Bu Kez Heceleyerek, Belki Anlaşılır: “U – TA – NI – YO – RUZ!”

“Vazgeç bu memleket işlerinden be gardaş” diye başlar cümleler, sonra da “bir şey değişeceği yoktur ya!” diye devam eder…

Kıbrıs’ın ve Kıbrıslının klasik muhabbetidir, o yüzden bir süre sonra laf anlatmanıza bile gerek yoktur. Yolunuza bakarsınız. Çünkü bir şey değişmez diyenlere inat, sürekli bir şeyler değişmektedir. Her değişim bu adada hayatını sürdürmeyi hedefleyenlerin huzursuzluğu ile sonuçlanmaktadır. Politik anlayış ve ahlak ada yarısını aşmasını beklersiniz, ancak tam tersine ahbap çavuş ilişkisinin ötesine bile geçmez.

Derinya kapısı meselesinde iki yılda bir kapı açamamanın acizliği bir kenara, şimdi acizliğin üstüne utanç ekliyoruz bu plajı açarak.

Ayranımız yok içmeye zurnayla gidiyoruz “yüzmeye!”

İlk kulağımıza çalındığı günden beri her fırsatta dile etki sahibi olan herkese anlatmaya çalıştığım bir meseleydi, Derinya plajının yaratacağı olumsuz etki. Derinya Belediye başkanının kulağımla duyduğum sahili ortak işletime açalım fikrine rağmen, tek taraflı adım attı Türk tarafı.

Mustafa Akıncı’nın Cumhurbaşkanlığı olduğu süre içinde, mutlu olduğum, mutsuz olduğum, sinirlendiğim, yatıştığım, delirdiğimi düşündüğüm birçok olay yaşandı. Tüm bunlar farklı ideolojik yaklaşımlarla, taktiksel farklılıklarla ya da bilgi eksikliğinden kaynaklı olabilir. Sonuçları ne olursa olsun tümünde “biz haksız” Cumhurbaşkanı ve ekibi de “haklı” olabilirdi. Ancak, Derinya Plajı konusunda ilk kez Cumhurbaşkanı tamamen sessiz kalmayı seçmektedir. “Utanılacak” bir şey yapılacak ve başkan buna ses çıkarmamayı tercih etmektedir.

Ona oy verenler ve destekleyenlere sessiz kalarak tüm ada adına “utanılacak” bir şey yapmaktadır.

Bu utanç sadece Kıbrıslı Rumlarla ilgili değildir. 100 memleketten insanın yaşadığı kentteki tüm insanlara karşı yapılmış bir hatadır.

Çünkü uygulama ırk ve millet ayrımcılığına dayanmaktadır. Irkçılık ve ayrımcılık suçtur. Evrensel insan haklarına aykırıdır! İnsan haysiyetini ve vicdanına saygı barındırmamaktadır.

Derinya plajı bir turizm hamlesi değildir. Çünkü bu plaj turizme kapalı olacaktır.

Böyle bir şeyi başarı olarak ortaya koymak sadece ve sadece milliyetçi bir fanatizm, faşist aklın büyük cümbüşü, tutsak tutulan kentte öldürülen umutların üstüne yapılan ölüsevici bir ilişkidir!..

Başka da bir şey değildir!

Yüz yıllar önce kozmopolit hali seyyahların kitaplarına giren, sokaklarında onlarca dil konuşulduğu anlatılan kentti Mağusa. 2017 yılında Mağusa’ya ırkçı ve ayrımcılığa dayalı bir plajıyla anılacak.

74’de Maraş’ın tutsak edilmesiyle bir zombiyle yaşamak vicdanımızı zorluyordu. Şimdi ölüsevicilerin fantezilerine kurban edilmesi, ırkçı ve ayrımcı bir uygulama utanmamıza sebep oluyor. Konuşmasını beklediklerimizin ise sessiz kalması acı bir duyguyla şaşırmamıza sebep oluyor çünkü o şarkıda dediği gibi:

“Utan

Utan

Utanmayan İnsan Olur mu lan?”

İnsan Hakları Konuşmak

İnsan Hakları Konuşmak

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com

Suriye savaşının içerdeki yapılar arasında bir mesele olmaktan çıkıp, uluslararası bir nitelik kazanmasıyla birlikte insanların savaşa yaklaşım biçimi ve kamusal algıdaki hassasiyetler de biçim değiştirdi. Göründüğü kadarıyla, kamusal olarak, bölgedeki huzursuzluk artık Suriye’nin bir meselesi olarak anlaşılmıyor. Olan biteni bir coğrafyaya izole ederek okumak artık mümkün değil. Telaş ve korku yerine, ne yaptığını bildiğini göstermeye çalışan müdahil devletler de, bölgenin civarına ziyaretlerini sürdürüyor.

Daeş’a (İslam Devleti, İŞİD) karşı gerçekleştirildiği söylenen müdahaleler sırasında, “geçerken uğrayan” BM Güvenlik Konseyi üye devlet başkanlarının Kıbrıs ziyaretleri, bir anda Kıbrıs’ı dünyanın merkeziymiş gibi göstermiş olabilir. Ancak bundan çok medet ummamak gerek diye düşünüyorum. Öyle ki, geçerken uğrayan, Kıbrıslı liderlerle “iki kelam bir fotoğraf” geleneğini sürdürenler, çözerseniz Akdeniz’in örnek bir “barış” adası olacağını dile getiriyor. Aynı “barış” adasının içine yedirilmiş “egemen” üslerin ise, adından başka hiçbir şey bilmediğimiz bir ülkenin, dertlerini ve dillerini anlamadığımız insanlarını öldürecek olan makinelerine ev sahipliği yapıyor olmasını ise en iyi açıklayan kelime “çelişki” olmalı.

Bir taraftan Orta Doğu’nun en gaddar unsuru ile en gaddar biçimlerde mücadele verilirken, ülkemizin 150 yıl sonra yeniden batmayan bir uçak gemisi olarak değere binmesi, bundan ötürü geleceğe dair bir şey kotaracağımızı umuyor olmak, belki pragmatist sağ için anlaşılır bir mesele olabilir. Eleştirel düşünen, kendini solda ifade edenlerin durumu bu şekilde anlaması veya anlatmaya çalışması, kariyer isteyenler için değil ama siyasi bir oluş olarak solun iflasına işaret ediyor.

İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi tarihselliğini hiç düşünmeden, daha çok bir marka tanıtımı gibi ortaya konulan değerleri konuşmak, bugün her şeyden daha kolay görünmektedir. Ancak cümle içinde kullanmaktan çekinmediğimiz ve siyasette evrensel bir norm olarak gördüğümüz bu kelimelerin çelişkileri kriz durumlarında daha bariz bir hal almaktadır.

Bu noktadan itibaren, özellikle eleştirel bir açıdan “insan hakları konuşmak” ile “insan hakları tartışmak” üzerine bir ayrım yapıp, meseleyi kuramsal olarak ele almayı hedefliyorum.

Elbette, insan hakları konusu da her konu gibi kendi tarihselliği içinde ele alınmalıdır ama tarihine sıkışıp kalan bu adada, tarihin ötesinde düşünememek var olan kısır döngünün içinde kaybolma riskini de arttırıyor. Özellikle de alternatif düşünme iddiasında olan sol için bu çok daha öncelikli bir kaygıyı ortaya koyuyor. Sıkışma hali, kimi zaman müzakere masasında tıkanıklar olarak ortaya çıkıyor kimi zaman da bir hak talebi ortaya konulan bir eylem sırasında…

İnsan haklarına dair talepler kulağa her ne kadar hoş gelirse gelsin ana akım olmaktan kurtulamıyor. Öyle ki, “kızıl” sendika ile “sarı” sendika arasındaki ücret pazarlığı, toplu iş sözleşmesi gibi konularda dile getirilenlerin ideolojik duruş açısından anlamlandırmak gittikçe güçleşiyor.

On yıllardır 10 Aralık evrensel insan hakları günü olarak kutlanıyor. Bu adada veya bu coğrafyada sıklıkla insan hakları konuşuluyor. İnsan hakları adına talepler, insan hakları için savaşlar yapılıyor.

İnsan haklarının ilerletilmesi hedeflenerek, savaşın ve zulmün yöntem olarak kullanılması bile insan haklarına dair eleştirel bir duruş oluşturmak için yeterli bir alan sağlayabilir. İnsan hakları konuşanların, bazı insanların haklarının öteki insanlardan daha önemli olduğuna dair söylemleri de yine örnek olarak verilebilir. Bunlar insan haklarına dair eleştirel noktalar olsa da, sol popülizmin ötesine geçecek biçimde insan hakları tartış(a)mamış olmanın yarattığı boşluğu doldurabilme olanağını yaratmaz.

Kavramsal açıdan da insan haklarının öznesi olan ve otuz maddelik bir bildirge ile bunu tanımladığını düşünen modern anlayışı da eleştirmek kaçınılmazdır. Hem Marksist hem de liberal yaklaşalımlar, insan haklarının öznesi olan “insana” dönük herhangi bir sorun ortaya koyamamıştır. Marks, Yahudi Sorunu isimli makalesinde haklar üzerine tartışırken, “devletin de dayanağı ve önkoşulu” olarak sunar, eleştirel olarak meseleyi “egoist insanın, öteki insanlardan ve topluluktan kopartılmış insanın hakları” biçiminde ele almayı tercih eder. (Yahudi Sorunu, 1997 s.39) Liberal anlayış ise, insan haklarını genelleştirip, iyi toplumun esası olarak ortaya koyar.

Modern anlayışın tatmin edici cevaplar veremediği için, insan hakları konuşmak yerine insan hakları kuramının öznesi olan insan üzerine geliştirdiği anlayışı radikal bir açıdan eleştirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. İnsan haklarına dönük eleştirel tartışmalarda, insan vurgusu yapılırken, akla gelenin beyaz, heteroseksüel, erkek ve Avrupalı bir insan olduğu çokça dile getirilmektedir. Ancak verili olarak kabul ettiğimiz ortak insan doğasının “varlığı” yeteri kadar sorgulanmamıştır.

Aydınlanmacı düşüncenin iki ismi Locke ve Hobbes insan doğasını tartışırken, genelleyerek bir cevap aramaya çalışır. Hobbes ve Locke’un insan doğasına dair tümden iyi veya tümden kötü yaklaşımlarının yorumunun etkisi ana akım insan hakları kuramının da temel anlayışını temsil eder. Ancak ana akımın ötesinde bir tartışmayı insan hakları bağlamında ileriye taşımak, yani tümden iyi veya tümden kötü bir insan doğasının ötesinde düşünmek gereklidir.

Özetle bu noktadan itibaren, hedefim insan hakları ile vurgulanan “evrensel insanı” tartışırken, insan-ötesi (post-human) düşünmek ya da insan-karşıtı (anti-human) düşünerek verili anlayışın sınırlarını zorlamayı denemekten ibarettir.

Mesela, Ben Golder insan-karşıtı düşünerek vurgulanan “evrensel insanı” kavrayabilmenin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Golder, Foucault’nun hukuk ve özellikle de insan hakları üzerinde ne düşündüğünü yeniden ele alarak, evrensel insanın, evrensel olabilmesindeki esas şartın onun “ahlaki üstünlüğü” olduğunu söyleyip, “ahlaki üstünlükten” kaynaklanan “evrenselliğini” merkeze alarak yapı bozumuna uğratıyor. Bir taraftan, ahlaki üstünlük ön koşulu olmadığı zaman, insan haklarının gerçekten meşru bir dayanağının olup olmadığını sorguluyor. İnsan haklarına tanrısal bir nitelik yüklemeden, onun evrenselliğini ölçmek adına belirlediği bu yaklaşımla, insan haklarını reddetmiyor. Ancak insan haklarının “evrensel insan” kurgusu üzerinde oluşturduğu mitik imgenin ortaya çıkmasına da yardımcı oluyor. Başka bir deyişle, evrensel insanın sınırlarının iktidar ağı üzerinden oluştuğunu ortaya koyarken, iktidar ağının sınırları hakların sınırının da oluşmasında rol oynadığını vurguluyor. Halbuki, bugün ortaya koyamayacağımız ama bir gün özgürlük olarak tanımlama ihtiyacı duyacağımız şeylerin sınırlandırılmasının evrensel ile çelişkisini ortaya koyuyor.

Teoriyi biraz da güncel ile birleştirecek olursak, Suriye’deki olaylar sonrasında ortaya çıkan Daeş ve Daeş’ın gün geçtikçe daha örgütlü bir yapı olarak karşımıza çıkışı bu varsayımın olumsuz bir anlamda doğrulamaktadır. Zaman ile birlikte gelişen, daha da mükemmel bir hal alacağı var sayılırken, “evrensel insanın ahlaki üstünlüğünün” kendi kendiyle çeliştiği noktaya ulaşmaktayız.

Bir tarafta Daeş’ın akıl almaz biçimde sergilediği şiddet, diğer tarafta buna karşı verilen eş derecede acımasız tepkinin niteliği insana özgü “ahlaki üstünlük” meselesinin, doğal olarak da “evrensel insanın” ve onun haklarının meşruluğunu yeniden sorgulamayı mümkün kılıyor.

İster Rusya, ister koalisyon güçleri, Deas’ı şeytanlaştırarak uyguladığı müdahalelerde insan haklarını konuşsa da, esas mesele insanın ya da insan doğasında var sayılan “ahlaki üstünlüğün” modern aklın sınırlarıyla açıklamanın artık meşru bir zemine sahip olmamasıdır.

İnsan haklarını ve insan hakları ihlallerini konuşurken, verili olarak kabul ettiğimiz çoğu noktanın ya da “ortak akıl” olarak düşündüğümüz varsayımların yapı bozumuna uğratılması gereklidir. Bunları teorik bir safsata veya post-modern bir “sapma” olarak görecek olanlar olabilir. Düşünceyi yeniden kurmak Suriye’deki savaşı durduramaz, Kıbrıs sorununu da çözemez. Ancak, iflas eden ideolojik zeminin yeniden ele alınması, geleceği yeniden tesis ederken önemli bir rol oynayabilir…

 

  • Gaile Dergisi’nde 13 Aralık 2015 tarihinde yayınlanmıştır.

 

We Need More Politics for Cyprus Solution

We Need More Politics for Cyprus Solution

Mertkan Hamit

mhamit@gmail.com

The melancholy of autumn in Cyprus is relatively short and if everything goes well the cold winter will be followed by a bright `Cypriot Spring` after the referenda that may take place. If we have YES results from both sides, than we can enjoy the long summer while partying together at the tranquil beaches of Varosha.

Sincere efforts by the Turkish Cypriot and Greek Cypriot leaders for the future of our country is vital. However, being sincere is not enough when we take the complexity of the decade-long conflict into an account. There are hurdles to make fairy-tale a real success story. Keeping those who are banging for the status-quo in the both sides aside, the issue of bizonality is the key for the solution. Once we get over this hurdle, we may speak of a settlement plan not in months but in days!

But what is the problem on the bizonality?

Basically, the sides have different interpretations.

According to the Turkish Cypriot side, the bizonality of federal Cyprus means the territorial jurisdiction for the Turkish Cypriots that they have their own clear majority in terms of a)population b) property.

Turkish Cypriot side legitimates their standing point from the UNSC Resolution number 750. However, Turkish Cypriot side also takes a step forward and demands also a guarantee for the prevalence of the clear majority. Exemplary Kadi v. Council and the Commission, the Community law rejects any measure against the human rights. (Paragraph. 281 – 286)

Obviously, bizonality that serves for the political equality is consistent with the human rights and the international law. Also, a clear majority of each side on their own constituent state sounds sort of understandable. Special regulations on these is doable. However, adding up another pillar to make this permanent – as if anything is permanent in politics – seems like stretching it too much.

Turkish Cypriot side demand to ensure the clear majority and linking it to the limitations over the ratio of the property ownership of the Greek Cypriots in the areas that will fall within the Turkish Cypriot constituent state. According to the TC side, the guarantee is necessary, because otherwise Turkish Cypriots’ majority can be nullified via the international courts.

At this point, the question to be asked is what exactly TC side wants ?

Turkish Cypriot side want to ensure that there is a legal certainty on bizonality . That’s why the Turkish Cypriot side demands to approve the matter as the EU’s primary law. However, the question to be asked is whether there is any other way of ensuring a legal certainty.

Demand for the legal certainty is a legitimate demand, there are doubts whether each EU national parliament will approve this bill to pass in order to satisfy Turkish Cypriot side’s concerns via making it as a primary law of the EU. It is necessary to emphasize that such recognition may also have internal impacts over the other within the EU  member states. It may not be very desirable by them.

On the other hand, Greek Cypriot side acknowledges the concerns of the Turkish Cypriots. However, Turkish Cypriot sides demand on several layers of protective measures at a higher jurisdictions comprehended as permanent derogation from the European Acquis. As far as the limitations over the property ownership remain permanent, Greek Cypriot side put it as an inconsistent demand vis a vis the four freedoms of the European Union. (Freedom of movement of the Goods, Capital, Service and People)

Considering the four freedoms as the core of the European project, than Cyprus solution is doomed to internalize the European values. Of course, the peace and democracy must be sustainable at this time and the concerns of the constituent political will of the people must be taken into an account for a fresh start.

Integration of European values to the Cyprus solution and the question of legal certainty bears conflict at the moment. Not a conflict that bears violence but it distances the solution.

My understanding suggests that the clash of legal positions and legal arguments does not offer a resolution and this is not a dead-end. Actually a really fresh beginning.

Thankfully, we have politics that have power to offer alternatives. My point of view, recognition of the legal arguments failure is the first step of the solution at the moment. Law can not solve every question but politics CAN!

Once we comprehend that the pure legalistic interpretations does not offer us an alternative than we can provide a viable political options. This can form a new legal framework that have its legitimacy from the people who are subject to it.

We can ensure both sides concern from a peaceful and democratic way. So from the beginning the idea is consistent with the core aim of the international law. But what would be the formula?

For me we need three pillars to safeguard the concerns of all:

1- Common Political will for Settlement

2- A constitution that recognizes the legitimacy of the new state of affairs

3- A Charter of Rights of the People in Cyprus.

Presumably, the first one –political will- is there.. Both negotiators and the leaders are meeting as many times as possible. It will be showcased once we have a referendum.

Second one – the constitution- will be formulated which will define the framework of how the state apparatuses and their operational capacity.

However we need also a charter of rights, a common declaration of the people’s desire for a federal country.

This can be a vital document, it can be as important as the federal constitution but it will go beyond that because it will be offer flexibility and a terms of reference for the peaceful settlement of the conflicting laws. Also it will ensure the legal certainty because, this can be a charter that would be the EU primary law. Rather than having a community-centric protective measure, a federated understanding will help to overcome the whole nationalist illusion.

To sum up, the solution can be achieved in Cyprus by politics not by silencing politics within the legal arguments.

“İki Bölgelilik” Derken Niyet Edilen Ne ?

“İki Bölgelilik” Derken Niyet Edilen Ne ?

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Kıbrıs Sorunu ile ilgili çözüm süreci hızlandıkça, temel ilkeler arasındaki nüans farklılıkları kadar, murat edilen çözümün nereye varacağı da önemli bir mesele haline geliyor. İki bölgelilik adına yapılan tartışmalarda bölgeler arası dengenin nasıl sağlanacağı, iki bölgeliliğin nasıl korunacağına dair çeşitli argümanlar ortaya konulurken, temel ilke “sarih çoğunluk” olarak ortaya konulan BMGK 750 güvenlik konseyi kararı çerçevesinde ele alınan konudur.anastASİADİS

1990lı yıllara kadar iki toplumluluk ilkesi ile birlikte iki bölgelilik de yasal düzlemde önemli bir kırılma noktasını teşkil ederken, özellikle AİHM’nin Demepoulos kararı ile mülkiyet hakları bağlamında alınan karar da iki bölgeliliğin biçimlenmesinde, iki bölgelilikte ölçütün mülkiyet rejimine göre belirlenmesine yönelik önemli bir emsal oluşturmaktadır.

İki bölgelilik mülkiyet ve nüfus çoğunluğu ilişkisi içinde ele alınırken, bunun sürekliliğinin sağlanmasına dair savunmacı refleks sayıca az olan Kıbrıslı Türk tarafı için anlaşılır bir kuşkudur. Sayıca azınlıkta olan grubun, nüfusu yüksek olan toplum içerisinde asimile olmaması –kültürel olarak varlığının korunması – kanıksanacak bir barış ortamı oluşturulana kadar gerekli olduğu açık bir gerçektir. Aynı zamanda bu, çözüm konusunda korkuları olanları da rahatlatmak, insani boyutta güvenlik hissini sağlamak ve barış ortamı için uygun bir ortam kurabilmek için anlamlı bir taleptir.

Ancak, Kıbrıslı Türklere ait olacak etnik-çoğunluk alanın, Kıbrıslı Türklerin siyasi ve ekonomik varoluş bağlamında kendilerini hapsedecekleri bir alan değil federal yapı içerisinde meşruluklarını kazanacakları alan olarak görebilmesi gerekmektedir. Başka bir deyişle, esas olan Kıbrıslı Türk oluşturucu devletinin alanından çok, adanın tümüne yayılan siyasi eşitlik temelinde var olabileceğimiz bir anlayışla konuya yaklaşmamızın gerekliliğidir.

Ancak siyasi anlamda topluma nüfus eden milliyetçi histeri, hali hazırda kabul edilmiş iki bölgelilik temelinin katı bir biçimde korunabilmesine de ihtiyaç duymaktadır. Avrupa Birliği müktesebatının oluşturucu anlayışı olan 4 özgürlük (yani Avrupa timthumbiçinde mal, hizmet, emek ve sermayenin serbest dolaşımı) ortak devlet içinde sonsuza kadar sınırlandırılması mümkün değildir. Mülk ve nüfus çoğunluğuna dayalı kurmak istediğimiz federal yapının, Avrupalı bir kimliğe sahip olmasını istediğimizi söylerken, Avrupalı olmayan bir uygulama ile müktesebattan “kalıcı derogasyon/sapma” isteği sunmak barışa gidecek yola dönük ciddi bir engel oluşturduğu aşikârdır. Bu talep Kıbrıslı Türk siyasi elitinin zihniyetinde, toplumların hiçbir zaman dostluk içinde yaşayamayacağını, er zaman birbirlerini tehdit olarak göreceklerine dair bir gelecek tahayyül üzerinden hareket edildiğini göstermektedir.

Bu noktada, güvenlik ile tehdit ikileminde Kıbrıs’ta aynı anda hem 4 özgürlükten herhangi bir kalıcı sapmaya yer vermeyen ancak diğer taraftan da Kıbrıslı Türklerin daha önce de bahsettikleri kaygılarını koruyacak önleyici tedbirlerin alınması esastır. Alınacak bu tedbirlerin ortaya konulmasının amacı federal bir Kıbrıs’a erişmeyi mümkün kılmak mı yoksa süreci çıkmaza itmek mi olduğu konusunda net olunması son derece önemlidir. Çünkü tarih bize defalara umut bağlanan görüşme süreçlerinde iki tarafın da çözüm istemesine rağmen sonuca ulaşılamayan birçok durum yaşatmıştır. Bu sefer bunları yaşamamak adına meseleye dönük tarafların esnekliklerini zorlamadan yaklaşmak, esnekliğin bir kırılmaya neden olmasını önlemek açısından son derece önemlidir.liderler_lefkosa-9.1-1074x483

İki bölgeliliğin garanti altına alınması, kurulacak olan devletin “yasal kesinliğinin” sağlanması da bu noktada en önemli konu haline gelmektedir. Yasal kesinlik, uluslararası hukuktaki belirsizlik kavramına rağmen, temelde meşru bir taleptir. Ancak birçok uluslararası hukuk uzmanının yasal kesinlik diye bir durumun hiçbir zaman var olmayacağına dair çeşitli tartışmaları mevcuttur. Günün sonunda hukuk sosyolojik ilişki ve düzenin anlık kristalize olmuş halidir ve hukukun bu durağanlığı ile hayatın ve özellikle de küresel düzenin serbestleştirilmiş durumu, mevcut koşulları tam anlamıyla ele alabilecek kadar esnek değildir. Uluslararası Hukuk duayenlerinden Koskenniemi’nin yükselen / alçalan (ascending / descending) argüman olarak ortaya koyduğu durum da tam bunu işaret etmektedir. Yasal mutlakıyet hali gibi, politik esneklik halinin de birbiri ile apolojist ve ütopik (apology / utopia) ilişkilere girebilecek olması temel hukuk felsefesi dahilinde çatışma yaratabileceğinden bahsetmektedir.

Yaşadığımız bu örnekte de uluslararası hukuk sisteminde yasal kesinliğin kazanılmasına dönük bir talebin aynı anda bireysel hakları sınırlayıcı bir biçimde formülize edilmesi kendi içinde çelişkiler yaratmaktadır. Yani bir taraftan kolektif hakların yasal olarak korunmasını talep ederken, diğer tarafta bireysel haklara yönelik bir sınırlandırma ortaya koyup ciddi bir ayrılık / yan yana yaşayan halkların sonsuza kadar yan yana yaşayıp asla karışmamasını talep etmek gibi kendi içinde çelişkili bir durum yaratmaktadır. Siyasal haklar sınırlandırılarak iki devletli bir konfederasyon ile tek devletten oluşan bir federasyon arasındaki dengenin gözetilmesi esastır.shutterstock_131385992

İşte bu noktada, Koskenniemi ve daha birçok uluslararası hukuk duayeninin ortaya koyduğu hukuk üzerinden ve haklar bağlamında çatışmacı bir dil aracılığıyla reaksiyonel bir tavrın yerine, ortak bir hukuki zemin üzerinden politik bir niyet ortaya koymanın önemi ortaya çıkmaktadır.

Ortak siyasi zemin, ortak bir anayasa ve kaynağı Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlardan alan ortak bir hak bildirgesi olarak ortaya koyabileceğimiz bu üç katman temel bir çözüm önerisi olarak görülmelidir.

İki bölgeliliğin sürekliliğinin ve niteliğinin teminatını AB Birincil Hukuku, kalıcı sapmalar yerine toplumun öz siyasi iradesinde aramak çok daha meşrudur. Çünkü Kıbrıs Sorununu zorlaştıran ana unsurlardan biri hukuk iken, politika hukukun erişemeyeceği noktada yardımcı olabilecek bir güçtedir. O yüzden Özersay (2009) tarafından enine boyuna tartışılan KADI davasının etkileri ya da Denktaş’tan bugüne ortaya konulan iki bölgeliliği garanti edecek sürekli sapmaların AB’nin birincil hukuku haline gelmesine korumacı ve Kıbrıslı Rumlar tarafından “kabul görmesi mümkün olmayan” talepleri yerine geçebilecek olan siyasi meşruluğunu halktan alan tercihlere yönelmek önemlidir.

Sarih Çoğunluk: Hade Yeni bir Sorun Yaratalım…*

Bir süre önce Kıbrıs Türk tarafındaki merkez ve sağ politikacılar “sarih çoğunluk” ifadesine vurgu yaparak, mülkiyet ve müzakereler ile ilgili olarak izlenen politikayı eleştirmişti. Oldukça teknik ancak son derece önemli bulduğum bu konuyu biraz incelemekte yarar var. Öncelikle sarih çoğunluk ifadesini yeniden ortaya koyan eski müzakereci Kudret Özersay’ın açıklamasına bakalım: Kudret_Özersay_(cropped)

Mülkiyet ve ikamet açısından getirilen bu sınırlandırmalar, federasyonun iki­kesimli karakterini muhafaza etmeye dönük tedbirlerdir. İki­kesimliliğin nasıl anlaşılması gerektiğini Birleşmiş Milletler tanımlamıştır. 1992 yılında önce BM Genel Sekreteri Güvenlik Konseyi’ne bir rapor vererek iki­kesimliliği tanımlamıştır. Ardından da bu tanımların yer aldığı paragraflar aynı yıl içerisinde kabul edilen 750 Sayılı BM Güvenlik Konseyi kararıyla onaylanmıştır.  (…) Bu “sarih çoğunluk” ifadesinin tam olarak yüzde kaça denk geldiği müzakereye açık bir konuysa da bunun her durumda %50’den çok daha fazla olduğu tartışma kaldırmaz bir husustur. Her bir toplumun kendi kurucu devletinin karakterini/kimliğini koruyabilmesi için, iki­kesimliliğin bir gereği olarak bir Birleşmiş Milletler İlkesine dönüşmüş olan bu kısıtlamalar (oranı müzakereye açıksa da) Kıbrıs Türk tarafı için yaşamsal öneme sahiptir. (link)

Benzeri bir açıklamada ardından bir diğer eski temsilci Osman Ertuğ tarafından da yapılmıştır. (link)

Bu noktada iki belgeye referans veriliyor. Birincisi BMGK 750 numaralı karar, ikincisi ise BM Genel Sekreterinin S/23780 numaralı raporu. Rapor herhangi bir bağlayıcılık taşımamasına rağmen, 750 numaralı kararın sarih çoğunluğu nasıl ifade ettiğine göz atmakta yarar vardır.

2. Reaffirms the position, set out in resolutions 649(1990) of 12 March 1990 and 716(1991) of 11 October 1991, Flag_of_the_United_Nations.svgthat a Cyprus settlement must be based on a State of Cyprus with a single sovereignty and international personality and a single citizenship, with its independence and territorial integrity safeguarded, and comprising two politically equal communities as defined in paragraph 11 of the Secretary-General’s report (S/23780) in a bi-communal and bi-zonal federation, and that such a settlement must exclude union in whole or in part with any other country or any form of partition or secession; 
 
Burada açık bir biçimde bölünme ve birleşme dışlanırken, iki toplumlu iki bölgelilik vurgusu yapılmaktadır.
Ayrıca 2 eşit cemaate atıf yapılırken, eğer Özersay’ın ifadesini doğruysa, genel sekreterin raporundaki 11. paragraf kabul ediliyor.
Ancak S/23780 numaralı rapora baktığımızda 11. paragraf iki toplumun eşitliğine atıf yapmaktadır. İki kesimliliğe yapmadığını okuyabiliriz. ( S/23780 numaralı raporun tamamı )
Raporun 11. paragrafı açık bir biçimde öncekilerde olduğu gibi Kıbrıs Devleti’nin politik olarak eşit iki toplumdan oluşacağına vurgu yapar.
It inter-alia (vurgu orjinal) reaffirmed its previous resolutions and that its positions on the solution to the cyprus problem was based on one State of Cyprus comprising two politically equal communities. In that connection the Council endorsed the following definition to political equality (S/21183, annex I) :
“While political equality does not mean equal numerical participation in all federal Government branches and administration, it should be reflected inter-alia (vurgu orjinal) in various ways:  in the requirement that the federal constitution of the State of Cyprus be approved or amended with the concurrence of both communities; in the effective participation of both communities in all organs and decisions of the federal government; in safeguards to ensure that the federal Government will not be empowered to adopt any measures against the interests of one community, and in the equality and identical powers and functions of the two federated states. 
Burada açık bir biçimde politik eşitliğin tanımı yapılırken, sayıca eşit olmasa da toplumların yönetimde eşitlıiğini anlaşılır. Ek olarak Kıbrıs Devleti’nin anayasasının iki toplumun iradesiyle şekilleneceği, kararların ortaklaşma gerektiridiğine ve federal 145265_origdevletlerin (oluşturucu devletler) eş güçler ve fonksiyonlara sahip olacağını vurgularken alınan kararların başka bir cemaate zarar vermeyecek nitelikte olmasından bahseder.
BMGK’nin 750 numaralı kararı herhangi bir biçimde iki bölgelilik tanımına yer vermemiştir. Ayrıca, iki bölgeliliği tanımlayan BM750’nin değil Genel Sekreter tarafından hazırlanan S/23780 olarak bilinen raporun 20. paragrafıdır.
Şimdi yukaridaki madde (UN 750) 11. paragrafa atıfta bulunurken, 750 numaralı kararda genel sekreterin S/23780 numaralı raporunun tamamı ile kabul edilip edilmemiş olmasına bakmak gerekiyor.
BM750 numaralı karar rapordan övgüyle bahseder yani (commends) ancak raporu bir BM kararı haline gelmesini sağlayacak  bir (accept/affirms/) ifadeye rastlanmaz
Orjinal ifade BM 750 paragraf 1
1. Commends the Secretary-General for his efforts, and expresses its appreciation for his report of 3 April 1992 on his mission of good offices in Cyprus, 
BM 750 numaralı karar ayrıca 17, 25 , 27 numaralı paragrafların gerçekleşmesine yönelik uygunluğa vurgu yapar. Bu paragrafların BMGK kararı olarak görülmesi onların kabulü anlamına gelmemektedir çünkü yine “endorse” denilmektedir.
4. Endorses the set of ideas described in paragraphs 17 to 25 and 27 of the SecretaryGeneral’s report as an appropriate basis for reaching an overall framework agreement, subject to the work that needs to be done on the outstanding issues, in particular on territorial adjustments and displaced persons, being brought to a conclusion as an integrated package mutually agreed upon by both communities;
17 den 25’e olan ve ayrıca 27. paragrafları da ele alan bölüm (set of ideas bölümünde) :lau-fig13_002
17: toprak düzenlemesi, yer değiştirilen insanlara yönelik gelişmeler ve genel çözümün yapılmasına yönelik çabaları destekler
18 oluşacak ilişinin azınlık çoğunluk değil eşitlik ilişkisi ile oluşacağını, enosis ve ayrılmanın dışarı da bırakıldığını vurgular
19 politik eşitliği kabul eder
20 – her federe devletin bir cemaat tarafından yönetileceği ve sarih coğunluğa sahip olacağını teyit eder. Federal hükümetin federe devletlerin üzerinde tahakküm kuramayacağını  teyit eder.
21- devletin bütünlüğü Kıbrıs Devleti üzerinden tek bir uluslararası kimlik ve egemenlik ile bağlanır ayrıca tek vatandaşlığa vurgu yapılır
22- federal hükümetin yetkileri tanımlanır (iki meclisli yapı, 70 e 30 oranı 7/3 bakanlar / senato da 50 ye 50 oran)
23- temel hak ve özgürlüklerin tüm vatandaşlara verildiği vurgulanır ve detaylandırılır
24- güvenliğin 1960 garanti anlaşmasına yönelik yapılacağını ama federal devlet kurulması için kıbrıslı olmayan tüm güçlerin bir an evvel geri çekilmesini vurgular
25:  yerinden edilen insanlar ve toprak konusunda acil düzenlemelerin yapılmasının gerekililiğine vurgu – ayrıca substantial number of GC displaced person would be able to return to the area that would come under GC administration. It would also address effectively the needs of TC that would be affacted by the territorial adjustments.
27 – iki ayrı referanduma gidelmesi durumunda iki taraf için de yapılacak iyi niyet misyonlarıan vurgu yapılır.
tüm bunlar BMGK kararı olarak adlandırmak çin güçlü delillerimiz olsa da, 20 numaralı BMGK tarafından kabul edildiğine dair hiçbir noktada atıfa sahip değildir
peki 20 numaralı paragraf yani ikibölgelelilikile ilgili olaran paragraf ne ifade etmektedir?
The bizonality of the federaton is reflected in the fact that each federated state would be administrered by one community which would be guaranteed a clear majority of the population and of land ownership in its area. It is also reflected in the fact that the federal government would not be permitted to encroach upon the powers and functions of the federated states, nor could one federated state encroach on the powers and functions of the other. 
İki bölgelilik her bir federe devletin bir toplum tarafından yönetilip nüfus ve mülkiyette sarih çoğunluğa sahip olmasına kabul eder. Ayrıca bir federal devlet ile federe devletlerin arasındaki ilişki tanımlanır. Ancak bu BM raporunda, fikirler dizisinde yapılan bir tanımlamadır. Bu olmazsa olmaz olamdığı gibi BMGK kararı olarak algılanması da mümkün değildir. akinci
Ayrıca, AB üyesi olacak bir devletin 4 özgürlük ( mal, hizmet, sermaye ve emeğin serbest dolaşımı) ilkesiyle çelişmesi imkansızdır. Üstelik bu 4 özgürlük toplumlar arası değil AB’yi oluşturan devletler arasında bir birlliğin temel ilkesidir. Bu 4 özgürlüğü ve temel insan haklarını gözetmeden çözüm müzakerelerinin sonuç üretmeyeceğini önceki müzakereciler sonuca ulaşamayarak kanıtlamıştır.
Yeni müzakere sürecinde ise yasal dayanağının bile kafamda soru işareti yarattığı bu sarih çoğunluk ifadesini, maksimalist bir noktada algılayıp İsrail – Filistin gibi kendi “yerleşkelerimizi” yaratma deliliğinden vazgeçmemiz gerekmektedir. Çünkü Kıbrıs konusunu çözmek isteyip, statüko dilinden kurtulmamak sonuç üretmez aynı zamanda Kıbrıs Sorunu yerine bir israil – filistin sorunu yaratmaya da hiç gerek yok.
Ya da eskilerin deyişiyle “gandır çocuğu taksim istesin!”
 * Ali Şefik’in uyarısı doğrultusunda düzeltilmiştir… Uyarı ve cevabım comment bölümünde görülebilir.

Ne Olacak ‘Bizim’ Haklarımıza

Ne Olacak ‘Bizim’ Haklarımıza

Mertkan Hamit
Mhamit@gmail.com

Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik müzakere sürecinin herkesin tahmin ettiğinin üstünde bir hızda devam ediyor olması çözüm karşıtlarını da hareketlendirmeye başladı. Henüz ciddi bir zemine sahip olmasa da, çözüm karşıtı ve çözüm konusunda kuşku sahibi olanlar, ağır ağır hareketlenmeye ve kendi pozisyonlarını belli eden belli başlı mesajlar göndermeye başladı.

1974 sonrası Kıbrıs politikasına yönelik Türk tarafının yaklaşımını ele aldığımızda, özellikle ‘çözüm karşıtlarının’ söylemleri incelendiğinde, en güçlü zemine sahip söylem, endişeli bir biçimde dile getirilen ‘bizim haklarımıza ne olacak?’ sorusu olduğunu iddia edebiliriz.

Hak konusunun bir taraftan evrensel niteliğe sahip olması, diğer yandan zamanın ötesine hitap edebilmesi bunun oluşmasındaki esas sebeplerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda ‘hakların’ herkesin algılayabileceği kadar temel bir kaygıyı dile getirmesi, biraz gerçek biraz tanrısal mitlere dayanıyor olması da, bu mevhumun merkezi öneme sahip olmasının nedenlerinden olduğunu iddia edebiliriz.

Hak söyleminin yukarıdaki özellikleri, özellikle ulusal çatışma durumlarına veya onun çözümlenme süreçlerine uygulandığında daha ilginç bir hale gelir. Hakların paradokslar sunan bir mevhum olduğunu kabul ettiğimizde, çatışma-çözümlenmesi koşullarında hak üzerinden olumlu ya da olumsuz fikir beyan eden söylemlerinin, aynı şeyi söyleyerek kimi zaman çözümsüzlüğün kimi zaman da çözümün savunuculuğunu yapmayı mümkün kıldığını ortaya koyar. Dolayısıyla, haklar üzerinden kuru gürültü çıkararak süreci engellemeye çalışanlar ve bunu toplumlararası yakınlaşmayı mümkün kılacak bir araç olarak görenler arasında düşünsel anlamda bir çatışmayı engellenemez hale getirir.

Teoride saplanıp kalmamak adına, Kıbrıs sorunu kapsamında ‘Bizim haklarımız’ meselesini analitik bir biçimde ele alarak yukarıda bahsettiğim noktayı daha net bir biçimde ortaya koyabiliriz.

Önce ‘biz’ üzerine kafa yormak yararlıdır. Kıbrıs sorunu ile hakları birleştirerek öne sunan bir söylemin ‘biz’ anlayışının sınırları tartışmak gereklidir. Kıbrıs’ta çözüm sürecini sadece müzakere masasından ibaret anlayan biri için biz muhtemelen ‘Kıbrıslı Türk’ toplumunu ifade etmektedir. ,

Verili koşullarda haklar üzerinden kaygı dile getirirken, bunun Kıbrıslı Türk toplumu olmasının en büyük sebebi, Kıbrıslı Rum toplumunun verili koşullarda ‘egemenlik’ icra edebilen devlete hakim olmasıdır. Bu noktada haklar aslında meşru olan ‘egemen’ güce anti-tezdir. Kıbrıslı Rum toplumunun egemenlik pazarlığının karşısına ‘haklarımız’ ortaya konularak iki mevhum arasındaki karşıtlık, ulusal kamplaşmayı da sürdürür. Bugün, Kıbrıs savaşı, haklarımız ile egemenlik söylemleri arasında hala devam etmektedir.

Kıbrıslı Rum siyasalarındaki ‘egemenlik’ kaygısı bir yana bırakarak Kıbrıslı Türk siyasi seçkinlerin haklarını algılayış biçimini derinlemesine incelediğimizde ise, toplumun haklarını savunma içgüdüsü eş zamanlı olarak ‘cemaat-merkezli’ bir hak var sayımının olduğuna işaret eder.

Bu cemaat anlayışı, Kıbrıslı Türk toplumunu tek tipleştirerek, onları Kıbrıslı Türk egemen sınıflarının diline hapsetmektedir. Bizim haklarımız diye ortaya konulan meselelerin hiçbirinde bir evsizin, engellinin, gencin, kadının ya da en genel anlamda sosyal azınlığın kendine özgü ‘mağduriyeti’ ortaya konulmaz. Tam tersine ‘yetkin’ ve muhtemelen ‘eril’ bir ‘bizden’ söz edilir. Özellikle, hak meselesini daha çok müzakere masası kapsamında anlayanlar veyahut çözüm yönünde ‘kuşkucu’ gruplara dahil olanlar için bireysel ve grup hakları bir potada eritilmiş durumdadır.

Yani bireysel bir hak olan mülkiyet ve mülkiyet hakları mağdur olan Ahmet veya Yorgo’nun hakkı değil, mağdur olup olmasına bakılmaksızın tüm Kıbrıslı Türk veya tüm Kıbrıslı Rumların meselesi olarak dile getirilir. Oysa ki, müzakerelerin başarılı bir biçimde sonuçlanmasıyla, Avrupa Müktesebatı kapsamına girecek olan Birleşik Kıbrıs Devletleri / Birleşik Kıbrıs Federasyonu adıyla anacağımız bir devlet kurulmasıyla beraber öncelikli meseleler ‘potada eritilmiş’ kitlelerin değil, bireylerin haklarının savunulmasına dönük olmalıdır.

Bu noktada ‘kuşkucuların’ ortaya koyduğu ‘bizim’ hakları ulusal bir mesele olarak algılama halleri, Ahmet, Ayşe, Yorgo ve Maria’nın hakkı olarak tekleştirilemeyeceğinden, çözüm sonrası işlevsiz bir niteliğe sahip olacaktır. Diyeceğim, bugün çıkarılan yaygara, çözümün ertesine yaramayacaktır.

Daha etraflı bir tartışmayı hak eden bu meselenin üzerine kafa yormakta yarar var. Çünkü önümüzdeki günlerde özellikle ‘hani bizim haklarımız’ üzerinden gidilerek bir tartışma yaratılacağı aşikar… Bu noktada aklıselim biçimde kişisel haklar ile ulusçu kaygılar arasındaki çizgiyi net bir biçimde çizmeye özen gösterilmelidir. Federal bir devletin yurttaşlarının eşit ve adil bir biçimde yaşayabileceği bir düzenin kurulmasına yardımcı olma niyetindekilerle, verili düzeni sürdürerek adanın birleşmesini engelleme niyetindekiler arasındaki fark açıkça ortaya konulmalıdır.