Utanmaktan Usanmak ya da Kalınbağırsakta Yaşama Hali…

Bugün 26 Ağustos 2017.

Bugün Derinya Plajı yeniden KKTC ve TC vatandaşlarının kullanımına açıldı.

İlerleyen yıllarda tarihte bugünü not alanlar ne yazacak?

Spotlar şeklinde özetleyeyim:

“Gece gündüz siyasi eşitlik ve temel insan haklarının ihlal edildiğinden şikâyet eden Kıbrıslı Türk toplumu, 26 Ağustos’ta utanılacak bir şey yaparken, siyasi eşitlik talebini sadece bir müzakere pozisyonu olarak kurguladığını ilan etti.”

“Eş zamanlı olarak insan haklarına duyarlı olmayıp, insan hakları talebini yaparak iki yüzlü bir tavır takındı. Tarihinde ganimetçilik gibi utanacak başka şeyler yapmış olan Kıbrıslı Türkler belki de bu yüzden rahat davranmış olabilirler.”

“Kıbrıslı Türkler kendi yönetimi altında olduğu iddia ettiği bölgede, geçiş noktası açılacağını duyurduğu Derinyaya giden yolun maliyetini Avrupa Birliğine ödetmekten geri kalmadı. Geçiş noktasının 2 yıl geçmesine rağmen tamamlanmamış olmasından dolayı yeni girişimler yapmadılar. Bundan rahatsız da olmadılar. Askeri bölgenin içinde yer alan sahile erişim kolaylaştırılmış, AB parası ile finanse edilen yol başka amaç için kullanılmıştır.”

“Mağusa Belediyesi, Derinya Plajı olarak bilinen bir sahil şeridini, sadece Kıbrıslı Türk ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanımına açıp, bunun adını da “Halk Plajı” olarak adlandırdı. Kentte yaşayan binlerce yabancı öğrenciye uygulanan ayrımcılığın yanında, turist olarak ülkeyi ziyaret edenlere de erişemeyecekleri bir plaj açtı. Adadaki Kıbrıslı Rum sakinlerle ise ülkeyi bölüşmeyi hedeflediğini söylerken, bir sahil konusunda bile askeri bariyerleri aşıp bir uygulama gerçekleştiremedi.”

“Ülkede yeni siyaseti temsil eden ana akım sağ ve sol siyasi partilerin liderleri tek kelimelik bir açıklama yapma ihtiyacı bile duymadı. Çözüm odaklı siyaset izleyeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Akıncı da aynı şekilde bu konuda açıklama yapma ihtiyacı duymadı.”

****

Derinya plajı bu detaylarla hatırlanırken, bir köy meyhanesinde bu tepkisizliğin dayanılmaz hafifliği yaşanacak. Her gece bir parti, partilileriyle yemekli toplantılar düzenleyecek.

Ayrımcılık gibi gereksiz meseleler gündemlerini işgal etmemeli, bardaklar iktidara bir gün daha yaklaşmaya kalkmalı…En fiyakalı olan ve en etkili konuşana mikrofon uzatıldığında ise uzun uzun anlatacak hak, hukuk, temizlik meselelerini…

Bizler ise koyun gibi dinleyeceğiz, kaybettiğimiz davanın kazanılmaması için elinde geleni ardına koymayanların hikayelerini…

Derinyada ayrımcılığa karşı duramayan bir insan LGBT haklarına taraf olabilir mi mesela… Ya da başka bir insan hakkına…

Mesela, 43 senedir tutsak tutulan kentin, kıyısındaki plaja yabancıların giremeyecek olması bilmediğimiz güvenlik bahaneleriyle normalleştirilecek olmasına, karşıtlık göstermeyecek fiyakalı ve mikrofona konuşmayı seven arkadaşlar…

Kuşatıldığımız ordu, elçilik ve yerel işbirlikçilerin yaptığı icraat ortadadır:

İstenmeyen Derinya Plajının açılması ve arzulanan Derinya geçişinin açılmaması…

KKTC dediğimiz yerin yapılanması, insanlara, kimin çıkarlarının önce geldiğini açık seçik göstermekte…

Bu bölgeden kimin geçeceğine “onlar” karar verir.

Bir bölgenin kalkınmasın “onlar” karar verir.

Ve eğer sahile gidip eğlenmek isterseniz, nereye gidip eğleneceğinize de “onlar” karar verir.

Bir tarafınızda yeşil hat, diğer tarafınızda ölü bir kent varken size süngü gölgesinde eğlence sunuyorlar.

Hiç şikayet etmeyin!…

Sessizlikleri ardından, mikrofon uzatılanlar ise bunu yüceltmeyi tercih edecek önümüzdeki günlerde…

Elçilik, ordu söz konusu olunca iktidar ve muhalefet bir oluyor. İşbirlikçi rollerini çok iyi oynuyorlar.

Elele verip, Doğu Akdeniz’in kalınbağırsağında yaşadığımızı yüzümüze vuruyorlar.

Utanmıyorlar.

Utanmayacaklar.

Sonra da dönüp; “43 senelik kalın bağırsağın temizlenemez olduğunu konuşmayın, onun yerine yapacağımız bumbarı düşünün” diyecekler…

Türkiye’de Ne Olacaksa, Bizde Aynısı Olmasın!

Kalabalık nüfuslu Kuzey Kıbrıs’ta, işler hızla kontrolden çıkıyor. Görüşmelerdeki başarısızlık, Kıbrıs’ın geleceğini Kıbrıs insanının vereceği iddiasının da sonunu getirmiş gibi duruyor. Akıncı’nın matemli “genç nesillere havale” referansından sonra KKTC’nin yürüdüğü yolun yol olmadığını hala daha dile getirmediğinin farkına vardınız mı?

Çözüm cephesi kendi ile yüzleşmemekte direniyor. Tam tersine olgular yerine olaylara odaklanarak sorumluluğu başkasına atmakta sakınmıyor. Çözüm karşıtı cephe ise, zafer kazandığını düşünürken hızla adadaki özne olma kabiliyetinden yeni vatandaşlıklar dağıtarak feragat ettiğinin farkına varmaktan çok uzakta. Orta yolun sağında ve solunda duran kitle partileri ise, geleneksel seçim söylemleri kapsamında projelerini ortaya atarken, içerdeki esaslı konulara yönelik parmağının arkasına saklanmaya devam ediyor.

Kıbrıs Türk toplumunda laiklik tartışacağımızı kimse düşünmezken, cihadı içselleştiren eğitim müfredatına uygun kitaplar önümüzdeki günlerde öğrencilerin önünde olacak. Evi temizleyecek olanlar, eğitimde de kolonyal aklın çemberine yerleşti. Ses çıkarmıyorlar. Üstelik kolonyal aklın dayattığı ideolojik aygıtların savunucusu olmaya da devam ediyor.

Ekonomide, sosyal politikada, eğitimde Türkiye’de ne varsa, bizde de aynısı olacak. Binali Yıldırım’ın dediği gerçekleşiyor. Kimse sormadan, üst akıl dayatırken iktidar ile muhalefet ortaya çıkan durumun olumsuz sonuçlarına dair tek kelime edemiyor.

Mücadelenin sokakta yapıldığını sadece anlatmayı becerebilen siyasi partilerin ve sendikaların, geniş bir cephe oluşturup eğitim, sosyal politika, Kıbrıs sorunu bağlamında karşımıza çıkan dayatmalara karşı tepki göstermesi gerek.

Aynı zamanda da katılımcı bir biçimde yeni bir yol haritası çizilmesi gerek.

Bilindik siyasi figürlerin, liderlerin, başkanların eskisi kadar güven vermediği gerçeğini bilerek yeni bir rota çizmek gerek.

Tek bir örgüt değil, ağ gibi çoğalıp genişleyebilmek gerek.

Rotasız gemi gibi rüzgâra göre savrulmak değil çok taraflı biçimde mücadele gerek.

Türkiye’nin Kıbrısın kuzeyindeki kolonyal iradesinin önüne geçebilecek, toplumsal iradenin gösterilebileceği bir anlayışı ortaya koyarken, dayatmaları reddetmenin varoluşun birinci adımı olduğunu anlayacağımız bir anlayış gerek.

Bu anlayış Kıbrıslı Türklerin hapsolduğu bu yapıda gerçek bir demokrasi gediği olduğu noktasından hareketle başlayabilir. Demokrasi ve toplum iradesini önce Elçilik, Asker ve onların yerli işbirlikçileri tanımalı.

Niyet, samimi bir varoluş çabası ise eğer kesin bir şey var: zaman geçiyor ve maalesef zaman bu ülkede yaşayan insanların aleyhine işliyor.

Mertkan Hamit

 

First, We Need to Get Rid of the Bad Odour to be able to Clean Up the House 


“Cleaning up the house” is the new political advertisement based on which everybody is trying to shape their position. Almost everybody agrees that TRNC, where almost nothing works in the right way, needs reforms. Nepotism, corruption, misuse of office, double standards and so on are all very well known to all of us.
The reason why there is a skepticism about the argument of “let’s clean up our house” comes from the fact that it emerged right after the end of the Cyprus talks and was proposed as a substitute for federation.  Of course those, who want to clean up the house while working on finding a solution to the Cyprus problem or independent of what GCs want, could have  cleaned it up. But none of these was done. Why? Were all politicians lazy? Was everybody corrupt? Of course not.
The actors (TC politicians, the Turkish Embassy) involved in the ongoing situation did not let it. The Embassy, which has been controlling the domestic affairs for years, did not allow it. Embassy’s say is above the TCs’ voice. It would not be possible to “clean up the house” without touching the accomplices of the Embassy and senior bureaucrats, who allow corruption, in the TC system.
So sending new faces to the parliament will not help solve the problem. As long as you do not take any steps against “ the army- embassy-local accomplices”, which is the “establishment” in the north, they would defeat you. 
By walking  the path that the establishment wants you to walk, without touching the establishment, would bring more captivity and not freedom. Substituting  the domestic issues that bother people with what the future of the island will be is a a cheap opportunism by those who want to be elected. The deep establishment on the island  is a kind of ‘coup’ against those who consider the island as their home.
Cyprus problem help differentiate traditional left from right. The new right  is seeking a new starting point.  That is the reason why the new right considers Cyprob as if it did not exist and came up with a new discourse that entails steps to be taken in its absence. The new right ignores those who consider this island as their home and  want to be in government quickly. They rolled up their sleeves for a ‘Pyrrhic victory’.
The new right is building an argument for creating a clean society and apolitical  politics. But the new left is unable to put forward any counter argument. When faced with the impossibility of reaching a comprehensive settlement it does not sound very realistic to talk about comprehensive settlement again. They are not too keen on creating a new methodology in line with the UN parameters either. Due to confusion, the understanding of comprehensive settlement created with Turkey and pro-guarantee stance, they prefer focusing on TRNC affairs and the opportunities that it will create. In other words the new left, became the follower of the new right.
Politics of transparency should not be put away but let’s clarify one point: 
How do we build a counter argument? 
What kind of stance could we take on against the deep establishment (the army-embassy and local accomplices) on the island?
How can we ensure freedom and not captivity? 
In a recent radio program Mustafa (Ongun- a TC activist) said the following: “ there are people who want to clean up the house but they pretend that the elephant in the room is not there”.  Can you ignore the dirt created by the elephant even if you clean the house every day? The elephant represents Turkey’s military, financial and political presence. Are we going to ignore the elephant or are we going to start talking about the elephant in the room?
Especially those who are talking about ‘cleaning up the house’ should discuss it the most. How many army officers exist in the north? What is their annual budget? Where does their budget come from? Is the budget being used effectively? What are the areas under military control?
Turkish Forces stationed in the north of Cyprus is the least audited/inspected and least transparent body.  Are we late in tabling a political demand for their inspection and asking them to be transparent?  Don’t you think that the solution of the problem starts with pointing the broom at the army? However, if this is going to be left after  a solution, then isn’t it safe to say that the real intention here is ‘captivity’?
What are we waiting for? why do not we reduce the number of troops to the level of Day One? Why do not we reduce their number now to the amount indicated in the Treaty of Alliance or to the number of Greek troops in the south?
To briefly put, there is an elephant that has been sitting in the middle of the house for 43 years. If we are to clean the house, then let’s take it outside cause the house really stinks!
Mertkan Hamit
Translation: Fatma Tuna

Temizlik İçin Önce Pis Kokudan Kurtulalım

Ada yarısında yeni siyasi reklam kampanyası ev içini toparlamak denildiğinden beri, bu konuya dair herkes pozisyon ortaya koymaya başladı. Aslında, hemen herkes, yolunda gitmeyen KKTC düzeninin reforma ihtiyaç olduğu noktasında hemfikir. Kimse, yolsuz siyasetçilerin kendi ve ahbapları için kamu mallarını cukkalamasından memnun değil. Gücünü kişilerin ekmeği ile oynayacağı bir alan olarak kullanmasından da hoşnut değil. İstihdam sözü ile hantal ve iş yapamaz yapılar yaratılmasından memnun değil. Yolsuzluk ve çifte standarttan rahatsızlık yeni şeyler değil, bunlar hepinizin çok iyi bildiği şeyler.

Ev temizliği iddiasına kuşkuyla bakılmasının esas sebebi ise, konunun müzakereler sonrası oluşan havada, federasyonun ikamesi olarak ortaya konulmasından kaynaklanıyor. Elbette ev içini temizlerken, Kıbrıs sorunun neticelendirilmesine yönelik adım atmak isteyen atabilir. Ancak tam tersi de mümkün. Eğer bir ev varsa, ve arzulanan ev temizliği ise Kıbrıslı Rumların siyasi iradesinden bağımsız olarak tüm bunlar yapılabilirdi, yapılmadı.

Yapılmadı, çünkü eski siyasetçilerin tümü tembel miydi? Herkes yolsuz muydu?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü sürer durumun ilgili aktörleri buna olanak sağlamadı. İlgili aktörler sadece Kıbrıslı Türk siyasi eliti mi?

Tabi ki hayır.

Yapılmadı, çünkü bu kadar senedir etkin olarak iç işlerini etkileyen Elçilik boyunduruğu böyle olsun istemedi. Eğer bugün buna yönelik bir talep getirdiyse bunu yapmak mümkün olabilir. Ancak, insanların rahatsızlığı ile elçilik boyunduruğu arasında bir ilişki kurarsak, elçiliğin sözü Kıbrıs Türk siyasi iradesinin üstündedir. Çok daha büyüktür. Elçiliğin işbirlikçileri, KKTC derin yapılanmasındaki aktörler, yolsuzluğa açık çek veren üst düzey bürokratlara dokunmadan evi temizlemek mümkün değil.

Bu yüzden sadece meclise yeni yüzler göndererek sorun çözülmez. Kıbrıs’ın kuzeyinde “establishment” olarak göreceğimiz, derin yapılanmayı yani “Ordu – Elçilik – Yerel İşbirlikçilere” karşı adım atmadığınız sürece, onlar sizi madara eder, evinize gönderir.

Kuzey Kıbrıs’ın “establishmentine” dokunmadan, onların beklentileri doğrultusunda yürüyerek ise özgürleşme değil daha büyük tutsaklık yaratacak adımlar atılacağı kesindir. İnsanların hali hazırda rahatsız olduğu meseleleri, adanın geleceğinin ne olacağı sorusu ile ikame etmek ise seçilmek isteyenler için ucuz bir fırsatçılıktan başka bir şey değil. Adadaki derin yapılanma için ise, adayı yurt bilenlere karşı gerçekleştirilmiş büyük bir darbeden başka bir şey değildir.

Geleneksel sağ / sol ayrımının Kıbrıs Sorunu üzerinden olmasından dolayı, yeni sağ bu konuda kendine yeni bir başlangıç noktası oluşturma arzusunda. Bu yüzden Kıbrıs Sorununu yok gibi sayıp, bu konu olmadan da adımlar atmayı yeni bir hegomonik söylem olarak kurguluyor. Adayı yurt bilenleri görmezden gelip, kısa dönemde iktidar olma arzusunu yakalamak istiyor. Yeni sağ, Pirus zaferi için kolları sıvamıştır.

Yeni sağ apolitik siyasetin alanı temiz toplum yaratmak üzerinden şekillenirken, yeni sol, yeni bir şey ortaya koyamıyor. Karşı hegemonya inşa edemiyor. Kapsamlı çözümün imkansızlığı ile yüzleşince, yeniden kapsamlı çözüm demek gerçekçi gelmiyor. BM parametrelerine uygun yeni bir metodolojiyi oluşturup bununla ilgili adımlar atmaya mesafeli bakıyor. Akıl karışıklığı, Türkiye ile oluşturulmuş “kapsamlı çözüm” dengesi ve garanticiliği gibi faktörlerin nedeniyle de KKTC işlerine odaklanmaya ve buranın yaratacağı olanaklara ortak çıkmayı tercih ediyor. Yeni sol, bir anda yeni sağın kuyruğundaki maşrappa oluyor.

Şeffaflık siyaseti rafa kaldırılmasın. Ancak konuyu açıkça konuşalım:

Karşı hegemonyayı nasıl kurarız?

Adadaki derin yapılanmaya, Ordu – Elçilik ve Yerel İşbirlikçilere karşı nasıl bir tavır sergileriz?

Tutsaklığı değil, özgürlüğü kazanırız?

Geçtiğimiz günlerde Radyo Mayıs’taki program sırasında Mustafa (Öngün) bir ifade kullandı. Bu ifade bana göre ev temizleme muhabbetinde de açık seçik sorulması gereken esaslı noktayı işaret etti. Mustafa’nın ifadesiyle ortaya koyarsam: “Evin içini temizlemek isteyenler var ancak evin ortasındaki fili görmezden geliyorlar.”

Evin ortasındaki filin yarattığı pisliği her gün temizleyip evin hijyenik olduğunu söyleyebilir misiniz? Türkiye’nin askeri, mali ve siyasi varlığı filin kendidir. Gerçekten fili görmezden mi geleceğiz yoksa fil ile ilgili konuşmaya mı başlamalıyız.

En çok da ev temizliği diye yanıp tutuşanlar konuşmalı bunları.

Kaç askeri personel Kıbrıs’ın kuzeyinde yer almaktadır?

Yıllık bütçesi ne kadardır, kaynağı nedir ?

Bu bütçe etkin bir şekilde kullanılıyor mu ?

Askeri kontrol altında tutulan alanda neler oluyor ?

Kuzey Kıbrıs’taki Türk Silahlı Kuvvetleri adadaki en az denetlenebilir en az şeffaf olan yapılanmadır. Bu durumun denetlenmesi ve şeffaflaştırılmasına yönelik siyasi bir talep ortaya koymak için geç kalmadık mı?

Sorunu çözmek için ilk adım süpürgeyi önce askere yöneltmekten geçmez mi? Yok eğer o çözümden sonra olacak bir konu ise, esas niyet tutsaklıktan başka ne olabilir ki ?

Mesela, ilk siyasi söylem askerin mevcut kalabalık yapısının azaltılması olamaz mı?

Kıbrıs’ta bulunması gereken ve çözümün birinci gün gelmesi gerektiği rakama getirmek için neyi bekliyoruz. 30 bin ile 55 bin arasında olduğu iddia edilen rakam yerine, hemen yarın bu sayı İttifak Anlaşması sayısına, yani 650 rakamına indirilemez mi? Ya da en azından güneyde bulunan Yunan askeri sayısına getirilmesi talep edilemez mi?

Özetle, evin ortasında 43 yıldır yerinden kıpırdamamış bir fil var. Ev temizleyeceksek önce fili dışarı çıkaralım. Çünkü etraf çok pis kokuyor….

Mertkan Hamit

Derinya’da Evinin Efendisi Olma Hali…

Derinya Plajı’nın sadece KKTC ve TC vatandaşlarına açılacağına dair fikirler ortaya konulduğu günden beri bunun ırkçı ve ayrımcı bir davranış olduğunu söylüyoruz. Geçtiğimiz günlerde Cenk Mutluyakalı Derinyaya gidelim mi diye sorduğunda hemen üzerine atladım.

En sonunda Derinya’nın kıyısına uğramadan konuya dair fikir beyan etmek yerine biri meseleyi haritadaki bir nokta, bir tabela ismi olarak değil de insani bir konu olarak ele almayı düşünmüştü. Derinya ve Derinyalılarla konuşup kapının, plaj hareketinin ne anlama geldiğini konuşabilmek, yani konuyu ezber yerine insani bir konu olarak ele almak son derece etkili olacaktı.

Daha önce çalıştığım Renewal isimli projeden dolayı (evet sığ beyinli akıl emperyalizmin bir oyunu olarak algıladığı projelerden bahsediyorum!) Derinya ile haşır neşir olmuştum. “Emperyalist” oyun olan projenin bir ortağı da Komünist AKEL’in yönettiği Derinya Belediyesiydi. Zaten kırmızı köylerden biri olarak bilinen Derinya’da “komünist propagandanın bir parçası olarak dış kaynaklı bir proje yürüttük, hedefimiz de en kısa zamanda devrim yapmaktı” diyecek değilim. Projenin amacı Mağusa bölgesinin geneline sosyal ve ekonomik gelişim için destek sağlamaktı.

Ancak bundan bağımsız olarak deneyimim, Derinya’da geçiş noktasının yerini, insanların algılarını, beklentilerini öğrenme şansına eriştim. Öyle ki, Derinyalıların kendini Mağusa kentine yakın hissettiğini ancak o zaman anlayabildim.

Tellerin taşıdığı anlam diğer işaretlerden çok daha güçlüdür. Tel, mekan ve siyasete çok daha güçlü anlamlar yüklerken, yarısı esir kent Mağusa’da kuzeyden güneye bakmanın ruh halinin yarattığı duygu ile güneyden kuzeye doğru bakmanın yarattığı duygu farklıdır. O yüzden alışılmışın dışında olduğundan Derinya’dan Mağusaya bakmak iki farklı hüzün duygusunun çatıştığı karmaşık bir histir.

Derinya’da bu duyguyu her gün yaşamak zorunda kalan insanların barış ve bir arada yaşama arzusu ise tek başına motive edici bir unsurdur. Belki de sırf bu yüzden her federalist Derinyayı ziyaret edip, kahvehanedeki insanlarla bir kez sohbet etmelidir. Başta Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiadis, onların ekipleri ve BM’nin bürokratları uğramalıdır kahveye, neden federasyon istediğimizi bir mühendislik projesinden çıkarıp da insani bir olgu olduğunu yeniden hatırlamak için bunu yapmalıdır.

Cenk’in muhtemelen ilk Derinya ziyaretiydi. Andros ile ilk kez tanıştılar. Aynı yaşlarda iki insanın, tanıştıktan kısa bir süre sonra memlekete dair kaygılarda ortaklaşmalarını gözlemlemekti benim işim, bir de gerektiğinde iletişimi kolaylaştırmak. Cenk zaten konuşmaların içeriğini yazdı, sanırım yazmadığı noktalar ise kendi şaşkınlığıydı.

Mesela, bir noktaya kadar geldikten sonra karşımıza dikenli tel çıktı. Yolu ayıran dikenli teli kaldırıp Andros’la 0 noktasına kadar yürüdük. Benim için de bu bir ilkti. Kamerasıyla Cenk çekinceli olarak fotoğraf çekme şansını sorduğunda, Andros “bir şey olmaz çek” derken kafamda “evinin efendisi olmak” deyişini hatırladım. Cenk’e ne hissettiğini sormadım ancak o da farkına varmıştır. Kuzeyde askeri bölgenin önünde fotoğraf çekmek yasakken, güneyde askeri bölgenin içinde kamera ile dolaşabildiğini.

Özgürlüğün ne demek olduğunu yaşamayan birinin evinin efendisi olduğunu iddia etmesi gariptir. Muhtemelen bir tür cahil cesaretidir. 20 Temmuz’da da Barış ve Özgürlüğün bayramını kutlarken, ne büyük yalan söylediğimizi hepimiz biliyoruz. Ancak, uygulamada “kendi evinin efendisi olma halini” ilk kez gözlemledim. Belediye başkanı, kendi yönetiminde olan alandaki dikenli teli kenara koyarak, 0 noktasına kadar yürürken, biz de da var mı bir babayiğit diye düşündüm. Herhangi bir dikenli teli kenara itip, burası benim alanım diyebilecek bir Belediye Başkanı, milletvekili, bir şey bakanı ya da cumhurbaşkanı….

BM’nin henüz bitirmediği 150 metrelik yolu gösterdi. Bu işi yapsınlar biz hazırız dedi Andros. Biz sustuk. 150 metrelik yolu BM yapsın biz hazır mıyız bilemedik. Plajda ırkçı uygulamanın boynumuzdaki ağırlığına bu sefer, kapının kuzey tarafının vaktinde hazır olup olmayacağı eklendi.

Derinyayı Mağusa’ya bağlayan caddenin adı Mağusa Caddesidir. Mağusa’ya gidecek yol hazır, üstelik sadece asfalt, altyapı ya da bürokrasi anlamında değil. 40 yıl önce her şeyini kaybeden insanların bir arada yaşama arzusu ve mutlu bir gelecek isteği de hazır…

 

 

Maronit Açılımı Ardından Aba Altından Sopa Göstermek

Yıllardır görmezden gelinen Kıbrıs’ın azınlık unsuru Maronitlerin köylerine geri dönme hakkı Kıbrıslı Türk tarafınca tanındı. Kıbrıs’ın azınlık unsurlarının ana dil, eğitim, kültür ve varoluşsal endişelerini giderecek yeni adımlarla bu meselenin ilerletilmesi gerektiğine umuyorum.

Ancak bu adımın atılmasından yirmi dört saat geçmeden farklı senaryolar yayılmaya başladı. Önce, Kıbrıslı Türk tarafının, kendi yaşam alanında kendi gücünü uygulayacak kadar muktedir olduğuna yönelik bir hava yaratılmak hedeflendi. Bunun yanında, Maronit açılımının Maraş’ın Kıbrıs Türk kontrolü açılmasına yönelik zemin çalışmasının bir parçası olduğunu söyleyenler dahi oldu. Yani bir anlamda aba altından sopa gösterildi.

Maraş’ın Kıbrıs türk tarafının kontrolünde açılması fikrinin nasıl uygulanacağına yönelik ilk fikirler, Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı döneminde başmüzakereci olan Kudret Özersay tarafından ortaya konulmuştu. Özersay’ın Kıbrıs sorunu anlayışı, hegemonik Türk dış politikasının sınırları içerisinde hatta zaman zaman onun sınırlarını aşan keskin bir çizgiye sahiptir. Bu fikir de o aklın yansımasıdır. Maraş’ın Türk tarafının kontrolünde açılması ya da BM kontrolünde açılması durumlarının farkını basite indirgeyerek açıklamak için nükleer örneğini düşünmekte yarar var.

Nükleer enerji iyi niyetli ve kontrollü kullanılabildiğinde insan aklını aşabilecek kadar önemli faydalara sahipken, eğer onunla bir bomba yaparsanız insanlığı yok edecek bir karaktere bürünür. Maraş meselesi, Kıbrıs konusu şartlarında elinizde bir nükleer bulundurma durumudur. Nükleeri olan caydırıcı güce sahiptir. O yüzden nükleer güçler birbirleriyle savaşmaz. Bunun yerine aracılarını savaştırır. Maraş mevcut haliyle statükonun devamını sağlamaktadır. Statüko değişikliği için Maraş’ı kullanmanız gerekmektedir ama nasıl kullanacağınız önemlidir. Bomba mı yapacaksınız, enerji mi sağlayacaksınız ?

Eğer Türk kontrolünde açarsanız, nükleer bombayı yapmakla kalmamış aynı zamanda patlatmış olursunuz. Savaşı kazanabilirsiniz ama hayatı da bitirirsiniz, üstelik size de zarar verme ihtimali vardır. Çünkü, Maraş’ı Türk kontrolünde açmak toprak tavizinin kesin yapılacağı (Recep Tayyyip Erdoğan dahi bunu açıklamıştır) bir bölgenin artık taviz olarak görülmediği mesajı vermektedir. Reel politiğin kuralıdır: bir bölgeyi yönetirseniz, o bölgeye sahip olursunuz. Tıpkı Türkiye’nin ada yarısını yönettiği ve buranın sahibi gibi hareket edebildiği gibi. Kontröl altında olan bölgenin yönetim altına geçmesi Maraş’ın iade edilmeyeceği şeklinde yorumlanacaktır. Bu artık Türk tarafının taviz verme arzusunda olmadığı anlamında ortaya konulacaktır.

Bu noktada açılım diye ortaya konulan mesele, izolasyonların kalkmasını değil çok daha ağırlaştırılması için Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından girişimlerin olacağını görebilirsiniz. Kıbrıslı Türklere yönelik uygulamaların sertleşebileceği, en basiti Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportuna erişim hakkınız devam edebilecek ama pasaportu 1 haftada değil 1 senede alabilme durumuna kadar ince ayarlarla karşılaşabileceğiz.

Yani hiçbirşey almadan, birşey verdiğimizi söylerken durumları da kötüleştirmiş olacağız. Bu adımı attıktan sonra Federal çözüme ve BM parametrelerine istediğiniz kadar bağlılık dile getirin farketmez. KKTC’nin kuruluş bildirgesinde de Federal çözüme bağlılık sözü verilmişti.Macera, KKTC’nin Kıbrıs Türk Federe Devleti’nden daha itibarsız bir yapı olması ile sonuçlandığı ortadadır.

Maraş’ın BM ya da iki toplumlu yönetimde açılması ise farklı bir durum yaratır. Bu sefer nükleer bir bomba değil, nükleer bir enerji yaratırsınız.

Öncelikle, bu açılımın altında mülkiyet ile ilgili Kıbrıs Türk tarafının sorumluluğu azalır, toprakla ilgili pozisyon açık kalır. Kıbrıslı Rumların ne kadarlık bir kısmının gelip gelmeyeceğine bakılmaksızın izolasyonların gevşetilmesine yönelik talebin meşru olduğu anlatılabilir. Kıbrıs Türk tarafının BM parametrelerinden uzaklaşmadığını tam tersine yakınlaştığı imajı yaratılabilir.

Limanın canlanması, Mağusa’nın genişletilmiş Mağusa bölgesi olarak yeniden kurgulanması, inşaat yatırımları gibi adımlar hızlı bir ekonomik büyüme getirebilir. Halihazırda 20 bin öğrencinin yaşadığı genç nüfus için yeni çekim merkezi yaratılırken, Maraş açılımı bu noktada katalizör rol oynayabilir.

Sonuç olarak Maronit açılımı ile aba altından sopa gösterenleri bir kenara bırakırsak, Maraş açılımı nasıl yapılacağına göre yeni ve enerjik bir süreç yaratacak kadar etkili olabilir.

O yüzden “yılanlara ve farelere” bıraktığımız Maraş’ı hayata döndürebilmek için Mustafa Akıncı’nın tutumu yeni bir sınav olacak. Nükleer enerjiyle hızlı bir dönüşümün sayfasını mı açacak yoksa bombayı mı patlatacak?…

 

 

Bu Kez Heceleyerek, Belki Anlaşılır: “U – TA – NI – YO – RUZ!”

“Vazgeç bu memleket işlerinden be gardaş” diye başlar cümleler, sonra da “bir şey değişeceği yoktur ya!” diye devam eder…

Kıbrıs’ın ve Kıbrıslının klasik muhabbetidir, o yüzden bir süre sonra laf anlatmanıza bile gerek yoktur. Yolunuza bakarsınız. Çünkü bir şey değişmez diyenlere inat, sürekli bir şeyler değişmektedir. Her değişim bu adada hayatını sürdürmeyi hedefleyenlerin huzursuzluğu ile sonuçlanmaktadır. Politik anlayış ve ahlak ada yarısını aşmasını beklersiniz, ancak tam tersine ahbap çavuş ilişkisinin ötesine bile geçmez.

Derinya kapısı meselesinde iki yılda bir kapı açamamanın acizliği bir kenara, şimdi acizliğin üstüne utanç ekliyoruz bu plajı açarak.

Ayranımız yok içmeye zurnayla gidiyoruz “yüzmeye!”

İlk kulağımıza çalındığı günden beri her fırsatta dile etki sahibi olan herkese anlatmaya çalıştığım bir meseleydi, Derinya plajının yaratacağı olumsuz etki. Derinya Belediye başkanının kulağımla duyduğum sahili ortak işletime açalım fikrine rağmen, tek taraflı adım attı Türk tarafı.

Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı olduğu süre içinde, mutlu olduğum, mutsuz olduğum, sinirlendiğim, yatıştığım, delirdiğimi düşündüğüm birçok olay yaşandı. Tüm bunlar farklı ideolojik yaklaşımlarla, taktiksel farklılıklarla ya da bilgi eksikliğinden kaynaklı olabilir. Sonuçları ne olursa olsun tümünde “biz haksız” Cumhurbaşkanı ve ekibi de “haklı” olabilirdi. Ancak, Derinya Plajı konusunda ilk kez Cumhurbaşkanı tamamen sessiz kalmayı seçmektedir. “Utanılacak” bir şey yapılacak ve başkan buna ses çıkarmamayı tercih etmektedir.

Ona oy verenler ve destekleyenlere sessiz kalarak tüm ada adına “utanılacak” bir şey yapmaktadır.

Bu utanç sadece Kıbrıslı Rumlarla ilgili değildir. 100 memleketten insanın yaşadığı kentteki tüm insanlara karşı yapılmış bir hatadır.

Çünkü uygulama ırk ve millet ayrımcılığına dayanmaktadır. Irkçılık ve ayrımcılık suçtur. Evrensel insan haklarına aykırıdır! İnsan haysiyetini ve vicdanına saygı barındırmamaktadır.

Derinya plajı bir turizm hamlesi değildir. Çünkü bu plaj turizme kapalı olacaktır.

Böyle bir şeyi başarı olarak ortaya koymak sadece ve sadece milliyetçi bir fanatizm, faşist aklın büyük cümbüşü, tutsak tutulan kentte öldürülen umutların üstüne yapılan ölüsevici bir ilişkidir!..

Başka da bir şey değildir!

Yüz yıllar önce kozmopolit hali seyyahların kitaplarına giren, sokaklarında onlarca dil konuşulduğu anlatılan kentti Mağusa. 2017 yılında Mağusa’ya ırkçı ve ayrımcılığa dayalı bir plajıyla anılacak.

74’de Maraş’ın tutsak edilmesiyle bir zombiyle yaşamak vicdanımızı zorluyordu. Şimdi ölüsevicilerin fantezilerine kurban edilmesi, ırkçı ve ayrımcı bir uygulama utanmamıza sebep oluyor. Konuşmasını beklediklerimizin ise sessiz kalması acı bir duyguyla şaşırmamıza sebep oluyor çünkü o şarkıda dediği gibi:

“Utan

Utan

Utanmayan İnsan Olur mu lan?”