Dipsiz Kuyudan Kurtulmak

Milliyetçilik dediğin öyle akıl almaz ve aşkın bir şeydir ki bazen rahatsız edici ancak eş zamanlı olarak da büyüleyici bir hal alır. Rahatsız edicidir çünkü açık – seçik ortada olan bir durumu milliyetçi akla anlatmanız mümkün olmaz. Aklın milliyetçi duvarını sesiniz aşabilir ama seslerin içeriği beyine erişemez, bu yüzden de büyüleyicidir.

Sol veya sağ görüşten herkesi kaynayan bir kazanın içine atar. Kazan kaynarken hepsini de birbirine benzeştirir. Birleşme hissinin yarattığı “yoldaşlık” hali o kadar güçlü bir durum yaratır ki, yapılan yanlış olsa da haksız olmazsınız. Haksız olsanız bile, haksızlığınızı kanıtlamak zorunda kalmazsınız. Mağduriyetin mağrur dili ile karşınızdakini mahkum ederken, gerçekte kaybedilenin hesabını yapmak mümkün değildir. Tarihin çekimiyle, bugünün kurgulanmış gerçeğini bütünleştirirken, hafıza sadece seçicidir. Bütüncül bir şekilde bakmadığınız pencerede yönlendirilmiş tek yanlı bir anlayış evrilir. Dünya böyledir deyip içinden çıkabilirsiniz ancak eleştirel zihnin zerrecikleri bir yerlerden rahatsızlık vermeye davam eder.

Muhtemelen, Crans Montana sonrasında Kıbrıslı Türk liderliği sahip olabileceği en konforlu başarısızlığı deneyimlemektedir. Hatırlayın konuların paket olarak ele alınması da Kıbrıs Türk tarafının talebiydi, yurt dışında bir zirve yapılması ve Genel Sekreterin katılımı da…

Diplomasi ile çözülmeye çalıştığımız Kıbrıs Sorununda sonuç üretmek için tüm araçlar Kıbrıs Türk tarafının taleplerini karşılıyor olmasına rağmen, sonuç alamadık ve sorumluluk için hedefi de Kıbrıs Rum tarafına attık. Bunu yaparken sorgusuz sualsiz tüm siyasi partilerin de desteğini alabilmenin konforlu olmadığını iddia edemezsiniz değil mi?

Oysa ki sorumlunun kim olmasından bağımsız olarak tüm istediğimiz araçlar elimizde olmasına rağmen giriştiğimiz bu diplomatik hamleden somut hiçbir şey elde edemediğimiz gerçeği yüzleşmek gerekir. Bununla ne zaman yüzleşeceğiz? Başarısızlığı milliyetçi çıkışlarla meşrulaştırmaktan vazgeçip yapıcı olarak çözüm üretme yollarına ne zaman gireceğiz ?

Mesela, Gueterres’in görüşme için çizdiği çerçevenin bundan sonra Kıbrıs’ın geleceğinin belirlenmesi için izlenecek yol haritası olduğunu ne zaman deklere edeceğiz.

Guterres’in çizdiği çerçevede yarın masaya döner, yüklendiğim sorumluluğu gerçekleştiririm diyebilmek genç kuşaklara bol şans dilemekten çok daha yapıcı bir pozisyon olduğunu kabul etmemiz gerek.

Gelinen son aşamada hamaset yapanların ve on yıllardır tanınma sözü verip de gerçekleştiremeyenlerin lafazanlık yapacağı üç beş argümanı kenara bırakıyorum. Ancak, girdiğimiz macerada birbirine daha az güvenen iki liderlik üretildi. Motivasyonunu kaybetmiş toplumlar yaratıldı. Başarısızlık, şüphecilerin ve nefretten beslenenlerin akbaba gibi üşüşmelerine sebep oldu. Bir de, gelecek karanlık bir çukurdan farksız olmasına rağmen “ev temizleyip tertipleme” takıntısıyla yalandan açıklamalar yapan siyasi elitlere, “masgara olacakları” kocaman bir meydan yaratıldı.

2018 sonrasına bırakmamakta ısrar edilen, çözüm sürecinin seçimlerin ardına kalması ve ona göre yeni(den) seçilmiş bir liderin zirveye katılması bu yarattıklarımızdan daha kötü hangi sonuçları yaratabilirdi?

Doğalgaz gerginliği gibi bir şeyler geveliyor olabilirsiniz ama siz de biliyorsunuz ki o gerginlik zaten gerçekleşiyor. Tam tersine bu zirve ile gerginliğin gerçekleşmesi için meşru sebepler yaratıldı.

2018’i bekleme sabrını göstermedik. 2018 sonrasında başarı yakalanmayacağına dair “içgüdülerden” başka hiçbir sebebimiz yoktu. “İçgüdüler” diye ortaya koyduğumuz şey aslında, sistematik olarak yarattığımız koşul olduğunun farkında mıyız?

İçgüdülerin, hesapsız tahminlerin, kendi verdiği sözden korkanların ve muhtemelen birilerinin stratejik derinliğinin içinde kaybolduk. Üstelik, seçilmişlerin arasında bundan sonra ne yapacağız sorusuna aklı selim bir biçimde cevap verecek tek bir kişi bile yok. Üstelik cevabı bilemediklerinden değil, cevabı bildikleri halde dile getirecek kararlılığa sahip olamadıkları için.

Yine de elitlerin akıllarını ve yüreklerini uyandırana kadar beklemeye gerek yok. Onlar, olaylar üzerine olan reflekslerinden arınıp, yeniden irade sahibi insanlar olarak aramıza dönerler mi bilinmez ama biz yine de onlara inat tekrarlayalım: içinden çıkamadığımız dipsiz kuyudan kurtulmak için bakacağımız yer ne Ankara ne Atina’dır…Adres Guterres çerçevesidir.

Mertkan Hamit

 

 

Yürüyeceğimiz Yolun Minareleri!..

 

İsviçre’nin yeni bir kasabasında yeni bir görüşme süreci başladı. Olumlu, olumsuz, umutlu yada ümitsiz olabiliriz.

Bir kısmımız değişimden korkuyor. Bazıları güvenlik diyor bazıları ekonomi. Çok şey söylüyor ve çok şey farz ediyoruz.

Olacak işler kadar olmayacak işleri düşünüp ona göre planlar kuruyoruz.

Yol boyu askeri bölgelerin olduğu bir hayatı geri de bırakıp, “Askeri Bölge Girilmez” tabelalarının hayatımızı kuşatmadığı bir hayata alışmak kolay olmayacak eğer başarı sağlanırsa…

Tank görmeden büyüyecek çocuklar mesela. Tankların gölgesinde savaşsızlığın koşullarına alıştık ancak insan öldürme araçları olmaksızın barışı ve özgürlüğü kendi ülkemizde belki de ilk kez yaşayacağız. Eğer İsviçre’deki biraderler caseretlerini toplayıp doğru adımları atabilirlerse…

Özgürlüğün bedelinin en yüksek değer olduğunu çok iyi bilir bu adanın insanları. Köyünü, evini adanın bir yarısında bırakıp diğer yarısına göçmüştür binlercesi bu adada… 13 sene önceye kadar öteki yarısına geçemediğimiz ülkemizde, bazılarımız otobüs camından son kez baktığı köyünü 40 yıl sonra harebe olarak bulmuştu, ya da bulamamıştı.

Kim ne derse desin, bu ülkenin kuzeyinde sıkışıp kalan insanlar, özgür olamamanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Çünkü çok kez milliyetçi hezeyanın kurbanı olarak bedel ödemişlerdir.

“Osmanlı artığı” denilerek Helen Milliyetçisi komşusunun süngüsüne kurban olmuştur, “Sizi biz kurtardık” deyen ağababasının aşağılamasına da…

Haysiyet meselesi yapmak bir tarafa dursun, çoğunda kuyruğunu sıkıştırıp oturmuştur köşesine… Ancak bazen öfkelenmiş, meydanları doldurmuştur. Silah kuşanmış köyünü de korumuştur.

Çok kez hayal kırıklığı yaşamıştır. Çok az şey başarmıştır. Gel gelelim, hayat bizi kritik bir evreye getirdi yine.

Ancak, başarısız olursak KKTC’nin kendi yolunda yürüyecekse, hangi yola girdiğimizi  her gün çok daha iyi öğreniyoruz.

Bakın, bugün de TC Büyükelçisi Derya Kanbay, Ticaret Odası başkanı Fikri Toros’a “posta koyuyor”…

Ülkendeki içişlerine bak, seni ilgilendirmez İsviçre’nin değerleri diyor.

Seçilmiş oda başkanını, Kıbrıs türk toplumunda kurulduğu günden beri tarihisel bir öneme sahip bir kurumun başında olan bir kişiye haddini bildiriyor atanmış bir bürokrat.

Sen sokaktaki cipslere bak, özgürlüğe dair konuşulacaksa onun zamanına ben karar veririm diyor, diyebiliyor.

Fikri Toros’un Kıbrıs’ta federasyon konusunda aktif desteğini sorgulamak kimsenin haddine düşmez. Ancak, büyükelçi, yolunu şaşırıyor. Federasyona dair umutlu olmasına kızıp, peşkeşin  hesabını ona soruyor. Konuyla sorumlu olan Denktaş Bey’e sormaya cesareti mi yetmiyor mesela ?

Sahi Kanbay ne yapmak istiyor ?

İfade özgürlüğüne tahammül mü edemiyor ?

Fikri Toros’un Kıbrıs konusunda umutlu olmasından neden bu kadar rahatsız oluyor ?

Yoksa açık seçik bize yürünecek olan yolumuzu mu göstermeye çalışıyor ?

 

 

Emekçi Ölümleri ve Denetçi Sayısı Miti!..

İşçi ölümleri ile ilgili emek örgütleri ile konuştuğumda örgütler tarafından eleştirilen iki unsur vardır

1) Kar hırsı ile sorumluluğunu yerine getirmeyen işveren
2) Yeteri kadar denetim yapmadığından dolayı şikayet edilen ilgili bakanlık…

Meselenin hükümet tarafına iyi bakalım eğer Kuzey Kıbrıs’ta çalışma yaşamını denetlemek için 16 denetçinin istihdam edildiği söyleniyor. İlk verilen tepki de bu kadar önemli bir iş için yeterli elemanın çalışmadığıdır.

Devlet Planlama Örgütü, Hanehalkı iş gücü anketine göre Kuzey Kıbrıs’ta 126463 kişilik bir işgücü var ve bunların 118387 kişisi istihdam edilmiştir.

Buna göre 118387 çalışana 16 denetçi düşmektedir. Eğer 16 denetçinin olduğu gerçekçi ise her bir denetçi 7 bin 400 kişiyi denemekle yükümlüdür.

Uluslararası Çalışma Örgütü rakamlarına göre gelişmiş bir ülkede her 10 bin işçiye en az bir denetçi düşmeli, gelişmekte olan ülkede her 20 bin işçiye en az bir denetçi düşmeli ve az gelişmiş bir ülkede her 40 bin işçiye bir denetçi düşmelidir.

Kuzey Kıbrıs bu rakamlara göre gelişmiş bir ülkeden performansın üstünde istihdam yapmıştır. Az sayıda denetçi konusu aslında mitten öte değildir. ÜStelik kuzey Kıbrıs’ın gelişmekte olan ülke kategorisinde olduğunu düşündüğümüzde mevcut istihdam benchmark olarak belirlenen 20000’in neredeyse 3 katı daha iyi durumdadır.

Hal böyleylse, denetlemelerle ilgili esaslı sıkıntı:
a) siyasi olarak hükümetlerin denetlemeleri engellemesidir ki bu yapısal sebepler ortaya konularak yapılmaktadır ya da b) denetçi olarak istihdam edilmiş olan personelin işini savsaklamasıdır…

Durum böyleyse emek örgütleri “ezber” bozmalıdır. İşçi ölümlerinin önüne geçmek isteniyorsa, çalışma hayatını denetlenmesinin sıklaştırılmasına yönelik baskı yapılmalıdır. Bu sendikalaşma kadar etkin bir çözüm olmasa, da ihitmalleri azaltabilir.

Hazır seçim havası da etrafı kuşatıyorken, “emekten yana” aday olacakların da ezber bozup ne yapacakları önemlidir. Hiçbirşey yapılamayacaksa bile, en azından insanların boş yere ölmesine engellemekten yana taraf olmak makul bir durum olabilir…

38 Teftiş ve Ölümler!…

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşamak şantiyede yaşamaya benzer.
2013-2015 yılları arasında Kuzey Kıbrıs’ta 6 bin 93 inşaat izini verilmiş. Mesela Mağusa Belediyesi’nin açıkladığı rakamlara dikkatlice baktığınızda halihazırda Mağusa’da 200’e yakın inşaatın devam ettiğini iddia edebilirsiniz.

Bu kadar yoğun inşaatın yapıldığı ülkenin çalışma bakanı inşaat sektörü çalışma koşulları ile ilgili açıklama yaptı.  Büyük marifet: 2016 yılında inşaat sektöründe 38 genel teftiş yapılmış mış mış…
2011 – 2017’nin başına kadar 46 kişi hayatını iş kazalarından ötürü kaybetti. Ölümlü kazaların yarısı inşaat sektöründe oldu. Bu kadar yoğun can kaybının yaşandığı bir sektörle ilgili 38 teftiş ile inşaat sektöründeki ölümlü kazaların önüne geçmek mümkün değil.

Denetçi eksikliği kayda değer bir sebep olabilir ancak siyasi bir tercih olarak denetimlerin sınırlı tutulduğu ortadadır. Zaten kısa bir süre önce, 38 teftişle övünen bakan, inşaatlarda teftiş yapsak hepsini kapatmaz zorunda kalırız dememiş miydi?

Siyasi tercih olarak denetimsizliğin olduğu gerçeğini düşünerek, işçilerin kendi güvenliklerinin sorumluluğunu da sağlamak gereklidir. Sonuçta, sendikalaşmanın olduğu iş yerlerinde işçi ölümlerinin ciddi şekilde azaldığı açık bir veri ortadadır… Başka bir deyişle işçilerin daha çok sendikalaşmasının önünün açılması iş kazalarının azalması için önemli bir koşul yaratabilir.
Hal böyleyse, sektörel sendikalaşmanın koşullarının sağlanması yaşama hakkını savunmak için bir gerekliliktir. Üstelik yaşama hakkını savunmak sadece hükümetlerin ya da işverenlerin meselesi değildir. Bu herkesi ilgilendiren bir konudur.
Hükümetlerin sendikalaşma ile ilgili yasal koşulları yaratması kadar, inşaat sektöründeki işverenlerin birincil hedef grubu olan “müşterilerin” de eş duyarlılığı geliştirmesi önemlidir.

İşçi güvenliği konusunda satın alacakları mekanlara yönelik hassasiyet geliştirilmesi önemlidir. Yaşadığınız evin inşaası ya da aldığınız bir ürünün üretimi sırasında birinin hayatını kaybetmesine sebep olma sorumluluğunu kimse üstlenmek istemez. İş cinayetlerinde hükümetler, işverenler ve sendikaler kadar sorumluluk biraz da “alıcıdadır”.
İşçilerin ihtiyacı olan güvenlik ve sağlık standartlarının olduğundna emin olunan hizmetleri almaya özen göstermek, tüketici olarak da sendikalaşmayı talep etmek denetimsiz duruma karşı önemli bir çözüm yaratabilir.

Gezicinin Seçim Anketi ve Bir Strateji

Son zamanlarda birden fazla anketle karşılaştım. Sıralamalar bir tarafa bıraktığında benim için dikkat çeken iki nokta var.
1. Verilecek olan ham oylar %50’yi bulmuyor. Yani Oy vermeyeceğim, kararsız, karma veya cevap yok gibi seçenekler hala nereye gideceği belli değil. Zemin kaygan. Kaygan zemindekileri “kaygılı kaygan” ve “çıkarcı kaygan oy olarak ikiye ayırmak mümkün.
2. Yüzde 50’yi oluşturan kaygan zemin bunların arasında “en kararlı” pozisyonu temsil eder. Ham oy dağılımlarını gördüğüm tüm anketlerde bu en büyük oran. Başka bir deyişle şu an “Oy Vermeyeceğim” diyenler Kuzey Kıbrıs’taki en büyük partidir.

Bu iki koşul ortada olduğunda dağıtılan oylarda hangi yöntemi uygularsanız uygulayın hata payı yüksek olacaktır.

Gezicinin anketinde varsayımsal yöntem, önemli bir kamuoyu algısı yaratma potansiyeli vardır. Bu algının ne kadar etkili olacağını bilmiyorum ancak benim siyaseti okuma biçimim çözüm umutlarının zora girmesinin de etkisiyle olacak “KKTC’nin sürer yapısına entegre olma” eğiliminin yükseleceğine bu yüzden de yeni icatlar değil var olan düzeni perçinleyecek yöntemlere dönük tercihlerin artacağıdır.
Kıbrıslı Türklerin gonyak sever olduğuna falan bakmayın siyasette en muhafazakar davranışları sergileme ata sporumuzdur.

Bu yüzden ben anket sonuçlarına baktığımda erken seçim olması halinde, kaygan oyların Gazici’nin varsaydığı gibi ağırlıklı HP’ye ya da TDP’ye gitmeyeceğini düşünüyorum. Hal böyle olunca ortaya çıkan sıralamanın da değişeceğine inanıyorum.
HP, TDP, CTP, YKP, BKP’ye gidecek olan “kaygılı kaygan” nitelendireceğimiz %20’lik kesimin büyük bölümü kuvvetle muhtemel bu seçim oy vermeyecek. (Kendimi de “oy vermeyecek grupta saydığımı söyleyeyim)
“Çıkarcı kaygan” %20 ise sisteme uygun olarak ağırlıklı olarak UBP ve az biraz da HP ve DP’ye gidecek.

Özetle, pazar günü seçim olsa bence bu ülkede UBP + DP koalisyonunu kuracak zemin vardır. O yüzden demokrat, ilerici ve alternatif arayanlar merkezi seçimler yerine odak noktalarını mahallelerine, kentlerine çevirmeli. Yaşam alanlarını dile getirmeli onu talep etmelidir. Oralarda çok daha kolay köklü dönüşüm yapacak dinamizm vardır. Kendi yaşadığımız sokağı dönüştürme fırsatı varken yerel seçimlere odaklanmak iyi bir çıkış yolu olur. Oradaki dönüştürücü güç iyi kullanılırsa, üç beş sene sonra merkezi idareye odaklanmak mümkün ve çok daha anlamlı olabilir.

Sermaye Birikimi ve Sürdürebilir Ekonomi

Kuzey Kıbrıs Merkez Bankası verilerine göre Kuzey Kıbrıs’ta mevduat tutarı 1.9 Milyar TL’dir. Bu rakam nüfusa oranlandığında bu kişi başı 6058TL’ye denk geliyor. Bugünkü kur Euro karşılığı ise tutar, 1565 Euro ediyor.

Güney’deki merkez bankası verilerine göre ise mevduat tutarı 29.4 Milyar Euro. Nüfusa oranladığımızda bu kişi başına mevduat oranının 34 bin 374 Euro olduğunu gösteriyor.shutterstock_131385992

Mevduat şeklindeki sermaye birikimi Kıbrıs’ın kuzeyinde güneyin çok daha altında. Bu kıyaslama sadece görece küçük ama karmaşık bir ekonomiye sahip iki tarafı birbirine kıyaslarken daha dikkatli olmak için bir hatırlatma niyetinde…

Çünkü bu sonucun farklı alanlarda da yansımaları olacak. Ancak bir iki noktayı daha akılda tutmakta yarar var:

1- adanın kuzeyinde meşru bir yapı ortaya çıkmadığı sürece varlıkların piyasaya uygun biçimde değerlenmesi mümkün değildir. Başka bir deyişle, hal böyleyken Kıbrısın kuzeyinde sermaye birikiminin de hızla artması mümkün olmayacaktır.original_continuuity-software-big-data-development-can-be-fun

2- Sermaye birikimi yeterli olmadığında kişilerin ekonomik aktivitelere yatırımcı unsur olarak dahil olması daha güçtür. Çünkü birikimi olmadığı için risk almak istemeyecektir.

Bu bilgilerin ışığında Kıbrıs’ın kuzeyinde ezberden ekonomi konuşanlar
ı yeniden dürtmek gerek.  Malesef Silikon Vadisi modeliyle genç girişimciler olmayacak. Olacak olan en fazla üç beş eleman çalıştırılacak mikro işletmelerden ileriye gitmeyecektir. Esnafa, girişimci deyerek onlara karizmatik bir hava katabilirsiniz yine de ancak bu dünyanın anladığı girişimci niteliğini karşılamamaktadır…

İşin pazarlaması değil de içeriğine dair konuşulacaksa, özellikle de söz söyleyecek olanlar ülke yarısında “iktidar” olma hedefindeyse, biraz daha dikkatli olmak gerek.

Verili koşullarda sürdürebilir bir ekonomi yaratmak için:ist

a) Dış Yatırım ya da b) Devlet Destekli Yatırıma ihtiyaç vardır.

Dış yatırım için uluslararası tanınmazlık hali büyük bir engel oluşturur. Bu koşullarda kuzeye yatırım ancak kara para aklama, yasa dışı işler yapmak ya da Kıbrıs’ın kuzeyinde belli bir siyasi/ekonomik çıkar grubunun devamlılığını sağlamak için yapılır.

Kıbrıs’ta Çözüm vizyonu olmayan “iktidar hedefli” yapılanmalar, bu durumda sürdürebilir ekonomiyi ancak mevcut yolsuz ilişkileri devam ettirerek var olabilirler. O yüzden çözüm vizyonu olmadan, yolsuzlukla savaşmak gerçekçi bir iddia değildir.

İkinci boyut olan devlet destekli yatırımda ise devletin ekonomiye bir biçimde etki cyprusetmesi gerekir. Bu da ideolojik olarak sol bir siyaseti gerekli kılar. Mevcut sermaye birikimi koşulları göze alındığında, sürdürebilir ekonomi için lokomotifin itici gücü devletten gelebilir. Devletin özerk olarak yöneteceği kurumların çeşitlendirmesi ve etkin olarak yönetmesi gerekir. Temelinde, devletin ekonomik anlamda küçültülmesini hedefleyen, neoliberal ekonomik paketler ise sürdürülebilir bir ekonomik zemin yaratmaktan uzaktır. Özellikle de Kıbrıs’ın kuzeyinde…
Bu noktada TC ile yapılan ekonomik paketi yeniden görüşmeyi ve bu ilişkinin yeniden tanımlanmasını ortaya koymayan “iktidar hedefli” siyasi yapılanmalar da başarılı olamayacaktır. Bunu ortaya koymaktan çekinenlerin de mevcut yapıyı devam ettireceği açıktır. Bu açıdan, hem Kıbrıslı Türklerin öz yönetimine vurgu yapanların inandırıcı olabilmesi için ilk önce sürdürebilir ekonomik yapının engelleyici zincirlerinden nasıl kurtulmayı hedeflediklerini ortaya koymaları gerekir.

Bu iki açıdan, iktidar olma hedefine sahip olduğunu söyleyip ekonomik anlamda statüko dışı politika ortaya koyan herhangi bir siyasi yapılanmanın ortalıkta görünmediğini söyleyebiliriz. Biraz da bu yüzden bir çok seçim anketinde OY VERMEYECEĞİNİ söyleyenlerin oranı %20lere ulaşmaktadır.

Nüfusun önemli bir bölümü “statükodan” rahatsızdır, ve boş sözlerin statükoyu değiştirmeyeceğini çok iyi bilmektedirler. Bu yüzden geleneksel yapılara prim vermemektedirler.

Bu “rahatsız” ve “öfkeli” kesimin ikna olacağı siyasi argümanlar ortaya konulmadığı sürece iktidar olanların dönüşüm sözleri de inandırıcılıktan uzaktır.

Soldan Düşünceler: Alternatif Ekonomi (1)

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Bir süre önce, KTÖS tarafından açılan bir pankartta yer alan, “Ne Paranı, Ne Paketini ne de Memurunu istemiyoruz!” söylemi, Kıbrıs’taki egemenlere karşı verilmiş, dikkate değer bir karşı çıkıştır. Sosyolojik koşulları hesaba katarak, sıradan insanların bu söyleme dönük tepkilerine baktığımızda, bu karşı çıkışın sol çevrelerden açıkça destek aldığını söyleyebiliriz. Sağ çevrelerde ise üsluba dair eleştiriler vardır. Sağ, üsluba dönük kaygıları dile getirmesine rağmen gizliden gizliye uygulanan politikaların Kıbrıs Türk toplumunun onurunu zedeleyici niteliğinden dolayı da karşı çıkışa hak verir. Bu söyleme sadece işbirlikçi çevreler açık bir hiddetle karşı çıkar. Bu noktada bir pankartta ortaya konulan talebin yarattığı fırtına bile Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasındaki ilişkilerin ekonomi bağlamında kamplaşmalara yol açacak kadar problemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Türkiye, gerek iktidarların ideolojik kaygıları, gerekse dönemsel çıkarlar ekseninde Kıbrıs’a dönük ekonomi politikalarını belirler. İktidarda kim olursa olsun Kıbrıs Türk tarafı ekonomi politikalarında denk bir özne olarak ilişki kurmakta ise zorlanmaktadır. Bu zorlanma, hem yardım alan taraf olmanın dezavantajlı hali, hem de etkin bir ekonomik model oluşturamamanın basiretsizliğinden ötürüdür.

Borç alan tarafın asimetrik koşullarını giderebilecek olan etkin bir ekonomik model önerisi
sunması ile doğrudan ilişkilidir. Bu yüzden geçmiş ve gelecek iktidarların bu konudaki zaafiyeti sarihtir. İlerici alternatif iddiasında olabilmek için ise alternatif ekonomik model üzerine kafa yormak gerekir. Yazının kapsamında ilerici alternatifi sunabilecek tek adres Kıbrıs Türk soludur. Bu yüzden esas amacım bunun üzerinden ilerici bir alternatifin düşünsel ve pratik boyutlarını ortaya koymaktır.

Kıbrıs Türk solu kültürel, politik ve beşeri sermayesi sayesinde varoluşsal krizlere rağmen kendi kendini sürdürmeyi başarabilen önemli bir külliyata sahiptir. Ancak solun ekonomi ile ilişkisine baktığımızda, hem düşünsel, hem de pratik anlamda iyi bir karneye sahip olduğunu söyleyemeyiz. İster iktidarda, ister büyük kitleleri temsil etmekten uzak ücra bir alanda olsun, sol için ekonomik başarılara sahip olması mucize gibi nitelendirilmistektedir. Mucize nitelendirilmesi, bir tarafta evrensel anlamda sistematik bir algısal tahakkümün sonucuyken, diğer tarafta da solun ekonomiyi anti-kapitalist iddiası ile ele alıp, yapıcı bir çözüm modeli üretememe kolaycılığından kaynaklanır. Tıpkı, KTÖS’ün pankartında karşı çıkışının yanında ikna edici bir alternatifi koyamaması gibi bir paradoks yaratır.

Dayatmalara karşı yazının başında aktarılan çıkışa iktidarların ilk tepkisi: “Türkiye’den para gelmezse ne yaparız?” şeklinde olur. Ardından da ekonominin basit bir maliye formülüne indirgendiği “denk bütçe” söylemi kullanılır. Bu noktada ilerici bir alternatif ekonomik anlayışının da zihniyetteki sonu gelir.

Meseleyi çözümlemek için en çok karşılaştığımız bu iki söylem ve yarattığı algı ile başlamakta yarar var. Sol için politik ekonomiden bahsediyorsak, başlangıç noktası makroekonomik anlamda enflasyon, bütçe açığı, gayri safi milli hasıla gibi ölçülebilir ve ülkeleri totalde disiplin altında tutmaya yarayan kavramlardan gitmek olmamalıdır. Sol alternatif ekonomiyi matematik değil, üretim ve dağıtım ilişkilerinin aktörleri üzerinden konumlandırdığı zaman anlamlıdır. Meseleye soldan bakan bir iktisatçı için ülkedeki “Gaysi Safi Milli Hasıla” artış veya azalışının hayata yansıması farklılıklara sahip olduğunu bilir.

Örneğin, büyük bir Kamu İktisadi Teşkilatını, özelleştiren bir ana akım ekonomik davranış, gayri safi milli hasılaya büyük bir katkı yapabilir, ancak devletten özele geçen kurumun çalışanlarının bir kısmının işsiz kalması yeni sahiplerin kurumu rasyonalize etme çalışmalarının başında gelir. Hal böyle olunca, gayri safi milli hasıladaki artış ile insanların daha yüksek yaşam seviyesine ulaşması arasındaki ilişkinin kesinlikle pozitif yönlü olduğunu iddia etmek zorlaşır.

Bir başka makroekonomik gösterge olan, gini katsayısı da ülkedeki gelir uçurumunu
hesaplamaya yarayan yöntemdir ancak hayata dair yorum yapmakta her zaman işe yaramaz. Çünkü bu yöntem de modern aklın bir ürünü olarak bir bütün üzerinden yorum yapmaya amaçlar. Bütünün ölçülmesi pek de mümkün olmayan alternatifi olan bireylerin hayat kalitesi gibi noktalara dair net bir yargı ortaya koyamaz. Çokça duyduğumuz diğer makroekonomik terimlerde (Ör: enflasyon, faiz oranı, bütçe açığı vb…) mali davranışları disiplin etmek dışında pek bir işe yaramaz. Foucault’nun Disiplin ve Ceza’da Panopticon benzetmesinin ekonomi üzerinden yansımalarını görebileceğimiz bu disipline edici davranış türü, modern iktidarın kitleleri kontrol altında tutabilmesine yönelik çalıştığını da bir kez daha kanıtlamaktadır.

Makroekonomik varsayımların sağlanması üzerine sarf edilen çabaların günün sonunda yeni bir ekonomik düzen yaratamayacağı sarihtir. Ancak bu, tümden makroekonomik istikrar hedeflerinin anlamsız olduğu anlamına gelmemelidir. Demek istediğim, alternatif arayışı sadece bütçe açığı, enflasyon hedefi gibi makroekonomik dengelerde aramanın beyhude bir çaba olduğudur.Profit

Alternatif ekonomi için daha uzun erimli bir çalışma alanı ve anlayış gereklidir. Ekonomik aktörlerdeki dönüşüm sağlanmadan, alternatif ekonominin yaratılması mümkün değildir. Bu bakış açısıyla, ekonomideki aktörlere dair alışkanlıkların ve anlayışların yeniden tanımlanması gereklidir. Bu da bizi makroekonomiden çok mikroekonomiye yoğunlaşmaya çağırmaktadır. Mikroekonomi devletin maliye hesaplarını değil, üretim ve tüketim kapsamında süreçlere dahil olan ekonomik aktörleri çalışan alandır.

Dört yıllık bir iktisat fakültesinden mezun olan öğrencilerin belki de tek öğrendikleri mesele, bireylerin veya firmaların tek bir amacı olduğudur. O da “kâr” maksimizasyonu, yani en yüksek kâr oranına ulaşmak. Aslında bu klasik iktisadın dayattığı bir varsayımdır. Egemen anlayışın bu varsayım üzerinden şekillenmesinden ötürü, Homo Ekonomikus’un da bu davranışı sergilediği ve bunun dışında bir doğru olmadığı varsayımı üzerinden ekonomik ilişkiler şekillenir.

İşte iktisadın yapı bozumunun başlayacağı nokta burası olmalıdır. Klasik kuramın ötesinde bütün davranışlarımızın kâr (ya da tatmin) seviyesini en üst seviyeye çıkarma çabasından oluştuğuna dair iddiayı reddeden ve hâlâ daha çalışabilen ekonomik aktörlerin çoğaltılması koşulunda alternatif ekonomiden söz edebiliriz.

Bu noktada en genel anlamda ekonomik üretim ve tüketim süreçlerinin oluşan “kâr / artı değer” maksimizasyonu ile ekonomik döngünün tamamlanmadığını, döngüyü tamamlayacak bir admın daha eklenmesini hedeflemek gerekir. Daha net bir biçimde söylenecek olursa, kâr yaratılmasının engellenmesi değil, yaratılan kârın toplumsallaştırılmasının sağlanacağı yöntem alternatif bir ekonomiyi yaratabilir.

Bu anlayışla çalışan ekonomik aktörlerin çoğaltılması ile neo-klasik iktisadın dayattığı “ekonomik akıl” anlayışına ait çözümler de işe yaramaz olarak görülebilir. Bu durumda öne çıkan sektörlerin desteklenmesi ve geliştirilmesine dair oluşturulabilecek formüller de dayatmalara karşı ilerici alternatifin önerilmesine olanak sağlayabilir.

Sonuç olarak, alternatif mikro-ekonomik ilişkiler ve aktörlerin yeniden yapılandırılması önemlidir. Bunun için üretim sırasında ortaya çıkan ekolojik tahribat gibi dışsallıkları maliyet olarak değil, sorumluluk olarak algılayabilen bir yapılanma gereklidir. Kâr veya tatmin üzerinden kurgulanan hedonist insanın sadece bir varsayım olduğunu anlaşılmalıdır. Buradan hareketle, alternatif bir ekonomi için bireyin kolektif üretim ve tüketim süreçlerini destekleyebileceği bir aktör olarak ekonomik süreçlere dâhil edilebileceği bir açılım gereklidir. Bunun sağlanması için de ilerleyen yazılarda kooperatif ve sosyal girişim gibi alternatif modeller üzerinden bir tartışma yapılması hedeflenmektedir.