ona çözüm odaklı bir siyaset izleyeceğini söylemesinden dolayı destek vermişti. Ona oy veren insanlar, çözüm odaklı bir siyasetin sadece kapsamlı çözüm müzakerelerinden ibaret olmayacağını kabul etmişti. Bu yüzden Maraş’ın yılanlara verilmesinin yanlışlığını ortaya koyarken, eleştirilmek bir tarafa destek bile bulmuştu.

Nihayetinde, sıradan vatandaşlar da çözüm odaklı siyasetin sadece 6 başlıklı tantana değil, okuduğumuz kitaptan, yaptığımız inşaata, yediğimiz elmaya kadar birçok boyutu olduğunu çok iyi biliyorduk. Bu yüzden Mustafa Akıncı “evde oturamaz” deyip yola çıktığında meselenin “bu ülkede bir zeytin ağacı gibi kök salmak” olduğuna inanan insanların iradesini arkasında bulmuştu.

Bu açıdan değerlendirdiğimizde, Aslında Mustafa Akıncı’nın liderliği ve başarısı sadece “kapsamlı çözümü” başarmakla ölçülemez. Tam tersine, Ertuğruloğlu – Denktaş zihniyeti gibi zehirlenmiş akılların yaratacağı belalara karşı takınacağı tavır ile değerlendirilebilinir. Ancak, kendini kaptırdığı “kapsamlı çözüm” yolculuğundaki başarısızlık, “çözüm odaklı siyasetinin” başarısızlığı anlamına gelmediğini ifade etmesi gerekirdi.

Tam tersine, birebir görüşmelerimizde ifade ettiği “BM kapsamlı çözüm için uygun ortam olduğu için Maraş gibi adımlar yerine kapsmalı çözüme odaklanma niyetindedir” görüşünün artık hatalı olduğu kanıtlandığını dile getirmeliydi. Müzkaereci, Özdil Nami’nin “kapsamlı çözüm başarısızlığı halinde Maraş üzerinden bir al-ver gündeme gelebileceği” anlayışına sahip olduğunu da bildiğimizden, aslında Mustafa Akıncı çözüm odaklı başka siyaseti başlatacağını ortaya koyduğu kadar oy verenlerine sadakatli olabilirdi.

Ancak, Mustafa Akıncı bunu seçmedi. Vakti olacağı için iç konulara daha çok eğilebileceğini söyledi mesela. Hatta, daha en başından görüşmelerin başarısızlığında “KKTC kendi yolunu yürür” demeyi tercih etti, çözümsüzlüğün çözüm olmadığını bildiği halde…

Eğer ki Akıncı’nın açıklaması uykusuz ve stresli bir günün ardından yapılan duygusal bir açıklama ise söylem ve eylem değişikliğine gitmek gerekmektedir. Aksi takdirde, onu seçen insanların iradesini gasp ederek “çözüm” yerine “çözümsüzlüğün” yoluna girmiştir. Mustafa Akıncı, eğer isterse federasyon dışında başka maceralara atılabilir. Bunun yolu açıktır ve bu kendi tercihidir. Ancak, çözüm odaklı siyasetin dışına çıkacaksa demokratik ahlak gereği atması gereken adımlar vardır.

Bu da temsili demokrasinin kuralları içinde, önce istifa edip, ardından da yeni programıyla aday olmaktan geçmektedir. Makarios, Enosis’ten vazgeçip Kıbrıs Cumhuriyeti’ne sarıldığında aynısını yapmıştır. Benzerini yapabilir, federasyondan vazgeçip KKTC’ye sarılabilir. Onun yoluna inanan insanlar da eğer destekliyorsa ona bu konuda desteğini sunabilir.

Bir diğer mesele ise çözümü “genç kusaklara” havale etmesiyle ilgilidir. Bu güne kadar Mustafa Akıncı genç kuşaklarla ucuz PR çalışması dışında, anlamlı bir istişare gerçekleştirememiştir. Gelecek için mücadele edip, geleceği kuracaklarla ilgili herhangi bir istişare içine girmemesi açıklamanın samimi bir değeri olmadığını işaret etmektedir.

Geleceği kurması için oy verdiğimiz liderin, herşey bittikten sonra çözümsüzlüğü armağan etmesi nasıl bir sorumlu siyaset davranışıdır malesef anlamam mümkün değildir.

Görüşmelerin çöküş sebeplerinden en önemlisi garantörlükle ilgili belli bir süre sonra “gözden geçirme/sonlandırma” koşulları üzerine gerçekleşti. Başkanın çözümü bulması havale ettiği gençler, bugün 20 – 30 yaş arasında olan insanlardır. Başka bir deyişle, garantörlükle aykırı birşey söylediğinizde “yaşamadın – bilmen” denilen kuşaktır. Oysa ki, eğer bir anlaşma olsaydı, aynı “gençler” 35-45 yaşına geldiğinde garantörlükle ilgili önemli kararın sonuçlarıyla karşılaşıyor olacaktı. Üstelik o kararı verenler siyaseten etkisiz durumda olduğu halde.

Siyasette ağırlıklı olarak yaşlı ve orta yaşlı erkeklerin egemen olduğu Kıbrıs Türk toplumunda Mustafa Akıncı, genç kuşaklardan ne kadar gençleri kastettiğini bilemem ancak, “çocuk” olarak nitelendirdiği önemli bir nesilin ülkesini terkettiği ve terkedeceği gerçeğinin de umarım farkındadır.

Çözümsüzlüğün yolunu yürüyecekse, çözüm neslinin insanları bu ülke toprakları yerine başka ülkelere göç edeceği açıktır, başka bir deyişle çözüm odaklı siyasetten vazgeçtiği takdirde, göç eden insanların sorumluluğu da kendine aittir. Bu yüzden, çözüm odaklı siyasetten sapacaksa, çözümü havale ettiği kuşağı burada bulamamasıyla sonuçlanacağı açıktır.

 

Mertkan Hamit

Yürüyeceğimiz Yolun Minareleri!..

 

İsviçre’nin yeni bir kasabasında yeni bir görüşme süreci başladı. Olumlu, olumsuz, umutlu yada ümitsiz olabiliriz.

Bir kısmımız değişimden korkuyor. Bazıları güvenlik diyor bazıları ekonomi. Çok şey söylüyor ve çok şey farz ediyoruz.

Olacak işler kadar olmayacak işleri düşünüp ona göre planlar kuruyoruz.

Yol boyu askeri bölgelerin olduğu bir hayatı geri de bırakıp, “Askeri Bölge Girilmez” tabelalarının hayatımızı kuşatmadığı bir hayata alışmak kolay olmayacak eğer başarı sağlanırsa…

Tank görmeden büyüyecek çocuklar mesela. Tankların gölgesinde savaşsızlığın koşullarına alıştık ancak insan öldürme araçları olmaksızın barışı ve özgürlüğü kendi ülkemizde belki de ilk kez yaşayacağız. Eğer İsviçre’deki biraderler caseretlerini toplayıp doğru adımları atabilirlerse…

Özgürlüğün bedelinin en yüksek değer olduğunu çok iyi bilir bu adanın insanları. Köyünü, evini adanın bir yarısında bırakıp diğer yarısına göçmüştür binlercesi bu adada… 13 sene önceye kadar öteki yarısına geçemediğimiz ülkemizde, bazılarımız otobüs camından son kez baktığı köyünü 40 yıl sonra harebe olarak bulmuştu, ya da bulamamıştı.

Kim ne derse desin, bu ülkenin kuzeyinde sıkışıp kalan insanlar, özgür olamamanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Çünkü çok kez milliyetçi hezeyanın kurbanı olarak bedel ödemişlerdir.

“Osmanlı artığı” denilerek Helen Milliyetçisi komşusunun süngüsüne kurban olmuştur, “Sizi biz kurtardık” deyen ağababasının aşağılamasına da…

Haysiyet meselesi yapmak bir tarafa dursun, çoğunda kuyruğunu sıkıştırıp oturmuştur köşesine… Ancak bazen öfkelenmiş, meydanları doldurmuştur. Silah kuşanmış köyünü de korumuştur.

Çok kez hayal kırıklığı yaşamıştır. Çok az şey başarmıştır. Gel gelelim, hayat bizi kritik bir evreye getirdi yine.

Ancak, başarısız olursak KKTC’nin kendi yolunda yürüyecekse, hangi yola girdiğimizi  her gün çok daha iyi öğreniyoruz.

Bakın, bugün de TC Büyükelçisi Derya Kanbay, Ticaret Odası başkanı Fikri Toros’a “posta koyuyor”…

Ülkendeki içişlerine bak, seni ilgilendirmez İsviçre’nin değerleri diyor.

Seçilmiş oda başkanını, Kıbrıs türk toplumunda kurulduğu günden beri tarihisel bir öneme sahip bir kurumun başında olan bir kişiye haddini bildiriyor atanmış bir bürokrat.

Sen sokaktaki cipslere bak, özgürlüğe dair konuşulacaksa onun zamanına ben karar veririm diyor, diyebiliyor.

Fikri Toros’un Kıbrıs’ta federasyon konusunda aktif desteğini sorgulamak kimsenin haddine düşmez. Ancak, büyükelçi, yolunu şaşırıyor. Federasyona dair umutlu olmasına kızıp, peşkeşin  hesabını ona soruyor. Konuyla sorumlu olan Denktaş Bey’e sormaya cesareti mi yetmiyor mesela ?

Sahi Kanbay ne yapmak istiyor ?

İfade özgürlüğüne tahammül mü edemiyor ?

Fikri Toros’un Kıbrıs konusunda umutlu olmasından neden bu kadar rahatsız oluyor ?

Yoksa açık seçik bize yürünecek olan yolumuzu mu göstermeye çalışıyor ?