#ÜretenYokOlmazsa #SömüreneNolur?

 

Mertkan Hamit
mertkancyp

Bu coğrafyada, kimlik üzerinden ekonomi politikası üretmek yeni bir şey değil. Rauf Raif Denktaş # (hashtag) işaretine ihtiyaç duymadığı zamanlarda, “Türkten Türke” kampanyası yapmıştı. 1957’den itibaren liderliğini sürdürdüğü Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonunda, varoluşsal kavga, “ayrı bir Türk çarşısı yaratmak” üzerinden verilmişti. Bu kampanya ciddi anlamda başarılı olmuştu. Adadaki bölünmenin en derin alanı da ekonomi üzerinden şekillendiği zaman etkili hale gelmişti.

Çatışma toplumlarında, kimlik ile milliyetçiliğe bakarken ekonomik boyut çoğu zaman görmezden gelinir. Oysa, 1957 sonrası Ticaret Odasının ürettiği broşürlere bakıldığında, sermaye ile “Türkten Türke” kampanyası arasındaki ilişki açıkça görülür. Eş zamanlı olarak, Denktaş’ın “Türkten Türke” kampanyası sırasında, sosyalistleri, sermaye düşmanı olarak yaftaladığı da bilinir. Zaten sosyalistlerin, yeterince “milliyetçi” olamaycağı hatta ulusal davaya zarar verdiğye yönelik genel kanı ana akım Türk milliyetçiliğinde güçlü bir şekilde yerleşmiştir.

TMT’nin varlığını ispatlama derdiyle, namlusunu önce Kıbrıslı Türk sosyalistlere doğrulttuğu da bilinir. TMT’nin ilk kurbanlarının da Kıbrıslı Türkler olduğu da bilinir. Tabi bilinir deyip geçmemek gerek… Çok uzağa gitmeyelim, geçtiğimiz hafta Fazıl Küçük’ün mezarını ziyaret edip, varoluş kavgasında yolunu kaybeden “hakiki solcular” acaba, Küçük’ün sahibi olduğu Halkın Sesi gazetesinin 1950li yıllarda, Türklerin hiçbir şekilde komünist olmaması gerektiğine dair makaleler yayınladığını da bilir mi? Bilip görmezden geldiyse, “5 santime 3 santimlik” fotoğraf uğruna yaptıkları saçmalıktan dolayı iki satır özeleştiri vermeleri gerekmez mi?

Küçük, Denktaş, Nalbantoğlu gibi erken dönem Kıbrıslı ileri gelenleri sermaye ile olan ilişkilerine önem vermişlerdir. Çünkü “Türkten Türke” kampanyası ile milli davaya yeni bir alan açılmış, ama açılan bu alan siyasette sermayeyi yeni bir özne olarak ortaya koymaktadır. Bu yüzden de sermaye gruplarının, siyaset üzerinde ayrıcalıklı konum elde etmeleri yeni değildir. Denktaş’ın 1957’den itibaren Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu’nda başkanlığıyla kurduğu ilişkiler, 1974 sonrası düzende yaratılan sermaye bölüşümünde etkili olmuştur. Ardından gelen sol veya sağ iktidarların da sermayeyle olan feodal ilişkileri yeni değildir.

Bugüne geldiğimizde bahsi geçen sermaye sınıfını Kıbrıs Türk Ticaret Odası ve Kıbrıs Türk Sanayi Odası üzerinden örgütlendiğini söyleyebiliriz. Sermayenin en önemli temsilcilerinden biri olan “Kıbrıs Türk Sanayi Odası” başkanı geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaptı. Çalışma Bakanı Ersan Saner ile oda Başkanı Mustafa Kaymak’ın yabancı ülkelerden gelen çalışanlara yönelik ayrı asgari ücret talebi dillendirildi. Tepkiler oldu, başkanın şahsi görüşü olduğu söylendi ancak konu oda tarafından da sahiplenildi. Yani Kıbrıslı Türk “sanayicileri” ya da “üreticileri” açıkça “Apertheid” uygulaması istemiştir. Ayrımcılığı övüp, faşizan bir anlayışın oluştuğuna dair tepkilere karşı, oda, açıklamasında, “ister beğenin, ister beğenmeyin” dedi.

Sanayi Odasının önerisinin tutar bir tarafı yok. Ancak daha da garip olan nokta, Kıbrıslı Türk sanayici ve üreticisinin vicdanı ile ilgilidir. Çünkü, oda üyelerinin de gayri insani bir talebi ortaya koyması anlaşılamaz birşeydir. Bir taraftan batı merkezli bir algıyla standartlardan bahsedip, diğer taraftan ise ayrımcılığı temel alan çözümleri “ifade özgürlüğü” kisvesinde dile getirmek liberal aklın da anlayabileceği birşey olmamalıdır. Ancak Sanayi Odasının (tıpkı daha önce Ticaret Odasının da dile getirdiği gibi) bu konuyu ortaya koyması, siyasetteki hızlı apolitizmin yarattığı bir boşluktan kaynaklanır. Bu açıdan tek sorumlu suçu işleyen değil aynı zamanda ona olanak sağlayandır.

Meclis içindeki ana akım partiler ya da dışındaki partiler ve yapıların sermaye ve emek ilişkisini kaba bir ezber üzerinden şekillendirdiği açıktır. Örneğin, bir süredir CTP, #ÜretenYokOlmaz isimli bir kampanya sürdürmüştür. Sürdürdüğü kampanya dahilinde, yerli üretimi desteklemek gibi bir tutum belirlenmiştir. Ancak, sadece “üretimi destekleyelim” deyip piyasaya çıkmak, kendi içinde tutarsızlıklar barındırır. Üreticiyi desteklerken, üreten emekçi mi yoksa girişimcinin mi desteklendiği belirsizdir. Üretenin 3. Ülkeden gelen insanlar olması, bunların koşullarını, çalışma hayatının koşullarını ortaya koymadan, kaba bir popülizm içinde #ÜretenYokOlmaz sloganı, apolitiktir.

Bu yüzden de hiçbirşey demeden, herşey demeye çalışan kaygan bir zemin yaratır. Bu kaygan zeminde kısa dönemli popülizm uğruna, uzun dönemli emek/sermaye çelişkilerine yönelik tepki alanını, emek adına, daraltmaktadır. CTP, apolitik siyaseti ve ekonomiye soldan yaklaşmaya dair yetkin olmayan hali bu koşulların ilerletilmesine ön ayak olmaktadır. Soldan bir diğer ana akım unsur TDP, ya da sağdan HP’nin de durumu da CTP’den farksızdır. Çalışma hayatına yönelik söylemsiz, eylemsiz ve sessizdir.

Ana akımdakileri bir kenara bırakıp, Sanayi Odasının açıklamasına daha içerikli olarak bakalım:

Üretenler, insani çalışma koşullarından rahatsız, “eşit işe eşit ücretin” ne demek olduğunu ise duymak dahi istemiyorlar. Ortaya koydukları “Güneyde asgari ücret uygulaması yoktur” bilgisi de istedikleri biçimde yorumlanmış bir hal. Irka dayalı ayrımcılığı merkeze alıp, öneri oluşturduklarını düşünmüşler.

%40 oranında özel sektörde sendikalaşmanın olduğu, toplu iş sözleşmelerinin çalıştığı, ilke anlaşmalarının olduğu, iş mahkemlerinin etkin biçimde çalıştığı, sektörel toplu sözleşme olanaklarının olduğu, sorun çözme mekanizmalarının yer aldığı bir emek piyasası ile bahsettiklerimin hiçbirinin anlamlı çalışmadığı koşullar ile ilgili bir kıyaslama yapılmaz.

Başka bir deyişle, Sanayi Odasındakiler dezenformasyon üzerinden siyaset yapmaktadırlar. #Üretenyokolmazcılar cephesinde ideolojisiz siyaset söz konusuyken, Sanayicilerin gerçek siyasetin tarafında olması emek lehine ciddi bir dezavantaj yaratmaktadır. Çünkü emeğin siyasi dili kaybolurken, sermaye sesini yükseltmektedir.

Sol, emek tarafından yapıcı bir pozisyon almak yerine, sömürüyü tartışamadan, üretimi folklorik bir öğe olarak ortaya koymaktadır. Oysa ki, emek ve üretim sembolik bir davranış olarak değil, varoluşsal bir mesele olarak kavranabildiği kadar etkili olacaktır.

Sanayi Odası, çıplak bir biçimde ideolojik bir açıklama yapmaktadır. İktidar ideolojik kardeşliklerini doğrulamaktadır. Ana akım muhalefet cılız bir ses bile olamamakta, tam tersine ortaya koyduğu apolitik siyasetin içinde hapsolmaktadır.

Peki çıkış yolu var mı?

Öncelikle kategorik olarak “Evrensel Asgari Ücret” uygulamasına karşı olduğumu belirtmek isterim. Evrensel asgari ücret, farklı iş kollarında zorluklarından bağımsız olarak ücretleri dipte buluşturmaya yaramaktadır. Bu yüzden emekçinin aleyhinedir. Bunun yerine çoklu asgari ücretin sektörel olarak belirleneceği bir modelin adil ve sürdürübilir olacağına inanmaktayım.

Sektörel asgari ücret uygulamasının geçerli olması için ise “sektörel örgütlenmenin” önü açılmalıdır. Her sektörün işveren ve işçi temsilcilerin, sektördeki tüm çalışanlar için toplu pazarlığa oturabilmeli, en azından temel belli ilkelerde anlaşabilmelidir. Toplumsal diyalog alanlarının güçlenmesi, devletin ise tarafların karar üretemediği durumlarda etkin bir arabulucu rolü üstlenmesini merkeze almalıdır.

Bu aynı sektörde çalışan firmalara uyacak kuralları yaratırken, tarafların kaçak işçi çalıştırarak, ücretleri aşırı düşük tutmasını da engelleyecek mekanizmaların oluşmasını sağlayacaktır. Aynı zamanda, ücretlerin belirlenmesi sektörün öznel koşullarına göre belirlenmesinin önünü açacaktır. İşçi ve işveren örgütlülüğünü güçlendireceği gibi, karşılıklı ihtiyaçlar üzerinden hareket edilmesinin de önünü açacaktır.

Sadece, “kısa dönemli istihdam yaratan”, “güvencesiz” iş kollarında genel bir asgari ücret uygulamak mantıklıdır. Yani örgütlenmenin mümkün olmadığı mikro işletmelerde çalışanları bu kategoride tutabilirsiniz. Kıbrıs Cumhuriyeti örneğinde devletin belirlediği sektörlerde asgari ücret uygulaması vardır. Bunlar bakıcılar, özel güvenlik görevlileri, kasiyerler, garsonlar gibi işkollarını içine almaktadır.

Demek istediğim ihtyaç olan çözüm ikili asgari ücret değil, çoklu asgari ücrettir. Buradaki çokluk da, yabancı / yerli ya da buna benzer bir sebebe değil, sektörlere, işkollarına ve bunlardaki uzmanlığa ilişkin konulardır. Yani eşit işe eşit ücret prensibinden ödün vermeden gerçekleştirilecek bir çözümdür.

Son olarak, tabi ki bunu ben icat etmedim. Sadece Kıbrıslı Türk sanayicilerinin “kısmen” kopyaladığı sistemin, doğru şeklini yazdım.

Sendikal reaksiyonların çoğunlukla slogandan öteye, ana akım siyasetin de #ÜretenYokOlmaz apolitizminden öteye gidemediği koşulda, bir süredir Çalışma Ekonomisi adına kafa patlatan biri olarak amacım tartışmaya bir damla katkı yapmaktır.

İlgili aktörler, eleştirileri ve önerileri kaale alırsa ne mutlu bana. Ancak ülkenin ruh halinin eleştirenle konuşmamak üzerine şekillenmesinden dolayı zıtlık üzerinden var olma haliyle karşılaşmak kuvvetle muhtemel.

O yüzden, iyi niyeti bir tarafa koyup, bu yazıyı göle maya çalma girişimi olarak görmek daha mantıklıdır.

 

Utanmaktan Usanmak ya da Kalınbağırsakta Yaşama Hali…

Bugün 26 Ağustos 2017.

Bugün Derinya Plajı yeniden KKTC ve TC vatandaşlarının kullanımına açıldı.

İlerleyen yıllarda tarihte bugünü not alanlar ne yazacak?

Spotlar şeklinde özetleyeyim:

“Gece gündüz siyasi eşitlik ve temel insan haklarının ihlal edildiğinden şikâyet eden Kıbrıslı Türk toplumu, 26 Ağustos’ta utanılacak bir şey yaparken, siyasi eşitlik talebini sadece bir müzakere pozisyonu olarak kurguladığını ilan etti.”

“Eş zamanlı olarak insan haklarına duyarlı olmayıp, insan hakları talebini yaparak iki yüzlü bir tavır takındı. Tarihinde ganimetçilik gibi utanacak başka şeyler yapmış olan Kıbrıslı Türkler belki de bu yüzden rahat davranmış olabilirler.”

“Kıbrıslı Türkler kendi yönetimi altında olduğu iddia ettiği bölgede, geçiş noktası açılacağını duyurduğu Derinyaya giden yolun maliyetini Avrupa Birliğine ödetmekten geri kalmadı. Geçiş noktasının 2 yıl geçmesine rağmen tamamlanmamış olmasından dolayı yeni girişimler yapmadılar. Bundan rahatsız da olmadılar. Askeri bölgenin içinde yer alan sahile erişim kolaylaştırılmış, AB parası ile finanse edilen yol başka amaç için kullanılmıştır.”

“Mağusa Belediyesi, Derinya Plajı olarak bilinen bir sahil şeridini, sadece Kıbrıslı Türk ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanımına açıp, bunun adını da “Halk Plajı” olarak adlandırdı. Kentte yaşayan binlerce yabancı öğrenciye uygulanan ayrımcılığın yanında, turist olarak ülkeyi ziyaret edenlere de erişemeyecekleri bir plaj açtı. Adadaki Kıbrıslı Rum sakinlerle ise ülkeyi bölüşmeyi hedeflediğini söylerken, bir sahil konusunda bile askeri bariyerleri aşıp bir uygulama gerçekleştiremedi.”

“Ülkede yeni siyaseti temsil eden ana akım sağ ve sol siyasi partilerin liderleri tek kelimelik bir açıklama yapma ihtiyacı bile duymadı. Çözüm odaklı siyaset izleyeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Akıncı da aynı şekilde bu konuda açıklama yapma ihtiyacı duymadı.”

****

Derinya plajı bu detaylarla hatırlanırken, bir köy meyhanesinde bu tepkisizliğin dayanılmaz hafifliği yaşanacak. Her gece bir parti, partilileriyle yemekli toplantılar düzenleyecek.

Ayrımcılık gibi gereksiz meseleler gündemlerini işgal etmemeli, bardaklar iktidara bir gün daha yaklaşmaya kalkmalı…En fiyakalı olan ve en etkili konuşana mikrofon uzatıldığında ise uzun uzun anlatacak hak, hukuk, temizlik meselelerini…

Bizler ise koyun gibi dinleyeceğiz, kaybettiğimiz davanın kazanılmaması için elinde geleni ardına koymayanların hikayelerini…

Derinyada ayrımcılığa karşı duramayan bir insan LGBT haklarına taraf olabilir mi mesela… Ya da başka bir insan hakkına…

Mesela, 43 senedir tutsak tutulan kentin, kıyısındaki plaja yabancıların giremeyecek olması bilmediğimiz güvenlik bahaneleriyle normalleştirilecek olmasına, karşıtlık göstermeyecek fiyakalı ve mikrofona konuşmayı seven arkadaşlar…

Kuşatıldığımız ordu, elçilik ve yerel işbirlikçilerin yaptığı icraat ortadadır:

İstenmeyen Derinya Plajının açılması ve arzulanan Derinya geçişinin açılmaması…

KKTC dediğimiz yerin yapılanması, insanlara, kimin çıkarlarının önce geldiğini açık seçik göstermekte…

Bu bölgeden kimin geçeceğine “onlar” karar verir.

Bir bölgenin kalkınmasın “onlar” karar verir.

Ve eğer sahile gidip eğlenmek isterseniz, nereye gidip eğleneceğinize de “onlar” karar verir.

Bir tarafınızda yeşil hat, diğer tarafınızda ölü bir kent varken size süngü gölgesinde eğlence sunuyorlar.

Hiç şikayet etmeyin!…

Sessizlikleri ardından, mikrofon uzatılanlar ise bunu yüceltmeyi tercih edecek önümüzdeki günlerde…

Elçilik, ordu söz konusu olunca iktidar ve muhalefet bir oluyor. İşbirlikçi rollerini çok iyi oynuyorlar.

Elele verip, Doğu Akdeniz’in kalınbağırsağında yaşadığımızı yüzümüze vuruyorlar.

Utanmıyorlar.

Utanmayacaklar.

Sonra da dönüp; “43 senelik kalın bağırsağın temizlenemez olduğunu konuşmayın, onun yerine yapacağımız bumbarı düşünün” diyecekler…

Maronit Açılımı Ardından Aba Altından Sopa Göstermek

Yıllardır görmezden gelinen Kıbrıs’ın azınlık unsuru Maronitlerin köylerine geri dönme hakkı Kıbrıslı Türk tarafınca tanındı. Kıbrıs’ın azınlık unsurlarının ana dil, eğitim, kültür ve varoluşsal endişelerini giderecek yeni adımlarla bu meselenin ilerletilmesi gerektiğine umuyorum.

Ancak bu adımın atılmasından yirmi dört saat geçmeden farklı senaryolar yayılmaya başladı. Önce, Kıbrıslı Türk tarafının, kendi yaşam alanında kendi gücünü uygulayacak kadar muktedir olduğuna yönelik bir hava yaratılmak hedeflendi. Bunun yanında, Maronit açılımının Maraş’ın Kıbrıs Türk kontrolü açılmasına yönelik zemin çalışmasının bir parçası olduğunu söyleyenler dahi oldu. Yani bir anlamda aba altından sopa gösterildi.

Maraş’ın Kıbrıs türk tarafının kontrolünde açılması fikrinin nasıl uygulanacağına yönelik ilk fikirler, Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı döneminde başmüzakereci olan Kudret Özersay tarafından ortaya konulmuştu. Özersay’ın Kıbrıs sorunu anlayışı, hegemonik Türk dış politikasının sınırları içerisinde hatta zaman zaman onun sınırlarını aşan keskin bir çizgiye sahiptir. Bu fikir de o aklın yansımasıdır. Maraş’ın Türk tarafının kontrolünde açılması ya da BM kontrolünde açılması durumlarının farkını basite indirgeyerek açıklamak için nükleer örneğini düşünmekte yarar var.

Nükleer enerji iyi niyetli ve kontrollü kullanılabildiğinde insan aklını aşabilecek kadar önemli faydalara sahipken, eğer onunla bir bomba yaparsanız insanlığı yok edecek bir karaktere bürünür. Maraş meselesi, Kıbrıs konusu şartlarında elinizde bir nükleer bulundurma durumudur. Nükleeri olan caydırıcı güce sahiptir. O yüzden nükleer güçler birbirleriyle savaşmaz. Bunun yerine aracılarını savaştırır. Maraş mevcut haliyle statükonun devamını sağlamaktadır. Statüko değişikliği için Maraş’ı kullanmanız gerekmektedir ama nasıl kullanacağınız önemlidir. Bomba mı yapacaksınız, enerji mi sağlayacaksınız ?

Eğer Türk kontrolünde açarsanız, nükleer bombayı yapmakla kalmamış aynı zamanda patlatmış olursunuz. Savaşı kazanabilirsiniz ama hayatı da bitirirsiniz, üstelik size de zarar verme ihtimali vardır. Çünkü, Maraş’ı Türk kontrolünde açmak toprak tavizinin kesin yapılacağı (Recep Tayyyip Erdoğan dahi bunu açıklamıştır) bir bölgenin artık taviz olarak görülmediği mesajı vermektedir. Reel politiğin kuralıdır: bir bölgeyi yönetirseniz, o bölgeye sahip olursunuz. Tıpkı Türkiye’nin ada yarısını yönettiği ve buranın sahibi gibi hareket edebildiği gibi. Kontröl altında olan bölgenin yönetim altına geçmesi Maraş’ın iade edilmeyeceği şeklinde yorumlanacaktır. Bu artık Türk tarafının taviz verme arzusunda olmadığı anlamında ortaya konulacaktır.

Bu noktada açılım diye ortaya konulan mesele, izolasyonların kalkmasını değil çok daha ağırlaştırılması için Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından girişimlerin olacağını görebilirsiniz. Kıbrıslı Türklere yönelik uygulamaların sertleşebileceği, en basiti Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportuna erişim hakkınız devam edebilecek ama pasaportu 1 haftada değil 1 senede alabilme durumuna kadar ince ayarlarla karşılaşabileceğiz.

Yani hiçbirşey almadan, birşey verdiğimizi söylerken durumları da kötüleştirmiş olacağız. Bu adımı attıktan sonra Federal çözüme ve BM parametrelerine istediğiniz kadar bağlılık dile getirin farketmez. KKTC’nin kuruluş bildirgesinde de Federal çözüme bağlılık sözü verilmişti.Macera, KKTC’nin Kıbrıs Türk Federe Devleti’nden daha itibarsız bir yapı olması ile sonuçlandığı ortadadır.

Maraş’ın BM ya da iki toplumlu yönetimde açılması ise farklı bir durum yaratır. Bu sefer nükleer bir bomba değil, nükleer bir enerji yaratırsınız.

Öncelikle, bu açılımın altında mülkiyet ile ilgili Kıbrıs Türk tarafının sorumluluğu azalır, toprakla ilgili pozisyon açık kalır. Kıbrıslı Rumların ne kadarlık bir kısmının gelip gelmeyeceğine bakılmaksızın izolasyonların gevşetilmesine yönelik talebin meşru olduğu anlatılabilir. Kıbrıs Türk tarafının BM parametrelerinden uzaklaşmadığını tam tersine yakınlaştığı imajı yaratılabilir.

Limanın canlanması, Mağusa’nın genişletilmiş Mağusa bölgesi olarak yeniden kurgulanması, inşaat yatırımları gibi adımlar hızlı bir ekonomik büyüme getirebilir. Halihazırda 20 bin öğrencinin yaşadığı genç nüfus için yeni çekim merkezi yaratılırken, Maraş açılımı bu noktada katalizör rol oynayabilir.

Sonuç olarak Maronit açılımı ile aba altından sopa gösterenleri bir kenara bırakırsak, Maraş açılımı nasıl yapılacağına göre yeni ve enerjik bir süreç yaratacak kadar etkili olabilir.

O yüzden “yılanlara ve farelere” bıraktığımız Maraş’ı hayata döndürebilmek için Mustafa Akıncı’nın tutumu yeni bir sınav olacak. Nükleer enerjiyle hızlı bir dönüşümün sayfasını mı açacak yoksa bombayı mı patlatacak?…

 

 

Barış İçin Şeffaflık

Crans Montana görüşmeleri Kıbrıs’ın geleceğinin tartışıldığı en önemli toplantılardan biriydi. Farklı ağızlardan Crans Montana görüşmelerine dair bilgileri birleştiriyoruz. Kıbrıs Türk liderliğine yakın kaynaklar Anastasiadis’i, Kıbrıs Rum liderliğine yakın kaynaklar Türkiye’nin güvenlik ve garantilerle ilgili tutumunu başarısızlıkta sorumlu tutuyor.

Hiçbir taraf kendinden kaynaklı sorumlulukları dile getirmiyor. Her iki taraf da cömert davrandığını, karşı tarafın “isteksiz” olduğunu söylüyor.

Bu görüşme sonrası TC, “BM Parametrelerinin” değişmesi gerektiğini savunurken. Kıbrıs Rum tarafı BM parametreleri ile çözüme hazır olduğunu söylüyor. Kıbrıs Türk tarafı siyasi partiler ve belediye başkanları ile toplantı düzenliyor. Herkes zeminini oluşturmaya çalışıyor.

Ancak her iki tarafta da demokratik bir açık söz konusu. Çünkü, halkı temsil eden liderlerin ne görüştüğünü halk tam olarak bilemiyor. İçeriğini bilmediğimiz birçok görüşme gerçekleşti. Şimdi bize bu bilmediğimiz konuyla ilgili taraf olmamızı bekliyorlar. Oysa ki, demokrasinin temeli şeffaflık değil mi? Eğer öyleyse demokrasiyi ortak bir değer olarak benimseyen toplumlar olarak demokratik bir açılım getirecek kadar cesaretimiz var mı?

Sanırım böyle bir adım, ülkenin geleceğinin belirlenmesi ve böylelikle toplumların siyasi özne olarak kararlarını verebilmesi için son derece önemlidir. Karşılıklı dezenformasyon üzerinden yürütülen bu sürecin devamlılığı tarafların niyetleri kadar, tarafların temsil ettiği toplumların da niyetiyle ilgilidir.

Suçlama oyunları için değil, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplumlarının geleceklerine karar verebilmeleri için görüşme tutanaklarının erişilebilir olması gerekmektedir.

Madem ki Crans Montana süreci sonlandı, artık zirveye dair dönüştürülebilecek bir şey kalmamıştır. İhtiyacımız “derin bağlantılı” gazetecilerin, güvendiği kaynaklara değil doğrudan bilginin kendisine erişmektir. Bilgiye eriştiğimiz zaman iktidarlar ve herhangi bir iktidara yakın olanların değil, toplumların kendi aklı karar verecektir.

Bu noktada sivil topluma önemli bir görev düşmektedir. Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü zilyon senelik bu süreçte başarısızlığın bir sorumlusu da BM’nin kendisidir. Ellerini yıkayıp yarattıkları belirsizlikten sıyrılabileceklerini düşünmelerine izin vermemek gerekmektedir. Bu yüzden Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların barış içinde bir gelecek kurabilmeleri için “şeffaflık” talep etmeleri gerekmektedir.

Kapalı kapıların ardında değil, şeffaf bir şekilde görüşme tutanakları ele alınmalı, yapılandırılmış gayri-resmi diyalog ortamlarında bu konular detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Liderlerin korkuları ile tıkandıkları noktalardan, toplumların hoşgörü ve kararlılığı ile ilerleyebileceklerini anlamalıdırlar. Karşı tarafın neyi istemediğini öğrenmek, neyi vereceğini bilmek kadar çok güven yaratır. Bu yüzden güven yaratıcı önlemlere dair atılabilecek en önemli adım, görüşme tutanaklarının açıklanmasıdır.

Yeni bir süreç nasıl başlayacak sorusunu soranlar için de bulunmaz fırsat buradadır. Şeffaf bir şekilde neyin olmadığını öğrenip, nasıl olması ile ilgili olarak sivil toplum siyasi irade beyan etmelidir. Ancak bu koşullarda, gündelik iktidar kaygıları olan siyasi partiler ve yeniden seçim düşünen liderler irade gösterebilir.

Kıbrıs’ta tarafların kabul edebileceği bir çözüm yaratmak için yeni bir başlangıç yapabilmek mümkün. Bunun sağlanması için talep etmek önemlidir. Sivil toplum ve basın bu talebin öncüsü olduğu sürece, BM’nin buna kayıtsız kalması mümkün değildir. Edilgen unsurlar olarak yer aldığımız sayısını bilmediğim kez tekrarlanan görüşme süreci yeniden başarısızlıkla sonuçlandı. Başkalarının tepeden inme yöntemlerine karşı, etkin bir şekilde geleceği talep etmek gerekmektedir. Hal böyleyse, kilidin anahtarı şeffaflıktır. Crans Montana’daki görüşme tutanakları halka açıklanmalıdır!

Mertkan Hamit

Dipsiz Kuyudan Kurtulmak

Milliyetçilik dediğin öyle akıl almaz ve aşkın bir şeydir ki bazen rahatsız edici ancak eş zamanlı olarak da büyüleyici bir hal alır. Rahatsız edicidir çünkü açık – seçik ortada olan bir durumu milliyetçi akla anlatmanız mümkün olmaz. Aklın milliyetçi duvarını sesiniz aşabilir ama seslerin içeriği beyine erişemez, bu yüzden de büyüleyicidir.

Sol veya sağ görüşten herkesi kaynayan bir kazanın içine atar. Kazan kaynarken hepsini de birbirine benzeştirir. Birleşme hissinin yarattığı “yoldaşlık” hali o kadar güçlü bir durum yaratır ki, yapılan yanlış olsa da haksız olmazsınız. Haksız olsanız bile, haksızlığınızı kanıtlamak zorunda kalmazsınız. Mağduriyetin mağrur dili ile karşınızdakini mahkum ederken, gerçekte kaybedilenin hesabını yapmak mümkün değildir. Tarihin çekimiyle, bugünün kurgulanmış gerçeğini bütünleştirirken, hafıza sadece seçicidir. Bütüncül bir şekilde bakmadığınız pencerede yönlendirilmiş tek yanlı bir anlayış evrilir. Dünya böyledir deyip içinden çıkabilirsiniz ancak eleştirel zihnin zerrecikleri bir yerlerden rahatsızlık vermeye davam eder.

Muhtemelen, Crans Montana sonrasında Kıbrıslı Türk liderliği sahip olabileceği en konforlu başarısızlığı deneyimlemektedir. Hatırlayın konuların paket olarak ele alınması da Kıbrıs Türk tarafının talebiydi, yurt dışında bir zirve yapılması ve Genel Sekreterin katılımı da…

Diplomasi ile çözülmeye çalıştığımız Kıbrıs Sorununda sonuç üretmek için tüm araçlar Kıbrıs Türk tarafının taleplerini karşılıyor olmasına rağmen, sonuç alamadık ve sorumluluk için hedefi de Kıbrıs Rum tarafına attık. Bunu yaparken sorgusuz sualsiz tüm siyasi partilerin de desteğini alabilmenin konforlu olmadığını iddia edemezsiniz değil mi?

Oysa ki sorumlunun kim olmasından bağımsız olarak tüm istediğimiz araçlar elimizde olmasına rağmen giriştiğimiz bu diplomatik hamleden somut hiçbir şey elde edemediğimiz gerçeği yüzleşmek gerekir. Bununla ne zaman yüzleşeceğiz? Başarısızlığı milliyetçi çıkışlarla meşrulaştırmaktan vazgeçip yapıcı olarak çözüm üretme yollarına ne zaman gireceğiz ?

Mesela, Gueterres’in görüşme için çizdiği çerçevenin bundan sonra Kıbrıs’ın geleceğinin belirlenmesi için izlenecek yol haritası olduğunu ne zaman deklere edeceğiz.

Guterres’in çizdiği çerçevede yarın masaya döner, yüklendiğim sorumluluğu gerçekleştiririm diyebilmek genç kuşaklara bol şans dilemekten çok daha yapıcı bir pozisyon olduğunu kabul etmemiz gerek.

Gelinen son aşamada hamaset yapanların ve on yıllardır tanınma sözü verip de gerçekleştiremeyenlerin lafazanlık yapacağı üç beş argümanı kenara bırakıyorum. Ancak, girdiğimiz macerada birbirine daha az güvenen iki liderlik üretildi. Motivasyonunu kaybetmiş toplumlar yaratıldı. Başarısızlık, şüphecilerin ve nefretten beslenenlerin akbaba gibi üşüşmelerine sebep oldu. Bir de, gelecek karanlık bir çukurdan farksız olmasına rağmen “ev temizleyip tertipleme” takıntısıyla yalandan açıklamalar yapan siyasi elitlere, “masgara olacakları” kocaman bir meydan yaratıldı.

2018 sonrasına bırakmamakta ısrar edilen, çözüm sürecinin seçimlerin ardına kalması ve ona göre yeni(den) seçilmiş bir liderin zirveye katılması bu yarattıklarımızdan daha kötü hangi sonuçları yaratabilirdi?

Doğalgaz gerginliği gibi bir şeyler geveliyor olabilirsiniz ama siz de biliyorsunuz ki o gerginlik zaten gerçekleşiyor. Tam tersine bu zirve ile gerginliğin gerçekleşmesi için meşru sebepler yaratıldı.

2018’i bekleme sabrını göstermedik. 2018 sonrasında başarı yakalanmayacağına dair “içgüdülerden” başka hiçbir sebebimiz yoktu. “İçgüdüler” diye ortaya koyduğumuz şey aslında, sistematik olarak yarattığımız koşul olduğunun farkında mıyız?

İçgüdülerin, hesapsız tahminlerin, kendi verdiği sözden korkanların ve muhtemelen birilerinin stratejik derinliğinin içinde kaybolduk. Üstelik, seçilmişlerin arasında bundan sonra ne yapacağız sorusuna aklı selim bir biçimde cevap verecek tek bir kişi bile yok. Üstelik cevabı bilemediklerinden değil, cevabı bildikleri halde dile getirecek kararlılığa sahip olamadıkları için.

Yine de elitlerin akıllarını ve yüreklerini uyandırana kadar beklemeye gerek yok. Onlar, olaylar üzerine olan reflekslerinden arınıp, yeniden irade sahibi insanlar olarak aramıza dönerler mi bilinmez ama biz yine de onlara inat tekrarlayalım: içinden çıkamadığımız dipsiz kuyudan kurtulmak için bakacağımız yer ne Ankara ne Atina’dır…Adres Guterres çerçevesidir.

Mertkan Hamit

 

 

Yürüyeceğimiz Yolun Minareleri!..

 

İsviçre’nin yeni bir kasabasında yeni bir görüşme süreci başladı. Olumlu, olumsuz, umutlu yada ümitsiz olabiliriz.

Bir kısmımız değişimden korkuyor. Bazıları güvenlik diyor bazıları ekonomi. Çok şey söylüyor ve çok şey farz ediyoruz.

Olacak işler kadar olmayacak işleri düşünüp ona göre planlar kuruyoruz.

Yol boyu askeri bölgelerin olduğu bir hayatı geri de bırakıp, “Askeri Bölge Girilmez” tabelalarının hayatımızı kuşatmadığı bir hayata alışmak kolay olmayacak eğer başarı sağlanırsa…

Tank görmeden büyüyecek çocuklar mesela. Tankların gölgesinde savaşsızlığın koşullarına alıştık ancak insan öldürme araçları olmaksızın barışı ve özgürlüğü kendi ülkemizde belki de ilk kez yaşayacağız. Eğer İsviçre’deki biraderler caseretlerini toplayıp doğru adımları atabilirlerse…

Özgürlüğün bedelinin en yüksek değer olduğunu çok iyi bilir bu adanın insanları. Köyünü, evini adanın bir yarısında bırakıp diğer yarısına göçmüştür binlercesi bu adada… 13 sene önceye kadar öteki yarısına geçemediğimiz ülkemizde, bazılarımız otobüs camından son kez baktığı köyünü 40 yıl sonra harebe olarak bulmuştu, ya da bulamamıştı.

Kim ne derse desin, bu ülkenin kuzeyinde sıkışıp kalan insanlar, özgür olamamanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Çünkü çok kez milliyetçi hezeyanın kurbanı olarak bedel ödemişlerdir.

“Osmanlı artığı” denilerek Helen Milliyetçisi komşusunun süngüsüne kurban olmuştur, “Sizi biz kurtardık” deyen ağababasının aşağılamasına da…

Haysiyet meselesi yapmak bir tarafa dursun, çoğunda kuyruğunu sıkıştırıp oturmuştur köşesine… Ancak bazen öfkelenmiş, meydanları doldurmuştur. Silah kuşanmış köyünü de korumuştur.

Çok kez hayal kırıklığı yaşamıştır. Çok az şey başarmıştır. Gel gelelim, hayat bizi kritik bir evreye getirdi yine.

Ancak, başarısız olursak KKTC’nin kendi yolunda yürüyecekse, hangi yola girdiğimizi  her gün çok daha iyi öğreniyoruz.

Bakın, bugün de TC Büyükelçisi Derya Kanbay, Ticaret Odası başkanı Fikri Toros’a “posta koyuyor”…

Ülkendeki içişlerine bak, seni ilgilendirmez İsviçre’nin değerleri diyor.

Seçilmiş oda başkanını, Kıbrıs türk toplumunda kurulduğu günden beri tarihisel bir öneme sahip bir kurumun başında olan bir kişiye haddini bildiriyor atanmış bir bürokrat.

Sen sokaktaki cipslere bak, özgürlüğe dair konuşulacaksa onun zamanına ben karar veririm diyor, diyebiliyor.

Fikri Toros’un Kıbrıs’ta federasyon konusunda aktif desteğini sorgulamak kimsenin haddine düşmez. Ancak, büyükelçi, yolunu şaşırıyor. Federasyona dair umutlu olmasına kızıp, peşkeşin  hesabını ona soruyor. Konuyla sorumlu olan Denktaş Bey’e sormaya cesareti mi yetmiyor mesela ?

Sahi Kanbay ne yapmak istiyor ?

İfade özgürlüğüne tahammül mü edemiyor ?

Fikri Toros’un Kıbrıs konusunda umutlu olmasından neden bu kadar rahatsız oluyor ?

Yoksa açık seçik bize yürünecek olan yolumuzu mu göstermeye çalışıyor ?

 

 

Emekçi Ölümleri ve Denetçi Sayısı Miti!..

İşçi ölümleri ile ilgili emek örgütleri ile konuştuğumda örgütler tarafından eleştirilen iki unsur vardır

1) Kar hırsı ile sorumluluğunu yerine getirmeyen işveren
2) Yeteri kadar denetim yapmadığından dolayı şikayet edilen ilgili bakanlık…

Meselenin hükümet tarafına iyi bakalım eğer Kuzey Kıbrıs’ta çalışma yaşamını denetlemek için 16 denetçinin istihdam edildiği söyleniyor. İlk verilen tepki de bu kadar önemli bir iş için yeterli elemanın çalışmadığıdır.

Devlet Planlama Örgütü, Hanehalkı iş gücü anketine göre Kuzey Kıbrıs’ta 126463 kişilik bir işgücü var ve bunların 118387 kişisi istihdam edilmiştir.

Buna göre 118387 çalışana 16 denetçi düşmektedir. Eğer 16 denetçinin olduğu gerçekçi ise her bir denetçi 7 bin 400 kişiyi denemekle yükümlüdür.

Uluslararası Çalışma Örgütü rakamlarına göre gelişmiş bir ülkede her 10 bin işçiye en az bir denetçi düşmeli, gelişmekte olan ülkede her 20 bin işçiye en az bir denetçi düşmeli ve az gelişmiş bir ülkede her 40 bin işçiye bir denetçi düşmelidir.

Kuzey Kıbrıs bu rakamlara göre gelişmiş bir ülkeden performansın üstünde istihdam yapmıştır. Az sayıda denetçi konusu aslında mitten öte değildir. ÜStelik kuzey Kıbrıs’ın gelişmekte olan ülke kategorisinde olduğunu düşündüğümüzde mevcut istihdam benchmark olarak belirlenen 20000’in neredeyse 3 katı daha iyi durumdadır.

Hal böyleylse, denetlemelerle ilgili esaslı sıkıntı:
a) siyasi olarak hükümetlerin denetlemeleri engellemesidir ki bu yapısal sebepler ortaya konularak yapılmaktadır ya da b) denetçi olarak istihdam edilmiş olan personelin işini savsaklamasıdır…

Durum böyleyse emek örgütleri “ezber” bozmalıdır. İşçi ölümlerinin önüne geçmek isteniyorsa, çalışma hayatını denetlenmesinin sıklaştırılmasına yönelik baskı yapılmalıdır. Bu sendikalaşma kadar etkin bir çözüm olmasa, da ihitmalleri azaltabilir.

Hazır seçim havası da etrafı kuşatıyorken, “emekten yana” aday olacakların da ezber bozup ne yapacakları önemlidir. Hiçbirşey yapılamayacaksa bile, en azından insanların boş yere ölmesine engellemekten yana taraf olmak makul bir durum olabilir…