Derinya’da Evinin Efendisi Olma Hali…

Derinya Plajı’nın sadece KKTC ve TC vatandaşlarına açılacağına dair fikirler ortaya konulduğu günden beri bunun ırkçı ve ayrımcı bir davranış olduğunu söylüyoruz. Geçtiğimiz günlerde Cenk Mutluyakalı Derinyaya gidelim mi diye sorduğunda hemen üzerine atladım.

En sonunda Derinya’nın kıyısına uğramadan konuya dair fikir beyan etmek yerine biri meseleyi haritadaki bir nokta, bir tabela ismi olarak değil de insani bir konu olarak ele almayı düşünmüştü. Derinya ve Derinyalılarla konuşup kapının, plaj hareketinin ne anlama geldiğini konuşabilmek, yani konuyu ezber yerine insani bir konu olarak ele almak son derece etkili olacaktı.

Daha önce çalıştığım Renewal isimli projeden dolayı (evet sığ beyinli akıl emperyalizmin bir oyunu olarak algıladığı projelerden bahsediyorum!) Derinya ile haşır neşir olmuştum. “Emperyalist” oyun olan projenin bir ortağı da Komünist AKEL’in yönettiği Derinya Belediyesiydi. Zaten kırmızı köylerden biri olarak bilinen Derinya’da “komünist propagandanın bir parçası olarak dış kaynaklı bir proje yürüttük, hedefimiz de en kısa zamanda devrim yapmaktı” diyecek değilim. Projenin amacı Mağusa bölgesinin geneline sosyal ve ekonomik gelişim için destek sağlamaktı.

Ancak bundan bağımsız olarak deneyimim, Derinya’da geçiş noktasının yerini, insanların algılarını, beklentilerini öğrenme şansına eriştim. Öyle ki, Derinyalıların kendini Mağusa kentine yakın hissettiğini ancak o zaman anlayabildim.

Tellerin taşıdığı anlam diğer işaretlerden çok daha güçlüdür. Tel, mekan ve siyasete çok daha güçlü anlamlar yüklerken, yarısı esir kent Mağusa’da kuzeyden güneye bakmanın ruh halinin yarattığı duygu ile güneyden kuzeye doğru bakmanın yarattığı duygu farklıdır. O yüzden alışılmışın dışında olduğundan Derinya’dan Mağusaya bakmak iki farklı hüzün duygusunun çatıştığı karmaşık bir histir.

Derinya’da bu duyguyu her gün yaşamak zorunda kalan insanların barış ve bir arada yaşama arzusu ise tek başına motive edici bir unsurdur. Belki de sırf bu yüzden her federalist Derinyayı ziyaret edip, kahvehanedeki insanlarla bir kez sohbet etmelidir. Başta Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiadis, onların ekipleri ve BM’nin bürokratları uğramalıdır kahveye, neden federasyon istediğimizi bir mühendislik projesinden çıkarıp da insani bir olgu olduğunu yeniden hatırlamak için bunu yapmalıdır.

Cenk’in muhtemelen ilk Derinya ziyaretiydi. Andros ile ilk kez tanıştılar. Aynı yaşlarda iki insanın, tanıştıktan kısa bir süre sonra memlekete dair kaygılarda ortaklaşmalarını gözlemlemekti benim işim, bir de gerektiğinde iletişimi kolaylaştırmak. Cenk zaten konuşmaların içeriğini yazdı, sanırım yazmadığı noktalar ise kendi şaşkınlığıydı.

Mesela, bir noktaya kadar geldikten sonra karşımıza dikenli tel çıktı. Yolu ayıran dikenli teli kaldırıp Andros’la 0 noktasına kadar yürüdük. Benim için de bu bir ilkti. Kamerasıyla Cenk çekinceli olarak fotoğraf çekme şansını sorduğunda, Andros “bir şey olmaz çek” derken kafamda “evinin efendisi olmak” deyişini hatırladım. Cenk’e ne hissettiğini sormadım ancak o da farkına varmıştır. Kuzeyde askeri bölgenin önünde fotoğraf çekmek yasakken, güneyde askeri bölgenin içinde kamera ile dolaşabildiğini.

Özgürlüğün ne demek olduğunu yaşamayan birinin evinin efendisi olduğunu iddia etmesi gariptir. Muhtemelen bir tür cahil cesaretidir. 20 Temmuz’da da Barış ve Özgürlüğün bayramını kutlarken, ne büyük yalan söylediğimizi hepimiz biliyoruz. Ancak, uygulamada “kendi evinin efendisi olma halini” ilk kez gözlemledim. Belediye başkanı, kendi yönetiminde olan alandaki dikenli teli kenara koyarak, 0 noktasına kadar yürürken, biz de da var mı bir babayiğit diye düşündüm. Herhangi bir dikenli teli kenara itip, burası benim alanım diyebilecek bir Belediye Başkanı, milletvekili, bir şey bakanı ya da cumhurbaşkanı….

BM’nin henüz bitirmediği 150 metrelik yolu gösterdi. Bu işi yapsınlar biz hazırız dedi Andros. Biz sustuk. 150 metrelik yolu BM yapsın biz hazır mıyız bilemedik. Plajda ırkçı uygulamanın boynumuzdaki ağırlığına bu sefer, kapının kuzey tarafının vaktinde hazır olup olmayacağı eklendi.

Derinyayı Mağusa’ya bağlayan caddenin adı Mağusa Caddesidir. Mağusa’ya gidecek yol hazır, üstelik sadece asfalt, altyapı ya da bürokrasi anlamında değil. 40 yıl önce her şeyini kaybeden insanların bir arada yaşama arzusu ve mutlu bir gelecek isteği de hazır…

 

 

Barış İçin Şeffaflık

Crans Montana görüşmeleri Kıbrıs’ın geleceğinin tartışıldığı en önemli toplantılardan biriydi. Farklı ağızlardan Crans Montana görüşmelerine dair bilgileri birleştiriyoruz. Kıbrıs Türk liderliğine yakın kaynaklar Anastasiadis’i, Kıbrıs Rum liderliğine yakın kaynaklar Türkiye’nin güvenlik ve garantilerle ilgili tutumunu başarısızlıkta sorumlu tutuyor.

Hiçbir taraf kendinden kaynaklı sorumlulukları dile getirmiyor. Her iki taraf da cömert davrandığını, karşı tarafın “isteksiz” olduğunu söylüyor.

Bu görüşme sonrası TC, “BM Parametrelerinin” değişmesi gerektiğini savunurken. Kıbrıs Rum tarafı BM parametreleri ile çözüme hazır olduğunu söylüyor. Kıbrıs Türk tarafı siyasi partiler ve belediye başkanları ile toplantı düzenliyor. Herkes zeminini oluşturmaya çalışıyor.

Ancak her iki tarafta da demokratik bir açık söz konusu. Çünkü, halkı temsil eden liderlerin ne görüştüğünü halk tam olarak bilemiyor. İçeriğini bilmediğimiz birçok görüşme gerçekleşti. Şimdi bize bu bilmediğimiz konuyla ilgili taraf olmamızı bekliyorlar. Oysa ki, demokrasinin temeli şeffaflık değil mi? Eğer öyleyse demokrasiyi ortak bir değer olarak benimseyen toplumlar olarak demokratik bir açılım getirecek kadar cesaretimiz var mı?

Sanırım böyle bir adım, ülkenin geleceğinin belirlenmesi ve böylelikle toplumların siyasi özne olarak kararlarını verebilmesi için son derece önemlidir. Karşılıklı dezenformasyon üzerinden yürütülen bu sürecin devamlılığı tarafların niyetleri kadar, tarafların temsil ettiği toplumların da niyetiyle ilgilidir.

Suçlama oyunları için değil, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarının geleceklerine karar verebilmeleri için görüşme tutanaklarının erişilebilir olması gerekmektedir.

Madem ki Crans Montana süreci sonlandı, artık zirveye dair dönüştürülebilecek bir şey kalmamıştır. İhtiyacımız “derin bağlantılı” gazetecilerin, güvendiği kaynaklara değil doğrudan bilginin kendisine erişmektir. Bilgiye eriştiğimiz zaman iktidarlar ve herhangi bir iktidara yakın olanların değil, toplumların kendi aklı karar verecektir.

Bu noktada sivil topluma önemli bir görev düşmektedir. Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü zilyon senelik bu süreçte başarısızlığın bir sorumlusu da BM’nin kendisidir. Ellerini yıkayıp yarattıkları belirsizlikten sıyrılabileceklerini düşünmelerine izin vermemek gerekmektedir. Bu yüzden Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların barış içinde bir gelecek kurabilmeleri için “şeffaflık” talep etmeleri gerekmektedir.

Kapalı kapıların ardında değil, şeffaf bir şekilde görüşme tutanakları ele alınmalı, yapılandırılmış gayri-resmi diyalog ortamlarında bu konular detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Liderlerin korkuları ile tıkandıkları noktalardan, toplumların hoşgörü ve kararlılığı ile ilerleyebileceklerini anlamalıdırlar. Karşı tarafın neyi istemediğini öğrenmek, neyi vereceğini bilmek kadar çok güven yaratır. Bu yüzden güven yaratıcı önlemlere dair atılabilecek en önemli adım, görüşme tutanaklarının açıklanmasıdır.

Yeni bir süreç nasıl başlayacak sorusunu soranlar için de bulunmaz fırsat buradadır. Şeffaf bir şekilde neyin olmadığını öğrenip, nasıl olması ile ilgili olarak sivil toplum siyasi irade beyan etmelidir. Ancak bu koşullarda, gündelik iktidar kaygıları olan siyasi partiler ve yeniden seçim düşünen liderler irade gösterebilir.

Kıbrıs’ta tarafların kabul edebileceği bir çözüm yaratmak için yeni bir başlangıç yapabilmek mümkün. Bunun sağlanması için talep etmek önemlidir. Sivil toplum ve basın bu talebin öncüsü olduğu sürece, BM’nin buna kayıtsız kalması mümkün değildir. Edilgen unsurlar olarak yer aldığımız sayısını bilmediğim kez tekrarlanan görüşme süreci yeniden başarısızlıkla sonuçlandı. Başkalarının tepeden inme yöntemlerine karşı, etkin bir şekilde geleceği talep etmek gerekmektedir. Hal böyleyse, kilidin anahtarı şeffaflıktır. Crans Montana’daki görüşme tutanakları halka açıklanmalıdır!

Mertkan Hamit

Yürüyeceğimiz Yolun Minareleri!..

 

İsviçre’nin yeni bir kasabasında yeni bir görüşme süreci başladı. Olumlu, olumsuz, umutlu yada ümitsiz olabiliriz.

Bir kısmımız değişimden korkuyor. Bazıları güvenlik diyor bazıları ekonomi. Çok şey söylüyor ve çok şey farz ediyoruz.

Olacak işler kadar olmayacak işleri düşünüp ona göre planlar kuruyoruz.

Yol boyu askeri bölgelerin olduğu bir hayatı geri de bırakıp, “Askeri Bölge Girilmez” tabelalarının hayatımızı kuşatmadığı bir hayata alışmak kolay olmayacak eğer başarı sağlanırsa…

Tank görmeden büyüyecek çocuklar mesela. Tankların gölgesinde savaşsızlığın koşullarına alıştık ancak insan öldürme araçları olmaksızın barışı ve özgürlüğü kendi ülkemizde belki de ilk kez yaşayacağız. Eğer İsviçre’deki biraderler caseretlerini toplayıp doğru adımları atabilirlerse…

Özgürlüğün bedelinin en yüksek değer olduğunu çok iyi bilir bu adanın insanları. Köyünü, evini adanın bir yarısında bırakıp diğer yarısına göçmüştür binlercesi bu adada… 13 sene önceye kadar öteki yarısına geçemediğimiz ülkemizde, bazılarımız otobüs camından son kez baktığı köyünü 40 yıl sonra harebe olarak bulmuştu, ya da bulamamıştı.

Kim ne derse desin, bu ülkenin kuzeyinde sıkışıp kalan insanlar, özgür olamamanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Çünkü çok kez milliyetçi hezeyanın kurbanı olarak bedel ödemişlerdir.

“Osmanlı artığı” denilerek Helen Milliyetçisi komşusunun süngüsüne kurban olmuştur, “Sizi biz kurtardık” deyen ağababasının aşağılamasına da…

Haysiyet meselesi yapmak bir tarafa dursun, çoğunda kuyruğunu sıkıştırıp oturmuştur köşesine… Ancak bazen öfkelenmiş, meydanları doldurmuştur. Silah kuşanmış köyünü de korumuştur.

Çok kez hayal kırıklığı yaşamıştır. Çok az şey başarmıştır. Gel gelelim, hayat bizi kritik bir evreye getirdi yine.

Ancak, başarısız olursak KKTC’nin kendi yolunda yürüyecekse, hangi yola girdiğimizi  her gün çok daha iyi öğreniyoruz.

Bakın, bugün de TC Büyükelçisi Derya Kanbay, Ticaret Odası başkanı Fikri Toros’a “posta koyuyor”…

Ülkendeki içişlerine bak, seni ilgilendirmez İsviçre’nin değerleri diyor.

Seçilmiş oda başkanını, Kıbrıs türk toplumunda kurulduğu günden beri tarihisel bir öneme sahip bir kurumun başında olan bir kişiye haddini bildiriyor atanmış bir bürokrat.

Sen sokaktaki cipslere bak, özgürlüğe dair konuşulacaksa onun zamanına ben karar veririm diyor, diyebiliyor.

Fikri Toros’un Kıbrıs’ta federasyon konusunda aktif desteğini sorgulamak kimsenin haddine düşmez. Ancak, büyükelçi, yolunu şaşırıyor. Federasyona dair umutlu olmasına kızıp, peşkeşin  hesabını ona soruyor. Konuyla sorumlu olan Denktaş Bey’e sormaya cesareti mi yetmiyor mesela ?

Sahi Kanbay ne yapmak istiyor ?

İfade özgürlüğüne tahammül mü edemiyor ?

Fikri Toros’un Kıbrıs konusunda umutlu olmasından neden bu kadar rahatsız oluyor ?

Yoksa açık seçik bize yürünecek olan yolumuzu mu göstermeye çalışıyor ?

 

 

Sermaye Birikimi ve Sürdürebilir Ekonomi

Kuzey Kıbrıs Merkez Bankası verilerine göre Kuzey Kıbrıs’ta mevduat tutarı 1.9 Milyar TL’dir. Bu rakam nüfusa oranlandığında bu kişi başı 6058TL’ye denk geliyor. Bugünkü kur Euro karşılığı ise tutar, 1565 Euro ediyor.

Güney’deki merkez bankası verilerine göre ise mevduat tutarı 29.4 Milyar Euro. Nüfusa oranladığımızda bu kişi başına mevduat oranının 34 bin 374 Euro olduğunu gösteriyor.shutterstock_131385992

Mevduat şeklindeki sermaye birikimi Kıbrıs’ın kuzeyinde güneyin çok daha altında. Bu kıyaslama sadece görece küçük ama karmaşık bir ekonomiye sahip iki tarafı birbirine kıyaslarken daha dikkatli olmak için bir hatırlatma niyetinde…

Çünkü bu sonucun farklı alanlarda da yansımaları olacak. Ancak bir iki noktayı daha akılda tutmakta yarar var:

1- adanın kuzeyinde meşru bir yapı ortaya çıkmadığı sürece varlıkların piyasaya uygun biçimde değerlenmesi mümkün değildir. Başka bir deyişle, hal böyleyken Kıbrısın kuzeyinde sermaye birikiminin de hızla artması mümkün olmayacaktır.original_continuuity-software-big-data-development-can-be-fun

2- Sermaye birikimi yeterli olmadığında kişilerin ekonomik aktivitelere yatırımcı unsur olarak dahil olması daha güçtür. Çünkü birikimi olmadığı için risk almak istemeyecektir.

Bu bilgilerin ışığında Kıbrıs’ın kuzeyinde ezberden ekonomi konuşanlar
ı yeniden dürtmek gerek.  Malesef Silikon Vadisi modeliyle genç girişimciler olmayacak. Olacak olan en fazla üç beş eleman çalıştırılacak mikro işletmelerden ileriye gitmeyecektir. Esnafa, girişimci deyerek onlara karizmatik bir hava katabilirsiniz yine de ancak bu dünyanın anladığı girişimci niteliğini karşılamamaktadır…

İşin pazarlaması değil de içeriğine dair konuşulacaksa, özellikle de söz söyleyecek olanlar ülke yarısında “iktidar” olma hedefindeyse, biraz daha dikkatli olmak gerek.

Verili koşullarda sürdürebilir bir ekonomi yaratmak için:ist

a) Dış Yatırım ya da b) Devlet Destekli Yatırıma ihtiyaç vardır.

Dış yatırım için uluslararası tanınmazlık hali büyük bir engel oluşturur. Bu koşullarda kuzeye yatırım ancak kara para aklama, yasa dışı işler yapmak ya da Kıbrıs’ın kuzeyinde belli bir siyasi/ekonomik çıkar grubunun devamlılığını sağlamak için yapılır.

Kıbrıs’ta Çözüm vizyonu olmayan “iktidar hedefli” yapılanmalar, bu durumda sürdürebilir ekonomiyi ancak mevcut yolsuz ilişkileri devam ettirerek var olabilirler. O yüzden çözüm vizyonu olmadan, yolsuzlukla savaşmak gerçekçi bir iddia değildir.

İkinci boyut olan devlet destekli yatırımda ise devletin ekonomiye bir biçimde etki cyprusetmesi gerekir. Bu da ideolojik olarak sol bir siyaseti gerekli kılar. Mevcut sermaye birikimi koşulları göze alındığında, sürdürebilir ekonomi için lokomotifin itici gücü devletten gelebilir. Devletin özerk olarak yöneteceği kurumların çeşitlendirmesi ve etkin olarak yönetmesi gerekir. Temelinde, devletin ekonomik anlamda küçültülmesini hedefleyen, neoliberal ekonomik paketler ise sürdürülebilir bir ekonomik zemin yaratmaktan uzaktır. Özellikle de Kıbrıs’ın kuzeyinde…
Bu noktada TC ile yapılan ekonomik paketi yeniden görüşmeyi ve bu ilişkinin yeniden tanımlanmasını ortaya koymayan “iktidar hedefli” siyasi yapılanmalar da başarılı olamayacaktır. Bunu ortaya koymaktan çekinenlerin de mevcut yapıyı devam ettireceği açıktır. Bu açıdan, hem Kıbrıslı Türklerin öz yönetimine vurgu yapanların inandırıcı olabilmesi için ilk önce sürdürebilir ekonomik yapının engelleyici zincirlerinden nasıl kurtulmayı hedeflediklerini ortaya koymaları gerekir.

Bu iki açıdan, iktidar olma hedefine sahip olduğunu söyleyip ekonomik anlamda statüko dışı politika ortaya koyan herhangi bir siyasi yapılanmanın ortalıkta görünmediğini söyleyebiliriz. Biraz da bu yüzden bir çok seçim anketinde OY VERMEYECEĞİNİ söyleyenlerin oranı %20lere ulaşmaktadır.

Nüfusun önemli bir bölümü “statükodan” rahatsızdır, ve boş sözlerin statükoyu değiştirmeyeceğini çok iyi bilmektedirler. Bu yüzden geleneksel yapılara prim vermemektedirler.

Bu “rahatsız” ve “öfkeli” kesimin ikna olacağı siyasi argümanlar ortaya konulmadığı sürece iktidar olanların dönüşüm sözleri de inandırıcılıktan uzaktır.

Soldan Düşünceler: Alternatif Ekonomi (1)

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Bir süre önce, KTÖS tarafından açılan bir pankartta yer alan, “Ne Paranı, Ne Paketini ne de Memurunu istemiyoruz!” söylemi, Kıbrıs’taki egemenlere karşı verilmiş, dikkate değer bir karşı çıkıştır. Sosyolojik koşulları hesaba katarak, sıradan insanların bu söyleme dönük tepkilerine baktığımızda, bu karşı çıkışın sol çevrelerden açıkça destek aldığını söyleyebiliriz. Sağ çevrelerde ise üsluba dair eleştiriler vardır. Sağ, üsluba dönük kaygıları dile getirmesine rağmen gizliden gizliye uygulanan politikaların Kıbrıs Türk toplumunun onurunu zedeleyici niteliğinden dolayı da karşı çıkışa hak verir. Bu söyleme sadece işbirlikçi çevreler açık bir hiddetle karşı çıkar. Bu noktada bir pankartta ortaya konulan talebin yarattığı fırtına bile Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasındaki ilişkilerin ekonomi bağlamında kamplaşmalara yol açacak kadar problemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye, gerek iktidarların ideolojik kaygıları, gerekse dönemsel çıkarlar ekseninde Kıbrıs’a dönük ekonomi politikalarını belirler. İktidarda kim olursa olsun Kıbrıs Türk tarafı ekonomi politikalarında denk bir özne olarak ilişki kurmakta ise zorlanmaktadır. Bu zorlanma, hem yardım alan taraf olmanın dezavantajlı hali, hem de etkin bir ekonomik model oluşturamamanın basiretsizliğinden ötürüdür.

Borç alan tarafın asimetrik koşullarını giderebilecek olan etkin bir ekonomik model önerisi
sunması ile doğrudan ilişkilidir. Bu yüzden geçmiş ve gelecek iktidarların bu konudaki zaafiyeti sarihtir. İlerici alternatif iddiasında olabilmek için ise alternatif ekonomik model üzerine kafa yormak gerekir. Yazının kapsamında ilerici alternatifi sunabilecek tek adres Kıbrıs Türk soludur. Bu yüzden esas amacım bunun üzerinden ilerici bir alternatifin düşünsel ve pratik boyutlarını ortaya koymaktır.

Kıbrıs Türk solu kültürel, politik ve beşeri sermayesi sayesinde varoluşsal krizlere rağmen kendi kendini sürdürmeyi başarabilen önemli bir külliyata sahiptir. Ancak solun ekonomi ile ilişkisine baktığımızda, hem düşünsel, hem de pratik anlamda iyi bir karneye sahip olduğunu söyleyemeyiz. İster iktidarda, ister büyük kitleleri temsil etmekten uzak ücra bir alanda olsun, sol için ekonomik başarılara sahip olması mucize gibi nitelendirilmistektedir. Mucize nitelendirilmesi, bir tarafta evrensel anlamda sistematik bir algısal tahakkümün sonucuyken, diğer tarafta da solun ekonomiyi anti-kapitalist iddiası ile ele alıp, yapıcı bir çözüm modeli üretememe kolaycılığından kaynaklanır. Tıpkı, KTÖS’ün pankartında karşı çıkışının yanında ikna edici bir alternatifi koyamaması gibi bir paradoks yaratır.

Dayatmalara karşı yazının başında aktarılan çıkışa iktidarların ilk tepkisi: “Türkiye’den para gelmezse ne yaparız?” şeklinde olur. Ardından da ekonominin basit bir maliye formülüne indirgendiği “denk bütçe” söylemi kullanılır. Bu noktada ilerici bir alternatif ekonomik anlayışının da zihniyetteki sonu gelir.

Meseleyi çözümlemek için en çok karşılaştığımız bu iki söylem ve yarattığı algı ile başlamakta yarar var. Sol için politik ekonomiden bahsediyorsak, başlangıç noktası makroekonomik anlamda enflasyon, bütçe açığı, gayri safi milli hasıla gibi ölçülebilir ve ülkeleri totalde disiplin altında tutmaya yarayan kavramlardan gitmek olmamalıdır. Sol alternatif ekonomiyi matematik değil, üretim ve dağıtım ilişkilerinin aktörleri üzerinden konumlandırdığı zaman anlamlıdır. Meseleye soldan bakan bir iktisatçı için ülkedeki “Gaysi Safi Milli Hasıla” artış veya azalışının hayata yansıması farklılıklara sahip olduğunu bilir.

Örneğin, büyük bir Kamu İktisadi Teşkilatını, özelleştiren bir ana akım ekonomik davranış, gayri safi milli hasılaya büyük bir katkı yapabilir, ancak devletten özele geçen kurumun çalışanlarının bir kısmının işsiz kalması yeni sahiplerin kurumu rasyonalize etme çalışmalarının başında gelir. Hal böyle olunca, gayri safi milli hasıladaki artış ile insanların daha yüksek yaşam seviyesine ulaşması arasındaki ilişkinin kesinlikle pozitif yönlü olduğunu iddia etmek zorlaşır.

Bir başka makroekonomik gösterge olan, gini katsayısı da ülkedeki gelir uçurumunu
hesaplamaya yarayan yöntemdir ancak hayata dair yorum yapmakta her zaman işe yaramaz. Çünkü bu yöntem de modern aklın bir ürünü olarak bir bütün üzerinden yorum yapmaya amaçlar. Bütünün ölçülmesi pek de mümkün olmayan alternatifi olan bireylerin hayat kalitesi gibi noktalara dair net bir yargı ortaya koyamaz. Çokça duyduğumuz diğer makroekonomik terimlerde (Ör: enflasyon, faiz oranı, bütçe açığı vb…) mali davranışları disiplin etmek dışında pek bir işe yaramaz. Foucault’nun Disiplin ve Ceza’da Panopticon benzetmesinin ekonomi üzerinden yansımalarını görebileceğimiz bu disipline edici davranış türü, modern iktidarın kitleleri kontrol altında tutabilmesine yönelik çalıştığını da bir kez daha kanıtlamaktadır.

Makroekonomik varsayımların sağlanması üzerine sarf edilen çabaların günün sonunda yeni bir ekonomik düzen yaratamayacağı sarihtir. Ancak bu, tümden makroekonomik istikrar hedeflerinin anlamsız olduğu anlamına gelmemelidir. Demek istediğim, alternatif arayışı sadece bütçe açığı, enflasyon hedefi gibi makroekonomik dengelerde aramanın beyhude bir çaba olduğudur.Profit

Alternatif ekonomi için daha uzun erimli bir çalışma alanı ve anlayış gereklidir. Ekonomik aktörlerdeki dönüşüm sağlanmadan, alternatif ekonominin yaratılması mümkün değildir. Bu bakış açısıyla, ekonomideki aktörlere dair alışkanlıkların ve anlayışların yeniden tanımlanması gereklidir. Bu da bizi makroekonomiden çok mikroekonomiye yoğunlaşmaya çağırmaktadır. Mikroekonomi devletin maliye hesaplarını değil, üretim ve tüketim kapsamında süreçlere dahil olan ekonomik aktörleri çalışan alandır.

Dört yıllık bir iktisat fakültesinden mezun olan öğrencilerin belki de tek öğrendikleri mesele, bireylerin veya firmaların tek bir amacı olduğudur. O da “kâr” maksimizasyonu, yani en yüksek kâr oranına ulaşmak. Aslında bu klasik iktisadın dayattığı bir varsayımdır. Egemen anlayışın bu varsayım üzerinden şekillenmesinden ötürü, Homo Ekonomikus’un da bu davranışı sergilediği ve bunun dışında bir doğru olmadığı varsayımı üzerinden ekonomik ilişkiler şekillenir.

İşte iktisadın yapı bozumunun başlayacağı nokta burası olmalıdır. Klasik kuramın ötesinde bütün davranışlarımızın kâr (ya da tatmin) seviyesini en üst seviyeye çıkarma çabasından oluştuğuna dair iddiayı reddeden ve hâlâ daha çalışabilen ekonomik aktörlerin çoğaltılması koşulunda alternatif ekonomiden söz edebiliriz.

Bu noktada en genel anlamda ekonomik üretim ve tüketim süreçlerinin oluşan “kâr / artı değer” maksimizasyonu ile ekonomik döngünün tamamlanmadığını, döngüyü tamamlayacak bir admın daha eklenmesini hedeflemek gerekir. Daha net bir biçimde söylenecek olursa, kâr yaratılmasının engellenmesi değil, yaratılan kârın toplumsallaştırılmasının sağlanacağı yöntem alternatif bir ekonomiyi yaratabilir.

Bu anlayışla çalışan ekonomik aktörlerin çoğaltılması ile neo-klasik iktisadın dayattığı “ekonomik akıl” anlayışına ait çözümler de işe yaramaz olarak görülebilir. Bu durumda öne çıkan sektörlerin desteklenmesi ve geliştirilmesine dair oluşturulabilecek formüller de dayatmalara karşı ilerici alternatifin önerilmesine olanak sağlayabilir.

Sonuç olarak, alternatif mikro-ekonomik ilişkiler ve aktörlerin yeniden yapılandırılması önemlidir. Bunun için üretim sırasında ortaya çıkan ekolojik tahribat gibi dışsallıkları maliyet olarak değil, sorumluluk olarak algılayabilen bir yapılanma gereklidir. Kâr veya tatmin üzerinden kurgulanan hedonist insanın sadece bir varsayım olduğunu anlaşılmalıdır. Buradan hareketle, alternatif bir ekonomi için bireyin kolektif üretim ve tüketim süreçlerini destekleyebileceği bir aktör olarak ekonomik süreçlere dâhil edilebileceği bir açılım gereklidir. Bunun sağlanması için de ilerleyen yazılarda kooperatif ve sosyal girişim gibi alternatif modeller üzerinden bir tartışma yapılması hedeflenmektedir.

Soldan Düşünceler: Özne Olabilmek

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

  • Daha önce Gaile Dergisinde yayınlanmıştır.

Deneyimlediğimiz gündelik sorunların birçoğu sadece bize özgü değildir. Karşılaştığımız sorunların büyük bölümü, hali hazırda oluşturulmuş olan koşulların bir sonucudur. Bu yüzden de karşımıza çıkan koşulları oluşturan sisteme karşı eleştirel bir tutum düşünen insanlar için olmazsa olmazdır. Ancak koşullara karşı eleştirel bir tutuma sahip olmak, tek başına sol siyaset yapıldığı anlamına gelmez.

Bu ülkede yaşayan çoğu insan mevcut vergi sistemine karşı eleştiriler getirir, asgari ücretten şikayet eder, her yeni hükümetle beraber yeni müşavirlerin yaratılmasına karşı tepki verir, taş ocaklarına karşı olduğunu söyler. Bütün bunlar düzenin getirdiği somut koşulların yarattığı rahatsızlıklara yönelik verilen tepkilerdir. Ancak, bunlar gibi birçok meseleye karşı gelmek sol siyaseti oluşturmaz. Sol siyaset üzerine konuşurken sadece düz bir muhalif tutumu değil, bir adım sonrasını da kurgulamak önemlidir. Başka bir deyişle, sadece sorunları tespit etmek değil, aynı zamanda sorunlara çözüm önermek de gereklidir.

Çözüm önerirken esasta düşünülmesi ve duruş geliştirilmesi gereken, ortaya konulan önerilerin hangi çıkar gruplarını karşısına alıp, hangi grubun mağduriyeti gidermeye yönelik olduğu ile ilgilidir. Muhalif olup ardından güçlünün daha da güçlenmesine neden olacak kararların ortaya konulduğu, farklı dönemlerde pek çok kez yaşanmıştır. Bu yüzden yasalar ya da yürütme bağlamında gerçekleşen her “değişim” adımı olumlu sonuçlar getirmez. Çünkü değişimden bahsederken, salt içi boş bir söylemden değil aynı zamanda ideolojik bir kurgudan da bahsederiz. Politikayı söz kalabalığından çıkarıp, bir mücadeleye çeviren esas noktada da budur. Bugün ihtiyacımız, politikayı kulağa hoş gelen kelimelerden oluşan bir hitabın ötesine taşıyarak, hayata dokunan somut dönüşümleri gerçekleştirmektir.

Siyaseti hitabet ile sınırlandıranlara dair, yaşadığımız en bariz ve biraz da garip deneyimlerden biri 5 Ağustos tarihinde gerçekleştirilen Demokrasiye Destek Platformu eyleminde ortaya çıkmıştır. Platformun içinde iktidar koalisyonu UBP ve DP’nin yanında meclis içinde temsil edilmeyen ama “değişimin” öncülüğünü yaptığı iddiasındaki Halkın Partisi ve hakkında pek bir şey bilmediğimiz Sosyal Demokrat Parti yer almıştır. Partilerin yanında Kuzey Kıbrıs sermayesinin temsilcileri olan Sanayi ve Ticaret odaları destek verirken, adını duyduğumuz ya da duymadığımız yüzlerce sivil toplum örgütü de eyleme destek vermiştir. Ayrıca, yükseköğrenim kurumları bu eyleme katılarak “demokrasiden taraf” olduklarını iddia etmiştir. İddia etmiş diyorum, çünkü “idam isteriz” diye bağıranların yer aldığı bir oluşumun Türkiye’de otokratik bir düzen yaratılmasını destekleyen rüzgara kapıldığını düşünmekteyim. Bu eyleme destek verenlerin demokrasi anlayışının, evrensel değerlerden yerine alt-yönetimi olduğumuz Türkiye iktidarının aklına göre tanımladığına inanıyorum. Bu anlayışa sahip olan siyasi parti, örgüt ve derneklerin sunacağı “değişimin” sınırları da arzulananı vermekten uzak olduğu açıktır. Bu deneyim, yukarıda teorik olarak anlattığım laf kalabalığı ile yapılan siyasetin geleceği son noktayı açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Bir süredir UBP-DP ve CTP’nin aldığı oyların Halkın Partisi’ne doğru yönelmesi ve bunun engellenmesi üzerinden kurulan çalışmalar kimi zaman komik haller alsa da, bu kaygan seçmen kitlesinin oylarını talep eden siyasetçiler için, ideolojik bir temel üzerinden taraf olmanın varoluşsal manası yoktur. Siyaseti bir araç değil de, amaç olarak algılayanlar için kalabalık olmak esastır. Bu açıdan merkez sol ve sağdaki ana akım partilere göre, siyaset dönüştürücü bir kavgadan çok kariyer odaklı bir fırsattır. Alınan kararlar da bu anlayış ile tutarlılık göstermektedir.

Bu noktada, sistemle uzlaşmayı reddeden ve mevcut koşulların getirdiği adaletsizlikleri alaşağı edecek bir dönüşüm isteyenler için mecliste temsil edilen siyasi partiler tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Anlamlı ve gerçekçi bir dönüşümü arzulayanlar için ise çok katmanlı bir mücadeleye her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır. Bir taraftan güncel gerçekliklere dönük sözünü ve tavrını ortaya koyan pratik adımlar gereklidir. Ancak kısa dönemli tepkisel adımlar tek başına çözüm yaratmadığı gerçeği de göz ardı edilmemelidir.

Kısa dönemli pratik adımların yanında uzun erimli bir mücadele de gereklidir. Bu yüzden verili koşullar hem bugünü yöneten iktidar yapılarına karşı gelebilecek etkin bir muhalefeti gerektirir, hem de adaletsizlikleri ortadan kaldırarak özgürleşmeyi sağlayacak bir mücadeleyi gerekli kılar. Esas nokta ise, bunların birbiri ile ayrışan değil, birbiri ile iç içe geçen mücadeleler olarak kurgulanmasıdır.

Esas ihtiyaç tutarlı ve aktif bir sol muhalefettir. Sadece hükmedenlere karşı duran bir sol değil, aynı zamanda neo-liberalizm ve kapitalizmin getirdiklerine, temel hak ve özgürlüklere müdahale eden kararlara yönelik oluşturulacak bir yapının yaratılması elzemdir. Ancak, neoliberalizm ve kapitalizm gibi büyük anlatıları boş bir kalıp olarak kurgulamak yerine Kıbrıs özeline biraz daha yakından bakmamız gerekmektedir. Çünkü Kıbrıs’ta neoliberal ideoloji ve kapitalist anlayışın oluşturduğu en büyük tehdit Kıbrıslı Türklerin özne olma hakkına yöneliktir.

Kıbrıs’ta sol için esaslı mücadele alanlarını da düşündüğümüzde akla üç ana başlık gelir. Bunlar:
1) Kıbrıs sorununun federasyon temelinde çözülmesi
2) Özelleştirme dayatmalarına karşı kamusal varlıkların korunması ve geliştirilmesi,
3) Sosyal ve siyasi tüm azınlıkların daha iyi temsil edilmesi ve sivil anlayışın yaygınlaşmasına yönelik demokratikleşme biçiminde özetlenebilir.

Bu üç ana konu en genel anlamda Kıbrıslı Türklerin özne olma mücadelesidir. Ancak özne olma talebi ne yenidir, ne de sola ait bir mücadeledir. On yıllardır Kıbrıslı Türklerin bu mücadeleyi çeşitli koşullarda sürdürdüğünü akılda tutmakta yarar vardır. Bu noktada tarihselliğini dışlamadan özne olabilme mücadelesinin tamamlanması ve neredeyse yüz yıldır devam eden karmaşanın sonuçlanması esas olması gereken uzun erimli bir mücadele gereklidir.

Özne olabilme mücadelesinin tarihselliği, konunun Kıbrıslı Türkler için ne kadar yüksek öneme ait olduğunu göstermesinden dolayı değinilmeye değer. Kıbrıslı Türkler için farklı dönemlerde farklı siyasi görüşlere ait olan insanlar özne olabilme kaygısını ön plana taşımıştır. Mesela, D. A. Alkan imzasıyla, Derviş Ali Kavazoğlu tarafından yazılan ve 1944 yılında Halkın Sesi’nde yayınlanan PEO’ya yönelik eleştirel makalesinde, solda olanların özne olabilme meselesini şu sözlerle dile getiriyordu:

Birliğinizde yüzlerce Türk ve birçok Ermeniler aza bulundukları halde, bazı genel toplantılarınızda “Kardeşler! Yunan olmamız dolayış ile mücadeleye devam ederek teşkilatlanmalıyız ki hani sonunda milletimizi yükseltebilelim!” diye haykırıyordunuz. Madem ki ırk ve din farkı gözetmiyorsunuz, hükümetçe tanınmış olan kaza heyeti arasında neden tek bir Türk bulunmuyor?” (i)

Ancak benzeri bir biçimde, Halit Ali Rıza gibi milliyetçi Kıbrıslı Türk elitlerinin de 1950’li yıllarda Kıbrıs’a sunulan anayasa önerilerine yönelik tepkisi benzer bir özne olma kaygısını içinde barındıracak niteliktedir.

Sağ ile solun özne olabilme sorunu tespiti ortaktır. Ancak çözüm önerileri birbirini dışlamaktadır. Bir taraftan anti-komünist Türk milliyetçiliği ile diğer taraftan sosyalistlerin kurguladığı Kıbrıs yurtseverliği ekseninde süregiden özne olabilme meselesi aynı şekilde devam etmektedir. Oluşan bu farklılaşmanın bugünkü hali ise KKTC’nin meşruluğunun sağlanması ile KKTC’nin reddedilerek federal bir Kıbrıs’ın kurulması karşıtlığında yaşanır.

Bu, özne olmanın Türkiye’ye eklemlenerek gerçekleşeceğine inanlar ile özne olma hakkının Kıbrıslılar arasında paylaşılması gerektiğine yönelik taraf olanların mücadelesidir. Ancak mücadelenin Kıbrıslıların arasında paylaşılmasının mümkün olup olmamasına yönelik kaygılar artmaktadır. Ekonomik olarak anlamlandırılmış – kimi zaman da anlamlandırılamamış – paket ve projeler karşısında özne olma mücadelesinin eldeki araçların çoğunun işlevselliklerini yitirdiğine dönük inanç güçlü bir zemine sahiptir.

Federal bir Kıbrıs’a ulaşarak, Kıbrıslı Türklerin politik eşitliğinin garanti altına alıp özgürleştirilmesi esaslı bir mesele olmasına rağmen bu mücadelenin uygulama alanının seçilmiş ve atanmış elitlerin gerçekleştirdiği bir zeminde sürdürülmesinden ötürü etki gücünü kaybetmektedir.

Bu noktada sol adına Federal bir Kıbrıs kurulmadan özne olma mücadelesinin sağlama alınmasının imkânsız olduğu akılda tutulmalı, solun bu teşhisi hesaba katarak çok yönlü söylem ve eylem pratiklerini hayata geçirmesi gerekmektedir.  Zaman kaybetmeden çözüm yolları üreterek federalist bir mücadelenin gündelik ve uzun erimli hareket alanının belirlenmesi gerekmektedir.

Federalist bir anlayışla hareket etmek, liderlerin masada ne yaptığından bağımsızdır. Çözüm ister Aralıkta, ister Martta olsun, isterse de buzdolabında beklesin, federalist anlayışın güçlendirilerek yayılması solun özne olabilme derdinin devasıdır. Bu nedenle, özne olabilme mücadelesinin oluşturucu unsurlarından biri olan federalist mücadeleyi dışlamamak solun gelecek stratejilerinin oluşturucu meselelerinden biri olmalıdır.

 

——————————

(i) Niyazi Kızılyürek (2016), Bir Hınç ve Şiddet Tarihi: Kıbrıs’ta Statü Kavgası ve Etnik Çatışma, İstanbul Bilgi Yayınları, s.55. (Kaynağın kullanıldığı eser henüz yayınlanmamıştır, alıntı yapılırken söz konusu eserin yazarından izin alınmıştır.)

Güneyden Alışveriş yapan Kıbrıslı Türkler ve Kuzeyden Alışveriş Yapmayan Kıbrıslı Rumlar Efsanesi Üzerine!

Sabah dikkatimi bir haber çekti. Haber, Kıbrıslı Türklerin, Güney Kıbrıs’ta yaptıkları kredi kartı harcamalarını ve Kıbrıslı Rumlar’ın kuzey Kıbrıs’ta yaptığı kredi kartı harcamalarını ortaya koyuyor. Bu rakamların veriliş biçimi belli başlı varsayımları güçlendirdiği için dikkatli bir biçimde bakmak önemlidir.

Mesela kredi kartı kullanım alışkanlığı gibi bilgilere sahip değiliz. Her ülkede kredi kartı kullanım yaygınlığı değiştiğinden ötürü, kredi kartı harcamaları ile nakit ödemeler arasındaki dengeyi iki tarafında aynı kredi kartı kullanım sıklığına sahip olduğu var sayılarak yapılıyor. Oysa, bu temelde çok farklı sonuçların çıkmasına neden olabilir.

Bir diğer nokta ise, verilen rakamların geçiş yapan kişi sayısına orantılı olmadığı. O yüzden Kıbrıslı Rumlar 6 Milyon, Kıbrıslı Türkler 14 milyon harcadı diye bir iddia ortaya koyarken geçen insanların sayısal oranına bakıp, geçiş sayısı ile harcama tutarını uyumlaştırmak daha önemlidir. Hatta daha güçlü istatistiklere ulaşmak için geçen insanların sayısı ile geçiş miktarı arasındaki oran da önemlidir. Örneğin ara bölgede çalışan biri olarak, sabah, öğlen ve akşamüstü KKTC’den giriş-çıkış yapıyorum. Bu benim geçiş sayımı anormal bir biçimde arttırmasına rağmen, aslında gerçek bir anlam ifade etmemektedir.

Tüm bu eksikliklere rağmen rakamlara dönecek olursam Ocak – Temmuz Arasında harcama miktarları 6.04 Milyon Euro harcayan Kıbrıslı Rumlar’a karşılık, aynı dönemde Kıbrıslı Türkler tarafından 14 Milyon Euro harcandığı görülmektedir.

Aynı dönemde Turizm istatistiklerine baktığımızda 853.358 Kuzey Kıbrıs’tan çıkış yapan KKTC vatandaşı olduğu görülmektedir. Kuzey Kıbrıs’a giriş yapan Kıbrıslı Rumların sayısı ise 492852 olarak verilmektedir.

Bu rakamlara baktığımızda Kıbrıslı Türkler güneyde yılda ortalama 16.4 euro harcarken (52.48TL), Kıbrıslı Rumlar’ın 12.3 Euro (40.59 TL) harcadığını görüyoruz.

Burada tartışılması gereken birkaç nokta vardır ve bunlar çoğaltılabilir:

  • Kıbrıslı Rumlar geçip para harcamaz ama Kıbrıslı Türkler çok para harcar söylemi yanlıştır. Neredeyse denk miktarlarda para harcandığı ortadadır. Esas olan Kıbrıslı Rumların geçişlerini arttırılmasına yönelik uygulamaların çoğaltılması ile ilgilidir
  • Kıbrıslı Rumların geçişlerinin arttırılması mümkündür. Çünkü bir önceki seneye göre Ocak-Haziran döneminde hali hazırda %14.1 oranında artış kaydedilmiştir.
  • Para harcamak için uygun olanaklar var mı ? sorusu araştırılmalıdır. Kıbrıslı Rumlar’ın hali hazırda neredeyse denk miktarda harcama yaptığı ortadadır ama bunu yapamıyor olmasının sebebi “milli” bir refleks mi yoksa Kıbrıslı Türk tarafının sunduğu mal ve hizmetler ve bunların orjinalliği ve kalitesi ile ilgili olup olmadığı araştırılmalıdır.

Sonuç olarak tek başına rakamların yanıltıcı olması provokasyona açıktır. Detaylandırıldığında durumun aslında tahmin ettiğimiz gibi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Geçiş noktalarının çoğaltılması, temas alanlarının arttırılması daha da olumlu etki yapacağı kesindir. O yüzden özellikle Kıbrıs Türk tarafının hem özel sektörde çalışma yapması hem de siyasi olarak geçişlerdeki sayıyı arttıracak adımlar atması gereklidir. Bunların a) güven yaratıcı önlemler ile ilgili uygulamaların çoğaltılması b) Kıbrıslı Rumlara dönük bilgilendirici işaret ve levhaların yapılması c) fiyatların TL ve Euro olarak kullanılmasıyla kur farkı riskinin azaltılması gereklidir. Ayrıca, KKTC dışişlerinin fanatik uslübunu değiştirerek daha barışçıl bir pozisyon belirlemesi ekonomik getiriler de yaratabilir. Aynı zamanda KKTC içişleri bakanlığının da, Kıbrıslı Rum ziyaretçilerin hali hazırda Kara kapılarını kullanan kesim olduğu için geçişleri arttıracak önlemler (kara kapılarının çoğaltılması) almasının yanında turizm bakanlığının da bu kapılara dönük çevre ve bilgilendirici tarafsız çalışmaları yapması olumlu etkiler yaratacaktır.

 

Mertkan Hamit