Fişlenmek

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Modern devletin aygıtları var olabilmesi kimlik yaratma yeteneğine bağlıdır. Ulus kimliği bunların en güçlü olanıdır ve kitleler tarafından da en fazla kabul görenidir. Çıkıp da ben Türk değilim derseniz, abuk bakışlarla karşılaşırsınız ‘marjinal’ olursunuz. Müslüman değilim dersiniz, ‘ateist’ olursunuz. Benzeri durum sadece devlette değil, aslında modern aklın barındığı her yerde vardır. Bir örgüte üye olursunuz, bir anda fişek gibi bir “devrimci” olursunuz. Ancak bir hata yapar da örgütün ağababasına aykırı üç kelam edersiniz “reformist” yaftası yersiniz.

Aslında meselenin esası modern iktidar ile ilgilidir. İktidarın olduğu alanlar kimlikle doğrudan ilişkilidir. İktidarı var eden kimliklerin birlik ve bütünlüğü iktidarın gerekliliğidir. Bu yüzden tüm iktidarlar birlik ve bütünlük halini koruyabileceği insanları yani makul olanları sever, gerisini ise fişler. Onları aykırı unsurlar olarak görür. Modern devlet suçlu ilan eder, modern devletin örgütü üyelikten atar, modern toplum ise yabancılaştırır.  Modern iktidar ve onun minik örneklerinin içinde geçen hayatımız, çoğunlukla makul insanlar kadar sıradan olduğumuzu anlatma çabası gibi geçer.

Fişleme, sadece devletin kalın kara kitaplarında yer almaz. Gazetelerdeki yazarlar, dalkavukluğu seven fikir önderleri, gürültücü örgüt liderleri ve dahası; kişileri fişleyerek, birilerinin adına birilerinin hikayesini anlatmayı uygun görürler. Öznel hikâye yok olur ve iktidara uygun hikayeler farklı duygulara göre şekillenir ve yeniden oluşturulur.

Muhtemelen, hikayeleştirilen meselelerin içinde iktidar kendi “makul” inançlılarını ve “laf anlamaz” muhaliflerini yaratır. Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarındaki hikayeler gibi ikilemler yaratılır, bazılarına “cennet” sunulurken, bazıları ise “cehennemi” yaşarlar. Bu ikilemin bir tarafında oluruz.

Hikayeye inanırız, inanmayız, kutsarız veya lanetleriz. Bazen de hiçbir şey yapmayız. İkilem içinde taraftarlık yaparken, esas müdahalenin hikayeyi değiştirmekten geçtiğini unuturuz. İşin devrim yaratan ve doğal olarak dönüştürücü olan boyutu da budur. Yazılan hikayelere yapılacak müdahale ise bazen on binlerce insanın canına mal olur, kimi zaman öfke patlamaları gerektirir. Bazen ise Edward Said’in de dediği gibi entelektüel sorumluluğunu icra edersiniz ve “iktidarı” oluşturan her kimse, konu her ne ise ona doğruları söylersiniz ve tam da o anda iktidarın çatırdadığını duyarsınız.

se-003.jpg

Devlet denilen makro iktidar alanında bu çatırtıyı kolay kolay duyamayız. Ancak, mikro iktidar alanlarında bunu daha yaygın olarak yaşayabiliriz. En azından birini sessiz sedasız yaşadık. Kıbrıs Türk sol siyasi tarihine yönelik devrimci bir dokunuş gerçekleşti geçtiğimiz hafta. Gazetelerde okuduğumuz üye istifalarından, disiplin kurullarından, kol kırılır yen içinde kalır deyişlerinden ya da seçim sonucundan bahsetmiyorum.

Sevgili Sümer Erek bahsettiğim iktidar çatırdamasını, 6-7 Haziran tarihinde Atatürk Kültür Merkezi’nde yaşattı. ‘Yaşatma’ isimli enstalasyon çalışması aslında, “demokrasi şehitleri mağduriyeti” anlatısını aşan ve hepimizi bu anlatıyı aşmak zorunda bırakan güçlü bir performanstı.

Erek, tabelası olmasa müze salonu olduğuna ikna etmenin bile zor olacağı dar bir koridorda, Kıbrıs Türk sol tarihinin en hassas meselelerinden birini, “devletin” kendini var etme alanını kısmi olarak işgal ederek yaptı.

Senelerdir militarist anmalar ve saygı duruşları üzerinden anlattığımız sol mirası, alıp yarım ülkenin ortasındaki merkezde radikal bir eylem biçimi olan afişlemeye dönüştürdü.

Birbirini sokakta bulmadığını söyleyenler ve birbirini sokakta bulanlar en sonunda sokakta ölenlere dair kalıplaşmış anlatıları bir kenara bırakıp yüzleşmeye çağırdı. Hem de geçen 40 seneye dair bir yüzleşme çağrısıydı.

O zamanlar bir yeri afişleyen, bir yere slogan yazan gençler bunları yaptıkları için fişlendiler, bazıları da öldürüldüler. Muhtemelen 40 yıl sonra onların söylediklerini hala sosyal medya sayfalarında gönderi olarak paylaşanlarımız vardır. Ancak bu sürede, o duvarları boyayanlar veya bir yerleri afişleyenlerin hayatta kalanları iktidarın sadece ‘makul’ öznesi olmadılar. Aynı zamanda iktidarın kendisi de oldular. Sendikada, partide ve hatta hükümetin başkanlığını yaptılar.

Tüm bunlar olurken, demokrasi şehitleri anlatısına uygun bir pratik gerçekleşemedi. Sokakta ölenlerin anılarını salonda yaşatma sevdası o kadar güzel geldi ki bazılarına, demokrasi mücadelesini de yılda bir gerçekleştirilen anma konuşmalarından ileriye gitmedi. Hayatlarını kaybedenlerin mücadelesini ilerletme sözleri verilen onlarca toplantı, ak saçlı adamların ve kadınların günah çıkarma odalarına dönüştü. Anma biçimi dönüştürülemeyen, ölenlerin arkasından konuşan çoğunluğun ölenlerin ölmelerinin anlamını yok edenler olduğunu bile bile, sessizliği tercih eden çoğunluğun dün, bugün ve yarın ilişkisi kurulmasına dahi olanak vermeyen tepkisizliğinde boğuluyorken, Sümer Erek’in sergisi bir can simidi olan yetişti. Solu sol yapan meseleleri, soldan ve yeniden anlatma gailesi yaygın anlatının ötesine geçti. Geçmişi devrimci romantizm bataklığından koparıp yapıcı bir sürece çağırdı.

Bahsi geçen sergi ile kurduğum bağı biraz daha kişisel bir noktadan anlatmak isterim. 2004 yılında üniversiteye ilk başladıktan kısa bir süre sonra Kıbrıslı Gençlik Platformu (KGP) diye bilinen öğrenci örgütüne dahil olmuştum. Örgütümüzün bir ritüeli de, Kıbrıslı öğrenci hareketinin tarihinin anlatılmasıydı. O dönemlerde etkili olan ve İstanbul’da yaşayan abilerimiz gelir, bizlere İKÖK’den başlayarak, KÖGEF, ÜTK’yı anlatır. Bu ilişki ağı içinde KGP’nin devam niteliğinden bahsedilirdi. Bu örgütlerin niteliklerini anlatıldıktan sonra da KÖGEF’in militan süreci anlatılırdı.

Romantik bir devrim anlatısının içerisinde demokrasi şehitleri meselesine girilir ve bu insanların faşistler tarafından katledildikleri bizlere söylenirdi. Bu anlatıların her yıl gerçekleştiğini ve her yıl benzeri şeylerin anlatıldığını düşündüğümüzde; pek tabi belli noktalarda “bu bölümü iyi dinle” dediğimiz yerler olurdu bizden küçüklere.

Bunlardan biri, Ülmen isimli bir öğrencinin, vurulmasına rağmen “hayatta kalmayı” başarması ile ilgiliydi. Üstelik vurulduktan sonra kendini hedef alanın robot resmini de Ülmen’in çizip polise bıraktığı söylenirdi. Ülmen adını değiştirip, Londra’ya yerleştiği bize anlatılır ve konu orada kapanırdı. Ülmen’in hayatının devamına dair ne olmuş, ne yaşanmış, hiçbir şey bilmezdik. Ancak anlatının etkisinden olacak, Ülmen, demokrasi şehitlerinden sonra en önemli mağduru temsil ederdi.

Demokrasi şehitleri anlatıcılarının Ülmen’i, Sümer Erek olarak bu anlatıları yeniden anlamak, anlatmak ve aşabilmenin anahtarını sundu sergide. Bir insanın kahramanı olduğu öyküyü alaşağı etmesi, bir anlamda Tanrıyı öldürmesi demektir aslında. Anlatıların esiri olduğumuz onlarca yılda, radikal ancak estetik bir darbe ile sol egemen anlayışı alaşağı ederek zihnimizi özgürleşmeye olanak sağladı bu sergi.

Egemen anlayışın fişlenenlerinin, mağdurlarının ve hayallerini kaybedenlerin huzursuzluğunu bir araya getiren bu sergi, hayalleri ile hayatları arasında bir tercih yapmaya itildikleri ve bir kısmının hayatlarını kaybettiği, kalanların ise hayallerini de kuramadıkları için hayal etme becerilerini kaybetmeleri çıkmazına bir yol açtı.

Bu açılan yol bir yere varır mı bilinmez ama; Camus’un dediği gibi “yolculuk bizi kendimize getirir” ve Arouba’nın söylediği gibi “önemli olan varmak değil, yolda olmaktır.”

 

(Fotoğraflar: Mustafa Öngün)

Adres Kıbrıs’ta yayınlanmıştır

10 maddede Mağusa’da yerel seçim

1- Yerel seçimlerde son günlere girerken birçok bölgede sonuçlar kendini göstermeye başladı. Sonucu belli olmayan, seçmen tavrı netleşmeyen bölgelerin başında ise Mağusa geliyor. 5 adayın yarıştığı ancak 1 adayın hiçbir iddiası olmayan yarışta, mevcut başkan İsmail Arter’e karşı Ulaş Gökçe, Güneş Güneşoğlu ve Erol Adalıer aday.

2- İsmail Arter yarışa favori olarak başladı. Belediyenin elinde olması, gündelikçi olarak yapılan istihdamlar vs… ciddi bir fark ile kazanma şansı olduğuna inanılıyordu. Ancak, istihdam ters tepki yarattı. Her usulsüz işe alımda olduğu gibi, işe alınmayanlar neden bizde alınmıyoruz diyerek, tepki koydu. Güneş Güneşoğlu’nun aday çıkması ile kendi tabanının oyu bölündü. Şu an kazanamayacağı garanti diyemeyeceğimiz gibi, hızla oy kaybı yaşadığı da bir gerçek.

3- Geleneksel olarak Mağusa’da en genel hatlarıyla sol oylar %45, sağ %55 tabana sahiptir. Arter’in hızlı düşüşü ile Güneş Güneşoğlu’nun hızlı yükselişi birbirini besliyor. Mevcut koşullarda seçmen ortadan ikiye bölünmüş olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bu durumda Güneş ve Arter yarışında ipi iki taraf da koparmış değil ve ipi koparanın olmayacağı kitlenin bölünmüş kalacağı sabit gibi görünüyor. Ancak açık olan bir nokta, hala daha İsmail Arter’in bir adım önde göründüğü.

4- CTP adayı Erol Adalıer’in CTP’lilerin önemli bir bölümü tarafından sahiplenilmediği ilk günden biliniyordu. Buna rağmen, İsmail Arter’den rahatsız olan sağ kanada hitap edebilecek bir aday stratejisi dahilinde Ulaş Gökçe’ye destek verilmemişti. Ancak sağın alternatif adayı Güneş Güneşoğlu sahaya çıkınca, UBP’nin önemli isimlerinden Erdal Özcenk’i de yanına almış olması CTP’nin planlarını bozarak, Erol Adalıer’i CTP’nin yalnız adayı haline getirdi.

5- Mağusa’da önceki genel seçimde %21 oranında oyu olan CTP’nin kendi taban oyunun en fazla yarısına hitap ettiği düşünülen Erol Adalıer, Güneş Güneşoğlu adaylığı sonrasında sağa hitap edecek niteliğini kaybetti. Erol Adalıer’in sola hitap etme şansı da bulunmadığından, CTP’nin sağa yönelim stratejisinin sonuçsuz kalmasına sebep olduğundan dolayı, aynı zamanda da İsmail Arter yönetiminde belediye meclis üyesi olup da etkili bir muhalefet yapmış olmamasından dolayı samimiyet testini geçemedi. Muhtemelen seçimin yalnız adayı olarak son sıraya yerleşti.

6- Kapsamlı önerileri olduğundan ve sadece Mağusa’da değil diğer bölgelerde de ilgi topladığından Ulaş Gökçe ciddi bir psikolojik üstünlük kazandı. CTP’nin önemli bir bölümünün desteği, TDP’nin, YKP’nin desteği ile birleştiğinden bağımsız ortak aday niteliği güçlendi. HP’nin ise bir kısmının açıktan desteği, son zamanlarda da HP belediye meclis üyelerinin “cümbezin altı” mesajlarıyla da somut destek kazandı. Ancak hala daha bu seçimin belirleyici aktörü, genel seçimlerde HP’den yana tavır koyan sessiz kitle.

7- HP kitlesi yerel seçimlerde HP’nin ilkeleri ışığında temiz toplum, şeffaflık gibi ilkelerle hareket edecekse İsmail Arter’i desteklemesi mümkün değil. Muhtemelen tercihi bağımsız adaylardan yana olacaktır. Eğer HP ilkelerinde samimiyse, bu sessiz kitlenin Ulaş Gökçe’ye yönelmesi güçlü bir olasılık.

8- Mevcut koşullarda %55 sağ oyun; %20 Güneş, %30 Arter ile bölündüğü görülüyor. CTP’nin genel seçimlerdeki %21 oyunun en fazla yarısına civarına hitap eden Erol Adalıer bunun yanında %5 civarında sağ-merkez desteğini aldığı görülüyor. Bu açıdan baktığımızda Adalıer’in oyu %15 civarında olacak.

9- Ulaş Gökçe ise Mağusa’nın %30 civarındaki oylarının sahibi. CTP kitlesinin İsmail Arter’e karşı taktiksel oy olarak Ulaş’a dönmesi, HP’de de Ulaş’a doğru kayma hali yaşanıyor. Lefkoşa’da resmi olarak kurulan Harmancı ittifakının benzeri, Mağusa’daki doğal koşullar nedeniyle sessizce Ulaş Gökçe üzerinden oluşuyor.

10- Seçimde son güne girilirken İsmail Arter – Ulaş Gökçe yarışı yaşanacak. Kazananı sandık belirleyecek ama moral üstünlük Ulaş Gökçe’den yana…

Tepki Oylarına Dair Bir Seçim Yazısı

Mertkan Hamit
Seçimde tepki oyları üç yol izleyecek.
1- Tepki oylarının mühür olarak hükümette olmayan bir partiye gitmesi
2- Karma oy kullanılması
3- Doğrudan oy vermeyecek olanlar yani boykot oyları.
Seçimde belirleyici olacak olan tepki oylarının son halini anlayabilmek için HP’nin aday listesi son derece belirleyici olacak. Aynı zamanda tepki oylarının HP’nin mühür sayısını da belirleyecek. Şimdilik HP aday adaylarına dair herhangi bir dedikodu çıkmaması, ezber bozan aday çıkmama ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Diğer bir taraftan CTP ile TDP’nin aday adayları listesini karşılaştırdığımda tepki oylarında, TDP’nin daha avantajlı olacağı kuvvetle muhtemel.
CTP kontenjan adaylarında bir fark yaratamazsa, ana akım sol partiler arasında CTP ile TDP’nin yer değiştirmesini görmemiz bile muhtemel. Bu noktada CTP’nin geleceği tartışmalarının seyrini kontenjan adayları belirleyecek.
YDP’nin Doğuş Derya davası sonrasında zemin kaybedeceği düşünülüyor. Bence mağduriyet kartıyla “TC kökenli seçmen” üzerinde hala etkisini sürdürebilir. Özellikle TC kökenli seçmen üzerinden on yıllardır yapılan aşağılayıcı tavır da hesaba katıldığında, mahkeme kararının etkisi her halükarda YDP’nin tabanının sertleşmesine ve sağ oylarda DP tepki oylarının çekimi olabilir. Bu DP’ye zemin kaybettirir ama YDP’ye seçim kazandıracak gücü sağlamaz.
TKP-BKP ittifakının ise şimdilik hiçbir karşılık bulmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden “boykot” tercihli seçmenin kararını değiştirebilecek bir alternatif yaratmadığını söyleyebilirim.
HP adaylarını açıklamadan konuşmak erken, ancak tepkili ancak oy vermekte ısrarlı seçmenin oylarında TDP’nin daha kazançlı çıkma ihtimali olduğunu söylemem gerek. Ancak bu kazanımın, siyasi dönüşüme bir faydası olmayacağına da inandığımı belirtmeliyim.
Sürer durumdan rahatsız ve federal bir çözümün gerçekleşmediği her koşulda Kıbrıslı Türklerin yaşadığı coğrafyada oluşturulan iktidar ilişkilerinin bozulmasının kolay olmayacağının farkında olan insan sayısı oldukça yüksek. Bunun farkında olan insanlar aynı zamanda bundan rahatsız. Yapısal reformların TC tarafından belirlendiği, öz yönetim haklarının ihlal edildiği koşullarda, oy vererek başarısızlığı yeniden yaşamaya mahkum olmadığını düşünen insan sayısı bir hayli fazla.
Bu grup için öz yönetim haklarının talebi, “bizden birilerinin” mecliste konuşma yapması ile çözülmüyor. Tam tersine, “bizden birilerinin” meclis kürsüsüne sırtını dönmesi ile öz yönetim haklarının bir ilişkisi olduğunu görebiliyor. 
Son noktada, farklı görüşleri, arzuları, öncelikleri olan insanlar arasında önemli bir grup siyasi dönüşüme katkı sağlayacak olanın, seçimde oy vermemek olduğuna inanıyor. Bu yüzden olası seçimlerden sonra  yeni dinamizm boykot tartışmaları ekseninde değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. 
Seçim havasına rağmen, kararlı bir biçimde oy vermeyenlerin sayısı arttıkça, sivil itaatsizlik ortaya koyanların fazlalığı dikkat çekici olacaktır. Bu, siyasi partilerin de kendi zeminlerini kaybederek toplumla kutuplaşma risklerinin artacağını gösterecektir.
Kutuplaşma “yönetilemezliğe” katkı koyacak, doğal olarak, hükümet olanların kamuoyu baskısını ensesinde hissetmesi ile sonuçlanacaktır.
İyi yönetimin mümkün olması için, karar verme yetkisine sahip insanlarıntoplumdan çekinmesi gerekir. Şu an herkes en az benim kadar bu işleri bu şekilde yapacağını kabul ediyor değil, en absürt işleri yapmaktan çekince duymuyorlar. O yüzden onların oyununun dışından meseleyi ne kadar iyi organize edebilirsek belki de o kadar etki sahibi olacağız. 
Başka bir deyişle, iktidar olmadan baskıyı sürekli kılmanın yolu, başka bir iktidar oyununa bulaşarak değil iktidarın karşısında karmaşık bir blok oluşturabilmekten geçmektedir.
Seçimde oy vermeyerek, sivil itaatsizlik göstermek, birarada yaşamak için gerekli olduğunu düşündüğümüz ve geçerli olduğunu varsaydığımız “toplum sözleşmesini” tartışmaya açmak demektir. İktidar olma değil, geleceği kurma kaygısında olan kitleler için ise bunu ortaya koymanın yolu, bir anlamda, eski sözleşmenin geçersiz olduğunu söylemektir.

Utanmaktan Usanmak ya da Kalınbağırsakta Yaşama Hali…

Bugün 26 Ağustos 2017.

Bugün Derinya Plajı yeniden KKTC ve TC vatandaşlarının kullanımına açıldı.

İlerleyen yıllarda tarihte bugünü not alanlar ne yazacak?

Spotlar şeklinde özetleyeyim:

“Gece gündüz siyasi eşitlik ve temel insan haklarının ihlal edildiğinden şikâyet eden Kıbrıslı Türk toplumu, 26 Ağustos’ta utanılacak bir şey yaparken, siyasi eşitlik talebini sadece bir müzakere pozisyonu olarak kurguladığını ilan etti.”

“Eş zamanlı olarak insan haklarına duyarlı olmayıp, insan hakları talebini yaparak iki yüzlü bir tavır takındı. Tarihinde ganimetçilik gibi utanacak başka şeyler yapmış olan Kıbrıslı Türkler belki de bu yüzden rahat davranmış olabilirler.”

“Kıbrıslı Türkler kendi yönetimi altında olduğu iddia ettiği bölgede, geçiş noktası açılacağını duyurduğu Derinyaya giden yolun maliyetini Avrupa Birliğine ödetmekten geri kalmadı. Geçiş noktasının 2 yıl geçmesine rağmen tamamlanmamış olmasından dolayı yeni girişimler yapmadılar. Bundan rahatsız da olmadılar. Askeri bölgenin içinde yer alan sahile erişim kolaylaştırılmış, AB parası ile finanse edilen yol başka amaç için kullanılmıştır.”

“Mağusa Belediyesi, Derinya Plajı olarak bilinen bir sahil şeridini, sadece Kıbrıslı Türk ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanımına açıp, bunun adını da “Halk Plajı” olarak adlandırdı. Kentte yaşayan binlerce yabancı öğrenciye uygulanan ayrımcılığın yanında, turist olarak ülkeyi ziyaret edenlere de erişemeyecekleri bir plaj açtı. Adadaki Kıbrıslı Rum sakinlerle ise ülkeyi bölüşmeyi hedeflediğini söylerken, bir sahil konusunda bile askeri bariyerleri aşıp bir uygulama gerçekleştiremedi.”

“Ülkede yeni siyaseti temsil eden ana akım sağ ve sol siyasi partilerin liderleri tek kelimelik bir açıklama yapma ihtiyacı bile duymadı. Çözüm odaklı siyaset izleyeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Akıncı da aynı şekilde bu konuda açıklama yapma ihtiyacı duymadı.”

****

Derinya plajı bu detaylarla hatırlanırken, bir köy meyhanesinde bu tepkisizliğin dayanılmaz hafifliği yaşanacak. Her gece bir parti, partilileriyle yemekli toplantılar düzenleyecek.

Ayrımcılık gibi gereksiz meseleler gündemlerini işgal etmemeli, bardaklar iktidara bir gün daha yaklaşmaya kalkmalı…En fiyakalı olan ve en etkili konuşana mikrofon uzatıldığında ise uzun uzun anlatacak hak, hukuk, temizlik meselelerini…

Bizler ise koyun gibi dinleyeceğiz, kaybettiğimiz davanın kazanılmaması için elinde geleni ardına koymayanların hikayelerini…

Derinyada ayrımcılığa karşı duramayan bir insan LGBT haklarına taraf olabilir mi mesela… Ya da başka bir insan hakkına…

Mesela, 43 senedir tutsak tutulan kentin, kıyısındaki plaja yabancıların giremeyecek olması bilmediğimiz güvenlik bahaneleriyle normalleştirilecek olmasına, karşıtlık göstermeyecek fiyakalı ve mikrofona konuşmayı seven arkadaşlar…

Kuşatıldığımız ordu, elçilik ve yerel işbirlikçilerin yaptığı icraat ortadadır:

İstenmeyen Derinya Plajının açılması ve arzulanan Derinya geçişinin açılmaması…

KKTC dediğimiz yerin yapılanması, insanlara, kimin çıkarlarının önce geldiğini açık seçik göstermekte…

Bu bölgeden kimin geçeceğine “onlar” karar verir.

Bir bölgenin kalkınmasın “onlar” karar verir.

Ve eğer sahile gidip eğlenmek isterseniz, nereye gidip eğleneceğinize de “onlar” karar verir.

Bir tarafınızda yeşil hat, diğer tarafınızda ölü bir kent varken size süngü gölgesinde eğlence sunuyorlar.

Hiç şikayet etmeyin!…

Sessizlikleri ardından, mikrofon uzatılanlar ise bunu yüceltmeyi tercih edecek önümüzdeki günlerde…

Elçilik, ordu söz konusu olunca iktidar ve muhalefet bir oluyor. İşbirlikçi rollerini çok iyi oynuyorlar.

Elele verip, Doğu Akdeniz’in kalınbağırsağında yaşadığımızı yüzümüze vuruyorlar.

Utanmıyorlar.

Utanmayacaklar.

Sonra da dönüp; “43 senelik kalın bağırsağın temizlenemez olduğunu konuşmayın, onun yerine yapacağımız bumbarı düşünün” diyecekler…

Türkiye’de Ne Olacaksa, Bizde Aynısı Olmasın!

Kalabalık nüfuslu Kuzey Kıbrıs’ta, işler hızla kontrolden çıkıyor. Görüşmelerdeki başarısızlık, Kıbrıs’ın geleceğini Kıbrıs insanının vereceği iddiasının da sonunu getirmiş gibi duruyor. Akıncı’nın matemli “genç nesillere havale” referansından sonra KKTC’nin yürüdüğü yolun yol olmadığını hala daha dile getirmediğinin farkına vardınız mı?

Çözüm cephesi kendi ile yüzleşmemekte direniyor. Tam tersine olgular yerine olaylara odaklanarak sorumluluğu başkasına atmakta sakınmıyor. Çözüm karşıtı cephe ise, zafer kazandığını düşünürken hızla adadaki özne olma kabiliyetinden yeni vatandaşlıklar dağıtarak feragat ettiğinin farkına varmaktan çok uzakta. Orta yolun sağında ve solunda duran kitle partileri ise, geleneksel seçim söylemleri kapsamında projelerini ortaya atarken, içerdeki esaslı konulara yönelik parmağının arkasına saklanmaya devam ediyor.

Kıbrıs Türk toplumunda laiklik tartışacağımızı kimse düşünmezken, cihadı içselleştiren eğitim müfredatına uygun kitaplar önümüzdeki günlerde öğrencilerin önünde olacak. Evi temizleyecek olanlar, eğitimde de kolonyal aklın çemberine yerleşti. Ses çıkarmıyorlar. Üstelik kolonyal aklın dayattığı ideolojik aygıtların savunucusu olmaya da devam ediyor.

Ekonomide, sosyal politikada, eğitimde Türkiye’de ne varsa, bizde de aynısı olacak. Binali Yıldırım’ın dediği gerçekleşiyor. Kimse sormadan, üst akıl dayatırken iktidar ile muhalefet ortaya çıkan durumun olumsuz sonuçlarına dair tek kelime edemiyor.

Mücadelenin sokakta yapıldığını sadece anlatmayı becerebilen siyasi partilerin ve sendikaların, geniş bir cephe oluşturup eğitim, sosyal politika, Kıbrıs sorunu bağlamında karşımıza çıkan dayatmalara karşı tepki göstermesi gerek.

Aynı zamanda da katılımcı bir biçimde yeni bir yol haritası çizilmesi gerek.

Bilindik siyasi figürlerin, liderlerin, başkanların eskisi kadar güven vermediği gerçeğini bilerek yeni bir rota çizmek gerek.

Tek bir örgüt değil, ağ gibi çoğalıp genişleyebilmek gerek.

Rotasız gemi gibi rüzgâra göre savrulmak değil çok taraflı biçimde mücadele gerek.

Türkiye’nin Kıbrısın kuzeyindeki kolonyal iradesinin önüne geçebilecek, toplumsal iradenin gösterilebileceği bir anlayışı ortaya koyarken, dayatmaları reddetmenin varoluşun birinci adımı olduğunu anlayacağımız bir anlayış gerek.

Bu anlayış Kıbrıslı Türklerin hapsolduğu bu yapıda gerçek bir demokrasi gediği olduğu noktasından hareketle başlayabilir. Demokrasi ve toplum iradesini önce Elçilik, Asker ve onların yerli işbirlikçileri tanımalı.

Niyet, samimi bir varoluş çabası ise eğer kesin bir şey var: zaman geçiyor ve maalesef zaman bu ülkede yaşayan insanların aleyhine işliyor.

Mertkan Hamit

 

First, We Need to Get Rid of the Bad Odour to be able to Clean Up the House 


“Cleaning up the house” is the new political advertisement based on which everybody is trying to shape their position. Almost everybody agrees that TRNC, where almost nothing works in the right way, needs reforms. Nepotism, corruption, misuse of office, double standards and so on are all very well known to all of us.
The reason why there is a skepticism about the argument of “let’s clean up our house” comes from the fact that it emerged right after the end of the Cyprus talks and was proposed as a substitute for federation.  Of course those, who want to clean up the house while working on finding a solution to the Cyprus problem or independent of what GCs want, could have  cleaned it up. But none of these was done. Why? Were all politicians lazy? Was everybody corrupt? Of course not.
The actors (TC politicians, the Turkish Embassy) involved in the ongoing situation did not let it. The Embassy, which has been controlling the domestic affairs for years, did not allow it. Embassy’s say is above the TCs’ voice. It would not be possible to “clean up the house” without touching the accomplices of the Embassy and senior bureaucrats, who allow corruption, in the TC system.
So sending new faces to the parliament will not help solve the problem. As long as you do not take any steps against “ the army- embassy-local accomplices”, which is the “establishment” in the north, they would defeat you. 
By walking  the path that the establishment wants you to walk, without touching the establishment, would bring more captivity and not freedom. Substituting  the domestic issues that bother people with what the future of the island will be is a a cheap opportunism by those who want to be elected. The deep establishment on the island  is a kind of ‘coup’ against those who consider the island as their home.
Cyprus problem help differentiate traditional left from right. The new right  is seeking a new starting point.  That is the reason why the new right considers Cyprob as if it did not exist and came up with a new discourse that entails steps to be taken in its absence. The new right ignores those who consider this island as their home and  want to be in government quickly. They rolled up their sleeves for a ‘Pyrrhic victory’.
The new right is building an argument for creating a clean society and apolitical  politics. But the new left is unable to put forward any counter argument. When faced with the impossibility of reaching a comprehensive settlement it does not sound very realistic to talk about comprehensive settlement again. They are not too keen on creating a new methodology in line with the UN parameters either. Due to confusion, the understanding of comprehensive settlement created with Turkey and pro-guarantee stance, they prefer focusing on TRNC affairs and the opportunities that it will create. In other words the new left, became the follower of the new right.
Politics of transparency should not be put away but let’s clarify one point: 
How do we build a counter argument? 
What kind of stance could we take on against the deep establishment (the army-embassy and local accomplices) on the island?
How can we ensure freedom and not captivity? 
In a recent radio program Mustafa (Ongun- a TC activist) said the following: “ there are people who want to clean up the house but they pretend that the elephant in the room is not there”.  Can you ignore the dirt created by the elephant even if you clean the house every day? The elephant represents Turkey’s military, financial and political presence. Are we going to ignore the elephant or are we going to start talking about the elephant in the room?
Especially those who are talking about ‘cleaning up the house’ should discuss it the most. How many army officers exist in the north? What is their annual budget? Where does their budget come from? Is the budget being used effectively? What are the areas under military control?
Turkish Forces stationed in the north of Cyprus is the least audited/inspected and least transparent body.  Are we late in tabling a political demand for their inspection and asking them to be transparent?  Don’t you think that the solution of the problem starts with pointing the broom at the army? However, if this is going to be left after  a solution, then isn’t it safe to say that the real intention here is ‘captivity’?
What are we waiting for? why do not we reduce the number of troops to the level of Day One? Why do not we reduce their number now to the amount indicated in the Treaty of Alliance or to the number of Greek troops in the south?
To briefly put, there is an elephant that has been sitting in the middle of the house for 43 years. If we are to clean the house, then let’s take it outside cause the house really stinks!
Mertkan Hamit
Translation: Fatma Tuna

Temizlik İçin Önce Pis Kokudan Kurtulalım

Ada yarısında yeni siyasi reklam kampanyası ev içini toparlamak denildiğinden beri, bu konuya dair herkes pozisyon ortaya koymaya başladı. Aslında, hemen herkes, yolunda gitmeyen KKTC düzeninin reforma ihtiyaç olduğu noktasında hemfikir. Kimse, yolsuz siyasetçilerin kendi ve ahbapları için kamu mallarını cukkalamasından memnun değil. Gücünü kişilerin ekmeği ile oynayacağı bir alan olarak kullanmasından da hoşnut değil. İstihdam sözü ile hantal ve iş yapamaz yapılar yaratılmasından memnun değil. Yolsuzluk ve çifte standarttan rahatsızlık yeni şeyler değil, bunlar hepinizin çok iyi bildiği şeyler.

Ev temizliği iddiasına kuşkuyla bakılmasının esas sebebi ise, konunun müzakereler sonrası oluşan havada, federasyonun ikamesi olarak ortaya konulmasından kaynaklanıyor. Elbette ev içini temizlerken, Kıbrıs sorunun neticelendirilmesine yönelik adım atmak isteyen atabilir. Ancak tam tersi de mümkün. Eğer bir ev varsa, ve arzulanan ev temizliği ise Kıbrıslı Rumların siyasi iradesinden bağımsız olarak tüm bunlar yapılabilirdi, yapılmadı.

Yapılmadı, çünkü eski siyasetçilerin tümü tembel miydi? Herkes yolsuz muydu?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü sürer durumun ilgili aktörleri buna olanak sağlamadı. İlgili aktörler sadece Kıbrıslı Türk siyasi eliti mi?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü bu kadar senedir etkin olarak iç işlerini etkileyen Elçilik boyunduruğu böyle olsun istemedi. Eğer bugün buna yönelik bir talep getirdiyse bunu yapmak mümkün olabilir. Ancak, insanların rahatsızlığı ile elçilik boyunduruğu arasında bir ilişki kurarsak, elçiliğin sözü Kıbrıs Türk siyasi iradesinin üstündedir. Çok daha büyüktür. Elçiliğin işbirlikçileri, KKTC derin yapılanmasındaki aktörler, yolsuzluğa açık çek veren üst düzey bürokratlara dokunmadan evi temizlemek mümkün değil.

Bu yüzden sadece meclise yeni yüzler göndererek sorun çözülmez. Kıbrıs’ın kuzeyinde “establishment” olarak göreceğimiz, derin yapılanmayı yani “Ordu – Elçilik – Yerel İşbirlikçilere” karşı adım atmadığınız sürece, onlar sizi madara eder, evinize gönderir.

Kuzey Kıbrıs’ın “establishmentine” dokunmadan, onların beklentileri doğrultusunda yürüyerek ise özgürleşme değil daha büyük tutsaklık yaratacak adımlar atılacağı kesindir. İnsanların hali hazırda rahatsız olduğu meseleleri, adanın geleceğinin ne olacağı sorusu ile ikame etmek ise seçilmek isteyenler için ucuz bir fırsatçılıktan başka bir şey değil. Adadaki derin yapılanma için ise, adayı yurt bilenlere karşı gerçekleştirilmiş büyük bir darbeden başka bir şey değildir.

Geleneksel sağ / sol ayrımının Kıbrıs Sorunu üzerinden olmasından dolayı, yeni sağ bu konuda kendine yeni bir başlangıç noktası oluşturma arzusunda. Bu yüzden Kıbrıs Sorununu yok gibi sayıp, bu konu olmadan da adımlar atmayı yeni bir hegomonik söylem olarak kurguluyor. Adayı yurt bilenleri görmezden gelip, kısa dönemde iktidar olma arzusunu yakalamak istiyor. Yeni sağ, Pirus zaferi için kolları sıvamıştır.

Yeni sağ apolitik siyasetin alanı temiz toplum yaratmak üzerinden şekillenirken, yeni sol, yeni bir şey ortaya koyamıyor. Karşı hegemonya inşa edemiyor. Kapsamlı çözümün imkansızlığı ile yüzleşince, yeniden kapsamlı çözüm demek gerçekçi gelmiyor. BM parametrelerine uygun yeni bir metodolojiyi oluşturup bununla ilgili adımlar atmaya mesafeli bakıyor. Akıl karışıklığı, Türkiye ile oluşturulmuş “kapsamlı çözüm” dengesi ve garanticiliği gibi faktörlerin nedeniyle de KKTC işlerine odaklanmaya ve buranın yaratacağı olanaklara ortak çıkmayı tercih ediyor. Yeni sol, bir anda yeni sağın kuyruğundaki maşrappa oluyor.

Şeffaflık siyaseti rafa kaldırılmasın. Ancak konuyu açıkça konuşalım:

Karşı hegemonyayı nasıl kurarız?

Adadaki derin yapılanmaya, Ordu – Elçilik ve Yerel İşbirlikçilere karşı nasıl bir tavır sergileriz?

Tutsaklığı değil, özgürlüğü kazanırız?

Geçtiğimiz günlerde Radyo Mayıs’taki program sırasında Mustafa (Öngün) bir ifade kullandı. Bu ifade bana göre ev temizleme muhabbetinde de açık seçik sorulması gereken esaslı noktayı işaret etti. Mustafa’nın ifadesiyle ortaya koyarsam: “Evin içini temizlemek isteyenler var ancak evin ortasındaki fili görmezden geliyorlar.”

Evin ortasındaki filin yarattığı pisliği her gün temizleyip evin hijyenik olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’nin askeri, mali ve siyasi varlığı filin kendidir. Gerçekten fili görmezden mi geleceğiz yoksa fil ile ilgili konuşmaya mı başlamalıyız.

En çok da ev temizliği diye yanıp tutuşanlar konuşmalı bunları.

Kaç askeri personel Kıbrıs’ın kuzeyinde yer almaktadır?

Yıllık bütçesi ne kadardır, kaynağı nedir ?

Bu bütçe etkin bir şekilde kullanılıyor mu ?

Askeri kontrol altında tutulan alanda neler oluyor ?

Kuzey Kıbrıs’taki Türk Silahlı Kuvvetleri adadaki en az denetlenebilir en az şeffaf olan yapılanmadır. Bu durumun denetlenmesi ve şeffaflaştırılmasına yönelik siyasi bir talep ortaya koymak için geç kalmadık mı?

Sorunu çözmek için ilk adım süpürgeyi önce askere yöneltmekten geçmez mi? Yok eğer o çözümden sonra olacak bir konu ise, esas niyet tutsaklıktan başka ne olabilir ki ?

Mesela, ilk siyasi söylem askerin mevcut kalabalık yapısının azaltılması olamaz mı?

Kıbrıs’ta bulunması gereken ve çözümün birinci gün gelmesi gerektiği rakama getirmek için neyi bekliyoruz. 30 bin ile 55 bin arasında olduğu iddia edilen rakam yerine, hemen yarın bu sayı İttifak Anlaşması sayısına, yani 650 rakamına indirilemez mi? Ya da en azından güneyde bulunan Yunan askeri sayısına getirilmesi talep edilemez mi?

Özetle, evin ortasında 43 yıldır yerinden kıpırdamamış bir fil var. Ev temizleyeceksek önce fili dışarı çıkaralım. Çünkü etraf çok pis kokuyor….

Mertkan Hamit