Fişlenmek

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Modern devletin aygıtları var olabilmesi kimlik yaratma yeteneğine bağlıdır. Ulus kimliği bunların en güçlü olanıdır ve kitleler tarafından da en fazla kabul görenidir. Çıkıp da ben Türk değilim derseniz, abuk bakışlarla karşılaşırsınız ‘marjinal’ olursunuz. Müslüman değilim dersiniz, ‘ateist’ olursunuz. Benzeri durum sadece devlette değil, aslında modern aklın barındığı her yerde vardır. Bir örgüte üye olursunuz, bir anda fişek gibi bir “devrimci” olursunuz. Ancak bir hata yapar da örgütün ağababasına aykırı üç kelam edersiniz “reformist” yaftası yersiniz.

Aslında meselenin esası modern iktidar ile ilgilidir. İktidarın olduğu alanlar kimlikle doğrudan ilişkilidir. İktidarı var eden kimliklerin birlik ve bütünlüğü iktidarın gerekliliğidir. Bu yüzden tüm iktidarlar birlik ve bütünlük halini koruyabileceği insanları yani makul olanları sever, gerisini ise fişler. Onları aykırı unsurlar olarak görür. Modern devlet suçlu ilan eder, modern devletin örgütü üyelikten atar, modern toplum ise yabancılaştırır.  Modern iktidar ve onun minik örneklerinin içinde geçen hayatımız, çoğunlukla makul insanlar kadar sıradan olduğumuzu anlatma çabası gibi geçer.

Fişleme, sadece devletin kalın kara kitaplarında yer almaz. Gazetelerdeki yazarlar, dalkavukluğu seven fikir önderleri, gürültücü örgüt liderleri ve dahası; kişileri fişleyerek, birilerinin adına birilerinin hikayesini anlatmayı uygun görürler. Öznel hikâye yok olur ve iktidara uygun hikayeler farklı duygulara göre şekillenir ve yeniden oluşturulur.

Muhtemelen, hikayeleştirilen meselelerin içinde iktidar kendi “makul” inançlılarını ve “laf anlamaz” muhaliflerini yaratır. Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarındaki hikayeler gibi ikilemler yaratılır, bazılarına “cennet” sunulurken, bazıları ise “cehennemi” yaşarlar. Bu ikilemin bir tarafında oluruz.

Hikayeye inanırız, inanmayız, kutsarız veya lanetleriz. Bazen de hiçbir şey yapmayız. İkilem içinde taraftarlık yaparken, esas müdahalenin hikayeyi değiştirmekten geçtiğini unuturuz. İşin devrim yaratan ve doğal olarak dönüştürücü olan boyutu da budur. Yazılan hikayelere yapılacak müdahale ise bazen on binlerce insanın canına mal olur, kimi zaman öfke patlamaları gerektirir. Bazen ise Edward Said’in de dediği gibi entelektüel sorumluluğunu icra edersiniz ve “iktidarı” oluşturan her kimse, konu her ne ise ona doğruları söylersiniz ve tam da o anda iktidarın çatırdadığını duyarsınız.

se-003.jpg

Devlet denilen makro iktidar alanında bu çatırtıyı kolay kolay duyamayız. Ancak, mikro iktidar alanlarında bunu daha yaygın olarak yaşayabiliriz. En azından birini sessiz sedasız yaşadık. Kıbrıs Türk sol siyasi tarihine yönelik devrimci bir dokunuş gerçekleşti geçtiğimiz hafta. Gazetelerde okuduğumuz üye istifalarından, disiplin kurullarından, kol kırılır yen içinde kalır deyişlerinden ya da seçim sonucundan bahsetmiyorum.

Sevgili Sümer Erek bahsettiğim iktidar çatırdamasını, 6-7 Haziran tarihinde Atatürk Kültür Merkezi’nde yaşattı. ‘Yaşatma’ isimli enstalasyon çalışması aslında, “demokrasi şehitleri mağduriyeti” anlatısını aşan ve hepimizi bu anlatıyı aşmak zorunda bırakan güçlü bir performanstı.

Erek, tabelası olmasa müze salonu olduğuna ikna etmenin bile zor olacağı dar bir koridorda, Kıbrıs Türk sol tarihinin en hassas meselelerinden birini, “devletin” kendini var etme alanını kısmi olarak işgal ederek yaptı.

Senelerdir militarist anmalar ve saygı duruşları üzerinden anlattığımız sol mirası, alıp yarım ülkenin ortasındaki merkezde radikal bir eylem biçimi olan afişlemeye dönüştürdü.

Birbirini sokakta bulmadığını söyleyenler ve birbirini sokakta bulanlar en sonunda sokakta ölenlere dair kalıplaşmış anlatıları bir kenara bırakıp yüzleşmeye çağırdı. Hem de geçen 40 seneye dair bir yüzleşme çağrısıydı.

O zamanlar bir yeri afişleyen, bir yere slogan yazan gençler bunları yaptıkları için fişlendiler, bazıları da öldürüldüler. Muhtemelen 40 yıl sonra onların söylediklerini hala sosyal medya sayfalarında gönderi olarak paylaşanlarımız vardır. Ancak bu sürede, o duvarları boyayanlar veya bir yerleri afişleyenlerin hayatta kalanları iktidarın sadece ‘makul’ öznesi olmadılar. Aynı zamanda iktidarın kendisi de oldular. Sendikada, partide ve hatta hükümetin başkanlığını yaptılar.

Tüm bunlar olurken, demokrasi şehitleri anlatısına uygun bir pratik gerçekleşemedi. Sokakta ölenlerin anılarını salonda yaşatma sevdası o kadar güzel geldi ki bazılarına, demokrasi mücadelesini de yılda bir gerçekleştirilen anma konuşmalarından ileriye gitmedi. Hayatlarını kaybedenlerin mücadelesini ilerletme sözleri verilen onlarca toplantı, ak saçlı adamların ve kadınların günah çıkarma odalarına dönüştü. Anma biçimi dönüştürülemeyen, ölenlerin arkasından konuşan çoğunluğun ölenlerin ölmelerinin anlamını yok edenler olduğunu bile bile, sessizliği tercih eden çoğunluğun dün, bugün ve yarın ilişkisi kurulmasına dahi olanak vermeyen tepkisizliğinde boğuluyorken, Sümer Erek’in sergisi bir can simidi olan yetişti. Solu sol yapan meseleleri, soldan ve yeniden anlatma gailesi yaygın anlatının ötesine geçti. Geçmişi devrimci romantizm bataklığından koparıp yapıcı bir sürece çağırdı.

Bahsi geçen sergi ile kurduğum bağı biraz daha kişisel bir noktadan anlatmak isterim. 2004 yılında üniversiteye ilk başladıktan kısa bir süre sonra Kıbrıslı Gençlik Platformu (KGP) diye bilinen öğrenci örgütüne dahil olmuştum. Örgütümüzün bir ritüeli de, Kıbrıslı öğrenci hareketinin tarihinin anlatılmasıydı. O dönemlerde etkili olan ve İstanbul’da yaşayan abilerimiz gelir, bizlere İKÖK’den başlayarak, KÖGEF, ÜTK’yı anlatır. Bu ilişki ağı içinde KGP’nin devam niteliğinden bahsedilirdi. Bu örgütlerin niteliklerini anlatıldıktan sonra da KÖGEF’in militan süreci anlatılırdı.

Romantik bir devrim anlatısının içerisinde demokrasi şehitleri meselesine girilir ve bu insanların faşistler tarafından katledildikleri bizlere söylenirdi. Bu anlatıların her yıl gerçekleştiğini ve her yıl benzeri şeylerin anlatıldığını düşündüğümüzde; pek tabi belli noktalarda “bu bölümü iyi dinle” dediğimiz yerler olurdu bizden küçüklere.

Bunlardan biri, Ülmen isimli bir öğrencinin, vurulmasına rağmen “hayatta kalmayı” başarması ile ilgiliydi. Üstelik vurulduktan sonra kendini hedef alanın robot resmini de Ülmen’in çizip polise bıraktığı söylenirdi. Ülmen adını değiştirip, Londra’ya yerleştiği bize anlatılır ve konu orada kapanırdı. Ülmen’in hayatının devamına dair ne olmuş, ne yaşanmış, hiçbir şey bilmezdik. Ancak anlatının etkisinden olacak, Ülmen, demokrasi şehitlerinden sonra en önemli mağduru temsil ederdi.

Demokrasi şehitleri anlatıcılarının Ülmen’i, Sümer Erek olarak bu anlatıları yeniden anlamak, anlatmak ve aşabilmenin anahtarını sundu sergide. Bir insanın kahramanı olduğu öyküyü alaşağı etmesi, bir anlamda Tanrıyı öldürmesi demektir aslında. Anlatıların esiri olduğumuz onlarca yılda, radikal ancak estetik bir darbe ile sol egemen anlayışı alaşağı ederek zihnimizi özgürleşmeye olanak sağladı bu sergi.

Egemen anlayışın fişlenenlerinin, mağdurlarının ve hayallerini kaybedenlerin huzursuzluğunu bir araya getiren bu sergi, hayalleri ile hayatları arasında bir tercih yapmaya itildikleri ve bir kısmının hayatlarını kaybettiği, kalanların ise hayallerini de kuramadıkları için hayal etme becerilerini kaybetmeleri çıkmazına bir yol açtı.

Bu açılan yol bir yere varır mı bilinmez ama; Camus’un dediği gibi “yolculuk bizi kendimize getirir” ve Arouba’nın söylediği gibi “önemli olan varmak değil, yolda olmaktır.”

 

(Fotoğraflar: Mustafa Öngün)

Adres Kıbrıs’ta yayınlanmıştır

Vatandaşlıklar Konusu, Göçmenler ve Emek Piyasası

Ön Not: Bu yazı ekonomik bir bakış açısıyla yazılmıştır. Hukuki açıdan eksiklikleri olabilir.

Vatandaşlıklar Konusu, Göçmenler ve Emek Piyasası

1- Kıbrıslı Türkler için en önemli konulardan biri vatandaşlıklar meselesidir. Bu hem siyasi irade gaspından dolayı, hem de kimi siyasi partilerin iktidarlarını pekiştirme amaçları için kullanıldığı için adalet duygusunu zedelemektedir.

2- Bakanlar kurulunun haybeden dağıttığı vatandaşlıkların yanında, yıllarca bu ülkede üretime dahil olan insanların vatandaşlık talepleri de vardır.

3- Küçük bir ülkeden, kolay erişilebilir bir yerden bahsettiğimiz için ciddi bir göç alışı da olmakta, aynı zamanda bu göçmen nüfus siyasi olarak manipüle edilmektedir.

4- Ancak ortada olan bir gerçek vardır ki, Kıbrıs’ta göçmen işçi talebi de vardır. Öyle ki, eldeki verilere göre özel sektörde çalışanların sadece yüzde 25.82’si KKTC vatandaşı. Geriye kalan çalışanların yüzde 21.05’i üçüncü ülke, yüzde 53.13’ü de TC vatandaşlarından oluşuyor.

5- Nasıl bir emek piyasası arzuladığımız ile ilgili olarak karar verici olduğumuz kadar, göç ile ilgili pozisyon netleşirken, vatandaşlıklar konusu da bu noktada ele alınabilir.

6- Bu durumda yapılması gerekenleri adım adım uygulamak yerinde olur. Tabi ki böyle bir uygulamanın gerçekleşmesi için İçişleri Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı ve Eğitim Bakanlığı koordineli çalışması gerekmektedir. Buna göre

a- Öncelikle adada yaşayan insanların emek piyasasına katkısı yani bir tür beceri envanteri oluşturulmalıdır. Kuzey Kıbrısta şu an çalışan ve öngörülebilir gelecekte dahil olacak insanların hangi becerilerle emek piyasasına dahil olacağı belirlenmeli, buna göre elde neyin olduğunu anlayabilmek gerekmektedir. KTEZO’nun sağladığı sertifika programları, mesleki eğitim kurslarının da emek piyasasına katkısı bu envanterde belirlenmelidir.

b- Kuzey Kıbrıs’ta mevcut işletmeler, yatırım teşviğine giren sektörler ve bu sektörlerle ilgili çalışan sivil toplum örgütlerinin geleceğe yönelik “emek gücü” taleplerinin envanteri yapılması gerekmektedir. Büyük veya küçük bir şirket önümüzdeki bir yılda ya da 5 yılda işleri bu şekilde devam ederse nasıl birilerini istihdam edeceğini öngörebilir. Bu aslında emek talebinin de gerçekçi bir fotoğrafı olur.

c- Aşağı yukarı emek piyasası ile ilgili arz ve talep kanatlarının fotoğrafı ortaya çıktığında aslında beceri envanteri ve işgücü yapısı ile işverenin talep edeceği beceri ve işgücü talebinin birbirini karşılayamadığı noktalar ortaya çıkar. Bu emek açığını gösterdiği gibi, eğitim sisteminde teşvik edilecek alanları da belirleyebilir.

d- Bu noktalar ortaya çıktığında Eğitim Bakanı’da kontenjan, teknik ya da yüksek öğrenim ile ilgili stratejileri belirlenmesine öncelik verir. Temelde beceri envanterinin ihityaçlarının geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesini mümkün kılacak uygulamalar yapabilir.

7- Birincil veriler ortaya çıktığında, İçişleri Bakanlığı Muhacarette seçici olabilir ve Çalışma Bakanlığı yenilenecek izinleri, yeni göçmen işçi akışını düzenlerken belli düzenlemeler yapabilir.

8- Bu noktada mevcut vatandaşlık hakkının yanında, bundan sonraki vatandaşlıkların da kabul ve onayında ülkeye artı değer kazandırma koşuluna bağlınabilir. Eğer ulusçu bir anlayış değil de bu ülkeye fayda prensibine göre vatandaşlık ilkeleri ortaya çıkacaksa, ülkeye fayda ölçülebilir bir hale gelir, Zaroğluvari vatandaşlıkların da yapısal olarak önlememiz mümkün olur. Aynı zamanda, ülkeye emeğiyle fayda gösteren birinin vatandaşlık talebi de kendi sınıfsal durumuna uygun olarak gelişir ve ulusçu anlayışın ötesinde bu ülkeyi yurt bilenlerin ortak vatanı olması sağlanabilir.

Tepki Oylarına Dair Bir Seçim Yazısı

Mertkan Hamit
Seçimde tepki oyları üç yol izleyecek.
1- Tepki oylarının mühür olarak hükümette olmayan bir partiye gitmesi
2- Karma oy kullanılması
3- Doğrudan oy vermeyecek olanlar yani boykot oyları.
Seçimde belirleyici olacak olan tepki oylarının son halini anlayabilmek için HP’nin aday listesi son derece belirleyici olacak. Aynı zamanda tepki oylarının HP’nin mühür sayısını da belirleyecek. Şimdilik HP aday adaylarına dair herhangi bir dedikodu çıkmaması, ezber bozan aday çıkmama ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Diğer bir taraftan CTP ile TDP’nin aday adayları listesini karşılaştırdığımda tepki oylarında, TDP’nin daha avantajlı olacağı kuvvetle muhtemel.
CTP kontenjan adaylarında bir fark yaratamazsa, ana akım sol partiler arasında CTP ile TDP’nin yer değiştirmesini görmemiz bile muhtemel. Bu noktada CTP’nin geleceği tartışmalarının seyrini kontenjan adayları belirleyecek.
YDP’nin Doğuş Derya davası sonrasında zemin kaybedeceği düşünülüyor. Bence mağduriyet kartıyla “TC kökenli seçmen” üzerinde hala etkisini sürdürebilir. Özellikle TC kökenli seçmen üzerinden on yıllardır yapılan aşağılayıcı tavır da hesaba katıldığında, mahkeme kararının etkisi her halükarda YDP’nin tabanının sertleşmesine ve sağ oylarda DP tepki oylarının çekimi olabilir. Bu DP’ye zemin kaybettirir ama YDP’ye seçim kazandıracak gücü sağlamaz.
TKP-BKP ittifakının ise şimdilik hiçbir karşılık bulmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden “boykot” tercihli seçmenin kararını değiştirebilecek bir alternatif yaratmadığını söyleyebilirim.
HP adaylarını açıklamadan konuşmak erken, ancak tepkili ancak oy vermekte ısrarlı seçmenin oylarında TDP’nin daha kazançlı çıkma ihtimali olduğunu söylemem gerek. Ancak bu kazanımın, siyasi dönüşüme bir faydası olmayacağına da inandığımı belirtmeliyim.
Sürer durumdan rahatsız ve federal bir çözümün gerçekleşmediği her koşulda Kıbrıslı Türklerin yaşadığı coğrafyada oluşturulan iktidar ilişkilerinin bozulmasının kolay olmayacağının farkında olan insan sayısı oldukça yüksek. Bunun farkında olan insanlar aynı zamanda bundan rahatsız. Yapısal reformların TC tarafından belirlendiği, öz yönetim haklarının ihlal edildiği koşullarda, oy vererek başarısızlığı yeniden yaşamaya mahkum olmadığını düşünen insan sayısı bir hayli fazla.
Bu grup için öz yönetim haklarının talebi, “bizden birilerinin” mecliste konuşma yapması ile çözülmüyor. Tam tersine, “bizden birilerinin” meclis kürsüsüne sırtını dönmesi ile öz yönetim haklarının bir ilişkisi olduğunu görebiliyor. 
Son noktada, farklı görüşleri, arzuları, öncelikleri olan insanlar arasında önemli bir grup siyasi dönüşüme katkı sağlayacak olanın, seçimde oy vermemek olduğuna inanıyor. Bu yüzden olası seçimlerden sonra  yeni dinamizm boykot tartışmaları ekseninde değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. 
Seçim havasına rağmen, kararlı bir biçimde oy vermeyenlerin sayısı arttıkça, sivil itaatsizlik ortaya koyanların fazlalığı dikkat çekici olacaktır. Bu, siyasi partilerin de kendi zeminlerini kaybederek toplumla kutuplaşma risklerinin artacağını gösterecektir.
Kutuplaşma “yönetilemezliğe” katkı koyacak, doğal olarak, hükümet olanların kamuoyu baskısını ensesinde hissetmesi ile sonuçlanacaktır.
İyi yönetimin mümkün olması için, karar verme yetkisine sahip insanlarıntoplumdan çekinmesi gerekir. Şu an herkes en az benim kadar bu işleri bu şekilde yapacağını kabul ediyor değil, en absürt işleri yapmaktan çekince duymuyorlar. O yüzden onların oyununun dışından meseleyi ne kadar iyi organize edebilirsek belki de o kadar etki sahibi olacağız. 
Başka bir deyişle, iktidar olmadan baskıyı sürekli kılmanın yolu, başka bir iktidar oyununa bulaşarak değil iktidarın karşısında karmaşık bir blok oluşturabilmekten geçmektedir.
Seçimde oy vermeyerek, sivil itaatsizlik göstermek, birarada yaşamak için gerekli olduğunu düşündüğümüz ve geçerli olduğunu varsaydığımız “toplum sözleşmesini” tartışmaya açmak demektir. İktidar olma değil, geleceği kurma kaygısında olan kitleler için ise bunu ortaya koymanın yolu, bir anlamda, eski sözleşmenin geçersiz olduğunu söylemektir.

#ÜretenYokOlmazsa #SömüreneNolur?

 

Mertkan Hamit
mertkancyp

Bu coğrafyada, kimlik üzerinden ekonomi politikası üretmek yeni bir şey değil. Rauf Raif Denktaş # (hashtag) işaretine ihtiyaç duymadığı zamanlarda, “Türkten Türke” kampanyası yapmıştı. 1957’den itibaren liderliğini sürdürdüğü Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonunda, varoluşsal kavga, “ayrı bir Türk çarşısı yaratmak” üzerinden verilmişti. Bu kampanya ciddi anlamda başarılı olmuştu. Adadaki bölünmenin en derin alanı da ekonomi üzerinden şekillendiği zaman etkili hale gelmişti.

Çatışma toplumlarında, kimlik ile milliyetçiliğe bakarken ekonomik boyut çoğu zaman görmezden gelinir. Oysa, 1957 sonrası Ticaret Odasının ürettiği broşürlere bakıldığında, sermaye ile “Türkten Türke” kampanyası arasındaki ilişki açıkça görülür. Eş zamanlı olarak, Denktaş’ın “Türkten Türke” kampanyası sırasında, sosyalistleri, sermaye düşmanı olarak yaftaladığı da bilinir. Zaten sosyalistlerin, yeterince “milliyetçi” olamaycağı hatta ulusal davaya zarar verdiğye yönelik genel kanı ana akım Türk milliyetçiliğinde güçlü bir şekilde yerleşmiştir.

TMT’nin varlığını ispatlama derdiyle, namlusunu önce Kıbrıslı Türk sosyalistlere doğrulttuğu da bilinir. TMT’nin ilk kurbanlarının da Kıbrıslı Türkler olduğu da bilinir. Tabi bilinir deyip geçmemek gerek… Çok uzağa gitmeyelim, geçtiğimiz hafta Fazıl Küçük’ün mezarını ziyaret edip, varoluş kavgasında yolunu kaybeden “hakiki solcular” acaba, Küçük’ün sahibi olduğu Halkın Sesi gazetesinin 1950li yıllarda, Türklerin hiçbir şekilde komünist olmaması gerektiğine dair makaleler yayınladığını da bilir mi? Bilip görmezden geldiyse, “5 santime 3 santimlik” fotoğraf uğruna yaptıkları saçmalıktan dolayı iki satır özeleştiri vermeleri gerekmez mi?

Küçük, Denktaş, Nalbantoğlu gibi erken dönem Kıbrıslı ileri gelenleri sermaye ile olan ilişkilerine önem vermişlerdir. Çünkü “Türkten Türke” kampanyası ile milli davaya yeni bir alan açılmış, ama açılan bu alan siyasette sermayeyi yeni bir özne olarak ortaya koymaktadır. Bu yüzden de sermaye gruplarının, siyaset üzerinde ayrıcalıklı konum elde etmeleri yeni değildir. Denktaş’ın 1957’den itibaren Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu’nda başkanlığıyla kurduğu ilişkiler, 1974 sonrası düzende yaratılan sermaye bölüşümünde etkili olmuştur. Ardından gelen sol veya sağ iktidarların da sermayeyle olan feodal ilişkileri yeni değildir.

Bugüne geldiğimizde bahsi geçen sermaye sınıfını Kıbrıs Türk Ticaret Odası ve Kıbrıs Türk Sanayi Odası üzerinden örgütlendiğini söyleyebiliriz. Sermayenin en önemli temsilcilerinden biri olan “Kıbrıs Türk Sanayi Odası” başkanı geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaptı. Çalışma Bakanı Ersan Saner ile oda Başkanı Mustafa Kaymak’ın yabancı ülkelerden gelen çalışanlara yönelik ayrı asgari ücret talebi dillendirildi. Tepkiler oldu, başkanın şahsi görüşü olduğu söylendi ancak konu oda tarafından da sahiplenildi. Yani Kıbrıslı Türk “sanayicileri” ya da “üreticileri” açıkça “Apertheid” uygulaması istemiştir. Ayrımcılığı övüp, faşizan bir anlayışın oluştuğuna dair tepkilere karşı, oda, açıklamasında, “ister beğenin, ister beğenmeyin” dedi.

Sanayi Odasının önerisinin tutar bir tarafı yok. Ancak daha da garip olan nokta, Kıbrıslı Türk sanayici ve üreticisinin vicdanı ile ilgilidir. Çünkü, oda üyelerinin de gayri insani bir talebi ortaya koyması anlaşılamaz birşeydir. Bir taraftan batı merkezli bir algıyla standartlardan bahsedip, diğer taraftan ise ayrımcılığı temel alan çözümleri “ifade özgürlüğü” kisvesinde dile getirmek liberal aklın da anlayabileceği birşey olmamalıdır. Ancak Sanayi Odasının (tıpkı daha önce Ticaret Odasının da dile getirdiği gibi) bu konuyu ortaya koyması, siyasetteki hızlı apolitizmin yarattığı bir boşluktan kaynaklanır. Bu açıdan tek sorumlu suçu işleyen değil aynı zamanda ona olanak sağlayandır.

Meclis içindeki ana akım partiler ya da dışındaki partiler ve yapıların sermaye ve emek ilişkisini kaba bir ezber üzerinden şekillendirdiği açıktır. Örneğin, bir süredir CTP, #ÜretenYokOlmaz isimli bir kampanya sürdürmüştür. Sürdürdüğü kampanya dahilinde, yerli üretimi desteklemek gibi bir tutum belirlenmiştir. Ancak, sadece “üretimi destekleyelim” deyip piyasaya çıkmak, kendi içinde tutarsızlıklar barındırır. Üreticiyi desteklerken, üreten emekçi mi yoksa girişimcinin mi desteklendiği belirsizdir. Üretenin 3. Ülkeden gelen insanlar olması, bunların koşullarını, çalışma hayatının koşullarını ortaya koymadan, kaba bir popülizm içinde #ÜretenYokOlmaz sloganı, apolitiktir.

Bu yüzden de hiçbirşey demeden, herşey demeye çalışan kaygan bir zemin yaratır. Bu kaygan zeminde kısa dönemli popülizm uğruna, uzun dönemli emek/sermaye çelişkilerine yönelik tepki alanını, emek adına, daraltmaktadır. CTP, apolitik siyaseti ve ekonomiye soldan yaklaşmaya dair yetkin olmayan hali bu koşulların ilerletilmesine ön ayak olmaktadır. Soldan bir diğer ana akım unsur TDP, ya da sağdan HP’nin de durumu da CTP’den farksızdır. Çalışma hayatına yönelik söylemsiz, eylemsiz ve sessizdir.

Ana akımdakileri bir kenara bırakıp, Sanayi Odasının açıklamasına daha içerikli olarak bakalım:

Üretenler, insani çalışma koşullarından rahatsız, “eşit işe eşit ücretin” ne demek olduğunu ise duymak dahi istemiyorlar. Ortaya koydukları “Güneyde asgari ücret uygulaması yoktur” bilgisi de istedikleri biçimde yorumlanmış bir hal. Irka dayalı ayrımcılığı merkeze alıp, öneri oluşturduklarını düşünmüşler.

%40 oranında özel sektörde sendikalaşmanın olduğu, toplu iş sözleşmelerinin çalıştığı, ilke anlaşmalarının olduğu, iş mahkemlerinin etkin biçimde çalıştığı, sektörel toplu sözleşme olanaklarının olduğu, sorun çözme mekanizmalarının yer aldığı bir emek piyasası ile bahsettiklerimin hiçbirinin anlamlı çalışmadığı koşullar ile ilgili bir kıyaslama yapılmaz.

Başka bir deyişle, Sanayi Odasındakiler dezenformasyon üzerinden siyaset yapmaktadırlar. #Üretenyokolmazcılar cephesinde ideolojisiz siyaset söz konusuyken, Sanayicilerin gerçek siyasetin tarafında olması emek lehine ciddi bir dezavantaj yaratmaktadır. Çünkü emeğin siyasi dili kaybolurken, sermaye sesini yükseltmektedir.

Sol, emek tarafından yapıcı bir pozisyon almak yerine, sömürüyü tartışamadan, üretimi folklorik bir öğe olarak ortaya koymaktadır. Oysa ki, emek ve üretim sembolik bir davranış olarak değil, varoluşsal bir mesele olarak kavranabildiği kadar etkili olacaktır.

Sanayi Odası, çıplak bir biçimde ideolojik bir açıklama yapmaktadır. İktidar ideolojik kardeşliklerini doğrulamaktadır. Ana akım muhalefet cılız bir ses bile olamamakta, tam tersine ortaya koyduğu apolitik siyasetin içinde hapsolmaktadır.

Peki çıkış yolu var mı?

Öncelikle kategorik olarak “Evrensel Asgari Ücret” uygulamasına karşı olduğumu belirtmek isterim. Evrensel asgari ücret, farklı iş kollarında zorluklarından bağımsız olarak ücretleri dipte buluşturmaya yaramaktadır. Bu yüzden emekçinin aleyhinedir. Bunun yerine çoklu asgari ücretin sektörel olarak belirleneceği bir modelin adil ve sürdürübilir olacağına inanmaktayım.

Sektörel asgari ücret uygulamasının geçerli olması için ise “sektörel örgütlenmenin” önü açılmalıdır. Her sektörün işveren ve işçi temsilcilerin, sektördeki tüm çalışanlar için toplu pazarlığa oturabilmeli, en azından temel belli ilkelerde anlaşabilmelidir. Toplumsal diyalog alanlarının güçlenmesi, devletin ise tarafların karar üretemediği durumlarda etkin bir arabulucu rolü üstlenmesini merkeze almalıdır.

Bu aynı sektörde çalışan firmalara uyacak kuralları yaratırken, tarafların kaçak işçi çalıştırarak, ücretleri aşırı düşük tutmasını da engelleyecek mekanizmaların oluşmasını sağlayacaktır. Aynı zamanda, ücretlerin belirlenmesi sektörün öznel koşullarına göre belirlenmesinin önünü açacaktır. İşçi ve işveren örgütlülüğünü güçlendireceği gibi, karşılıklı ihtiyaçlar üzerinden hareket edilmesinin de önünü açacaktır.

Sadece, “kısa dönemli istihdam yaratan”, “güvencesiz” iş kollarında genel bir asgari ücret uygulamak mantıklıdır. Yani örgütlenmenin mümkün olmadığı mikro işletmelerde çalışanları bu kategoride tutabilirsiniz. Kıbrıs Cumhuriyeti örneğinde devletin belirlediği sektörlerde asgari ücret uygulaması vardır. Bunlar bakıcılar, özel güvenlik görevlileri, kasiyerler, garsonlar gibi işkollarını içine almaktadır.

Demek istediğim ihtyaç olan çözüm ikili asgari ücret değil, çoklu asgari ücrettir. Buradaki çokluk da, yabancı / yerli ya da buna benzer bir sebebe değil, sektörlere, işkollarına ve bunlardaki uzmanlığa ilişkin konulardır. Yani eşit işe eşit ücret prensibinden ödün vermeden gerçekleştirilecek bir çözümdür.

Son olarak, tabi ki bunu ben icat etmedim. Sadece Kıbrıslı Türk sanayicilerinin “kısmen” kopyaladığı sistemin, doğru şeklini yazdım.

Sendikal reaksiyonların çoğunlukla slogandan öteye, ana akım siyasetin de #ÜretenYokOlmaz apolitizminden öteye gidemediği koşulda, bir süredir Çalışma Ekonomisi adına kafa patlatan biri olarak amacım tartışmaya bir damla katkı yapmaktır.

İlgili aktörler, eleştirileri ve önerileri kaale alırsa ne mutlu bana. Ancak ülkenin ruh halinin eleştirenle konuşmamak üzerine şekillenmesinden dolayı zıtlık üzerinden var olma haliyle karşılaşmak kuvvetle muhtemel.

O yüzden, iyi niyeti bir tarafa koyup, bu yazıyı göle maya çalma girişimi olarak görmek daha mantıklıdır.

 

Büyük Biraderin 52 Milyonu

Nüfusu “kalabalık” olarak nitelendirilen bir yerde, İçişleri Bakanı Kutlu Evren yeni bir bilgi paylaştı: “134 ülkeden” insan yaşıyormuş bu yerde. Sonra nasıl bir analoji yaptığını anlamadım ya da anlamak istemedim. Ancak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak 134 ülkeden gelen insanlara karşı yabancı düşmanlığı yaparak, suçu kontrol etmek için 52 Milyon TL’lik bir protokol imzaladı. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki mevkidaşı Süleyman Soylu bu parayla 169 noktaya takip sistemi yerleştireceğini duyurdu. Ayrıca mevkidaşı, “protokollerin yürürlüğe girmesini takiben yaklaşık maliyetler nihai halini alacak. Savunma Sanayi Müsteşarlığı aracılığıyla ASELSAN bu çalışmaları Türkiye’de yürüttüğü gibi KKTC’de de yürütecektir” dedi.

Nereden başlayacağımı bilemediğim bu haberi, ele alırken bir başka parti milletvekilinin “TC’nin dayatma yapmadığına” yönelik beyanı aklıma geliyor mesela. Buradaki protokol bir dayatma değil de onurlu bir işbirliğinin sonucu mu diye merak ediyorum. Bir şeyin dayatma olması için, Amerikan dizilerinde gördüğümüz sahnelere mi ihtiyaç var? Özgürlüğü yaşamamış olmaktan ötürü dayatmanın günün her anında, her alanında gerçekleşen iktidarın bir biçimi olduğunu unutuyor, sadece işkence odalarında gerçekleştirilen açık bir şiddet biçimi mi olarak anlıyoruz acaba.

Türkiye, bizi gözetlemek için 52 Milyon harcama yapıyor. Bu ülkedeki en küçük gelişmeden haberdar olmak için bunu yapıyor. 134 ülkeden biri olan Türkiye, kendine ait olmayan bir coğrafyanın güvenliğini sağlama bahanesiyle, iktidarını her noktaya yaymaya çalışıyor. Çok yaşa Bentham, Panoptikon nihayet buraya da yerleştiriliyor. Camiden, kışladan, elçilikten, bankadan sonra hapishanenin gözetleme araçları da en son teknolojiye kavuşuyor.

İçişleri Bakanı, yabancıların tehlikeli olduğunu söylüyor, yabancı olan ülkeyle protokol imzalayıp, 169 takip noktasının doğrudan yabancı bir ülkeye bağlı olacağı bir sistemi de ardından gazeteye duyuruyor. “Uluslararası bir protokol” olduğu için de, KKTC tarafından onaylandıktan sonra Anayasaya aykırılık üzerinden gidebilmek mümkün olmayacak. Çünkü devletlerarası antlaşma niteliği, bunu engelliyor.

İnat edip kavga verecek bir güç ortada olmasa da, dile getirerek can çekişme sancısında doğruları söylemeye denemek, kurgulanmış gerçeği yaşayanları rahatsız etmesinin umutsuzluğunda işin mali tarafına da bakmakta yarar var.

52 Milyon TL’lik kaynak bu proje için ayrılıyor. Parayı Türkiye’de verebilir, KKTC öz kaynakları da… Ancak 52 Milyon’a “büyük biraderin” bizi izlemesine olanak sağlamak yerine neler yapılabiliriz. Bunu düşündük mü?

Bugünün rakamlarıyla adı geçen miktar 24000 civarında asgari ücretlinin yatırımlarıyla beraber yaşayabileceği bir miktara denk gelmektedir. DPÖ’nün hanehalkı işgücü istatistiğine göre 8,075 işsiz Kıbrıs’ın kuzeyinde ikamet etmektedir. Başka bir deyişle, tüm işsizlerin / dar gelirlilerin mali olarak desteklenmesi ile zaten suç ve suça sebep olan fakirlik sorununun üstesinden gelmek için kullanılması mantık olmaz mı ?

Sağlık, eğitim gibi temel konulardaki kronikleşmiş sorunları aşmak için kullanılması daha etkili sonuçlar veremez mi ?

Bahsi geçen parayla piyasa değerine 300’ün üzerinde konut yapabilmek mümkünken, dar gelirli insanların ucuz konuta erişmesini sağlamayı denemek daha yerinde olmaz mıydı?

Kelalaka bir sonuç olacak belki ama meselenin özeti:

Bakan, yabancı düşmanı bir kukla…

Sistem, Türkiyenin mühim ve ülvi çıkarlarının korunmasından başka hiçbir işe yaramayacak olan yeni bir iktidar alanı yaratma çalışması…

Kaynak ise insanların değil, iktidarın ihtiyaçlarının devamı için harcanacak…

Yeni birşey mi?

Tabi ki değil.

Neden mi yazdım?

Bu ülkede bir zeytin ağacı gibi kök salıp, gelişecektik ya… Hatırlatmak istedim..

 

 

 

Derinya’da Evinin Efendisi Olma Hali…

Derinya Plajı’nın sadece KKTC ve TC vatandaşlarına açılacağına dair fikirler ortaya konulduğu günden beri bunun ırkçı ve ayrımcı bir davranış olduğunu söylüyoruz. Geçtiğimiz günlerde Cenk Mutluyakalı Derinyaya gidelim mi diye sorduğunda hemen üzerine atladım.

En sonunda Derinya’nın kıyısına uğramadan konuya dair fikir beyan etmek yerine biri meseleyi haritadaki bir nokta, bir tabela ismi olarak değil de insani bir konu olarak ele almayı düşünmüştü. Derinya ve Derinyalılarla konuşup kapının, plaj hareketinin ne anlama geldiğini konuşabilmek, yani konuyu ezber yerine insani bir konu olarak ele almak son derece etkili olacaktı.

Daha önce çalıştığım Renewal isimli projeden dolayı (evet sığ beyinli akıl emperyalizmin bir oyunu olarak algıladığı projelerden bahsediyorum!) Derinya ile haşır neşir olmuştum. “Emperyalist” oyun olan projenin bir ortağı da Komünist AKEL’in yönettiği Derinya Belediyesiydi. Zaten kırmızı köylerden biri olarak bilinen Derinya’da “komünist propagandanın bir parçası olarak dış kaynaklı bir proje yürüttük, hedefimiz de en kısa zamanda devrim yapmaktı” diyecek değilim. Projenin amacı Mağusa bölgesinin geneline sosyal ve ekonomik gelişim için destek sağlamaktı.

Ancak bundan bağımsız olarak deneyimim, Derinya’da geçiş noktasının yerini, insanların algılarını, beklentilerini öğrenme şansına eriştim. Öyle ki, Derinyalıların kendini Mağusa kentine yakın hissettiğini ancak o zaman anlayabildim.

Tellerin taşıdığı anlam diğer işaretlerden çok daha güçlüdür. Tel, mekan ve siyasete çok daha güçlü anlamlar yüklerken, yarısı esir kent Mağusa’da kuzeyden güneye bakmanın ruh halinin yarattığı duygu ile güneyden kuzeye doğru bakmanın yarattığı duygu farklıdır. O yüzden alışılmışın dışında olduğundan Derinya’dan Mağusaya bakmak iki farklı hüzün duygusunun çatıştığı karmaşık bir histir.

Derinya’da bu duyguyu her gün yaşamak zorunda kalan insanların barış ve bir arada yaşama arzusu ise tek başına motive edici bir unsurdur. Belki de sırf bu yüzden her federalist Derinyayı ziyaret edip, kahvehanedeki insanlarla bir kez sohbet etmelidir. Başta Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiadis, onların ekipleri ve BM’nin bürokratları uğramalıdır kahveye, neden federasyon istediğimizi bir mühendislik projesinden çıkarıp da insani bir olgu olduğunu yeniden hatırlamak için bunu yapmalıdır.

Cenk’in muhtemelen ilk Derinya ziyaretiydi. Andros ile ilk kez tanıştılar. Aynı yaşlarda iki insanın, tanıştıktan kısa bir süre sonra memlekete dair kaygılarda ortaklaşmalarını gözlemlemekti benim işim, bir de gerektiğinde iletişimi kolaylaştırmak. Cenk zaten konuşmaların içeriğini yazdı, sanırım yazmadığı noktalar ise kendi şaşkınlığıydı.

Mesela, bir noktaya kadar geldikten sonra karşımıza dikenli tel çıktı. Yolu ayıran dikenli teli kaldırıp Andros’la 0 noktasına kadar yürüdük. Benim için de bu bir ilkti. Kamerasıyla Cenk çekinceli olarak fotoğraf çekme şansını sorduğunda, Andros “bir şey olmaz çek” derken kafamda “evinin efendisi olmak” deyişini hatırladım. Cenk’e ne hissettiğini sormadım ancak o da farkına varmıştır. Kuzeyde askeri bölgenin önünde fotoğraf çekmek yasakken, güneyde askeri bölgenin içinde kamera ile dolaşabildiğini.

Özgürlüğün ne demek olduğunu yaşamayan birinin evinin efendisi olduğunu iddia etmesi gariptir. Muhtemelen bir tür cahil cesaretidir. 20 Temmuz’da da Barış ve Özgürlüğün bayramını kutlarken, ne büyük yalan söylediğimizi hepimiz biliyoruz. Ancak, uygulamada “kendi evinin efendisi olma halini” ilk kez gözlemledim. Belediye başkanı, kendi yönetiminde olan alandaki dikenli teli kenara koyarak, 0 noktasına kadar yürürken, biz de da var mı bir babayiğit diye düşündüm. Herhangi bir dikenli teli kenara itip, burası benim alanım diyebilecek bir Belediye Başkanı, milletvekili, bir şey bakanı ya da cumhurbaşkanı….

BM’nin henüz bitirmediği 150 metrelik yolu gösterdi. Bu işi yapsınlar biz hazırız dedi Andros. Biz sustuk. 150 metrelik yolu BM yapsın biz hazır mıyız bilemedik. Plajda ırkçı uygulamanın boynumuzdaki ağırlığına bu sefer, kapının kuzey tarafının vaktinde hazır olup olmayacağı eklendi.

Derinyayı Mağusa’ya bağlayan caddenin adı Mağusa Caddesidir. Mağusa’ya gidecek yol hazır, üstelik sadece asfalt, altyapı ya da bürokrasi anlamında değil. 40 yıl önce her şeyini kaybeden insanların bir arada yaşama arzusu ve mutlu bir gelecek isteği de hazır…

 

 

Barış İçin Şeffaflık

Crans Montana görüşmeleri Kıbrıs’ın geleceğinin tartışıldığı en önemli toplantılardan biriydi. Farklı ağızlardan Crans Montana görüşmelerine dair bilgileri birleştiriyoruz. Kıbrıs Türk liderliğine yakın kaynaklar Anastasiadis’i, Kıbrıs Rum liderliğine yakın kaynaklar Türkiye’nin güvenlik ve garantilerle ilgili tutumunu başarısızlıkta sorumlu tutuyor.

Hiçbir taraf kendinden kaynaklı sorumlulukları dile getirmiyor. Her iki taraf da cömert davrandığını, karşı tarafın “isteksiz” olduğunu söylüyor.

Bu görüşme sonrası TC, “BM Parametrelerinin” değişmesi gerektiğini savunurken. Kıbrıs Rum tarafı BM parametreleri ile çözüme hazır olduğunu söylüyor. Kıbrıs Türk tarafı siyasi partiler ve belediye başkanları ile toplantı düzenliyor. Herkes zeminini oluşturmaya çalışıyor.

Ancak her iki tarafta da demokratik bir açık söz konusu. Çünkü, halkı temsil eden liderlerin ne görüştüğünü halk tam olarak bilemiyor. İçeriğini bilmediğimiz birçok görüşme gerçekleşti. Şimdi bize bu bilmediğimiz konuyla ilgili taraf olmamızı bekliyorlar. Oysa ki, demokrasinin temeli şeffaflık değil mi? Eğer öyleyse demokrasiyi ortak bir değer olarak benimseyen toplumlar olarak demokratik bir açılım getirecek kadar cesaretimiz var mı?

Sanırım böyle bir adım, ülkenin geleceğinin belirlenmesi ve böylelikle toplumların siyasi özne olarak kararlarını verebilmesi için son derece önemlidir. Karşılıklı dezenformasyon üzerinden yürütülen bu sürecin devamlılığı tarafların niyetleri kadar, tarafların temsil ettiği toplumların da niyetiyle ilgilidir.

Suçlama oyunları için değil, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarının geleceklerine karar verebilmeleri için görüşme tutanaklarının erişilebilir olması gerekmektedir.

Madem ki Crans Montana süreci sonlandı, artık zirveye dair dönüştürülebilecek bir şey kalmamıştır. İhtiyacımız “derin bağlantılı” gazetecilerin, güvendiği kaynaklara değil doğrudan bilginin kendisine erişmektir. Bilgiye eriştiğimiz zaman iktidarlar ve herhangi bir iktidara yakın olanların değil, toplumların kendi aklı karar verecektir.

Bu noktada sivil topluma önemli bir görev düşmektedir. Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü zilyon senelik bu süreçte başarısızlığın bir sorumlusu da BM’nin kendisidir. Ellerini yıkayıp yarattıkları belirsizlikten sıyrılabileceklerini düşünmelerine izin vermemek gerekmektedir. Bu yüzden Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların barış içinde bir gelecek kurabilmeleri için “şeffaflık” talep etmeleri gerekmektedir.

Kapalı kapıların ardında değil, şeffaf bir şekilde görüşme tutanakları ele alınmalı, yapılandırılmış gayri-resmi diyalog ortamlarında bu konular detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Liderlerin korkuları ile tıkandıkları noktalardan, toplumların hoşgörü ve kararlılığı ile ilerleyebileceklerini anlamalıdırlar. Karşı tarafın neyi istemediğini öğrenmek, neyi vereceğini bilmek kadar çok güven yaratır. Bu yüzden güven yaratıcı önlemlere dair atılabilecek en önemli adım, görüşme tutanaklarının açıklanmasıdır.

Yeni bir süreç nasıl başlayacak sorusunu soranlar için de bulunmaz fırsat buradadır. Şeffaf bir şekilde neyin olmadığını öğrenip, nasıl olması ile ilgili olarak sivil toplum siyasi irade beyan etmelidir. Ancak bu koşullarda, gündelik iktidar kaygıları olan siyasi partiler ve yeniden seçim düşünen liderler irade gösterebilir.

Kıbrıs’ta tarafların kabul edebileceği bir çözüm yaratmak için yeni bir başlangıç yapabilmek mümkün. Bunun sağlanması için talep etmek önemlidir. Sivil toplum ve basın bu talebin öncüsü olduğu sürece, BM’nin buna kayıtsız kalması mümkün değildir. Edilgen unsurlar olarak yer aldığımız sayısını bilmediğim kez tekrarlanan görüşme süreci yeniden başarısızlıkla sonuçlandı. Başkalarının tepeden inme yöntemlerine karşı, etkin bir şekilde geleceği talep etmek gerekmektedir. Hal böyleyse, kilidin anahtarı şeffaflıktır. Crans Montana’daki görüşme tutanakları halka açıklanmalıdır!

Mertkan Hamit