Dipsiz Kuyudan Kurtulmak

Milliyetçilik dediğin öyle akıl almaz ve aşkın bir şeydir ki bazen rahatsız edici ancak eş zamanlı olarak da büyüleyici bir hal alır. Rahatsız edicidir çünkü açık – seçik ortada olan bir durumu milliyetçi akla anlatmanız mümkün olmaz. Aklın milliyetçi duvarını sesiniz aşabilir ama seslerin içeriği beyine erişemez, bu yüzden de büyüleyicidir.

Sol veya sağ görüşten herkesi kaynayan bir kazanın içine atar. Kazan kaynarken hepsini de birbirine benzeştirir. Birleşme hissinin yarattığı “yoldaşlık” hali o kadar güçlü bir durum yaratır ki, yapılan yanlış olsa da haksız olmazsınız. Haksız olsanız bile, haksızlığınızı kanıtlamak zorunda kalmazsınız. Mağduriyetin mağrur dili ile karşınızdakini mahkum ederken, gerçekte kaybedilenin hesabını yapmak mümkün değildir. Tarihin çekimiyle, bugünün kurgulanmış gerçeğini bütünleştirirken, hafıza sadece seçicidir. Bütüncül bir şekilde bakmadığınız pencerede yönlendirilmiş tek yanlı bir anlayış evrilir. Dünya böyledir deyip içinden çıkabilirsiniz ancak eleştirel zihnin zerrecikleri bir yerlerden rahatsızlık vermeye davam eder.

Muhtemelen, Crans Montana sonrasında Kıbrıslı Türk liderliği sahip olabileceği en konforlu başarısızlığı deneyimlemektedir. Hatırlayın konuların paket olarak ele alınması da Kıbrıs Türk tarafının talebiydi, yurt dışında bir zirve yapılması ve Genel Sekreterin katılımı da…

Diplomasi ile çözülmeye çalıştığımız Kıbrıs Sorununda sonuç üretmek için tüm araçlar Kıbrıs Türk tarafının taleplerini karşılıyor olmasına rağmen, sonuç alamadık ve sorumluluk için hedefi de Kıbrıs Rum tarafına attık. Bunu yaparken sorgusuz sualsiz tüm siyasi partilerin de desteğini alabilmenin konforlu olmadığını iddia edemezsiniz değil mi?

Oysa ki sorumlunun kim olmasından bağımsız olarak tüm istediğimiz araçlar elimizde olmasına rağmen giriştiğimiz bu diplomatik hamleden somut hiçbir şey elde edemediğimiz gerçeği yüzleşmek gerekir. Bununla ne zaman yüzleşeceğiz? Başarısızlığı milliyetçi çıkışlarla meşrulaştırmaktan vazgeçip yapıcı olarak çözüm üretme yollarına ne zaman gireceğiz ?

Mesela, Gueterres’in görüşme için çizdiği çerçevenin bundan sonra Kıbrıs’ın geleceğinin belirlenmesi için izlenecek yol haritası olduğunu ne zaman deklere edeceğiz.

Guterres’in çizdiği çerçevede yarın masaya döner, yüklendiğim sorumluluğu gerçekleştiririm diyebilmek genç kuşaklara bol şans dilemekten çok daha yapıcı bir pozisyon olduğunu kabul etmemiz gerek.

Gelinen son aşamada hamaset yapanların ve on yıllardır tanınma sözü verip de gerçekleştiremeyenlerin lafazanlık yapacağı üç beş argümanı kenara bırakıyorum. Ancak, girdiğimiz macerada birbirine daha az güvenen iki liderlik üretildi. Motivasyonunu kaybetmiş toplumlar yaratıldı. Başarısızlık, şüphecilerin ve nefretten beslenenlerin akbaba gibi üşüşmelerine sebep oldu. Bir de, gelecek karanlık bir çukurdan farksız olmasına rağmen “ev temizleyip tertipleme” takıntısıyla yalandan açıklamalar yapan siyasi elitlere, “masgara olacakları” kocaman bir meydan yaratıldı.

2018 sonrasına bırakmamakta ısrar edilen, çözüm sürecinin seçimlerin ardına kalması ve ona göre yeni(den) seçilmiş bir liderin zirveye katılması bu yarattıklarımızdan daha kötü hangi sonuçları yaratabilirdi?

Doğalgaz gerginliği gibi bir şeyler geveliyor olabilirsiniz ama siz de biliyorsunuz ki o gerginlik zaten gerçekleşiyor. Tam tersine bu zirve ile gerginliğin gerçekleşmesi için meşru sebepler yaratıldı.

2018’i bekleme sabrını göstermedik. 2018 sonrasında başarı yakalanmayacağına dair “içgüdülerden” başka hiçbir sebebimiz yoktu. “İçgüdüler” diye ortaya koyduğumuz şey aslında, sistematik olarak yarattığımız koşul olduğunun farkında mıyız?

İçgüdülerin, hesapsız tahminlerin, kendi verdiği sözden korkanların ve muhtemelen birilerinin stratejik derinliğinin içinde kaybolduk. Üstelik, seçilmişlerin arasında bundan sonra ne yapacağız sorusuna aklı selim bir biçimde cevap verecek tek bir kişi bile yok. Üstelik cevabı bilemediklerinden değil, cevabı bildikleri halde dile getirecek kararlılığa sahip olamadıkları için.

Yine de elitlerin akıllarını ve yüreklerini uyandırana kadar beklemeye gerek yok. Onlar, olaylar üzerine olan reflekslerinden arınıp, yeniden irade sahibi insanlar olarak aramıza dönerler mi bilinmez ama biz yine de onlara inat tekrarlayalım: içinden çıkamadığımız dipsiz kuyudan kurtulmak için bakacağımız yer ne Ankara ne Atina’dır…Adres Guterres çerçevesidir.

Mertkan Hamit

 

 

Lider(lik)

Son gün herkes gibi ben de olumlu sonuç beklentisi için de olsam da, zirveye dair beklentilerimi zirve başlamadan ortaya koymuştum. Cuma günü Crans Montana başarısız sonuçlanmasının ardından Mustafa Akıncı’nın gerçekleştirdiği basın toplantısı ise çözüm beklentisi içinde olanlar için tam anlamıyla bir çöküntü hissi yarattı. “Liderlerin öncülüğünde” gerçekleşen Kıbrıs görüşmelerinde başarısız olan liderler, gelecek kuşaklar belki bu işi çözer deyip pes etti.

Mustafa Akıncı “ben yapamadım” deyince, cemaatin umudunu kaybetmesi normal olabilir. Ancak normal olmayan, bu mücadele için çaba sarfettiğini söyleyen kişinin, yetkili olmasına rağmen pes ettiğini dile getirmesi. Ürkütücü olanı ise bu açıklamanın olabildiğince samimi bir şekilde ortaya konulurken meselenin “genç kuşaklara” havale edilmiş olması. Başka bir deyişle, öngörülmeyen bir zamana…

Öncelikle temsili demokrasinin penceresinden etik bir değerlendirme olarak Mustafa Akıncı’nın açıklamasını değerlendirmekte yarar var. Mustafa Akıncı dört boyutlu vizyon diyerek aday olmuştu. Oy verenler ona çözüm odaklı bir siyaset izleyeceğini söylemesinden dolayı destek vermişti. Ona oy veren insanlar, çözüm odaklı bir siyasetin sadece kapsamlı çözüm müzakerelerinden ibaret olmayacağını kabul etmişti. Bu yüzden Maraş’ın yılanlara verilmesinin yanlışlığını ortaya koyarken, eleştirilmek bir tarafa destek bile bulmuştu.

Nihayetinde, sıradan vatandaşlar da çözüm odaklı siyasetin sadece 6 başlıklı tantana değil, okuduğumuz kitaptan, yaptığımız inşaata, yediğimiz elmaya kadar birçok boyutu olduğunu çok iyi biliyorduk. Bu yüzden Mustafa Akıncı “evde oturamaz” deyip yola çıktığında meselenin “bu ülkede bir zeytin ağacı gibi kök salmak” olduğuna inanan insanların iradesini arkasında bulmuştu.

Bu açıdan değerlendirdiğimizde, Aslında Mustafa Akıncı’nın liderliği ve başarısı sadece “kapsamlı çözümü” başarmakla ölçülemez. Tam tersine, Ertuğruloğlu – Denktaş zihniyeti gibi zehirlenmiş akılların yaratacağı belalara karşı takınacağı tavır ile değerlendirilebilinir. Ancak, kendini kaptırdığı “kapsamlı çözüm” yolculuğundaki başarısızlık, “çözüm odaklı siyasetinin” başarısızlığı anlamına gelmediğini ifade etmesi gerekirdi.

Tam tersine, birebir görüşmelerimizde ifade ettiği “BM kapsamlı çözüm için uygun ortam olduğu için Maraş gibi adımlar yerine kapsmalı çözüme odaklanma niyetindedir” görüşünün artık hatalı olduğu kanıtlandığını dile getirmeliydi. Müzkaereci, Özdil Nami’nin “kapsamlı çözüm başarısızlığı halinde Maraş üzerinden bir al-ver gündeme gelebileceği” anlayışına sahip olduğunu da bildiğimizden, aslında Mustafa Akıncı çözüm odaklı başka siyaseti başlatacağını ortaya koyduğu kadar oy verenlerine sadakatli olabilirdi.

Ancak, Mustafa Akıncı bunu seçmedi. Vakti olacağı için iç konulara daha çok eğilebileceğini söyledi mesela. Hatta, daha en başından görüşmelerin başarısızlığında “KKTC kendi yolunu yürür” demeyi tercih etti, çözümsüzlüğün çözüm olmadığını bildiği halde…

Eğer ki Akıncı’nın açıklaması uykusuz ve stresli bir günün ardından yapılan duygusal bir açıklama ise söylem ve eylem değişikliğine gitmek gerekmektedir. Aksi takdirde, onu seçen insanların iradesini gasp ederek “çözüm” yerine “çözümsüzlüğün” yoluna girmiştir. Mustafa Akıncı, eğer isterse federasyon dışında başka maceralara atılabilir. Bunun yolu açıktır ve bu kendi tercihidir. Ancak, çözüm odaklı siyasetin dışına çıkacaksa demokratik ahlak gereği atması gereken adımlar vardır.

Bu da temsili demokrasinin kuralları içinde, önce istifa edip, ardından da yeni programıyla aday olmaktan geçmektedir. Makarios, Enosis’ten vazgeçip Kıbrıs Cumhuriyeti’ne sarıldığında aynısını yapmıştır. Benzerini yapabilir, federasyondan vazgeçip KKTC’ye sarılabilir. Onun yoluna inanan insanlar da eğer destekliyorsa ona bu konuda desteğini sunabilir.

Bir diğer mesele ise çözümü “genç kusaklara” havale etmesiyle ilgilidir. Bu güne kadar Mustafa Akıncı genç kuşaklarla ucuz PR çalışması dışında, anlamlı bir istişare gerçekleştirememiştir. Gelecek için mücadele edip, geleceği kuracaklarla ilgili herhangi bir istişare içine girmemesi açıklamanın samimi bir değeri olmadığını işaret etmektedir.

Geleceği kurması için oy verdiğimiz liderin, herşey bittikten sonra çözümsüzlüğü armağan etmesi nasıl bir sorumlu siyaset davranışıdır malesef anlamam mümkün değildir.

Görüşmelerin çöküş sebeplerinden en önemlisi garantörlükle ilgili belli bir süre sonra “gözden geçirme/sonlandırma” koşulları üzerine gerçekleşti. Başkanın çözümü bulması havale ettiği gençler, bugün 20 – 30 yaş arasında olan insanlardır. Başka bir deyişle, garantörlükle aykırı birşey söylediğinizde “yaşamadın – bilmen” denilen kuşaktır. Oysa ki, eğer bir anlaşma olsaydı, aynı “gençler” 35-45 yaşına geldiğinde garantörlükle ilgili önemli kararın sonuçlarıyla karşılaşıyor olacaktı. Üstelik o kararı verenler siyaseten etkisiz durumda olduğu halde.

Siyasette ağırlıklı olarak yaşlı ve orta yaşlı erkeklerin egemen olduğu Kıbrıs Türk toplumunda Mustafa Akıncı, genç kuşaklardan ne kadar gençleri kastettiğini bilemem ancak, “çocuk” olarak nitelendirdiği önemli bir nesilin ülkesini terkettiği ve terkedeceği gerçeğinin de umarım farkındadır.

Çözümsüzlüğün yolunu yürüyecekse, çözüm neslinin insanları bu ülke toprakları yerine başka ülkelere göç edeceği açıktır, başka bir deyişle çözüm odaklı siyasetten vazgeçtiği takdirde, göç eden insanların sorumluluğu da kendine aittir. Bu yüzden, çözüm odaklı siyasetten sapacaksa, çözümü havale ettiği kuşağı burada bulamamasıyla sonuçlanacağı açıktır.

 

Mertkan Hamit

Yürüyeceğimiz Yolun Minareleri!..

 

İsviçre’nin yeni bir kasabasında yeni bir görüşme süreci başladı. Olumlu, olumsuz, umutlu yada ümitsiz olabiliriz.

Bir kısmımız değişimden korkuyor. Bazıları güvenlik diyor bazıları ekonomi. Çok şey söylüyor ve çok şey farz ediyoruz.

Olacak işler kadar olmayacak işleri düşünüp ona göre planlar kuruyoruz.

Yol boyu askeri bölgelerin olduğu bir hayatı geri de bırakıp, “Askeri Bölge Girilmez” tabelalarının hayatımızı kuşatmadığı bir hayata alışmak kolay olmayacak eğer başarı sağlanırsa…

Tank görmeden büyüyecek çocuklar mesela. Tankların gölgesinde savaşsızlığın koşullarına alıştık ancak insan öldürme araçları olmaksızın barışı ve özgürlüğü kendi ülkemizde belki de ilk kez yaşayacağız. Eğer İsviçre’deki biraderler caseretlerini toplayıp doğru adımları atabilirlerse…

Özgürlüğün bedelinin en yüksek değer olduğunu çok iyi bilir bu adanın insanları. Köyünü, evini adanın bir yarısında bırakıp diğer yarısına göçmüştür binlercesi bu adada… 13 sene önceye kadar öteki yarısına geçemediğimiz ülkemizde, bazılarımız otobüs camından son kez baktığı köyünü 40 yıl sonra harebe olarak bulmuştu, ya da bulamamıştı.

Kim ne derse desin, bu ülkenin kuzeyinde sıkışıp kalan insanlar, özgür olamamanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Çünkü çok kez milliyetçi hezeyanın kurbanı olarak bedel ödemişlerdir.

“Osmanlı artığı” denilerek Helen Milliyetçisi komşusunun süngüsüne kurban olmuştur, “Sizi biz kurtardık” deyen ağababasının aşağılamasına da…

Haysiyet meselesi yapmak bir tarafa dursun, çoğunda kuyruğunu sıkıştırıp oturmuştur köşesine… Ancak bazen öfkelenmiş, meydanları doldurmuştur. Silah kuşanmış köyünü de korumuştur.

Çok kez hayal kırıklığı yaşamıştır. Çok az şey başarmıştır. Gel gelelim, hayat bizi kritik bir evreye getirdi yine.

Ancak, başarısız olursak KKTC’nin kendi yolunda yürüyecekse, hangi yola girdiğimizi  her gün çok daha iyi öğreniyoruz.

Bakın, bugün de TC Büyükelçisi Derya Kanbay, Ticaret Odası başkanı Fikri Toros’a “posta koyuyor”…

Ülkendeki içişlerine bak, seni ilgilendirmez İsviçre’nin değerleri diyor.

Seçilmiş oda başkanını, Kıbrıs türk toplumunda kurulduğu günden beri tarihisel bir öneme sahip bir kurumun başında olan bir kişiye haddini bildiriyor atanmış bir bürokrat.

Sen sokaktaki cipslere bak, özgürlüğe dair konuşulacaksa onun zamanına ben karar veririm diyor, diyebiliyor.

Fikri Toros’un Kıbrıs’ta federasyon konusunda aktif desteğini sorgulamak kimsenin haddine düşmez. Ancak, büyükelçi, yolunu şaşırıyor. Federasyona dair umutlu olmasına kızıp, peşkeşin  hesabını ona soruyor. Konuyla sorumlu olan Denktaş Bey’e sormaya cesareti mi yetmiyor mesela ?

Sahi Kanbay ne yapmak istiyor ?

İfade özgürlüğüne tahammül mü edemiyor ?

Fikri Toros’un Kıbrıs konusunda umutlu olmasından neden bu kadar rahatsız oluyor ?

Yoksa açık seçik bize yürünecek olan yolumuzu mu göstermeye çalışıyor ?

 

 

Crans-Montana’da Ne Olacak ?∗

Crans-Montana’da Ne Olacak ?∗

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Politik iklim yeniden Kıbrıs Sorununa doğru evriliyor. Üst düzey temsilcilerin birer birer ziyareti, özellikle Binali Yıldırım ile Aleksis Tsipras görüşmesi ardından Kıbrıs Konusu ile ilgili yeni bir zirveye gözler çevrildi. Daha önce belirttiğim bir yorumumda bu zirvenin gerçekleşememe ihtimalini ortaya koymuştum. Pesimist tavrımı korumama rağmen, böyle bir zirvenin gerçekleştirilecek olmasına önem atfetmekteyim. Ancak,hala daha soru işaretlerinin olduğu kesin. Öyle ki, TC Başbakanı Binali Yıldırım Atina dönüşü yaptığı açıklamada “garantör ülke olarak Yunanistan Türkiye gibi ülkelerin başbakanlarının katılmasını gerektirecek şartlar oluşur mu oluşmaz mı gibi bir tereddüt var. Bizde de onlarda da var bu soru işareti” şeklinde bir ifade kullanmıştır.

İşin özeti Crans-Montana göreceğimiz son zirve olmayacak. Ancak Cenevre ya da Mont Pelerin I, II zirvelerinden farklı olarak sabrın ve zamanın tükendiği noktayı işaret etmektedir. Genel anlamda “son oyun” algısı yayılmıştır. Bu açıdan beklenti yeni koşullar yaratmayacağı kesindir. Burada izlediğimiz özellikle BM için ama aynı zamanda diğer aktörler için de kimsenin zarar görmeden kurtulacağı bir “itibar kurtarma” girişimidir.

Kıbrıs konusunda yaşanan süreçle ilgili umut vermekle eleştirilen biri olarak neden olumsuz bir beklentiye sahip olduğumu kısaca özetlemek için önce Crans Montana’da ortaya çıkabilecek sonuçları ele alalım.

Ortaya konulan sonuçlar arasında a) kapsamlı çözüm, b) çerçeve anlaşması, c) ortak açıklama gibi seçenekler mevcuttur.

Bunları sondan başlayarak ele alacak olursak

  1. Ortak açıklama:  11 Şubat 2014 tarihli Ortak Açıklama metni herhangi bir federal çözümün pazarlık konusu olmayacak tüm unsurlarını içermektedir. Dönüşümlü başkanlık, etkin katılım, garantiler, toprak, mülkiyet gibi konular ortak bir metine girebilecek kavramlar değildir çünkü bunlar hala daha tarafların pazarlık unsurlarıdır. Bu yüzden 11 Şubat 2014 metninden ileride bir metin üretilmesi mümkün değildir. Başka bir değişle bu zirvede 11 Şubat açıklamasından daha ileri bir ortak metin beklemek mümkün değildir.
  2. Çerçeve Anlaşması: İrlanda çözüm süreci referanslı uygulanabilir bir çerçeve anlaşması yaratılması kapsamlı çözüm için son derece faydalı bir açılım olarak görülebilir. Ancak koşulları ölçtüğümüzde, güven yaratıcı önlemlerin “tanınma paranoyası” / “stratejik sebepler” ikileminde uygulanamadığını biliyoruz. Geçiş noktalarının açılmasınun mümkün olmadığı,  mobil hatların birleşemediği koşullarda uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının gerçekleştirilmesi hayli güçtür. Üstelik uygulanabilir bir çerçeve anlaşmasının ilk adımı asker sayısının azaltılması, yeşil hat bölgelerinin iadesi gibi daha zorlu noktaları barındıracaktır. Bu güçlü bir siyasi irade gerektirir. Toprak adımının Türk tarafının en önemli “kozu” olduğunu düşündüğümüzde, böylesi adımların atılması oldukça zordur. Aynı zamanda AB muktesabatının kuzeyde uygulanmaya başlamasına dair açılımlar, limanların Avrupa limanı olarak kabul edilmesi gibi açılımların da mevcut modalite ve anlayışla gerçekleşmesi daha zordur. Bu açıdan da baktığımızda İsviçre’den uygulanabilir  bir çerçeve anlaşması çıkması mümkün değildir. Çünkü taraflar takındıkları pozisyon itibari ile uygulanabilir çerçeve anlaşmasını uygulayacak politik anlayışa sahip değildir.
  3. Kapsamlı Çözüm: halihazırda kapsamlı çözümün orada tamamlanmasının mümkün olmayacağına yönelik sinyaller verilmektedir. Masada kapsamlı çözüme dair beklentiler azalırken mucize gerçekleştirebilecek bir Oz büyücüsü var mı bilemiyorum. Ancak, eğer varsa şimdi ortaya çıkması lazım. Böyle bir durum beni ters köşeye yatırır ve bu noktadan sonra yazacaklarımı geçersiz kılar. Ancak, kapsamlı çözümün gerçekleştirilmesinin mümkün olmayacağına dair sinyali TC Başbakanı Binalı Yıldırım verirken, atıfta bulunduğu taraf “Kıbrıslı liderler” şeklindeydi. Yani, meselenin garantiler  üzerinden gerçekleştirilecek bir pazarlıkta Türkiye’de olmasına rağmen Kıbrıslı liderler anlaşamadı diye sonuçlanamadı gibi bir imaj yaratılmıştır. Bu açıdan baktığımızda paket üzerinden konuşulan al – ver sürecinin sağlanamamasında ihale 2 senedir müzakere eden Kıbrıslı liderlere kalacakmış gibi.

Peki, durum vahimse ve bu zirvede hiçbirşey mümkün değilse bu zirve neden gerçekleştirilecek ?

Bana göre Cenevre zirvesinde bu işin bitirilmesi gerekiyordu. Ancak, Yunanistan Dışişlerinin tavrı Konferans’ta belirleyici olmuştu. Günün sonunda güvenlik ve garantiler başlığında tarafların pozisyonu ve esneyebilecekleri noktalar bellidir.

Esas olan kim ne alır ve bu konuda herkes siyasi iradesini gösterir sorusunun cevabıydı. Siyasi irade varsa, bunu gerçekleştirmeye dair söylenecek sözler birkaç cümledir. Ancak taraflar (özellikle de garantörler) bunu ifade etmekten çekinmekte, yani siyasi iradeyi sergilemekten kaçınmaktadırlar.

Hal böyleyse, 2 yıl boyunca sürdürülen ve siyasi yatırım yapılan bu sürecin “itibarını koruyarak” sönümlenmesi gerekmektedir. Bu hem yerel hem de uluslararası unsurların işine gelmektedir. Bu yüzden malesef eğer Kapsamlı Çözüm yapmak için iştah ortada yoksa (bana göre garantörlerde böyle iştah yoktur) Kıbrıslı liderler BM’nin itibarını korumak için kullanılacaktır.

Özellikle son süreç içerisinde Kıbrıslı liderler düştükleri suçlama oyununda zararlı çıkmıştır. Çünkü birbirlerine cevap vererek harcadıkları enerji ile bütün sorumluluğu Kıbrıslı liderlere yıkmak için uygun koşullar yaratılmıştır. Böylelikle, bir süredir BM’nin arayış içinde olduğu çıkış stratejisi sağlanmıştır.

Taraflarca orkestra şeklinde yapılan açıklamaların başarısız bir yöntem olduğuna dair daha önce dile getirdiğim düşünce de buradan kaynaklanmaktadır. Şu an BM için yöntemin başarısızlığını, Kıbrıs sorununu ele alış biçimlerine eleştirel yaklaşacak bir sebep yoktur. BM’ye göre yeni bir girişim ile Kıbrıs Sorunu çözülememiş ve sorumluluk uzlaşmazlığı seçen Kıbrıslı liderlerin meselesidir.  Oysa ki aklı selim olan herkes, bu sorunun ele alınış biçimindeki hataların sorunun çözülememesine neden olduğunun farkındadır.

BM bu aşamada süregiden oyun değiştirilmek isteniyorsa, Crans-Montana’ya yönelik “havuç – kırbaç” yöntemi oluşturabilmelidir. Ancak, BM’nin böyle bir irade sergilemekten kaçınmaktadır. Kıbrıs Türk tarafına statü için yasadışı olarak elinde tuttuğu mülklerin tazminatının Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafınca ödenmesi ve toprak iadesini, eş zamanlı olarak, Kıbrıs Rum tarafına uzlaşmazlık karşılığı Kıbrıs Türk tarafının statü yükseltilmesi riskinin açıkça dile getirilmesi statükonun korunmayacağının net işaretleridir. Bunların masada olmaması koşulunda, bu zirve diğer tüm zirveler gibi statükonun devamının teyidiyle sonuçlanacaktır.

Hal böyleyse ne olacak ?

Muhtemelen Crans-Montana sonrasında seçimlere kadar sürecin sönümlenmesi beklenecek. Sürecin seçimler nedeniyle askıya alınacağı ve seçimden sonra oluşacak yeni Kıbrıslı Rum iradesinin ne göstereceğini şu an tahmin edemeyiz. Ancak yeni bir başkan seçilirse, kalınan yerden devam etmek yerine sürecin en başına dönmeyi talep edebilir. (Anastasiadis seçildiğinde böyle yapmıştı.) Bu arada da zaten Kıbrıs Türk toplumunda liderlik seçimleri gelir ve bildiğimiz kısır döngü devam edecektir.

Şu an için iç politikada her taraf kendi için yeni koşullar yaratmaya çalışsa da uluslararası olarak yeni koşulların yaratılması bana gmre pek de mümkün değildir. O yüzden de Kıbrıs Sorunu’nun bir süre için rafa kaldırılmasının koşulları ortaya çıkacaktır. Rafta bekleyen Kıbrıs Sorununun daha da karmaşık bir hale gelmesi için uzlaşmazlıktan olan taraflar muhtemelen ellerinden geleni yapacaktır.

Peki Kıbrıs Sorunu bir daha konuşulmaz mı ?

İşte kritik nokta tam da burada. Muhtemelen Crans-Montana sonrasında Kıbrıs Sorunu etraflı bir biçimde bir süre ele alınmayacak. Ancak, Kıbrıs adası etrafındaki doağlgaz kaynakları ile ilgili varsayımlar son bulur ve gerçekten çıkarılmaya başlandığında etkin biçimde bu konu yeniden gündeme gelecektiir. Şu an en iyi beklenti bu kaynakların ortaya çıkarılacağı zamana 5 yıl biçiyor. Hal böyleyse, muhtemelen Kıbrıs Sorunu ile ilgili yeni süreç 5 yıl sonra başlayacak. Ancak bu sefer yaratılacak olan nüfus yapısı ve vatandaşların sayısı, Türkiye’nin buralardaki iktidarı ve bölgesel koşullara göre şekillenecektir. Ve malesef, konuşulan Kıbrıs Sorunu olsa da, konuşan Kıbrıs adasında “bir zeytin gibi” kök salmış insanların geleceğine dair olmayacaktır.

∗ 25.06.2017 tarihinde gaiLe’de yayınlanmıştır.

Bir garip propaganda şeysi…

Kıbrıs Sorunu bağlamında bir taraftan Cenevre ile ilgili beklentileri yönetme konusunda Cumhurbaşkanı Müzakere ekibinin görünür bir çalışması var.

Geçtiğimiz bir hafta içinde medyada saray kaynaklı birçok açıklama yapıldı. Müzakereci olduğundan beri neredeyse hiç açıklama yapmayan Özdil Nami süreci ele alan kapsamlı bir mülakat yaptı. Hafta sonu CB Sözcüsü Barış Burcu bir gazetede mülakat verdi. Bugün müzakere heyeti üyesi Erhan Erçin bir TV kanalında gelinen noktayı ele alan bir programa katıldı.

Tüm açıklamaların belli bir anlayış ve belli bir strateji ile ortaya konulduğu açık. Ortaya çıkması beklenen ana fikirler:

1) Eğer siyasi kararlılık varsa bu iş olur
2) Siyasi kararlılık ile ilgili bizim bir sorunumuz yoktur
3) Türkiye bir engel çıkarmayacak
4) Garantilerle ilgili konulara girmeyin orası yumuşak karnımızdır
5) Garantiler konusunda “Sıfır asker – sıfır güvenlik” kesinlikle olmaz ama ne olur o da belli değil.

Garantilerle ilgili Türk tarafının ortaya koyduğu pozisyon muğlaktır. Her ne kadar buna “yaratıcı muğlaklık” olarak nitelik yüklemek mümkün olsa da, garanti ihtiyacı olan sebepler Kıbrıslı toplumların ihtiyaçlarından kaynaklanmamaktadır. Eğer ki toplumların ihtiyacı temel bir hak olan “güvenlik” kaygısı ise bunun çözümü başka bir ülkenin ordusu ve askeri çıkarları ile değildir. Biz sıradan insanları ilgilendirecek olan güvenlik kaygısını, insan hakları mekanizmaları ve kolluk kuvvetleri çözebilmelidir.

Bunun dışına çıkıp pozisyon ortaya koyarken sadece jeostrateji dediğimiz ve bir piyon kadar değerimiz bile olmayan satranç masasında başkalarının oyunu için tezahürat yapmaktan ileriye gitmeyecektir.

Hal böyleyse, garanti ve güvenlik konusunda karşı tarafın taleplerini anlamsızlaştırırken, Türk tarafı kendi pozisyonunu yaratıcı muğlaklıktan daha ileriye taşımak zorundadır.

Malesef, henüz buna dönük bir ışık görülmüş değildir. Bu yüzden müzakereci, sözcü ve heyet üyesi tarafından yapılan açıklamaların tümünü daha geniş bir “kaçış stratejisi” olarak görmek durumundayım.

Burada aklıma bir soru geliyor:

Sarayda gerçekten politik niyet varsa ve Kıbrıslı Rum liderliğinin masadan kaçış ihtimalini hesap ediliyorsa, neden iç kamuoyuna yönelik mesaj vermeyi tercih edilmektedir?

Bildiğiniz gibi Uluslararası bir sorunun çözümü ile ilgili ikna edilmesi gereken, iç kamuoyu değil uluslararası kamuoyudur.

Yani Mehmet Dayı Denktaşı destekledı, Ayşe aba Akıncıyı destekledi diye uluslararası bir sorunda haklı taraf olamazsınız.

Eğer haklıysanız, iç kamuoyu değil uluslararası kamuoyu hedeflenmeldir. Bir iletişim kampanyası illa ki yapılacaksa öyleyse bunun zemini orasıdır. Köydeki lale festivalinde değil Brüksel’de, New York’da bunu dile getirmeniz gerekmektedir ya da saygın uluslararası medyada pozisyonunuzu dile getirebilmeniz gerekmektedir.

Eğer böyle bir alan sizlere açılmamışsa, Abohor’daki Ahmet abiyi ikna edersiniz ama Kıbrıs Sorunu ile yakından ilgili AB ya da BM üzerinde kamuoyu baskısı oluşturamazsınız.

Bu yüzden de Cenevre’de eğer başarısız olursanız, sorumluluk Kıbrıslı Türk toplumunun üzerinde kalır. Ondan sonra mağdur edebiyatıyla belki bir seçim daha kazanırsınız ama yitirilen fırsattan elleriniz temiz bir biçimde ayrılamazsınız.

Bu yüzden, sarayın kamuoyunu hazırlama stratejisindeki amaç eğer önümüzdeki seçimlerde aday olmak, ekiptekilerin milletvekili bakan falan olması değilse pek birşeye hizmet ettiğini söyleyemem.

Son olarak söylemeden geçemeyceğim:
Başkan geçenlerde bir konuşmada uluslararası toplantı yapılsın ve ak koyun kara koyun artık belli olsun demişti….

Ak kim kara kim bilemem ama Kıbrıs adasındaki koyunlar arasında bir sorunun olduğuna inanmıyorum…

 

Gandır Çocuğu…

 

Tarihe mal olmuştur, “gandır çocuğu taksim istesin” sözü… Kaç sene önce, ilk kez kim söyledi bilmiyorum. Ancak, ada yarısının bize düşen tarafı bu sözü her başarısız çözüm girişiminde hatırlamak zorundadır.

Görüşmelerin başarısız olma ihtimalinin ardından, sıkı milliyetçiler kadar, makul liberaller ve ‘öngörülü’ çıkarcılar avuçlarını ovuşturmaya başladı.

Süregiden durumu ahalinin kabullenme ihtimalini de iyice ölçüp tartanlar mağrur bir biçimde sessiz bir karşı koyuş gösteriyormuş gibi yaparken, eş zamanlı olarak da yükselen milliyetçi rüzgarı nasıl arkama alırım hesaplarına girecek…

Sıkı milliyetçilere pek söyleyecek sözüm yok… Ne de olsa onlar hayallerine ortak arıyorlar ben deyim 30 siz deyin 40 – 50 kusur senedir. Ancak makul liberaller ile ‘öngörülü’ çıkarcılar “gandıran” kendileri olmadan bazı şeyleri kotarma derdinde.

Zaten öteden beri “bırakınız yapsınlar ve de etsinler” kafasında olanlar, Türkiye’ye dil üzerinden akrabalığımızdan kaynaklı, ne yapsak ödenemeyecek olan borcun bedelini, Türkiye’nin yüce ve ülvi çıkarlarını her koşulda koruyarak ödemek gayretindeler. Bu yüzden de kendilerini bir anda büyük satranç oyunun önemli aktörü olduğunu varsayarken, piyon bile olamadan kendilerine vezir muamelesi yapılacağı günün hayaliyle “taviz vermezük” diyenlerle dirsek teması içinde “ya taviz verürsek neler olur!” diyorlar.

“Taviz verürsek, Anastasiadis seçimlerden sonra bizi orta yerde bırakacak…”ya da “Taviz verürsek, eşitliğimizi garanti altına alacağımız kozlarımız ortadan kalkacak” cümleleri bu aralar makul liberaller ve öngörülü çıkarcılar tarafından sıklıkla dile getiriliyor.

Hele bir anlasak ne istediklerini, o zaman her şey çok daha kolay olacak. En azından bir çizgi çekmek mümkün olacak. Ancak hata biraz da bizde… Bir türlü anladığımızı kabul etmiş değiliz böylesi makul ve öngörülü tipleri…

Mesela bir önceki barış girişiminin başarısızlıkla sona ermesine makul bir tavır mı sergilemişti Ferdi Sabit Soyer hükümeti, Maraş ve Omorfoyu öncelikli kalkınma alanı belirlerken… Sahi, Annan Planına göre “verilecek” bölgelere yatırım yapmayı sistematik bir politika olarak benimsemek ne çeşit federalist bir tutumdu? Bir sabah uyandığında bir böceğe dönüştüğünü farkeden Gregor Samsa ile ne farkı vardı bu “öngörülü” tutuma sahip memleketlümün…

Madem olmadı o zaman resti çek, all-in!..

Hiç çözülemeyecek hale getirelim ki, buralara bir daha uğrayan iflah olmasın…

***

Diriltiyoruz yine iflahını kesme arzularını…

Şimdi yeni bir ezber çıkıyor piyasaya… Kadife boşanma senaryoları yazanlar derneği ilk senaryosunu iftiharla sunar. Filmin adı: AB üyesi tam bağımsız KKTC…

Satın alanı olmazsa suçlusu AB’dir ya da “komşu” Kıbrıs Cumhuriyeti ya da Kadife Boşanma Senaryoları Yazanlar Derneği diline uygun söylersek: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi…

AB üye devletleri için de en önemli şey, kendi üyesinin toprak bütünlüğünden vazgeçip, daha kendi bile ne olduğuna karar verememiş olan Kıbrıslı Türklere iftihar ve gururla bir devlet hediye etmek olacak, herkes de buna inanacak…

Komik geliyor ama garip gelmiyor. Çünkü, mantık dışı saçmalıklara inanma eğiliminin bu kadar yüksek olduğu bir cemaatte buna da inanan birileri çıkacak elbet. Ellerini ovuşturarak gece taşralı yatıp sabah Avrupalı bir KKTC vatandaşı gibi uyanmak isteyecek… Toprak verse bile, malın mülkün tazminatını vermeyecek. Gaz desen onda da ortaklık isteyecek! Herşeyi isteyecek, hem zaten bir gece önce de rüyasında tek boynuzlu atları görmemişmiydi…

 

 

Mertkan Hamit

 

5 Madde’de Ortak Açıklamanın Değerlendirilmesi *

 

Yoğunlaştırılmış müzakereler sonrasında Eide tarafından okunan ortak açıklama metnine bakıp umutsuzluk yaymak isteyenler olacak. Bu hem sinikler hem de süreçten korkan statükocular tarafından gerçekleştirilecek. Ancak yapılanın bir barış süreci değil müzakere olduğunu hatırlamak gerekir.

Bu yüzden de gelinen noktaya barış süreci olarak değil müzakere süreci olarak bakmamız gerekir.

Müzakere boyutunde nitelik açısından altını çizmek gereken önemli noktalar vardır. Bu birlikteliklerin devamlılığı bence gelinen aşamanın bugüne kadar getirilmiş en önemli noktadır.

Bu yüzden de hem Mustafa Akıncı hem müzakereci Özdil Nami hem de müzakere heyetindekilerin işlerini Federasyon kurulması amacıyla hakkıyla yerine getirdiğini teslim etmek gerekir.

Metinde vurgulanan önemli noktaları tekrardan hatırlatmakta yarar var

1- Kapsamlı Çözüm Çerçeve Anlaşması 11 Şubat metni bugüne kadar üretilmiş en önemli belgedir. Bu belgenin üretilmesinde hem dönemin Dışişleri Bakanı Özdil Nami hem de dönemin Müzakerecisi Kudret Özersay ve toplum Lideri Derviş Eroğlu’nun katkısı vardır. Bu açıdan bakıldığından en geniş anlamda temsiliyeti vardır. Bu metinde geçen “FEDERASYON” vurgusu ve detaylar bundan sonraki süreçlerin de devamlılığını sağlayacaktir. O sebeple bu süreci sorgulayanların aslında popülizmden başka bir niyeti olmadığı, esas niyetin bu ülkenin geleceği değil kendi siyasi ihtirasları olduğu kesindir.

2- Tüm konuların görüşüldüğü vurgulanmıştır. Bunun anlamı aslında Kıbrıs türk liderliği görüşmelerle netleşecek konuları netleştirdiği artık yapılması gerekenin AL – VER olacağıdır. Bizim alacağımız anayasal haklar boyutunu zaten büyük ölçüde bağladığımıza göre (Dönüşümlü Başkanlık dışında) Kıbrıslı Rumların almak istedikler toprak ve garanti konularının da ancak bundan sorumlu paritlerin dahil olması ile gerçekleşeceği sarihtir. Yani Türkiye’nin masada olması gerekmektedir. Bu yüzden de bundan sonra beyin cimnastiği değil, ancak ve ancak AL – VER’in gerçekleşmesi gerekmektedir. Dönüşümlü Başkanlık karşılığında Toprak düzenlemesi ve Garantilerin bugüne adapte edilmesi gereklidir. Bunu da Türkiye yapacaktır. O yüzden gelinen noktada artık mevcut modalitenin tamamlandığı açıktır.

3- Anlaşmanın 2016 yılın içinde yapılma arzusu teyit edilmiştir. Bu yıllardır dile getirilen bitmeyen müzakerelerin tamamlanması ve bir netliğin ortaya çıkması açısından son derece önemlidir. Liderlerin hala daha bu noktayı vurguluyor olması hem kararlılıklarını hem de doğal olarak oluşan zaman sınırlamasının siyasi sonuçlar taşıyacağının her iki tarafın da bilincinde olduğu gerçeğidir. Gelinen sürecin önceki dönemlerin aksine SONUÇ ALICI bir süreç olduğu sarihtir.

4- BM Genel Sekreterinin bilgilendirme yapılması ve kişisel olarak konuya dahil olmasının arttırılmasına yönelik vurgu aslında 5’li Zirve’nin artık Kıbrıslıların meselesinden çıkıp Bİrleşmiş Milletler’in meselesi olması gerektiği dile getirilmektedir. Bu da aslında uluslararası olarak oluşturulacak olan sürecin dış güçler tarafından sahiplenilmesi için bir çağrıdır. Liderlerin böyle bir çağrı yapması da sürecin SONUÇ ALICI olduğunu vurgulamaktadır.

5- Metnin müzakare dökümanı olduğunu akılda tutmakta yarar vardır. Müzakere sürecinin yanında eksik olan şey ise BARIŞ SÜRECİNİN başlatılmamasıdır. Bu yüzden bir an evvel BARIŞ Sürecinin başlatılmasına yönelik temasların gerçekleştirilmesi özellikle de SİVİL TOPLUM – EMEK – ESNAF VE İŞ ÖRGÜTLERİ ile SİYASİ PARTİLERİN bir araya gelip 25 Eylül’e kadar istişare toplantılarını başlatması gerekmektedir. Bunun sürecin hızlanmasına yapacağı etki tahmin edilenden büyük olacaktır.

 

*Mertkan Hamit