Bu Kez Heceleyerek, Belki Anlaşılır: “U – TA – NI – YO – RUZ!”

“Vazgeç bu memleket işlerinden be gardaş” diye başlar cümleler, sonra da “bir şey değişeceği yoktur ya!” diye devam eder…

Kıbrıs’ın ve Kıbrıslının klasik muhabbetidir, o yüzden bir süre sonra laf anlatmanıza bile gerek yoktur. Yolunuza bakarsınız. Çünkü bir şey değişmez diyenlere inat, sürekli bir şeyler değişmektedir. Her değişim bu adada hayatını sürdürmeyi hedefleyenlerin huzursuzluğu ile sonuçlanmaktadır. Politik anlayış ve ahlak ada yarısını aşmasını beklersiniz, ancak tam tersine ahbap çavuş ilişkisinin ötesine bile geçmez.

Derinya kapısı meselesinde iki yılda bir kapı açamamanın acizliği bir kenara, şimdi acizliğin üstüne utanç ekliyoruz bu plajı açarak.

Ayranımız yok içmeye zurnayla gidiyoruz “yüzmeye!”

İlk kulağımıza çalındığı günden beri her fırsatta dile etki sahibi olan herkese anlatmaya çalıştığım bir meseleydi, Derinya plajının yaratacağı olumsuz etki. Derinya Belediye başkanının kulağımla duyduğum sahili ortak işletime açalım fikrine rağmen, tek taraflı adım attı Türk tarafı.

Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı olduğu süre içinde, mutlu olduğum, mutsuz olduğum, sinirlendiğim, yatıştığım, delirdiğimi düşündüğüm birçok olay yaşandı. Tüm bunlar farklı ideolojik yaklaşımlarla, taktiksel farklılıklarla ya da bilgi eksikliğinden kaynaklı olabilir. Sonuçları ne olursa olsun tümünde “biz haksız” Cumhurbaşkanı ve ekibi de “haklı” olabilirdi. Ancak, Derinya Plajı konusunda ilk kez Cumhurbaşkanı tamamen sessiz kalmayı seçmektedir. “Utanılacak” bir şey yapılacak ve başkan buna ses çıkarmamayı tercih etmektedir.

Ona oy verenler ve destekleyenlere sessiz kalarak tüm ada adına “utanılacak” bir şey yapmaktadır.

Bu utanç sadece Kıbrıslı Rumlarla ilgili değildir. 100 memleketten insanın yaşadığı kentteki tüm insanlara karşı yapılmış bir hatadır.

Çünkü uygulama ırk ve millet ayrımcılığına dayanmaktadır. Irkçılık ve ayrımcılık suçtur. Evrensel insan haklarına aykırıdır! İnsan haysiyetini ve vicdanına saygı barındırmamaktadır.

Derinya plajı bir turizm hamlesi değildir. Çünkü bu plaj turizme kapalı olacaktır.

Böyle bir şeyi başarı olarak ortaya koymak sadece ve sadece milliyetçi bir fanatizm, faşist aklın büyük cümbüşü, tutsak tutulan kentte öldürülen umutların üstüne yapılan ölüsevici bir ilişkidir!..

Başka da bir şey değildir!

Yüz yıllar önce kozmopolit hali seyyahların kitaplarına giren, sokaklarında onlarca dil konuşulduğu anlatılan kentti Mağusa. 2017 yılında Mağusa’ya ırkçı ve ayrımcılığa dayalı bir plajıyla anılacak.

74’de Maraş’ın tutsak edilmesiyle bir zombiyle yaşamak vicdanımızı zorluyordu. Şimdi ölüsevicilerin fantezilerine kurban edilmesi, ırkçı ve ayrımcı bir uygulama utanmamıza sebep oluyor. Konuşmasını beklediklerimizin ise sessiz kalması acı bir duyguyla şaşırmamıza sebep oluyor çünkü o şarkıda dediği gibi:

“Utan

Utan

Utanmayan İnsan Olur mu lan?”

İnsan Hakları Konuşmak

İnsan Hakları Konuşmak

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com

Suriye savaşının içerdeki yapılar arasında bir mesele olmaktan çıkıp, uluslararası bir nitelik kazanmasıyla birlikte insanların savaşa yaklaşım biçimi ve kamusal algıdaki hassasiyetler de biçim değiştirdi. Göründüğü kadarıyla, kamusal olarak, bölgedeki huzursuzluk artık Suriye’nin bir meselesi olarak anlaşılmıyor. Olan biteni bir coğrafyaya izole ederek okumak artık mümkün değil. Telaş ve korku yerine, ne yaptığını bildiğini göstermeye çalışan müdahil devletler de, bölgenin civarına ziyaretlerini sürdürüyor.

Daeş’a (İslam Devleti, İŞİD) karşı gerçekleştirildiği söylenen müdahaleler sırasında, “geçerken uğrayan” BM Güvenlik Konseyi üye devlet başkanlarının Kıbrıs ziyaretleri, bir anda Kıbrıs’ı dünyanın merkeziymiş gibi göstermiş olabilir. Ancak bundan çok medet ummamak gerek diye düşünüyorum. Öyle ki, geçerken uğrayan, Kıbrıslı liderlerle “iki kelam bir fotoğraf” geleneğini sürdürenler, çözerseniz Akdeniz’in örnek bir “barış” adası olacağını dile getiriyor. Aynı “barış” adasının içine yedirilmiş “egemen” üslerin ise, adından başka hiçbir şey bilmediğimiz bir ülkenin, dertlerini ve dillerini anlamadığımız insanlarını öldürecek olan makinelerine ev sahipliği yapıyor olmasını ise en iyi açıklayan kelime “çelişki” olmalı.

Bir taraftan Orta Doğu’nun en gaddar unsuru ile en gaddar biçimlerde mücadele verilirken, ülkemizin 150 yıl sonra yeniden batmayan bir uçak gemisi olarak değere binmesi, bundan ötürü geleceğe dair bir şey kotaracağımızı umuyor olmak, belki pragmatist sağ için anlaşılır bir mesele olabilir. Eleştirel düşünen, kendini solda ifade edenlerin durumu bu şekilde anlaması veya anlatmaya çalışması, kariyer isteyenler için değil ama siyasi bir oluş olarak solun iflasına işaret ediyor.

İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi tarihselliğini hiç düşünmeden, daha çok bir marka tanıtımı gibi ortaya konulan değerleri konuşmak, bugün her şeyden daha kolay görünmektedir. Ancak cümle içinde kullanmaktan çekinmediğimiz ve siyasette evrensel bir norm olarak gördüğümüz bu kelimelerin çelişkileri kriz durumlarında daha bariz bir hal almaktadır.

Bu noktadan itibaren, özellikle eleştirel bir açıdan “insan hakları konuşmak” ile “insan hakları tartışmak” üzerine bir ayrım yapıp, meseleyi kuramsal olarak ele almayı hedefliyorum.

Elbette, insan hakları konusu da her konu gibi kendi tarihselliği içinde ele alınmalıdır ama tarihine sıkışıp kalan bu adada, tarihin ötesinde düşünememek var olan kısır döngünün içinde kaybolma riskini de arttırıyor. Özellikle de alternatif düşünme iddiasında olan sol için bu çok daha öncelikli bir kaygıyı ortaya koyuyor. Sıkışma hali, kimi zaman müzakere masasında tıkanıklar olarak ortaya çıkıyor kimi zaman da bir hak talebi ortaya konulan bir eylem sırasında…

İnsan haklarına dair talepler kulağa her ne kadar hoş gelirse gelsin ana akım olmaktan kurtulamıyor. Öyle ki, “kızıl” sendika ile “sarı” sendika arasındaki ücret pazarlığı, toplu iş sözleşmesi gibi konularda dile getirilenlerin ideolojik duruş açısından anlamlandırmak gittikçe güçleşiyor.

On yıllardır 10 Aralık evrensel insan hakları günü olarak kutlanıyor. Bu adada veya bu coğrafyada sıklıkla insan hakları konuşuluyor. İnsan hakları adına talepler, insan hakları için savaşlar yapılıyor.

İnsan haklarının ilerletilmesi hedeflenerek, savaşın ve zulmün yöntem olarak kullanılması bile insan haklarına dair eleştirel bir duruş oluşturmak için yeterli bir alan sağlayabilir. İnsan hakları konuşanların, bazı insanların haklarının öteki insanlardan daha önemli olduğuna dair söylemleri de yine örnek olarak verilebilir. Bunlar insan haklarına dair eleştirel noktalar olsa da, sol popülizmin ötesine geçecek biçimde insan hakları tartış(a)mamış olmanın yarattığı boşluğu doldurabilme olanağını yaratmaz.

Kavramsal açıdan da insan haklarının öznesi olan ve otuz maddelik bir bildirge ile bunu tanımladığını düşünen modern anlayışı da eleştirmek kaçınılmazdır. Hem Marksist hem de liberal yaklaşalımlar, insan haklarının öznesi olan “insana” dönük herhangi bir sorun ortaya koyamamıştır. Marks, Yahudi Sorunu isimli makalesinde haklar üzerine tartışırken, “devletin de dayanağı ve önkoşulu” olarak sunar, eleştirel olarak meseleyi “egoist insanın, öteki insanlardan ve topluluktan kopartılmış insanın hakları” biçiminde ele almayı tercih eder. (Yahudi Sorunu, 1997 s.39) Liberal anlayış ise, insan haklarını genelleştirip, iyi toplumun esası olarak ortaya koyar.

Modern anlayışın tatmin edici cevaplar veremediği için, insan hakları konuşmak yerine insan hakları kuramının öznesi olan insan üzerine geliştirdiği anlayışı radikal bir açıdan eleştirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. İnsan haklarına dönük eleştirel tartışmalarda, insan vurgusu yapılırken, akla gelenin beyaz, heteroseksüel, erkek ve Avrupalı bir insan olduğu çokça dile getirilmektedir. Ancak verili olarak kabul ettiğimiz ortak insan doğasının “varlığı” yeteri kadar sorgulanmamıştır.

Aydınlanmacı düşüncenin iki ismi Locke ve Hobbes insan doğasını tartışırken, genelleyerek bir cevap aramaya çalışır. Hobbes ve Locke’un insan doğasına dair tümden iyi veya tümden kötü yaklaşımlarının yorumunun etkisi ana akım insan hakları kuramının da temel anlayışını temsil eder. Ancak ana akımın ötesinde bir tartışmayı insan hakları bağlamında ileriye taşımak, yani tümden iyi veya tümden kötü bir insan doğasının ötesinde düşünmek gereklidir.

Özetle bu noktadan itibaren, hedefim insan hakları ile vurgulanan “evrensel insanı” tartışırken, insan-ötesi (post-human) düşünmek ya da insan-karşıtı (anti-human) düşünerek verili anlayışın sınırlarını zorlamayı denemekten ibarettir.

Mesela, Ben Golder insan-karşıtı düşünerek vurgulanan “evrensel insanı” kavrayabilmenin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Golder, Foucault’nun hukuk ve özellikle de insan hakları üzerinde ne düşündüğünü yeniden ele alarak, evrensel insanın, evrensel olabilmesindeki esas şartın onun “ahlaki üstünlüğü” olduğunu söyleyip, “ahlaki üstünlükten” kaynaklanan “evrenselliğini” merkeze alarak yapı bozumuna uğratıyor. Bir taraftan, ahlaki üstünlük ön koşulu olmadığı zaman, insan haklarının gerçekten meşru bir dayanağının olup olmadığını sorguluyor. İnsan haklarına tanrısal bir nitelik yüklemeden, onun evrenselliğini ölçmek adına belirlediği bu yaklaşımla, insan haklarını reddetmiyor. Ancak insan haklarının “evrensel insan” kurgusu üzerinde oluşturduğu mitik imgenin ortaya çıkmasına da yardımcı oluyor. Başka bir deyişle, evrensel insanın sınırlarının iktidar ağı üzerinden oluştuğunu ortaya koyarken, iktidar ağının sınırları hakların sınırının da oluşmasında rol oynadığını vurguluyor. Halbuki, bugün ortaya koyamayacağımız ama bir gün özgürlük olarak tanımlama ihtiyacı duyacağımız şeylerin sınırlandırılmasının evrensel ile çelişkisini ortaya koyuyor.

Teoriyi biraz da güncel ile birleştirecek olursak, Suriye’deki olaylar sonrasında ortaya çıkan Daeş ve Daeş’ın gün geçtikçe daha örgütlü bir yapı olarak karşımıza çıkışı bu varsayımın olumsuz bir anlamda doğrulamaktadır. Zaman ile birlikte gelişen, daha da mükemmel bir hal alacağı var sayılırken, “evrensel insanın ahlaki üstünlüğünün” kendi kendiyle çeliştiği noktaya ulaşmaktayız.

Bir tarafta Daeş’ın akıl almaz biçimde sergilediği şiddet, diğer tarafta buna karşı verilen eş derecede acımasız tepkinin niteliği insana özgü “ahlaki üstünlük” meselesinin, doğal olarak da “evrensel insanın” ve onun haklarının meşruluğunu yeniden sorgulamayı mümkün kılıyor.

İster Rusya, ister koalisyon güçleri, Deas’ı şeytanlaştırarak uyguladığı müdahalelerde insan haklarını konuşsa da, esas mesele insanın ya da insan doğasında var sayılan “ahlaki üstünlüğün” modern aklın sınırlarıyla açıklamanın artık meşru bir zemine sahip olmamasıdır.

İnsan haklarını ve insan hakları ihlallerini konuşurken, verili olarak kabul ettiğimiz çoğu noktanın ya da “ortak akıl” olarak düşündüğümüz varsayımların yapı bozumuna uğratılması gereklidir. Bunları teorik bir safsata veya post-modern bir “sapma” olarak görecek olanlar olabilir. Düşünceyi yeniden kurmak Suriye’deki savaşı durduramaz, Kıbrıs sorununu da çözemez. Ancak, iflas eden ideolojik zeminin yeniden ele alınması, geleceği yeniden tesis ederken önemli bir rol oynayabilir…

 

  • Gaile Dergisi’nde 13 Aralık 2015 tarihinde yayınlanmıştır.

 

We Need More Politics for Cyprus Solution

We Need More Politics for Cyprus Solution

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com

The melancholy of autumn in Cyprus is relatively short and if everything goes well the cold winter will be followed by a bright `Cypriot Spring` after the referenda that may take place. If we have YES results from both sides, than we can enjoy the long summer while partying together at the tranquil beaches of Varosha.

Sincere efforts by the Turkish Cypriot and Greek Cypriot leaders for the future of our country is vital. However, being sincere is not enough when we take the complexity of the decade-long conflict into an account. There are hurdles to make fairy-tale a real success story. Keeping those who are banging for the status-quo in the both sides aside, the issue of bizonality is the key for the solution. Once we get over this hurdle, we may speak of a settlement plan not in months but in days!

But what is the problem on the bizonality?

Basically, the sides have different interpretations.

According to the Turkish Cypriot side, the bizonality of federal Cyprus means the territorial jurisdiction for the Turkish Cypriots that they have their own clear majority in terms of a)population b) property.

Turkish Cypriot side legitimates their standing point from the UNSC Resolution number 750. However, Turkish Cypriot side also takes a step forward and demands also a guarantee for the prevalence of the clear majority. Exemplary Kadi v. Council and the Commission, the Community law rejects any measure against the human rights. (Paragraph. 281 – 286)

Obviously, bizonality that serves for the political equality is consistent with the human rights and the international law. Also, a clear majority of each side on their own constituent state sounds sort of understandable. Special regulations on these is doable. However, adding up another pillar to make this permanent – as if anything is permanent in politics – seems like stretching it too much.

Turkish Cypriot side demand to ensure the clear majority and linking it to the limitations over the ratio of the property ownership of the Greek Cypriots in the areas that will fall within the Turkish Cypriot constituent state. According to the TC side, the guarantee is necessary, because otherwise Turkish Cypriots’ majority can be nullified via the international courts.

At this point, the question to be asked is what exactly TC side wants ?

Turkish Cypriot side want to ensure that there is a legal certainty on bizonality . That’s why the Turkish Cypriot side demands to approve the matter as the EU’s primary law. However, the question to be asked is whether there is any other way of ensuring a legal certainty.

Demand for the legal certainty is a legitimate demand, there are doubts whether each EU national parliament will approve this bill to pass in order to satisfy Turkish Cypriot side’s concerns via making it as a primary law of the EU. It is necessary to emphasize that such recognition may also have internal impacts over the other within the EU  member states. It may not be very desirable by them.

On the other hand, Greek Cypriot side acknowledges the concerns of the Turkish Cypriots. However, Turkish Cypriot sides demand on several layers of protective measures at a higher jurisdictions comprehended as permanent derogation from the European Acquis. As far as the limitations over the property ownership remain permanent, Greek Cypriot side put it as an inconsistent demand vis a vis the four freedoms of the European Union. (Freedom of movement of the Goods, Capital, Service and People)

Considering the four freedoms as the core of the European project, than Cyprus solution is doomed to internalize the European values. Of course, the peace and democracy must be sustainable at this time and the concerns of the constituent political will of the people must be taken into an account for a fresh start.

Integration of European values to the Cyprus solution and the question of legal certainty bears conflict at the moment. Not a conflict that bears violence but it distances the solution.

My understanding suggests that the clash of legal positions and legal arguments does not offer a resolution and this is not a dead-end. Actually a really fresh beginning.

Thankfully, we have politics that have power to offer alternatives. My point of view, recognition of the legal arguments failure is the first step of the solution at the moment. Law can not solve every question but politics CAN!

Once we comprehend that the pure legalistic interpretations does not offer us an alternative than we can provide a viable political options. This can form a new legal framework that have its legitimacy from the people who are subject to it.

We can ensure both sides concern from a peaceful and democratic way. So from the beginning the idea is consistent with the core aim of the international law. But what would be the formula?

For me we need three pillars to safeguard the concerns of all:

1- Common Political will for Settlement

2- A constitution that recognizes the legitimacy of the new state of affairs

3- A Charter of Rights of the People in Cyprus.

Presumably, the first one –political will- is there.. Both negotiators and the leaders are meeting as many times as possible. It will be showcased once we have a referendum.

Second one – the constitution- will be formulated which will define the framework of how the state apparatuses and their operational capacity.

However we need also a charter of rights, a common declaration of the people’s desire for a federal country.

This can be a vital document, it can be as important as the federal constitution but it will go beyond that because it will be offer flexibility and a terms of reference for the peaceful settlement of the conflicting laws. Also it will ensure the legal certainty because, this can be a charter that would be the EU primary law. Rather than having a community-centric protective measure, a federated understanding will help to overcome the whole nationalist illusion.

To sum up, the solution can be achieved in Cyprus by politics not by silencing politics within the legal arguments.

Ne Olacak ‘Bizim’ Haklarımıza

Ne Olacak ‘Bizim’ Haklarımıza

Mertkan Hamit
Mhamit@gmail.com

Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik müzakere sürecinin herkesin tahmin ettiğinin üstünde bir hızda devam ediyor olması çözüm karşıtlarını da hareketlendirmeye başladı. Henüz ciddi bir zemine sahip olmasa da, çözüm karşıtı ve çözüm konusunda kuşku sahibi olanlar, ağır ağır hareketlenmeye ve kendi pozisyonlarını belli eden belli başlı mesajlar göndermeye başladı.

1974 sonrası Kıbrıs politikasına yönelik Türk tarafının yaklaşımını ele aldığımızda, özellikle ‘çözüm karşıtlarının’ söylemleri incelendiğinde, en güçlü zemine sahip söylem, endişeli bir biçimde dile getirilen ‘bizim haklarımıza ne olacak?’ sorusu olduğunu iddia edebiliriz.

Hak konusunun bir taraftan evrensel niteliğe sahip olması, diğer yandan zamanın ötesine hitap edebilmesi bunun oluşmasındaki esas sebeplerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda ‘hakların’ herkesin algılayabileceği kadar temel bir kaygıyı dile getirmesi, biraz gerçek biraz tanrısal mitlere dayanıyor olması da, bu mevhumun merkezi öneme sahip olmasının nedenlerinden olduğunu iddia edebiliriz.

Hak söyleminin yukarıdaki özellikleri, özellikle ulusal çatışma durumlarına veya onun çözümlenme süreçlerine uygulandığında daha ilginç bir hale gelir. Hakların paradokslar sunan bir mevhum olduğunu kabul ettiğimizde, çatışma-çözümlenmesi koşullarında hak üzerinden olumlu ya da olumsuz fikir beyan eden söylemlerinin, aynı şeyi söyleyerek kimi zaman çözümsüzlüğün kimi zaman da çözümün savunuculuğunu yapmayı mümkün kıldığını ortaya koyar. Dolayısıyla, haklar üzerinden kuru gürültü çıkararak süreci engellemeye çalışanlar ve bunu toplumlararası yakınlaşmayı mümkün kılacak bir araç olarak görenler arasında düşünsel anlamda bir çatışmayı engellenemez hale getirir.

Teoride saplanıp kalmamak adına, Kıbrıs sorunu kapsamında ‘Bizim haklarımız’ meselesini analitik bir biçimde ele alarak yukarıda bahsettiğim noktayı daha net bir biçimde ortaya koyabiliriz.

Önce ‘biz’ üzerine kafa yormak yararlıdır. Kıbrıs sorunu ile hakları birleştirerek öne sunan bir söylemin ‘biz’ anlayışının sınırları tartışmak gereklidir. Kıbrıs’ta çözüm sürecini sadece müzakere masasından ibaret anlayan biri için biz muhtemelen ‘Kıbrıslı Türk’ toplumunu ifade etmektedir. ,

Verili koşullarda haklar üzerinden kaygı dile getirirken, bunun Kıbrıslı Türk toplumu olmasının en büyük sebebi, Kıbrıslı Rum toplumunun verili koşullarda ‘egemenlik’ icra edebilen devlete hakim olmasıdır. Bu noktada haklar aslında meşru olan ‘egemen’ güce anti-tezdir. Kıbrıslı Rum toplumunun egemenlik pazarlığının karşısına ‘haklarımız’ ortaya konularak iki mevhum arasındaki karşıtlık, ulusal kamplaşmayı da sürdürür. Bugün, Kıbrıs savaşı, haklarımız ile egemenlik söylemleri arasında hala devam etmektedir.

Kıbrıslı Rum siyasalarındaki ‘egemenlik’ kaygısı bir yana bırakarak Kıbrıslı Türk siyasi seçkinlerin haklarını algılayış biçimini derinlemesine incelediğimizde ise, toplumun haklarını savunma içgüdüsü eş zamanlı olarak ‘cemaat-merkezli’ bir hak var sayımının olduğuna işaret eder.

Bu cemaat anlayışı, Kıbrıslı Türk toplumunu tek tipleştirerek, onları Kıbrıslı Türk egemen sınıflarının diline hapsetmektedir. Bizim haklarımız diye ortaya konulan meselelerin hiçbirinde bir evsizin, engellinin, gencin, kadının ya da en genel anlamda sosyal azınlığın kendine özgü ‘mağduriyeti’ ortaya konulmaz. Tam tersine ‘yetkin’ ve muhtemelen ‘eril’ bir ‘bizden’ söz edilir. Özellikle, hak meselesini daha çok müzakere masası kapsamında anlayanlar veyahut çözüm yönünde ‘kuşkucu’ gruplara dahil olanlar için bireysel ve grup hakları bir potada eritilmiş durumdadır.

Yani bireysel bir hak olan mülkiyet ve mülkiyet hakları mağdur olan Ahmet veya Yorgo’nun hakkı değil, mağdur olup olmasına bakılmaksızın tüm Kıbrıslı Türk veya tüm Kıbrıslı Rumların meselesi olarak dile getirilir. Oysa ki, müzakerelerin başarılı bir biçimde sonuçlanmasıyla, Avrupa Müktesebatı kapsamına girecek olan Birleşik Kıbrıs Devletleri / Birleşik Kıbrıs Federasyonu adıyla anacağımız bir devlet kurulmasıyla beraber öncelikli meseleler ‘potada eritilmiş’ kitlelerin değil, bireylerin haklarının savunulmasına dönük olmalıdır.

Bu noktada ‘kuşkucuların’ ortaya koyduğu ‘bizim’ hakları ulusal bir mesele olarak algılama halleri, Ahmet, Ayşe, Yorgo ve Maria’nın hakkı olarak tekleştirilemeyeceğinden, çözüm sonrası işlevsiz bir niteliğe sahip olacaktır. Diyeceğim, bugün çıkarılan yaygara, çözümün ertesine yaramayacaktır.

Daha etraflı bir tartışmayı hak eden bu meselenin üzerine kafa yormakta yarar var. Çünkü önümüzdeki günlerde özellikle ‘hani bizim haklarımız’ üzerinden gidilerek bir tartışma yaratılacağı aşikar… Bu noktada aklıselim biçimde kişisel haklar ile ulusçu kaygılar arasındaki çizgiyi net bir biçimde çizmeye özen gösterilmelidir. Federal bir devletin yurttaşlarının eşit ve adil bir biçimde yaşayabileceği bir düzenin kurulmasına yardımcı olma niyetindekilerle, verili düzeni sürdürerek adanın birleşmesini engelleme niyetindekiler arasındaki fark açıkça ortaya konulmalıdır.