Yürüyeceğimiz Yolun Minareleri!..

 

İsviçre’nin yeni bir kasabasında yeni bir görüşme süreci başladı. Olumlu, olumsuz, umutlu yada ümitsiz olabiliriz.

Bir kısmımız değişimden korkuyor. Bazıları güvenlik diyor bazıları ekonomi. Çok şey söylüyor ve çok şey farz ediyoruz.

Olacak işler kadar olmayacak işleri düşünüp ona göre planlar kuruyoruz.

Yol boyu askeri bölgelerin olduğu bir hayatı geri de bırakıp, “Askeri Bölge Girilmez” tabelalarının hayatımızı kuşatmadığı bir hayata alışmak kolay olmayacak eğer başarı sağlanırsa…

Tank görmeden büyüyecek çocuklar mesela. Tankların gölgesinde savaşsızlığın koşullarına alıştık ancak insan öldürme araçları olmaksızın barışı ve özgürlüğü kendi ülkemizde belki de ilk kez yaşayacağız. Eğer İsviçre’deki biraderler caseretlerini toplayıp doğru adımları atabilirlerse…

Özgürlüğün bedelinin en yüksek değer olduğunu çok iyi bilir bu adanın insanları. Köyünü, evini adanın bir yarısında bırakıp diğer yarısına göçmüştür binlercesi bu adada… 13 sene önceye kadar öteki yarısına geçemediğimiz ülkemizde, bazılarımız otobüs camından son kez baktığı köyünü 40 yıl sonra harebe olarak bulmuştu, ya da bulamamıştı.

Kim ne derse desin, bu ülkenin kuzeyinde sıkışıp kalan insanlar, özgür olamamanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Çünkü çok kez milliyetçi hezeyanın kurbanı olarak bedel ödemişlerdir.

“Osmanlı artığı” denilerek Helen Milliyetçisi komşusunun süngüsüne kurban olmuştur, “Sizi biz kurtardık” deyen ağababasının aşağılamasına da…

Haysiyet meselesi yapmak bir tarafa dursun, çoğunda kuyruğunu sıkıştırıp oturmuştur köşesine… Ancak bazen öfkelenmiş, meydanları doldurmuştur. Silah kuşanmış köyünü de korumuştur.

Çok kez hayal kırıklığı yaşamıştır. Çok az şey başarmıştır. Gel gelelim, hayat bizi kritik bir evreye getirdi yine.

Ancak, başarısız olursak KKTC’nin kendi yolunda yürüyecekse, hangi yola girdiğimizi  her gün çok daha iyi öğreniyoruz.

Bakın, bugün de TC Büyükelçisi Derya Kanbay, Ticaret Odası başkanı Fikri Toros’a “posta koyuyor”…

Ülkendeki içişlerine bak, seni ilgilendirmez İsviçre’nin değerleri diyor.

Seçilmiş oda başkanını, Kıbrıs türk toplumunda kurulduğu günden beri tarihisel bir öneme sahip bir kurumun başında olan bir kişiye haddini bildiriyor atanmış bir bürokrat.

Sen sokaktaki cipslere bak, özgürlüğe dair konuşulacaksa onun zamanına ben karar veririm diyor, diyebiliyor.

Fikri Toros’un Kıbrıs’ta federasyon konusunda aktif desteğini sorgulamak kimsenin haddine düşmez. Ancak, büyükelçi, yolunu şaşırıyor. Federasyona dair umutlu olmasına kızıp, peşkeşin  hesabını ona soruyor. Konuyla sorumlu olan Denktaş Bey’e sormaya cesareti mi yetmiyor mesela ?

Sahi Kanbay ne yapmak istiyor ?

İfade özgürlüğüne tahammül mü edemiyor ?

Fikri Toros’un Kıbrıs konusunda umutlu olmasından neden bu kadar rahatsız oluyor ?

Yoksa açık seçik bize yürünecek olan yolumuzu mu göstermeye çalışıyor ?

 

 

Sermaye Birikimi ve Sürdürebilir Ekonomi

Kuzey Kıbrıs Merkez Bankası verilerine göre Kuzey Kıbrıs’ta mevduat tutarı 1.9 Milyar TL’dir. Bu rakam nüfusa oranlandığında bu kişi başı 6058TL’ye denk geliyor. Bugünkü kur Euro karşılığı ise tutar, 1565 Euro ediyor.

Güney’deki merkez bankası verilerine göre ise mevduat tutarı 29.4 Milyar Euro. Nüfusa oranladığımızda bu kişi başına mevduat oranının 34 bin 374 Euro olduğunu gösteriyor.shutterstock_131385992

Mevduat şeklindeki sermaye birikimi Kıbrıs’ın kuzeyinde güneyin çok daha altında. Bu kıyaslama sadece görece küçük ama karmaşık bir ekonomiye sahip iki tarafı birbirine kıyaslarken daha dikkatli olmak için bir hatırlatma niyetinde…

Çünkü bu sonucun farklı alanlarda da yansımaları olacak. Ancak bir iki noktayı daha akılda tutmakta yarar var:

1- adanın kuzeyinde meşru bir yapı ortaya çıkmadığı sürece varlıkların piyasaya uygun biçimde değerlenmesi mümkün değildir. Başka bir deyişle, hal böyleyken Kıbrısın kuzeyinde sermaye birikiminin de hızla artması mümkün olmayacaktır.original_continuuity-software-big-data-development-can-be-fun

2- Sermaye birikimi yeterli olmadığında kişilerin ekonomik aktivitelere yatırımcı unsur olarak dahil olması daha güçtür. Çünkü birikimi olmadığı için risk almak istemeyecektir.

Bu bilgilerin ışığında Kıbrıs’ın kuzeyinde ezberden ekonomi konuşanlar
ı yeniden dürtmek gerek.  Malesef Silikon Vadisi modeliyle genç girişimciler olmayacak. Olacak olan en fazla üç beş eleman çalıştırılacak mikro işletmelerden ileriye gitmeyecektir. Esnafa, girişimci deyerek onlara karizmatik bir hava katabilirsiniz yine de ancak bu dünyanın anladığı girişimci niteliğini karşılamamaktadır…

İşin pazarlaması değil de içeriğine dair konuşulacaksa, özellikle de söz söyleyecek olanlar ülke yarısında “iktidar” olma hedefindeyse, biraz daha dikkatli olmak gerek.

Verili koşullarda sürdürebilir bir ekonomi yaratmak için:ist

a) Dış Yatırım ya da b) Devlet Destekli Yatırıma ihtiyaç vardır.

Dış yatırım için uluslararası tanınmazlık hali büyük bir engel oluşturur. Bu koşullarda kuzeye yatırım ancak kara para aklama, yasa dışı işler yapmak ya da Kıbrıs’ın kuzeyinde belli bir siyasi/ekonomik çıkar grubunun devamlılığını sağlamak için yapılır.

Kıbrıs’ta Çözüm vizyonu olmayan “iktidar hedefli” yapılanmalar, bu durumda sürdürebilir ekonomiyi ancak mevcut yolsuz ilişkileri devam ettirerek var olabilirler. O yüzden çözüm vizyonu olmadan, yolsuzlukla savaşmak gerçekçi bir iddia değildir.

İkinci boyut olan devlet destekli yatırımda ise devletin ekonomiye bir biçimde etki cyprusetmesi gerekir. Bu da ideolojik olarak sol bir siyaseti gerekli kılar. Mevcut sermaye birikimi koşulları göze alındığında, sürdürebilir ekonomi için lokomotifin itici gücü devletten gelebilir. Devletin özerk olarak yöneteceği kurumların çeşitlendirmesi ve etkin olarak yönetmesi gerekir. Temelinde, devletin ekonomik anlamda küçültülmesini hedefleyen, neoliberal ekonomik paketler ise sürdürülebilir bir ekonomik zemin yaratmaktan uzaktır. Özellikle de Kıbrıs’ın kuzeyinde…
Bu noktada TC ile yapılan ekonomik paketi yeniden görüşmeyi ve bu ilişkinin yeniden tanımlanmasını ortaya koymayan “iktidar hedefli” siyasi yapılanmalar da başarılı olamayacaktır. Bunu ortaya koymaktan çekinenlerin de mevcut yapıyı devam ettireceği açıktır. Bu açıdan, hem Kıbrıslı Türklerin öz yönetimine vurgu yapanların inandırıcı olabilmesi için ilk önce sürdürebilir ekonomik yapının engelleyici zincirlerinden nasıl kurtulmayı hedeflediklerini ortaya koymaları gerekir.

Bu iki açıdan, iktidar olma hedefine sahip olduğunu söyleyip ekonomik anlamda statüko dışı politika ortaya koyan herhangi bir siyasi yapılanmanın ortalıkta görünmediğini söyleyebiliriz. Biraz da bu yüzden bir çok seçim anketinde OY VERMEYECEĞİNİ söyleyenlerin oranı %20lere ulaşmaktadır.

Nüfusun önemli bir bölümü “statükodan” rahatsızdır, ve boş sözlerin statükoyu değiştirmeyeceğini çok iyi bilmektedirler. Bu yüzden geleneksel yapılara prim vermemektedirler.

Bu “rahatsız” ve “öfkeli” kesimin ikna olacağı siyasi argümanlar ortaya konulmadığı sürece iktidar olanların dönüşüm sözleri de inandırıcılıktan uzaktır.

Soldan Düşünceler: Alternatif Ekonomi (1)

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Bir süre önce, KTÖS tarafından açılan bir pankartta yer alan, “Ne Paranı, Ne Paketini ne de Memurunu istemiyoruz!” söylemi, Kıbrıs’taki egemenlere karşı verilmiş, dikkate değer bir karşı çıkıştır. Sosyolojik koşulları hesaba katarak, sıradan insanların bu söyleme dönük tepkilerine baktığımızda, bu karşı çıkışın sol çevrelerden açıkça destek aldığını söyleyebiliriz. Sağ çevrelerde ise üsluba dair eleştiriler vardır. Sağ, üsluba dönük kaygıları dile getirmesine rağmen gizliden gizliye uygulanan politikaların Kıbrıs Türk toplumunun onurunu zedeleyici niteliğinden dolayı da karşı çıkışa hak verir. Bu söyleme sadece işbirlikçi çevreler açık bir hiddetle karşı çıkar. Bu noktada bir pankartta ortaya konulan talebin yarattığı fırtına bile Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasındaki ilişkilerin ekonomi bağlamında kamplaşmalara yol açacak kadar problemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye, gerek iktidarların ideolojik kaygıları, gerekse dönemsel çıkarlar ekseninde Kıbrıs’a dönük ekonomi politikalarını belirler. İktidarda kim olursa olsun Kıbrıs Türk tarafı ekonomi politikalarında denk bir özne olarak ilişki kurmakta ise zorlanmaktadır. Bu zorlanma, hem yardım alan taraf olmanın dezavantajlı hali, hem de etkin bir ekonomik model oluşturamamanın basiretsizliğinden ötürüdür.

Borç alan tarafın asimetrik koşullarını giderebilecek olan etkin bir ekonomik model önerisi
sunması ile doğrudan ilişkilidir. Bu yüzden geçmiş ve gelecek iktidarların bu konudaki zaafiyeti sarihtir. İlerici alternatif iddiasında olabilmek için ise alternatif ekonomik model üzerine kafa yormak gerekir. Yazının kapsamında ilerici alternatifi sunabilecek tek adres Kıbrıs Türk soludur. Bu yüzden esas amacım bunun üzerinden ilerici bir alternatifin düşünsel ve pratik boyutlarını ortaya koymaktır.

Kıbrıs Türk solu kültürel, politik ve beşeri sermayesi sayesinde varoluşsal krizlere rağmen kendi kendini sürdürmeyi başarabilen önemli bir külliyata sahiptir. Ancak solun ekonomi ile ilişkisine baktığımızda, hem düşünsel, hem de pratik anlamda iyi bir karneye sahip olduğunu söyleyemeyiz. İster iktidarda, ister büyük kitleleri temsil etmekten uzak ücra bir alanda olsun, sol için ekonomik başarılara sahip olması mucize gibi nitelendirilmistektedir. Mucize nitelendirilmesi, bir tarafta evrensel anlamda sistematik bir algısal tahakkümün sonucuyken, diğer tarafta da solun ekonomiyi anti-kapitalist iddiası ile ele alıp, yapıcı bir çözüm modeli üretememe kolaycılığından kaynaklanır. Tıpkı, KTÖS’ün pankartında karşı çıkışının yanında ikna edici bir alternatifi koyamaması gibi bir paradoks yaratır.

Dayatmalara karşı yazının başında aktarılan çıkışa iktidarların ilk tepkisi: “Türkiye’den para gelmezse ne yaparız?” şeklinde olur. Ardından da ekonominin basit bir maliye formülüne indirgendiği “denk bütçe” söylemi kullanılır. Bu noktada ilerici bir alternatif ekonomik anlayışının da zihniyetteki sonu gelir.

Meseleyi çözümlemek için en çok karşılaştığımız bu iki söylem ve yarattığı algı ile başlamakta yarar var. Sol için politik ekonomiden bahsediyorsak, başlangıç noktası makroekonomik anlamda enflasyon, bütçe açığı, gayri safi milli hasıla gibi ölçülebilir ve ülkeleri totalde disiplin altında tutmaya yarayan kavramlardan gitmek olmamalıdır. Sol alternatif ekonomiyi matematik değil, üretim ve dağıtım ilişkilerinin aktörleri üzerinden konumlandırdığı zaman anlamlıdır. Meseleye soldan bakan bir iktisatçı için ülkedeki “Gaysi Safi Milli Hasıla” artış veya azalışının hayata yansıması farklılıklara sahip olduğunu bilir.

Örneğin, büyük bir Kamu İktisadi Teşkilatını, özelleştiren bir ana akım ekonomik davranış, gayri safi milli hasılaya büyük bir katkı yapabilir, ancak devletten özele geçen kurumun çalışanlarının bir kısmının işsiz kalması yeni sahiplerin kurumu rasyonalize etme çalışmalarının başında gelir. Hal böyle olunca, gayri safi milli hasıladaki artış ile insanların daha yüksek yaşam seviyesine ulaşması arasındaki ilişkinin kesinlikle pozitif yönlü olduğunu iddia etmek zorlaşır.

Bir başka makroekonomik gösterge olan, gini katsayısı da ülkedeki gelir uçurumunu
hesaplamaya yarayan yöntemdir ancak hayata dair yorum yapmakta her zaman işe yaramaz. Çünkü bu yöntem de modern aklın bir ürünü olarak bir bütün üzerinden yorum yapmaya amaçlar. Bütünün ölçülmesi pek de mümkün olmayan alternatifi olan bireylerin hayat kalitesi gibi noktalara dair net bir yargı ortaya koyamaz. Çokça duyduğumuz diğer makroekonomik terimlerde (Ör: enflasyon, faiz oranı, bütçe açığı vb…) mali davranışları disiplin etmek dışında pek bir işe yaramaz. Foucault’nun Disiplin ve Ceza’da Panopticon benzetmesinin ekonomi üzerinden yansımalarını görebileceğimiz bu disipline edici davranış türü, modern iktidarın kitleleri kontrol altında tutabilmesine yönelik çalıştığını da bir kez daha kanıtlamaktadır.

Makroekonomik varsayımların sağlanması üzerine sarf edilen çabaların günün sonunda yeni bir ekonomik düzen yaratamayacağı sarihtir. Ancak bu, tümden makroekonomik istikrar hedeflerinin anlamsız olduğu anlamına gelmemelidir. Demek istediğim, alternatif arayışı sadece bütçe açığı, enflasyon hedefi gibi makroekonomik dengelerde aramanın beyhude bir çaba olduğudur.Profit

Alternatif ekonomi için daha uzun erimli bir çalışma alanı ve anlayış gereklidir. Ekonomik aktörlerdeki dönüşüm sağlanmadan, alternatif ekonominin yaratılması mümkün değildir. Bu bakış açısıyla, ekonomideki aktörlere dair alışkanlıkların ve anlayışların yeniden tanımlanması gereklidir. Bu da bizi makroekonomiden çok mikroekonomiye yoğunlaşmaya çağırmaktadır. Mikroekonomi devletin maliye hesaplarını değil, üretim ve tüketim kapsamında süreçlere dahil olan ekonomik aktörleri çalışan alandır.

Dört yıllık bir iktisat fakültesinden mezun olan öğrencilerin belki de tek öğrendikleri mesele, bireylerin veya firmaların tek bir amacı olduğudur. O da “kâr” maksimizasyonu, yani en yüksek kâr oranına ulaşmak. Aslında bu klasik iktisadın dayattığı bir varsayımdır. Egemen anlayışın bu varsayım üzerinden şekillenmesinden ötürü, Homo Ekonomikus’un da bu davranışı sergilediği ve bunun dışında bir doğru olmadığı varsayımı üzerinden ekonomik ilişkiler şekillenir.

İşte iktisadın yapı bozumunun başlayacağı nokta burası olmalıdır. Klasik kuramın ötesinde bütün davranışlarımızın kâr (ya da tatmin) seviyesini en üst seviyeye çıkarma çabasından oluştuğuna dair iddiayı reddeden ve hâlâ daha çalışabilen ekonomik aktörlerin çoğaltılması koşulunda alternatif ekonomiden söz edebiliriz.

Bu noktada en genel anlamda ekonomik üretim ve tüketim süreçlerinin oluşan “kâr / artı değer” maksimizasyonu ile ekonomik döngünün tamamlanmadığını, döngüyü tamamlayacak bir admın daha eklenmesini hedeflemek gerekir. Daha net bir biçimde söylenecek olursa, kâr yaratılmasının engellenmesi değil, yaratılan kârın toplumsallaştırılmasının sağlanacağı yöntem alternatif bir ekonomiyi yaratabilir.

Bu anlayışla çalışan ekonomik aktörlerin çoğaltılması ile neo-klasik iktisadın dayattığı “ekonomik akıl” anlayışına ait çözümler de işe yaramaz olarak görülebilir. Bu durumda öne çıkan sektörlerin desteklenmesi ve geliştirilmesine dair oluşturulabilecek formüller de dayatmalara karşı ilerici alternatifin önerilmesine olanak sağlayabilir.

Sonuç olarak, alternatif mikro-ekonomik ilişkiler ve aktörlerin yeniden yapılandırılması önemlidir. Bunun için üretim sırasında ortaya çıkan ekolojik tahribat gibi dışsallıkları maliyet olarak değil, sorumluluk olarak algılayabilen bir yapılanma gereklidir. Kâr veya tatmin üzerinden kurgulanan hedonist insanın sadece bir varsayım olduğunu anlaşılmalıdır. Buradan hareketle, alternatif bir ekonomi için bireyin kolektif üretim ve tüketim süreçlerini destekleyebileceği bir aktör olarak ekonomik süreçlere dâhil edilebileceği bir açılım gereklidir. Bunun sağlanması için de ilerleyen yazılarda kooperatif ve sosyal girişim gibi alternatif modeller üzerinden bir tartışma yapılması hedeflenmektedir.

Soldan Düşünceler: Özne Olabilmek

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

  • Daha önce Gaile Dergisinde yayınlanmıştır.

Deneyimlediğimiz gündelik sorunların birçoğu sadece bize özgü değildir. Karşılaştığımız sorunların büyük bölümü, hali hazırda oluşturulmuş olan koşulların bir sonucudur. Bu yüzden de karşımıza çıkan koşulları oluşturan sisteme karşı eleştirel bir tutum düşünen insanlar için olmazsa olmazdır. Ancak koşullara karşı eleştirel bir tutuma sahip olmak, tek başına sol siyaset yapıldığı anlamına gelmez.

Bu ülkede yaşayan çoğu insan mevcut vergi sistemine karşı eleştiriler getirir, asgari ücretten şikayet eder, her yeni hükümetle beraber yeni müşavirlerin yaratılmasına karşı tepki verir, taş ocaklarına karşı olduğunu söyler. Bütün bunlar düzenin getirdiği somut koşulların yarattığı rahatsızlıklara yönelik verilen tepkilerdir. Ancak, bunlar gibi birçok meseleye karşı gelmek sol siyaseti oluşturmaz. Sol siyaset üzerine konuşurken sadece düz bir muhalif tutumu değil, bir adım sonrasını da kurgulamak önemlidir. Başka bir deyişle, sadece sorunları tespit etmek değil, aynı zamanda sorunlara çözüm önermek de gereklidir.

Çözüm önerirken esasta düşünülmesi ve duruş geliştirilmesi gereken, ortaya konulan önerilerin hangi çıkar gruplarını karşısına alıp, hangi grubun mağduriyeti gidermeye yönelik olduğu ile ilgilidir. Muhalif olup ardından güçlünün daha da güçlenmesine neden olacak kararların ortaya konulduğu, farklı dönemlerde pek çok kez yaşanmıştır. Bu yüzden yasalar ya da yürütme bağlamında gerçekleşen her “değişim” adımı olumlu sonuçlar getirmez. Çünkü değişimden bahsederken, salt içi boş bir söylemden değil aynı zamanda ideolojik bir kurgudan da bahsederiz. Politikayı söz kalabalığından çıkarıp, bir mücadeleye çeviren esas noktada da budur. Bugün ihtiyacımız, politikayı kulağa hoş gelen kelimelerden oluşan bir hitabın ötesine taşıyarak, hayata dokunan somut dönüşümleri gerçekleştirmektir.

Siyaseti hitabet ile sınırlandıranlara dair, yaşadığımız en bariz ve biraz da garip deneyimlerden biri 5 Ağustos tarihinde gerçekleştirilen Demokrasiye Destek Platformu eyleminde ortaya çıkmıştır. Platformun içinde iktidar koalisyonu UBP ve DP’nin yanında meclis içinde temsil edilmeyen ama “değişimin” öncülüğünü yaptığı iddiasındaki Halkın Partisi ve hakkında pek bir şey bilmediğimiz Sosyal Demokrat Parti yer almıştır. Partilerin yanında Kuzey Kıbrıs sermayesinin temsilcileri olan Sanayi ve Ticaret odaları destek verirken, adını duyduğumuz ya da duymadığımız yüzlerce sivil toplum örgütü de eyleme destek vermiştir. Ayrıca, yükseköğrenim kurumları bu eyleme katılarak “demokrasiden taraf” olduklarını iddia etmiştir. İddia etmiş diyorum, çünkü “idam isteriz” diye bağıranların yer aldığı bir oluşumun Türkiye’de otokratik bir düzen yaratılmasını destekleyen rüzgara kapıldığını düşünmekteyim. Bu eyleme destek verenlerin demokrasi anlayışının, evrensel değerlerden yerine alt-yönetimi olduğumuz Türkiye iktidarının aklına göre tanımladığına inanıyorum. Bu anlayışa sahip olan siyasi parti, örgüt ve derneklerin sunacağı “değişimin” sınırları da arzulananı vermekten uzak olduğu açıktır. Bu deneyim, yukarıda teorik olarak anlattığım laf kalabalığı ile yapılan siyasetin geleceği son noktayı açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Bir süredir UBP-DP ve CTP’nin aldığı oyların Halkın Partisi’ne doğru yönelmesi ve bunun engellenmesi üzerinden kurulan çalışmalar kimi zaman komik haller alsa da, bu kaygan seçmen kitlesinin oylarını talep eden siyasetçiler için, ideolojik bir temel üzerinden taraf olmanın varoluşsal manası yoktur. Siyaseti bir araç değil de, amaç olarak algılayanlar için kalabalık olmak esastır. Bu açıdan merkez sol ve sağdaki ana akım partilere göre, siyaset dönüştürücü bir kavgadan çok kariyer odaklı bir fırsattır. Alınan kararlar da bu anlayış ile tutarlılık göstermektedir.

Bu noktada, sistemle uzlaşmayı reddeden ve mevcut koşulların getirdiği adaletsizlikleri alaşağı edecek bir dönüşüm isteyenler için mecliste temsil edilen siyasi partiler tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Anlamlı ve gerçekçi bir dönüşümü arzulayanlar için ise çok katmanlı bir mücadeleye her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır. Bir taraftan güncel gerçekliklere dönük sözünü ve tavrını ortaya koyan pratik adımlar gereklidir. Ancak kısa dönemli tepkisel adımlar tek başına çözüm yaratmadığı gerçeği de göz ardı edilmemelidir.

Kısa dönemli pratik adımların yanında uzun erimli bir mücadele de gereklidir. Bu yüzden verili koşullar hem bugünü yöneten iktidar yapılarına karşı gelebilecek etkin bir muhalefeti gerektirir, hem de adaletsizlikleri ortadan kaldırarak özgürleşmeyi sağlayacak bir mücadeleyi gerekli kılar. Esas nokta ise, bunların birbiri ile ayrışan değil, birbiri ile iç içe geçen mücadeleler olarak kurgulanmasıdır.

Esas ihtiyaç tutarlı ve aktif bir sol muhalefettir. Sadece hükmedenlere karşı duran bir sol değil, aynı zamanda neo-liberalizm ve kapitalizmin getirdiklerine, temel hak ve özgürlüklere müdahale eden kararlara yönelik oluşturulacak bir yapının yaratılması elzemdir. Ancak, neoliberalizm ve kapitalizm gibi büyük anlatıları boş bir kalıp olarak kurgulamak yerine Kıbrıs özeline biraz daha yakından bakmamız gerekmektedir. Çünkü Kıbrıs’ta neoliberal ideoloji ve kapitalist anlayışın oluşturduğu en büyük tehdit Kıbrıslı Türklerin özne olma hakkına yöneliktir.

Kıbrıs’ta sol için esaslı mücadele alanlarını da düşündüğümüzde akla üç ana başlık gelir. Bunlar:
1) Kıbrıs sorununun federasyon temelinde çözülmesi
2) Özelleştirme dayatmalarına karşı kamusal varlıkların korunması ve geliştirilmesi,
3) Sosyal ve siyasi tüm azınlıkların daha iyi temsil edilmesi ve sivil anlayışın yaygınlaşmasına yönelik demokratikleşme biçiminde özetlenebilir.

Bu üç ana konu en genel anlamda Kıbrıslı Türklerin özne olma mücadelesidir. Ancak özne olma talebi ne yenidir, ne de sola ait bir mücadeledir. On yıllardır Kıbrıslı Türklerin bu mücadeleyi çeşitli koşullarda sürdürdüğünü akılda tutmakta yarar vardır. Bu noktada tarihselliğini dışlamadan özne olabilme mücadelesinin tamamlanması ve neredeyse yüz yıldır devam eden karmaşanın sonuçlanması esas olması gereken uzun erimli bir mücadele gereklidir.

Özne olabilme mücadelesinin tarihselliği, konunun Kıbrıslı Türkler için ne kadar yüksek öneme ait olduğunu göstermesinden dolayı değinilmeye değer. Kıbrıslı Türkler için farklı dönemlerde farklı siyasi görüşlere ait olan insanlar özne olabilme kaygısını ön plana taşımıştır. Mesela, D. A. Alkan imzasıyla, Derviş Ali Kavazoğlu tarafından yazılan ve 1944 yılında Halkın Sesi’nde yayınlanan PEO’ya yönelik eleştirel makalesinde, solda olanların özne olabilme meselesini şu sözlerle dile getiriyordu:

Birliğinizde yüzlerce Türk ve birçok Ermeniler aza bulundukları halde, bazı genel toplantılarınızda “Kardeşler! Yunan olmamız dolayış ile mücadeleye devam ederek teşkilatlanmalıyız ki hani sonunda milletimizi yükseltebilelim!” diye haykırıyordunuz. Madem ki ırk ve din farkı gözetmiyorsunuz, hükümetçe tanınmış olan kaza heyeti arasında neden tek bir Türk bulunmuyor?” (i)

Ancak benzeri bir biçimde, Halit Ali Rıza gibi milliyetçi Kıbrıslı Türk elitlerinin de 1950’li yıllarda Kıbrıs’a sunulan anayasa önerilerine yönelik tepkisi benzer bir özne olma kaygısını içinde barındıracak niteliktedir.

Sağ ile solun özne olabilme sorunu tespiti ortaktır. Ancak çözüm önerileri birbirini dışlamaktadır. Bir taraftan anti-komünist Türk milliyetçiliği ile diğer taraftan sosyalistlerin kurguladığı Kıbrıs yurtseverliği ekseninde süregiden özne olabilme meselesi aynı şekilde devam etmektedir. Oluşan bu farklılaşmanın bugünkü hali ise KKTC’nin meşruluğunun sağlanması ile KKTC’nin reddedilerek federal bir Kıbrıs’ın kurulması karşıtlığında yaşanır.

Bu, özne olmanın Türkiye’ye eklemlenerek gerçekleşeceğine inanlar ile özne olma hakkının Kıbrıslılar arasında paylaşılması gerektiğine yönelik taraf olanların mücadelesidir. Ancak mücadelenin Kıbrıslıların arasında paylaşılmasının mümkün olup olmamasına yönelik kaygılar artmaktadır. Ekonomik olarak anlamlandırılmış – kimi zaman da anlamlandırılamamış – paket ve projeler karşısında özne olma mücadelesinin eldeki araçların çoğunun işlevselliklerini yitirdiğine dönük inanç güçlü bir zemine sahiptir.

Federal bir Kıbrıs’a ulaşarak, Kıbrıslı Türklerin politik eşitliğinin garanti altına alıp özgürleştirilmesi esaslı bir mesele olmasına rağmen bu mücadelenin uygulama alanının seçilmiş ve atanmış elitlerin gerçekleştirdiği bir zeminde sürdürülmesinden ötürü etki gücünü kaybetmektedir.

Bu noktada sol adına Federal bir Kıbrıs kurulmadan özne olma mücadelesinin sağlama alınmasının imkânsız olduğu akılda tutulmalı, solun bu teşhisi hesaba katarak çok yönlü söylem ve eylem pratiklerini hayata geçirmesi gerekmektedir.  Zaman kaybetmeden çözüm yolları üreterek federalist bir mücadelenin gündelik ve uzun erimli hareket alanının belirlenmesi gerekmektedir.

Federalist bir anlayışla hareket etmek, liderlerin masada ne yaptığından bağımsızdır. Çözüm ister Aralıkta, ister Martta olsun, isterse de buzdolabında beklesin, federalist anlayışın güçlendirilerek yayılması solun özne olabilme derdinin devasıdır. Bu nedenle, özne olabilme mücadelesinin oluşturucu unsurlarından biri olan federalist mücadeleyi dışlamamak solun gelecek stratejilerinin oluşturucu meselelerinden biri olmalıdır.

 

——————————

(i) Niyazi Kızılyürek (2016), Bir Hınç ve Şiddet Tarihi: Kıbrıs’ta Statü Kavgası ve Etnik Çatışma, İstanbul Bilgi Yayınları, s.55. (Kaynağın kullanıldığı eser henüz yayınlanmamıştır, alıntı yapılırken söz konusu eserin yazarından izin alınmıştır.)

Güneyden Alışveriş yapan Kıbrıslı Türkler ve Kuzeyden Alışveriş Yapmayan Kıbrıslı Rumlar Efsanesi Üzerine!

Sabah dikkatimi bir haber çekti. Haber, Kıbrıslı Türklerin, Güney Kıbrıs’ta yaptıkları kredi kartı harcamalarını ve Kıbrıslı Rumlar’ın kuzey Kıbrıs’ta yaptığı kredi kartı harcamalarını ortaya koyuyor. Bu rakamların veriliş biçimi belli başlı varsayımları güçlendirdiği için dikkatli bir biçimde bakmak önemlidir.

Mesela kredi kartı kullanım alışkanlığı gibi bilgilere sahip değiliz. Her ülkede kredi kartı kullanım yaygınlığı değiştiğinden ötürü, kredi kartı harcamaları ile nakit ödemeler arasındaki dengeyi iki tarafında aynı kredi kartı kullanım sıklığına sahip olduğu var sayılarak yapılıyor. Oysa, bu temelde çok farklı sonuçların çıkmasına neden olabilir.

Bir diğer nokta ise, verilen rakamların geçiş yapan kişi sayısına orantılı olmadığı. O yüzden Kıbrıslı Rumlar 6 Milyon, Kıbrıslı Türkler 14 milyon harcadı diye bir iddia ortaya koyarken geçen insanların sayısal oranına bakıp, geçiş sayısı ile harcama tutarını uyumlaştırmak daha önemlidir. Hatta daha güçlü istatistiklere ulaşmak için geçen insanların sayısı ile geçiş miktarı arasındaki oran da önemlidir. Örneğin ara bölgede çalışan biri olarak, sabah, öğlen ve akşamüstü KKTC’den giriş-çıkış yapıyorum. Bu benim geçiş sayımı anormal bir biçimde arttırmasına rağmen, aslında gerçek bir anlam ifade etmemektedir.

Tüm bu eksikliklere rağmen rakamlara dönecek olursam Ocak – Temmuz Arasında harcama miktarları 6.04 Milyon Euro harcayan Kıbrıslı Rumlar’a karşılık, aynı dönemde Kıbrıslı Türkler tarafından 14 Milyon Euro harcandığı görülmektedir.

Aynı dönemde Turizm istatistiklerine baktığımızda 853.358 Kuzey Kıbrıs’tan çıkış yapan KKTC vatandaşı olduğu görülmektedir. Kuzey Kıbrıs’a giriş yapan Kıbrıslı Rumların sayısı ise 492852 olarak verilmektedir.

Bu rakamlara baktığımızda Kıbrıslı Türkler güneyde yılda ortalama 16.4 euro harcarken (52.48TL), Kıbrıslı Rumlar’ın 12.3 Euro (40.59 TL) harcadığını görüyoruz.

Burada tartışılması gereken birkaç nokta vardır ve bunlar çoğaltılabilir:

  • Kıbrıslı Rumlar geçip para harcamaz ama Kıbrıslı Türkler çok para harcar söylemi yanlıştır. Neredeyse denk miktarlarda para harcandığı ortadadır. Esas olan Kıbrıslı Rumların geçişlerini arttırılmasına yönelik uygulamaların çoğaltılması ile ilgilidir
  • Kıbrıslı Rumların geçişlerinin arttırılması mümkündür. Çünkü bir önceki seneye göre Ocak-Haziran döneminde hali hazırda %14.1 oranında artış kaydedilmiştir.
  • Para harcamak için uygun olanaklar var mı ? sorusu araştırılmalıdır. Kıbrıslı Rumlar’ın hali hazırda neredeyse denk miktarda harcama yaptığı ortadadır ama bunu yapamıyor olmasının sebebi “milli” bir refleks mi yoksa Kıbrıslı Türk tarafının sunduğu mal ve hizmetler ve bunların orjinalliği ve kalitesi ile ilgili olup olmadığı araştırılmalıdır.

Sonuç olarak tek başına rakamların yanıltıcı olması provokasyona açıktır. Detaylandırıldığında durumun aslında tahmin ettiğimiz gibi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Geçiş noktalarının çoğaltılması, temas alanlarının arttırılması daha da olumlu etki yapacağı kesindir. O yüzden özellikle Kıbrıs Türk tarafının hem özel sektörde çalışma yapması hem de siyasi olarak geçişlerdeki sayıyı arttıracak adımlar atması gereklidir. Bunların a) güven yaratıcı önlemler ile ilgili uygulamaların çoğaltılması b) Kıbrıslı Rumlara dönük bilgilendirici işaret ve levhaların yapılması c) fiyatların TL ve Euro olarak kullanılmasıyla kur farkı riskinin azaltılması gereklidir. Ayrıca, KKTC dışişlerinin fanatik uslübunu değiştirerek daha barışçıl bir pozisyon belirlemesi ekonomik getiriler de yaratabilir. Aynı zamanda KKTC içişleri bakanlığının da, Kıbrıslı Rum ziyaretçilerin hali hazırda Kara kapılarını kullanan kesim olduğu için geçişleri arttıracak önlemler (kara kapılarının çoğaltılması) almasının yanında turizm bakanlığının da bu kapılara dönük çevre ve bilgilendirici tarafsız çalışmaları yapması olumlu etkiler yaratacaktır.

 

Mertkan Hamit

Selahaddin Eyyübi’yi Yeniden Konuşmak

Selahaddin Eyyübi’yi Yeniden Konuşmak

Thorvald Steen ve Andreas Delsett Mülakatı

 

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Lefkoşa’da ara bölgede yer alan Tarihsel Diyalog ve Araştırma Derneği (AHDR) tarafından geçtiğimiz hafta Saladin Days / Selahaddin Eyyübi Günleri isminde 3 günlük bir etkinlik düzenlendi. Selahaddin Eyyübi, 1169–1193 yılları arasında yaşadığı ve kökeninin bir Kürt kabilesinden geldiğine inanılır. Soylu bir kökeni olmamasına rağmen, zekası sayesinde ve biraz da şansının yaver gitmesiyle Eyyübi Devleti kurar. Ancak tarihe Kudüs fatihi olarak geçer.

Orta çağ tarihinin en önemli olaylarından biri 2. Haçlı Seferlerinden sonra Kudüs’ün Haçlıların eline geçmesidir. Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler için kutsal bir kent olan Kudüs’ün Haçlıların kontrolünde olduğu sürece, inançsız olarak nitelendilirilen Müslüman ve Yahudiler kente giremedi ve çeşitli mezalimlerle karşılaştı. Eyyübi’nin döneminde Hıttin Savaşı yapılır. Selahaddin Eyyübi, Guy de Lusignan’ı yenerek kentin kontrolünü ele geçirir. Ancak kentin kontrolünü ele geçirirken, bir iyi niyet hareketi yaparak kente tüm dinlerin erişebileceği bir nitelik kazandırır. Kudüs’ü geri almak için 3. Haçlı Seferi gerçekleştirilir ama başarılı olmaz. Selahaddin, Haçlılara karşı zafer kazanır. Batı’da ve Doğu’da Selahaddin’e dair mitlerde bir hayranlık vardır. Dante’nin İlahi Komedya: Cehennem eserinde Salahaddin’in cennete gidecek tek Müslüman olduğu söylenir.13063101_1036859056351457_4725568733746280736_o

Neredeyse bin yıl önce gerçekleşen şiddet, savaş ve diğer olayların etkileri bugün Avrupa siyasetini etkileyecek kadar güçlüdür. Bu yüzden Selahaddin Eyyübi Günleri, Avrupa ile Orta Doğu arasındaki Orta Çağ’dan kalan zıtlaşmayı sağlıklı bir biçimde tartışmaya olanak sağlayan bir etkinlik olarak bilinmektedir. Oslo’da bulunan House of Literature / Edebiyat Evi tarafından düzenlenen bu etkinlik, ilk kez Kıbrıs’ta gerçekleştirildi. Selahaddin Eyyübi’nin penceresinden hareketle düşünceleri üzerine çeşitli tartışmaların yer aldığı etkinlikte, Haçlı Seferleri batıcı bir bakış açısının ötesinde tartışıldı. Ayrıca çok daha geniş anlamda Selahaddin Eyyubi’nin düşüncelerinin bugüne dair yansımaları ele alındı. Tarihsel Diyalog ve Araştırma Derneği’nin davetlisi olarak gelen, Oslo’daki Edebiyat Evi’nin yöneticisi Andreas Delsett ve Tozkoparan, Kar Kristalleri, İstanbul Hikayeleri gibi romanların yazarı olan Thorveld Steen ile buradan hareketle tarih ve siyaset ekseninde bir sohbet gerçekleştirdik.

Mertkan: Klasik bir başlangıç yapalım. Selahaddin Eyyübi üzerine çalışma fikri nasıl aklınıza geldi?
Andreas:
2015 yılında Diyarbakır’daydım ve birkaç Kürt ile karşılaştım. Kürt tarihinde Selahaddin’in rolünü araştırıyorlardı. Selahaddin Günleri ile çalıştığımı söylediğimde, Neden diye sordular ve onun bir vatan haini olduğunu söylediler. Diyarbakır’da Selahaddin üzerine birçok şey görebilirsiniz. Bir kısmı için büyük bir kurtarıcı, milli bir sembol iken, bir kısım Kürt için evrensel olaylara odaklanıp kendi sorunu olan Kürtlerin kurtuluşu meselesine eğilmediğinden şikayet eder.
Selahaddin’e dair birçok mit vardır. Bu sadece yaşadığı coğrafya ile sınırlı değil. Dünya’nın çeşitli yerlerinde de Selahaddin Eyyübi üzerine farklı mitolojik anlatılar mevcuttur. Bu farklı anlatıların birbirine alakasız coğrafyalarda şekillenmesi, tarihin, bugünkü fikirlerin oluşumuna ve politikaya olan etkisine dair iyi bir örnek oluşturmaktadır. Selahaddin aslında bu tartışmaların başlaması için bir başlangıç noktası oluşturur.
Thorvald: Az önce konuştuğum Kıbrıslı Rum gazeteci tipik bir Avrupa vatandaşıydı. Selahaddin’i okulda hiç duymamıştı. Hayatı boyunca asla adını duymadığını söyledi. O dönemin Avrupası ve Doğusunun tarihini tartıştığımızda kafasındaki varsayımlar ile gerçekte olanlar arasındaki ayrımın büyüklüğünü fark ettiğinde şok geçirdi.
Andreas: Tabii ki Selahaddin’i tek başına güzellemiyoruz.  Onun da iyi ve kötü yaptığı şeyler vardı. Ancak bu tarihi nasıl yargıladığımızı da gösterir. Bu açıdan geçmişte neler olduğunu, hangi kriterlere göre değerlendirdiğimiz yüksek önem taşır. Bu biraz da oluşturulmuş ahlak standartları ile ilgilidir.
Bizim Selahaddin ile ilgili esas olarak anlatmak istediğimiz hem kendi tarihinde hem de dünya tarihinde çok kısa bir dönemdir. Daha doğrusu Kudüs’ü ele geçirdiğinde13123328_1036858996351463_7757198270050945092_o yaptığı tercihle ve o zaman bunu yapabilmiş olması ile ilgilidir. Şiddet ya da öç almak gibi bir şey yapmamış, şiddeti meşrulaştırmak için dini bahaneler yaratmamıştı. Kendi zamanını geçtim, bugün bile bunu yapmış olması takdire değerdir. Öç almayı engellemişti. Bu yapılan o dönem içinde küçük bir parantez olabilir, ancak bugün bile olağandışı bir davranış olduğunu değiştirmez. Obama, Erdoğan ya da başka bir dünya liderinin ondan beklenenin dışında bir hareket sergilediğini düşünün. Bu tarihi bir şey olurdu.

Mertkan: Selahaddin’i olağan dışı bir lider olarak ele alıp onu olduğunun dışında, egzotik ve hesapsız kararlar veren bir kişi olarak ele alma riskinin olduğunu düşünüyor musunuz?
Thorvald:
Hayır. Dediğiniz bir tür oryantalist bakış açısı ile konuya yaklaşılıp yaklaşılmadığıdır. Burada aslında Selahaddin’in zamanının ötesinde bir davranış sergilediğini göstererek hakkını veriyoruz. Başka bir deyişle, hakkında çok az şey bildiğimiz bir dönemde bir kişi olağan dışı bir adım atıyor. Ancak yapılan son derece evrensel bir anlam taşıyor. Taraflar arasında uzlaşma oluşması için çalışıyor. Bugün, mevcut modern koşullarımızda ya da modern tarihte buna benzer bir örneği vermek pek de mümkün değil.
Andreas: Ayrıca, Selahaddin günleri tek başına, Selahaddin Eyyübi’nin hayatını tartışmayı hedeflemez. Geçmiş ve bugün arasındaki tarihsel ilişkiye odaklanarak bu anlayış ekseninde fikir üretmeyi hedefler.
Thorvald: Benim için Selahaddin Eyyubi son derece provokatif bir karakterdir. Bir anlamda beni rahatsız eder. Çünkü, eğer insanlar bana zalimce birşeyler yaparsa, buna nasıl tepki veririm sorusunu bilmiyorum ve bana bu soruyu tekrar tekrar sormama neden oluyor. Dönemin o koşullarında Haçlılar, barbarca Kudüs’ü ve bölgeyi talan etmişti. Onlara karşı zafer kazandığında Selahaddin alçakgönüllü bir biçimde davranmıştı. Mesela, Haçlılar o dönem Mekke’yi ziyaret eden hacılara karşı kıyım gerçekleştirmişti. Ancak Kudüs’ü ele geçirdiğinde, Haçlılardan buna dair de öç almamıştı. İşte bu beni provoke eden bir şeydir. Bugün ne olurdu sorusunu sormama neden oluyor. Mesela, benim ailem 2. Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı savaştı. Nazilere karşı mücadele tarihinde, mahkeme kararlarını inceliyorum. Norveç’te yüz bin kişi 2. Dünya Savaşı sonrasında mahkemelerde yargılandı. Bunların içinden 25 kişi vurularak öldürüldü. Öldürülenlerden ikisi bakandı. Benim için provoke eden şey ise işte bu noktadadır. Bugüne kadar 25 kişinin öldürülmesi ile ilgili eleştirel bir düşüncem olmadı. Nazileri savunmak amaçlı değil, sadece şiddet ve karşı şiddet boyutunda, şiddetin meşrulaştırılma sebeplerine dair bir soru işaretimiz hiç olmadı. Selahaddin’in örneği işte bunu ikinci kez düşünmem için çok değerli bir örnektir.

Mertkan: Selahaddin neredeyse bin yıl önce yaşamış bir kişi. Benim için can alıcı nokta ise bugün ile ilgili. Avrupa’ya baktığımızda mülteci krizine karşı tepkiler görüyoruz. Orta Doğu’da bir savaş var. DEAS denen bir oluşum var, Kıbrıs’ta bitmeyen bir sorun var. Türkiye’de yaşanan dramatik olayları mülakattan önce konuşmuştuk. Özetle, bugün Selahaddin gibi bir liderlikten söz edebilir miyiz ya da bugün Selahaddin gibi davranmak nasıl olurdu?
Andreas:
Bunlar bugünün dünyasının en zor soruları. Sanırım sanatçı ve yazarlarla oturup biraz da verili koşulların dışında ve anlayışların dışına çıkıp konuşmak gerek. Kamuyu dahil etmek gerek. Herkesin uzlaşacağı çözümler için açılmak gerek. Ancak böyle bir davranış, yani kendi bildiğini söyleyen bir üst liderlik değil, katılımcı bir davranış içine girildiği takdirde bu sorunların çözülebilme ihtimalinin olduğuna inanıyorum.
Thorvald: Doğru davranış alçakgönüllülükten geçmektedir. Selahaddin Eyyübi, Kudüs’e girdiğinde herkesin umut ettiği yönde ve o döneme uygun şekilde davranması bekleniyordu. Ancak o bu yolu takip etmemeyi seçti.  Beklenen davranışı gerçekleştirmemek sanırım Kıbrıs ya da başka bir yerdeki sorunu çözmek için yapılması gerekendir. Alçakgönüllü olmaktan bahsediyorum. Ötekini anlamaktan bahsediyorum. Selahaddin neden böyle davranmıştı? Çünkü o ondan beklenildiği gibi davrandığında Hristiyanların nasıl düşüneceğini öngörebilmişti. Çünkü onları tanıyordu. Yahudileri tanıyordu. Ötekini iyi bilmiş olması, onun alçakgönüllü davranmasını sağlamıştı. Ben alçakgönüllü olmanın ne demek olduğunu biraz da Selahaddin Eyyübi üzerine çalıştığımda öğrendim. Sanırım, hala ihtiyacımız olan şey alçakgönüllü olmak.
Bir anımı paylaşmak isterim. 1995 yılında İstanbul’daydım. O zamanın Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir görüşme gerçekleştirdik. O zaman, Uluslararası Yazarlar Birliği, PEN ile İfade özgürlüğü ile ilgili bir mesele ile ilgili çalışıyorduk. Hapiste yatan akademisyen, İsmail Beşikçi ile görüşmek istiyorduk. Bunu mümkün kılmak için lobi çalışması yapıyorduk. Erdoğan ile görüştüğümüzde, Erdoğan kentte yaşayan tüm inananların lideri olmak istediğini söyleyip Selahaddin ile kendini kıyaslamış, kendini ona benzetmişti. Şimdi tabii öyle biri yok. İlginç olan, bundan birkaç hafta önce HDP lideri Selahaddin Demirtaş Oslo’da konuğumuzdu. Bu sefer de onu dinleyip, görüşlerini ve anlayışını ortaya koyduğumuzda o da Selahaddin ile kendi görüşlerini benzeştirmişti. Aslında, Türkiye coğrafyasında ihtiyaç olan anlayışın ne olduğu ortada gibi görünüyor. Önemli olan o görüşü sindirip, ondan sonra da o anlayışa sadık kalmak. En azından Erdoğan’ın sadık kalmadığını söyleyebiliriz.

Mertkan: Tozkoparan isimli kitabın birçok kişi tarafından okundu ve 22 kez basıldı. Selahaddin ve bugünün bir insanının hayatından kesitleri bir arada ortaya koydunuz ve birbiri ile alakasız gibi görünen iki konu arasında ilişki kurdunuz. Selahaddin’i gündelik hayata uyarlamak güçlü bir etki yarattı. Bu kurguyu oluştururkenki deneyimi paylaşabilir misiniz?
Thorvald:
Bu kitabın çok satanlar listesine girdiğinde çok şaşırmıştım. Selahaddin’den ne öğrenebilirim sorusunun cevabını bir romanda vermek istedim. Tarihsel bir kişiliği, çalışırken kendi hayatımıza da dersler çıkarabiliriz diye düşünüyorum. Romanda adı geçen kahraman, Eric, sıradan bir batılı entellektüeldi. Ancak onu içselleştirebilmişti. Belki de tarihin en ilginç tarafı da bu. Mesele sadece siyaset değildir. Gündelik hayatı da etkilediğini göstermek istedim. Çünkü dost ya da düşman ülkeye karşı beslediğiniz hisler, insanlara karşı da beslediğiniz hislerdir. 2006 yılında Türkiye’de imza gününe davet edilmiştim. Tozkoparan o zaman yeni çıkmıştı. Tam üç gün imza gününe katılan insanlar oldu. Böyle birşeyin olacağını hayal edemezdim. Ancak ilginç olan nokta, imza gününe katılan her kişinin aynı soruyu, senin sorduğun soruyu sormasıydı. Ancak daha da ilginç olan, Türkiye’den gelen tepkiler ile Batı’dan gelen tepkilerin tamamen farklı olmasıydı. Kitabı okuyan kitlenin ortak bilgi dağarcığı onları farklı sorular sormaya yöneltmişti. Açık olan, Batılı olanların konuya dair hiç bilgisi yoktu. Bu yüzden de sorular daha çok Selahaddin’i tanımak üzerineydi. Bir taraf değerlere odaklanırken, diğer taraf kişiye odaklanmıştı. Benim için bu ilginç bir deneyimdi.

Güvenmek…

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

“Nasıl güvenebilirim ki?” diye soruyordu… Üç kelimelik soru, benim kafamda yüzlerce soru işaretinin doğmasına neden olmuştu. Kimi soruların sahici niteliği, ezber cevapların yetersizliğini gösterir. Güvenmek, sahici anlamda varoluşsal bir kaygı haline geldiğinde gerçekten bir reçete üretmek mümkün olabilir mi?

Esasta, güven, en az iki insan arasında olan bağ ile ilgili meseledir. Anca bunu, iki insan arasındaki duygusal bir ilişkiye, çoklu ticari bir ilişkiye, bir memleketin içindeki çeşitli sosyal katmanlara veya ülkeler arasındaki ilişkilere kadar genişletmek mümkündür. Hepsinde özne insan olduğuna göre “güven” olgusunu ya da güvensizliğin etkilerini konuşurken sadece psikolojik bir mesele olarak göremeyiz. Güvenmek, aynı zamanda sosyolojik bir meseledir. Bu açıdan düşündüğümüzde, tarafların birbirlerine olan güvenin bozulmasına neden olan sebepler kadar, o koşulları sürdüren sosyolojik çerçeveyi de anlamak önemlidir. Olayları, yani güvensizliğin tarihini konuşmak kadar, güvensizliğin devamlılığını sağlayan koşulları tahlil etmek gerekir. Aksi halde üretilecek “çareler”, sahici bir güven problemini çözmekte yetersiz olur.

Gaile sayfalarında, genelde Kıbrıs konusunu ele alırken güven ortamının oluşması için sağlanacak adımlara atıf çok kez yaptığım oldu. Atıf yaptıklarım genellikle Kıbrıs Sorunu literatürüne, “Güven Yaratıcı Önlemler” diye bilinen geçiş noktalarının açılması, Maraş’ın iadesi, elektrik hatlarının birleştirilmesi, ibadet mekanlarının restore edilmesi vb… gibi uygulamalardı. Ancak, ortak akıl olarak varsaydığımız bu uygulamalarda altını çizmek gereken bir nokta vardır: “güven” duyması özlenen taraflar, konuya yaklaşım biçimi “güven yaratmaktan uzaktır”.

Aynı kelimeler söylenirken farklı meseleler anlaşılmaktadır ve güven yaratma “genelleştirerek” teknik bir meseleymişçesine bir vurgu yapılmaktadır. Yaratılacak güvenin insanlar arasında gerçekleşeceğini yeniden düşündüğümüzde, güven eksikliğinden kaynaklanan ruh halinin sahiciliğini hesaba katmak da gerekir. Altını çizmekte fayda var, güven yaratacak herhangi bir kararın uygulanması verili koşulları yapı bozumuna uğratacak niteliktedir. Bu noktada, taraflar arasındaki güvensizliğin sosyolojisini de hesaba katmak gerekir.

İnsan odaklı düşünmeyi başaramayan bir anlayış, güven meselesini teknik bir hale sokar. Sırf teknik bir mesele olarak görüldüğü için güven yaratıcı önlemler gerçekleştirilemez. Mesela Kıbrıs konusu ile ilgili “çeşitli kaynaklara göre” güven yaratıcı önlemler liderliklerin “duymak istemedikleri” konular haline gelmiştir. Güven yaratmanın sosyolojik gereksinimlerini anlayamayarak teknikleştirmek isteyenler bunu gerçek bir çözümü oyalayan adımlar olarak görmesi şaşırtıcı değildir.

Kavramsal olarak güvenin oluşmasına dair büyük bir yanılsama söz konusudur. Güven yaratma eyleminin öznesi robotlar değil, insanlardır. İkili bir ilişkide “aldatıldığını” veya “haksızlığa uğradığını” düşünen bir kişinin ruh halinin dönüşüme uğrayarak yeniden güvenmesi “teknikler” ile açıklanmaz. Güvensizlikten kaynaklanan siyasi sorunların çözümlenmesinde de hala bu saptama geçerlidir.

Bu tarz bir durumda, güvenin yeniden oluşması için esas olan güvenmesi arzulanan kişinin “güvenmeye” karar vermesinden bahsetmek gerekir. Karar verilerek yeni koşulların yaratıldığı her alan politik bir eylemdir. Cesaret ve öncülük gerektirir. Bu noktada “teknikler” ile güven yaratmak mümkün değildir. Bunu niyet etmek gerekmektedir.

İki kişinin ilişkisi dahi güven oluşturmak politik bir eylemlilikken, bunun gerçekleşmesi için ahlaki kaygının da içselleştirilmiş olması gerekir. Güvenmeye karar vermek politik bir eylemdir. Bu eylemi gerçekleştirmek yeni koşullar yaratmayı kabul etmiş olmak demektir. Bu da hukuk kurucu bir süreçtir. Çünkü yeni bir sözleşme yaratılarak, güvensizlik yerini güvene bırakmaktadır. Meseleyi bu şekilde ele alabildiğimiz takdirde güven yaratmaktan bahsedebiliriz.

Liderlikler arasındaki ilişkinin de ikili bir ilişkiden farkı yoktur. Bahsi geçen ilişkileri de kurguladığımızda aslında “güven yaratıcı önlemlerin” sonuç alıcı olamamasının nedeni, konunun teknik detaylarında saklı değildir. Mesele daha önce belirttiğim gibi konunun teknik olmaması ile ilgilidir. Konunun politik olduğu ve buna uygun ahlaki bir anlayış dahilinde hareket edilmesi durumunda güven yaratılacaktır. Çünkü, esas olan “affedilemeyenin affedilmesidir”. Bunun için de teknik değil irade gerekir. Affedilmeyen, kimi zaman “yalan söyleyen eş”, “fesat bir ortak”, ya da “düşman” olarak algılanan bir toplum olabilir.

İnsanların işledikleri hata ne olursa olsun, sonuçta “affedilmeyecek davranışı affetmek” cüretine sahip olanlar güveni tesis edebilecek koşulları yaratır. Bu noktada güven yaratmak için esas olan değerli hediyeler, detaylandırılmış bir sözleşme ya da uluslararası hukuk uzmanlığı değildir. Siyasi tavır takınıp affedilmeyeni affetmek, güven yaratmaktır. Bu noktada, ister bireysel ister toplumsal olsun, yeniden güvenmek için gerekli olan var olanın ötesinde ve bunu aşmış bir siyasi ahlakı gerektirir. Ancak bunun ötesinde düşünebilirsek yeniden güvenmek mümkün olabilir. O yüzden nasıl güvenebilirim sorusunun cevabı karşı tarafta aramak bir anlamda da bir kaçıştır.

Güvenmek esasta tek taraflı bir tercih, politik bir tavırdır.