CTP ile CHP…

Diken.com.tr’de Levent Güntekin tarafından CHP’ye bir önerim var başlıklı bir yazı yayınlandı.

Yazı genel anlamda Türkiye’de muhalefet eleştirisi birçok noktası yerinde olan tespitler var.

CTP ile ne ilişkisi mi var ?

Yazının tümüne değil ama bir bölümüne burada yer vermek istiyorum. Yapmanız gereken okurken CHP’nin ‘H’ sini CTP’nin ‘T’ si ile değiştirmek…

Sorun CHP’nin kendisi

Gelelim CHP’ye önerime:

CHP her seçimden sonra bünyeye yeni isimler katarak işleri düzelteceğini sanıyor. CHP’nin sorunu genel başkan ya da birkaç iyi insan eksikliği değil.

Sorun CHP’nin kendisi. Kuruluş mantalitesinin eskimiş, inandırıcılığını yitirmiş olması. Çünkü net bir fikri, tavrı, sözü yok. Ne tam halkçı ne tam devletçi. Ne tam solcu, ne tam sağcı. Ne tam eşitlikçi ne tam ulusalcı. Ne tam özgürlükçü ne tam eski düzenden yana.

“O da olurum, bu da olurum” diye diye hiçbir şey olamıyor. Her seçimden sonra birkaç yeni isim katarak işleri düzelteceğinizi sandınız. Ama düzelmedi. Olan o parlak insanlara oldu.

Bu nedenle, Allah aşkına gözünüze kestirdiğiniz her ismi alıp harcayıp tüketmekten vazgeçin. İş üretemiyorsunuz, bari insanları harcamayın. Bırakın da tabanınızda, ülkede harcanmamış insanlar kalsın.

Bu ülkenin parlak, aklı başında, enerjisi, heyecanı, sözü olan, gerçekten iş yapacak her kesimden insanlara ihtiyacı var.

Zaten insan kıtlığı yaşıyoruz. Var olan üç beş kişiyi de, partiyi kurtaracağız diyerek siz harcamayın.

Yazının tümü için

http://www.diken.com.tr/chpye-bir-onerim-var/

Emre Akbil: Sarih Çoğunluk Veya…

Emre Akbil tarafından yazılan yazı daha önce yazdığım yazılarla benzeri bir yaklaşıma sahip… Bütünlüklü olarak mesele ile ilgili tartışmaları arttırmak adına önceki iki yazımın linkler:

Emre Akbil: Sarih Çoğunluk Veya…

Müzakere süreci içinde ortaya atılan fikirlerin çözüm sonrası yaşantımıza nasıl etki edeceğini bugün tartışmamız büyük önem taşıyor. Bu tartışmaların belki de en önemlilerinden biri de Mertkan Hamit’in eleştirilerini yönelttiği “Sarih Çoğunluk” (Clear Majority) kavramıdır:

“AB üyesi olacak bir devletin 4 özgürlük (mal, hizmet, sermaye ve emeğin serbest dolaşımı) ilkesiyle çelişmesi imkansızdır. Üstelik bu 4 özgürlük toplumlar arası değil AB’yi oluşturan devletler arasında bir birliğin temel ilkesidir. Bu 4 özgürlüğü ve temel insan haklarını gözetmeden çözüm müzakerelerinin sonuç üretmeyeceğini önceki müzakereciler sonuca ulaşamayarak kanıtlamıştır. Yeni müzakere sürecinde ise yasal dayanağının bile kafamda soru işareti yarattığı bu sarih çoğunluk ifadesini, maksimalist bir noktada algılayıp İsrail – Filistin gibi kendi “yerleşkelerimizi” yaratma deliliğinden vazgeçmemiz gerekmektedir. Çünkü Kıbrıs konusunu çözmek isteyip, statüko dilinden kurtulmamak sonuç üretmez aynı zamanda Kıbrıs Sorunu yerine bir İsrail – Filistin sorunu yaratmaya da hiç gerek yok.” (Mertkan Hamit)

Sarih çoğunluk kavramı ortak yaşamı kuramamış halkların, kabuklarına çekilerek, ayrışmış kamplar içinde, kimliklerini koruma kararverildigayreti içinde olma çabalarına işaret eder. Müşterek değerler üretmekten aciz olan ve böyle olduğu için kendi kabuğu içinde de güçsüz olan bu halklar, bu zayıflıklarını örtmek için, egemenliklerini devrettikleri kabuklarını kalınlaştırırlar. Bu kabuk temsili demokrasi ile oluşan sömürgeci iktidarın söylem ve pratiklerinin tümüdür. İktidarın kabuğu kalınlaştıkça kendi gücü azalan, daha da yumuşayan bu halklar zaman içinde kabuk tarafından çevrelenmiş, tanımlanmış ve sınırlandırılmış olarak yaşamaya mahkum olurlar. Camiler, kiliseler, bayraklar dağları taşları örter…

İktidar, ortak mefhumlar üretemeyen toplulukların, kendi güçlerini devrettikleri sömürge biçimleridir. Sarih çoğunluk, bu iktidarın kaynağı olan cemaatin (%50+n=tanımlanmış kitle) oy havuzunun ve veya meşrulaştırıcı kitlenin ismidir: Sünni-Müslüman-Beyaz-Türk-Ataerkil-Cemaat veya Ortodoks-Hristiyan-Beyaz-Yunan-Ataerkil Cemaat.

Tanımlı kimlikler üzerinden kurulmuş cemaatler sömürü sistemine işaret eder. Eğer barış iki cemaat üzerinden shutterstock_131385992kurgulanacaksa mevcut sömürü sistemlerinin altyapısı olan milliyetçi çerçevenin ve sermayenin ortak iktidarının süreceğini kestirmek zor olmaz. Din, dil, ırk, etnik ve kültürel ayrımlar üzerine kurulacak bir uzlaşı aslında toplumların değil mevcut yönetim paradigmalarının uzlaşısıdır. Gizlenmiş olan mikro-uzlaşmazlıklar da mutlaka su yüzüne çıkacaktır. Toplumlar arası anlaşmaların uzlaşmazlıkları görmezden gelmek yerine (ve hatta onları bir görünmezlik pelerine ile örtmek yerine) bu uzlaşmazlıkları tartışma ortamına taşıyarak bireylerin kendi cemaatlerinin dışında ve kimlik siyasetinin ötesinde kendi özneleşmelerini keşfetmelerine olanak verebilmelidir. Müzakere, bu öznelerin üretimine olanak tanıyabilecek ortak platformdur. Bu platformu salt iktidar oyunları için kullanmak yerine ortak bir barış dili, ortak bir coğrafya ve ortak bir yasal çerçeve oluşumu için alan açmak gerekir.

Barışı iki kampa, iki ayrı cemaatin yönettiği toprak parçasına, ayırma fikri iktidarların mevcut sapkınlıklarının tümünü içinde barındırır. Toplumların kendi içkin güçlerini devrettiği iki ayrı sömürge kampı, barışın değil sapkınlıkları kabullenmenin adıdır. Ortaklıklara ve değerlerin paylaşımı ile gelişecek müşterek pratiklere dayalı bir barış mümkündür.timthumb

Mümkün değilmiş gibi davranmaktan vazgeçtiğimiz anda barış da gelecek…

Kıbrıs’ı yeni bir demokratik olasılıklar alanı olarak düşünerek, müzakere sürecinde bu sorulara cevap aranabilir mi? Halklar neden kendi içkin güçlerini temsili bir egemenliğe devretmek için gönüllü olurlar? Yüzyıllardır süregelen, toplumları esir alan, kimlikler, cinsiyetler ve cemaatler üretirken kendi egemenlik düzeneğini güçlendiren iktidarlar, halkları bu fikre nasıl alıştırmışlardır? Bu gönüllü esaretin sapkınlığı ne zaman son bulacaktır?

Bir Kitap Analizi: Kıbrıslı Rum Solcular

Bir Kitap Analizi: Kıbrıslı Rum Solcular*

Mertkan HAMİT
mhamit@gmail.com

Kıbrıs Rum sol siyasetini tarihsel boyutta anlamak isteyenler için son derece önemli bir rehber niteliğindeki Kıbrıslı Rum Solcular: Kıbrıs’ı Nasıl Düşündüler isimli kitap, Heterotopya Yayınlarından Ağustos ayında çıktı. Vula Harana tarafından çevrilen ve Niyazi Kızılyürek editörlüğünde yayınlanan kitap, Kıbrıs sol tarihine damgasını vuran sekiz ismin yazdıklarının penceresinden, Kıbrıs’ı ve sol mücadeleyi nasıl anladıklarını görmemize olanak sağlıyor.

Adam Adamandos, Fifis Ioannu, Ezekias Papayouannu, Pavlos Dinglis, Andreas Jartidis, Pandelis Varnava, Mihalis Pumburis ve Plutis Servas’ın yazdığı çeşitli makalelerin çevirileri, kadınlara oy hakkından, toplumlararası çatışmalar, işçi sınıfı hareketi, AKEL ve Enosis ilişkisi, katledilen Kıbrıslı Türk Solcular ve Makarios’a yönelik görüşleri de içeren farklı konuları işliyor.

Tarih ve siyaset arasındaki ilişkiyi ve bunların bugüne yansımalarını görmek için eşsiz bir fırsat sunan kitapta sekiz sosyalistin farklı konulardaki görüşlerine bakmak, Kıbrıslı Rum solundaki derin iç çelişkileri de anlamamıza yardımcı olacak. Bu yüzden, her bir şahsiyetin görüşlerine daha yakından bakmak faydalıdır.

AKEL’den parti görüşleriyle çelişmesinden dolayı atılan Adam Adamandos 1943 – 1953 yılları arasında Mağusa Belediye Başkanlığı yapmıştır. Kitapta görüşlerine yer verildiği bölüm (s.11 – 18) Koloni döneminde kadınların oy hakkını savunmasına ve Enosis talebini anlamaya dönük pozisyonuna yönelik dikkat çekici noktalar barındırır. Enosis’in Kıbrıslı Rum toplumunun duygularına hitap eden tarafıyla, meselenin gerçeklikle olan ilişkisine dikkat eden Adamandos, Enosis talebini ortaya koyanları sınıfsal karakteriyle ele almaktadır. Adamandos yazısında Enosis talebini ortaya koyanları “halkın, gözünün önünde olup bitenleri görmemesi için dikkatini uzaklara yoğunlaştırmasını istiyorlar” diyerek milliyetçilik yerine sınıfsal mücadelenin önemini vurgulamayı hedeflemektedir. Bu tavrı Kıbrıs Rum toplumundaki sol harekette erken dönemde sınıfsal politikalara yönelik hassasiyetin, milli politikaların önünde olduğunu da gözler önüne sermektedir.

Fifis İoannu’nun yazdıklarına yer verilen bölüm de tarihi niteliktedir. 1945-1949 tarihleri arasında AKEL Genel Sekreterliğini de yapan İoannu, Yunan Komünist Partisi Genel Sekreteri Zahariadis ile görüşür. Yunanistan dağlarında geçen görüşmenin detaylarına yer verilen bölümde AKEL’in Enosis politikalarına yönelmesinin garip hikayesi anlatılır (s.19 – 24). AKEL liderliğinin Yunan Komünist Parti Genel Sekreterine karşı bu derece pasif bir tutum sergilemiş olması, üstelik  “Kıbrıs’ta dağ yok mu, silah yok mu?” diyerek yerel koşullar hakkında Zahariadis’in fikri olmamasına rağmen AKEL liderlerinin edilgen bir biçimde olan-biteni kabul etmesi de anlaşılması güç bir durumdur. AKEL’in Enosis politikalarına yönelmemiş olduğunu ve bu görüşmede daha ilkeli bir duruş sergilediğini hayal ettiğimizde ise, görüyoruz ki ada tarihi çok daha farklı biçimde yazılmış olabilirdi. Ioannu’nun dile getirdikleri, AKEL liderliğinin anlık edilgen tavrı ve sonrasında da Enosis kararını merkeze alacak bir biçimde hareket etmesinin sonuçlarına ilişkin Kıbrıs Rum- Kıbrıs Türk solu ortaklığında, eleştirel ve daha geniş bir tartışmaya yönelik ihtiyacı ortaya koyan bir belge niteliğindedir.

Kitaptaki ana çevirilerden biri de, Ezekias Papayuannu’ya aittir (s.25-41). Fifis İoannu’dan sonra 1949 yılında partinin genel sekreteri seçilip 1988 yılına kadar bu görevi devam ettiren kişi olan Papayuannu, AKEL tarihinin de en önemli isimlerinden biridir. Papayuannu, aktif bir biçimde Enosis politikalarını gerçekleştirirken, AKEL ve EOKA ilişkilerine dair süreci de başından sonuna kadar yaşamış bir kişidir. Londra – Zürih anlaşmalarına karşı çıkılması, seçimlerde Makarios yakınlaşma deneyimleri Papayuannu’nun AKEL’in de sağcılar ve kilise kadar “milli unsur” olduğuna yönelik kendini kanıtlama çabasını gözlemleyebilirsiniz. Aynı zamanda Papayuannu’nun  bu dönem yazdıkları, AKEL liderliğinin emperyalizmi asli problem olarak görürken, milliyetçiliği bir sorun olarak görmemiş olması da dikkat çekicidir. Yaşananları sadece emperyalizm olarak anlayıp, diğer faktörleri sessizleştirmenin günün sonunda çözüme ve toplumlar arası husumeti azaltmaya fayda sağlamamış olduğunu bugün artık açık bir şekilde gördüğümüzü de söylemekte yarar var. Milliyetçiliğe yönelik kaygıları ve bunun yarattığı sonuçları da AKEL’in üst düzey kadrolarında barındırdığına dair eleştiriyi yine aynı kitapta Pavlos Dinglis’in yazdıklarından da okumak mümkün (s.43-45).

45 yıl boyunca PEO sendikasının liderliğini yapan Andreas Jartidis’in, İşçi Sınıfının Bölünmesi üzerine verdiği mülakat ise ciddi bir yüzleşme niteliğindedir. 45 yıl sendika yöneticiliği yapıp, Sovyetlerin çöküşünden sonra reformcu kanatta olup, ADİSOK saflarına katılan Jartidis’in anlattıkları sınıf mücadelesi tarihine de önemli bir ışık tutmaktadır.  (s.47 – 60). Sendikada Kıbrıslı Türklerin görünürlüğü ve onları sendikanın asli unsuru yapacak adımların atılmayışını anlatan Jartides, aslında sendikal harekette de sayıca çok olanların, azınlık üzerinde bir tahakkümünün olduğunu ortaya koymaktadır. İşçi hareketinin ulusal kimliğe göre bölünmesinden sonra ise, yapılan hataları da vurgulayan Jartidis “ bölünmeden hemen sonra çabalarımız bu insanlarla ilişki kurma, diyalog kurma ve anlaşma üzerinde yoğunlaşmalıydı” diyerek ulusçuluğa karşı solun yetersiz kaldığını bir kez daha vurgulamaktadır. Son derece güçlü bir yüzleşme niteliğindeki bu röportaj, sınıf ve sendikal konularla ilgilenenler için tarihsel anlamda önemli bir belge niteliği taşımaktadır.

Pandelis Varnava ve Mihalis Pumburis’in yazdıkları ise (s.61 – 82) özellikle Kıbrıslı Türk ve Rum işçilerin ortak mücadelelerini ele alıyor. Burada yazanlar, genel anlamda madun çalışmaları kapsamında sömürü halkları ilişkisine yaklaşımdaki metodolojik bakış açısına benzer belli öğeler taşımaktadır. Her ne kadar da, politik elit, sendikalardaki seçkin sınıfla da zıttı şeklinde tezahür ediyor olsa da işçi mücadelesinde – yani tabanda- toplumlararası dayanışmanın güçlü olduğu anlatılmaktadır. Sınıfsal bilinci ve bu doğrultuda ulus ötesi yaklaşımları doğrulayan olayları anlatan Varnava ve Pumburis’in anlattıkları bu açıdan son derece değerlidir. 1930 – 1940 yılları arasındaki çeşitli iş kollarında çalışan işçilerin dayanışmasının yanında, 1948’den itibaren ayrı sendikaların karşılıklı yaptıkları işbirliği protokolleri de o dönemin sınıfsal mücadelesinin, Enosis talebi sonrasında nasıl biçimlendiğini, ancak ciddi bir dayanışma ruhunun herşeye rağmen devam ettiğini göstermektedir. Pamburis ise hem Cumhuriyet gazetesi yazarlarının cinayetlerine hem de Kavazoğlu – Mişaulis cinayetlerine yönelik anlatıda Kıbrıs’taki Türk milliyetçiliğinin anti-komünist pozisyonunun yarattığı yıkımı da gözler önüne sermektedir.

Son olarak kitapta Plutis Servas’a yer verilmektedir. Servas, 1941 yılında AKEL’i kurucusu ve ilk genel sekreteriydi. 1952 yılında partisinden atılan Servas ile ilgili olan bölüm Makarios’un Kıbrıslı Rum solu içerisindeki rolüne ve Kıbrıslı Rum siyasi elitinin sorumluluklarına odaklanmaktadır (s.83-108). Bunun Kıbrıslı Türklerle olan ilişkilere etkilerini ele aldığı bölüm Kıbrıs Sorunu: Sorumluluklar isimli eserinden alıntılardan oluşmakta ve Makarios ile Papayuannu’nun Kıbrıs Sorunundaki sorumluluklarını aşamalı olarak incelmektedir. Aşamalara ayırarak incelediği bu süreçte, farklı dönemlerde Makarios’un farklı dönemlerde ise Papayuannu’nun sorumluluklarını açıkça ortaya koymaktadır. Servas, eleştirilerini “Trajedinin bütün aşamalarında her ikisinin de sorumlulukları var. Zira her ikisi de tutarsız ve absürt bir çizgi izliyordu. Paralel bir çizgi… Kimi zaman biri, kimi zaman diğeri öne çıkararak…” şeklinde tamamlamaktadır.

Heteropya Yayınları bu eserle, 109 sayfada, Kıbrıs Rum solundaki çeşitli aşamalara ve bu aşamalardaki tartışmaların Türkçe konuşan solda buluşmasını sağlayarak son derece önemli bir işe imza attı. Özellikle toplumlar arası yakınlaşma süreçleri devam ederken, müzakere başlıkları değil de ortak ve farklı tarihlerimizin birbiri ile karşılaşmasına olanak sağladığı için bu eser önemli ve farklı bir başlangıç olduğunu iddia edebiliriz. Tartışma başlatacak olan bu eserin, ileriye dönük geliştirilmesi de eş derece önemli. Benzeri bir biçimde Kıbrıs Türk solunun çeşitli kademelerde yaptığı hatalarla yüzleşmesi de gelecekte solun daha sağlam temellere dayanmasında büyük rol oynayacağı kesindir.

* 4 Ekim 2015 Pazar günü Gaile Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Bir Açık Mektup…

Mağusa İnisiyatifi olarak Bu mektubu önce Kıbrıs Gazetesi yazarı Hasan Hastürer’e gönderdik. Ardından, şeffaflık adına Mağusa İnisiyatifi’nin sosyal medya sayfaları ve web sayfasına yerleştirdik. Kendi blog sayfamda paylaşmamın nedeni, içerik itibarı ile birçok konuyla cevap vermiş olmasıdır.

29/09/2015

Sevgili Hasan Hastürer,

Son iki gündür köşenizde ciddi bir biçimde Kıbrıs konusunu, özelde de Derinya kapısını ele aldığınızı takip ediyoruz. Sizin toplumun nabzını yoklamak, onların endişe ve beklentilerini anlamaya yönelik yeteneğiniz kuşkusuz ki adamızın en çok okunan köşe yazarlarından biri olmanıza yarar sağlamıştır. Ancak son yazılarınızda, şaşırtıcı bir biçimde kamuoyunun hassasiyetlerini, taleplerini ve beklentilerini görmezden gelerek ortaya koyduğunuz görüşleri okuduğumuzu ve kaygı duyduğumuzu belirtmek isteriz.

27 Eylül ve 28 Eylül tarihlerinde yayınlanan yazılarınızda üç ana noktaya yer verdiğinizi gözlemledik.

Bunlara özet olarak baktığımızda iddialarınız:

1) Sınır kapılarının yeteri kadar işe yaramadığına,

2) Derinya Kapısının ağırlıklı olarak Kıbrıslı Rumların talebi olduğuna

3)Güneye geçişlerde Kıbrıs’ın Kuzeyinde yaşayıp, geçişleri engellenen KKTC vatandaşlarının geçemeyecek olmasından ötürü bu kapının en azından o insanlar nezdinde anlamsız olduğuna yönelik vurgu yapmaktasınız. 

Kapıların güven yaratıcı önlemler ile bağlantısının hali hazırda sadece Mağusa İnisiyatifi aktivisti olan bizler değil, aynı zamanda Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin Kıbrıs Raporu’nda da yer almıştır. Aynı rapor güneye geçemeyen KKTC vatandaşlarının da dolaşım ve hareket özgürlüğüne yönelik bir kısıtlama olduğuna vurgu yapmakta ve Kıbrıs Cumhuriyeti otoriteleri eleştirilmektedir.

Bu noktada, tarafsız gözlemcilerin görüşleri de artırılacak olan geçiş noktalarının toplumlararası ilişkilere olumlu etki yaptığını ortaya koymakta, süregelen belli uygulamaların ise “insan haklarına aykırı olduğunu” vurgulamaktadır. Bu noktada, Mağusa İnisiyatifi olarak biz de hemfikiriz. Serbest dolaşım kişisel bir haktır, bunun insan haklarına aykırı olarak sınırlandırılması yanlıştır.

Ancak Derinya Kapısı ile ilgili olarak, Mağusa İnisiyatifi tarafından ortaya konulup Kuzey Kıbrıs’taki “Sağ ve Sol” birçok siyasi partinin üst seviyede aktif katılımla desteklediği, esnafın ilk kez hep birlikte kepenk kapatarak bu düzeyde mobilize olduğu “Derinya Kapısı Açılsın” eyleminin ağırlıklı olarak Rumların talep ettiği bir mesele olarak ortaya koymak, öncelikle ortadaki Kıbrıslı Türk iradesini hiçe saymak anlamına gelmektedir. Benzeri bir tutumun bazı siyasi seçkinler tarafından da yapıldığını düşündüğümüz zaman bu konunun son derece yaralayıcı olduğunu söyleyebilirim.

Mağusa İnisiyatifi’nin sürdürdüğü aktiviteleri yakından takip ettiğinize yönelik hiçbir kuşkum yok. Özellikle geçtiğimiz haftalarda inisiyatifimiz aktivisti, Okan Dağlı’nın görüşlerine yer vermiş olmanız da bunun en büyük kanıtlarından biridir.  Bununla beraber bu açıklamayı izleyen günlerde Mağusa’daki çalışma ofisimizde bir kent buluşması gerçekleştirdiğimizi de eklemekte fayda vardır. Onlarca Mağusalı’nın katıldığı açık toplantıda, Derinya kapısı ile ilgili olarak bölge esnafının beklenti içinde olduğunu belirtmekte yarar var. Kent esnafının, özellikle de Suriçi esnafının, bu konudaki hassasiyetini “Kıbrıslı Türklerin” iradesi değilmiş gibi ortaya koymuş olmanız, sanırım alışık olduğumuz Hasan Hastürer tutumunun dışında bir yaklaşımdı. Doğrusunu isterseniz bu bizi şaşırttığı gibi, konu ile ilgili fikrinizin oluşmasına neyin sebep olduğunu anlamakta zorlanmaktayız.

Basının yanıltıcı bilgilerin üstesinden gelecek, insanları doğru şekilde bilgilendirecek en önemli aktörlerden biri olduğuna inanıyoruz. Bu noktada, İnisiyatifimiz aktivistlerimizle beraber Derinya Kapısı konusunda, Mağusa’da yaşayan insanlarla birlikte vakit geçirmek için sizi aramızda görmek istediğimizi şimdiden belirtiriz. Çünkü, talihsiz bir biçimde Derinya Kapısı konusunu sadece Kıbrıslı Rumlara yarayacak bir mesele olarak anlaşılmasına sebep olmak istemediğinize inanıyoruz. Ayrıca geçişine engel olunan insanların hakları ihlalini “soğukkanlılıkla” ele almak gerekmektedir. Derinya Kapısı’nın bir güven arttırıcı önlem olduğunu söylerken, bu güven arttırıcı önlemi aynı ülkeyi paylaşacak insanların karşıtlıklar oluşturacağı hale getirmek ne çözüme, ne barışa ne de müzakereleri yürüten Kıbrıslı Türk liderliğine yardımcı olacaktır.

Özetlemekte yarar var, Derinya Kapısı’nın liderlerin gündemine gelmesinde öncülüğü sıradan insanlar yapmıştır. Herhangi bir siyasi liderliğin, partinin değil kişilerin özgür iradesinin bir sonucu olmasından dolayı bu talep bu kadar ciddi bir anlam taşımaktadır. Çok uzun zamandan sonra ilk kez bu eylem gerçekleştiğinde, Esnaf kepenk kapatarak siyasi bir eyleme katılmıştır.

İşin ekonomik kazanım noktasına geldiğimizde ise yazınızda buna yönelik de bir endişe ortaya koyduğunuz ortada. Bununla bir ilki daha yaşadığımızı söyleyebiliriz. Özelde Mağusa genelde ise Kuzey Kıbrıs’ın en önemli sorunlarından biri plansızlıktır. Siz de hem fikir olacaksınız ki, mimarisinden, ekonomisine kadar her şeyin kontrolsüz bir biçimde geliştiği bu ülkede genelde adımlar atılırken, bunun sonraki adımlarına yönelik herhangi bir plan yapılmaz. Buna yönelik doğru insanlar genellikle istihdam edilmez veya mali harcamalar şuursuzca tüketilir. Bu kamu görevi olsa da, kamu sistemimiz maalesef bunu dönüştürmeye yönelik yeteri kadar cesaretli adım atamamaktadır. Mecliste bekleyen Kamu Reformu Yasası da bunun en bariz örneğidir.

Tüm bu dezavantaj devam ederken, bölgeye yönelik Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın başlattığı Renewal projesi önemli bir artı değer sağladı ve genişletilmiş Mağusa bölgesine yönelik bir olanak sağlamıştır. Uygulanan bu proje iki tarafın ilgili siyasi birimlerinin onayıyla gerçekleşmiştir. Yani adı geçen uygulama iki tarafın yerel siyasi erkinin de rızasını barındırır. Öyle tepeden inme, ya da birilerinin uydurduğu bir şey değil, bizzat ilgili makamların da desteğe ihtiyacının onaylanmasıyla ortaya çıkmıştır.

Bu proje dönemlik sözleşme dahilinde 4 kişiyi (2 Mağusalı + 2 Derinyalı) istihdam etmektedir ve  projeyle, kervan yolda düzülür demek yerine Mağusa’nın birleşmesi veya geçiş noktasının açılması durumunda bölge potansiyelinin nasıl geliştirilmesi gerektiğine yönelik kapasite arttırımına yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Yani plansızlığa karşı bir plan ortaya koyulmaya çalışılmaktadır. Bahsi geçen çalışmalar kapsamında, genişletilmiş Mağusa bölgesinin federal bir devlette, işbirliği içinde çalışmaya uygun biçimde hazırlık çalışmalarını yürütmesi hedeflenmiştir. Kentin mukayeseli üstünlüğünün turizm olacağını hesaba kattığımızda, ekonomik alanlara yönelik çalışmalarımızı turizm öncülüğünde gerçekleştirirken, tur rehberlerinden, gençlere ve esnafa kadar toplumun birçok kesimine çeşitli konularda ücretsiz eğitim ve danışmanlık hizmet sağlanmasına yönelik çalışmalarımız sürmektedir.

Aynı zamanda sürdürülen bu çalışma güneyde Derinya, kuzeyde ise Mağusa Belediyeleri tarafından desteklenmektedir. Böylelikle başına buyruk bir dönüşüm değil, toplumun tüm katmanlarını kapsayan bir yöntem dahilinde hareket ettiğini belirtmekte yarar vardır.

Tahmin edebileceğiniz gibi, toplumsal kazanım için gerekli hizmetlerin ve teknik desteğin sağlanması bir süreçtir ve bu sürecin gerçekleşmesi için mali desteğin bir biçimde sağlanması gerekmektedir. Bu noktada, aslında birilerinin uluslararası hibe programına başvuru yapmadığını da belirtmek gerekmektedir. Geçtiğimiz yıllardan beridir, gerek Mağusa İnisiyatifi gerekse MAGEM (Mağusa Gençlik Merkezi)  ve MASDER (Mağusa Suriçi Derneği) öncülüğünde ortaya çıkan aktif sivil toplum yapısı, çözüm yönünde kararlı ve inatçı tutumuzun bir getirisi olarak böyle bir stratejinin ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP-ACT) bölgede stratejik iki partner belirleyip (MASDER ve Anagennisi) onların kabullenebileceği bir çalışma yapmayı tercih etti. Üstelik bu çalışmalar da detaylı bir analiz yapıldıktan sonra bir proje haline getirildi. Bu çalışma önceki Belediye Başkanı Oktay Kayalp’ın da desteklediği bir çalışma olarak başlayıp, bugün hala daha Mağusa Belediye Başkanı İsmail Arter’in desteğine sahiptir.

İşin özeti, yürütülen proje, konuya değil coğrafik bir alana hitap etmektedir. Yerel yönetimlerden, merkezi yönetime ve uluslararası aktörlere kadar herkesin rızası ile yürütülmektedir ve çok katmanlı bir biçimde sivil toplum, gençlik, işletmeler ve turizme yönelik çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmaların ortaya koyduğu gerçeklerden bir tanesi de kentin hem coğrafik olarak hem de sosyo-kültürel alanda birleşmesine Derinya kapısının açılmasının büyük bir katkı koyacağı şeklindedir. Turizm ve dolayısıyla ekonominin bundan oldukça olumlu etkileneceğine dair birçok uzman kişinin görüşleri mevcuttur. Yani sonuç olarak kapının açılmasıyla kentin sadece fiziki anlamda değil çoklu bir amaçla –yani sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi alanlarda- birleşmesine katkı koyacağını gerçeğini yadsımak mümkün değildir.

Tüm bu alanlarda yüzlerce insan etkinliklere katılmış, bugüne kadar da onlarca etkinlik yapılmıştır. Bu etkinliklerin gerçekleşmesi sırasında çalışırken bölgedeki sorunlarla ilgili olarak mesai yapan bir ekip oluşmuştur. Daha önce bölgede böyle bir ekip oluşturulmamıştır. Bu yüzden de bir ilki temsil etmektedir. Ekibin oluşumu da herhangi bir atama veya ahbap-çavuş ilişkisi üzerinden değil, gazetelerde ve internette yayınlanan ilanların ardından, başvurular arasında UNDP ekibinin yaptığı mülakatların sonuçlarınca belirlenmiştir. Tüm bunlar olurken, dahil olmak istediğimiz uluslararası hukuk sisteminin ilkelerine göre tercihler yapılmakta, bu eksende aktiviteler düzenlenmektedir. Her ne kadar da dış-finansman destekli projelerin topluma etkisi sınırlı olsa da, bu sefer gelenekselin dışında bir sonuçla karşılaşarak, ciddi bir artı değer sağlanmış durumdadır.

İşte tüm bunlar olurken, bu çabanın “yabancı kaynaklarla” desteklendiğine yönelik tepki vermek, bazen gerçekliğimizi unutmamıza neden olmaktadır. Bugün Kuzey Kıbrıs’ta harcadığımız her kuruş da başka bir ülkenin kaynakları sayesinde gerçekleşmektedir. Kamu sektörü bu alınan her kuruşun karşılığını verebiliyor mu? Kamu kaynakları en etkin bir biçimde kullanılıyor mu? Bunları siz de yakından takip ediyorsunuz. Eminim bizden daha kapsamlı cevaplar verebilirsiniz. Ancak bu proje özelinde esas hedefimiz alnımızın akıyla toplumları yakınlaştırmaktır. Bu güne kadar farkında olmadığımız hatalarımız olmuş olabilir, ancak projenin başladığı ilk günden bu güne kadar emek ve özveriyle beklenen sonuçları en üst seviyeye çekmeyi başardığımızı söylemekte fayda görüyorum.

Renewal projesinin durumu budur ancak burada bir paragraf açıp bir konuyu daha açıklamakta yarar görüyoruz. Bildiğiniz gibi Mağusa İnisiyatifi bırakın uluslararası bir kuruluştan bir kuruş destek almayı, kayıtlı bir dernek dahi değildir. Bu yüzden aktivistlerinden aidat dahi toplamamaktadır. Yapılan etkinliklerin masrafları aktivistlerin katkılarıyla gerçekleşmektedir.

Açılacak olan kapının potansiyelinin tam olarak nasıl kullanılması gerektiği kabul ederken, buna yönelik bir yol haritası olması gerektiğine de inanıyoruz. Bunun gerçekleşmesi ekonomik anlamda da kapıların etkin bir fayda sağlaması ile doğrudan ilişkilidir.  Bu noktada, Mağusa İnisiyatifi maalesef bunu gerçekleştirecek kapasiteye sahip değildir. Benzeri bir biçimde, bununla ilgili olarak yerel yönetimlerin de karşılıklı çalışması verili koşullarda mümkün değildir. Bu noktada, yine Kıbrıs Sorunu karşımıza çıkmakta ve iç siyasetin ötesinde bir noktadan destek sağlamakta, toplumsal dönüşüme katkı koymak için gerekli araçların en önemli bölümü olan maddi desteği sağlamaktadır.

Her zaman şüpheci yaklaşmakta yarar var. Tabii ki verilen bu maddi destek etkin araçlarla birleşmez, iyi niyet kötüye kullanılırsa, toplumlararası yakınlaşmaya yönelik beklentilere büyük zarar verebilir. Ancak, bunun farkındalığı ve olgunluğu ile hareket ederken, yapacağımız tek bir yanlış adımın gerek Mağusa İnisiyatifi’nin gerekse de kötü niyetle Mağusa İnisiyatifi’nin bölgede yarattığı olumlu havaya zarar verme potansiyeli olanlara fırsat tanıyacağının farkındayız. Bu yüzden de böyle bir şey yaratmanın bölgenin gelişmesine verilebilecek en büyük zarar olacağını inanırken, ne küçük siyasi hesaplar peşinde koşanlara, ne de hınç ile beslenenlere fırsat vereceğiz.

Umarım kaygılarınızı, kuşkularınızı ve rahatsızlıklarınızı bir nebze olsun rahatlatacak bir cevap vermeyi başardık.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, sizi konuyu daha yakından konuşabilmek için Mağusa’ya bekleriz. Belki esnafla, gençlerle, kadınlarla bir araya gelip, meseleyi onların gözünden dinlerseniz Mağusa’da neler olduğunu daha iyi anlatabilir, kaygımızı ve kavgamızı daha geniş kitlelere yayabiliriz.

En iyi dileklerimizle

Mertkan Hamit

Mağusa İnisiyatifi Aktivisti

Ümit Kıvanç : Yerli ve millî – Son kalkışma (radikal)

Elbette başka pek çok insan, başka pek çok mesaj da denk gelebilirdi, bunlar geldi. CHP İstanbul milletvekili Mahmut Tanal, birden göğsünü sıkıştıran muhalefet mesuliyeti ve zihninden taşan vasata kendini bırakıp, şöyle bir tweet atmıştı (yazımına dokunmuyorum):

“Amerika uşağı mvekili Değilim Yahudi Madalyam yok.Halkımızın vekiliyim.Antiemperyalistim.Yolsuzluk ve hırsızlık yapanların korkulu rüyasıyım.”

Tanal başka bir mesajında da, “Yahudi Üstün Madalyası”ndan sözediyordu. Maksat yine aynıydı: “Yahudi”den madalya aldığı için Tayyip Erdoğan’ı kınamak.

Türkiye’de, herhangi bir kimseyi kınamak için “Yahudi’den madalya aldı” diyebilirsiniz. Size laf edecek pek az kimse çıkar. “Neye yaradı senin antiemperyalistliğin?” diyen de muhtemelen çıkmaz. “Yahudi”nin kafadan kötü olduğu önkabulünden şüphelenmek, Türk usulü antiemperyalizmin yükümlülükleri arasında değildir. “Amerikan uşağı” olma, yeter.

Belirli bir insan grubunu doğuştan sahip olduğu ve değiştiremeyeceği bir kimlik özelliğiyle damgalamak, şişede durduğu gibi durmaz. Şişenin gülsuyu veya içki şişesi olması gayet önemsizdir; hiç fark etmez. Türkiye’de “Yahudi”ye, “Ermeni”ye, “Rum”a kolaylıkla yönelen ırkçılık, “Arap”ı da es geçmez, bir tabaka aşağıya aynı kolaylıkla yayılır, bu defa “Kızılbaş”a, “Zerdüşt”e sıra gelir… böyle gider…

Necmettin Erbakan, memleketimiz için “yüzdeee doksan dokuuuz virgül dokuuzuuu Müslüman olaaan!!!” diye haykırmayı pek severdi. O haykırdıkça utancımdan yerin dibine geçerdim. Bir insan, soydaşlarının, dindaşlarının yaptığı katliamlarla, soykırımla, etnik temizlikle böyle nasıl övünür, diye nafile kafa patlatırdım.

Tamamı : http://www.radikal.com.tr/yazarlar/umit_kivanc/yerli_ve_milli___son_kalkisma-1438307

‘Mağusa turizmi’ için proje hazır, ancak GÖZLER BARİKATTA

9 Eylül tarihinde Yeni Düzen gazetesinde yayınlanan röportaj… Derinya Kapısı’nın önemi ile ilgili belli başlı noktalara odaklanıyor…

‘Mağusa turizmi’ için proje hazır, ancak GÖZLER BARİKATTA

Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için Derinya Kapısı’nın açılması gerektiğine vurgu yaptı, Mağusa için Kuzey’den ve Güney’den iki derneğin birlikte yürüttüğü “Renewal projesini” YENİDÜZEN ile paylaştı: “Üretim, kalkınma ve sürdürülebilirlik için proje hazır”

• “UNDP-ACT tarafından desteklenen Renewal projesi teknik anlamda genişletilmiş Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışıyoruz. Bu kapsamda, verilere dayanarak Derinya kapısının iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacağını öngörüyoruz”

• “Turizme yönelik daha stratejik bir çalışma yapıyoruz. Mağusa’da turizmin gelişmesinde engel olan temel bulgularımız sınırlı yatak kapasitesi, olmayan kent planı, sınırların olması gibi noktalar. Ayrıca anlamlı bir turizm stratejimiz de yok. Bu eksiklikleri gidermek amacıyla çok boyutlu bir strateji oluşturduk.”

• “Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık”

• “Derinya turizm haritasında yoktu. Biz yarattığımız yeni güzergahta Derinya’dan Salamis’e kadar olan genişletilmiş Mağusa bölgesini tek rota haline getirdik. Protoras / Ayianapa’da yaşayan turistlerin Derinya – Mağusa – Mormenekşe güzergahında tam gün geçirmesi, Girne’deki turistlerin ise Derinya’ya gidebileceği bir plan çizdik.”

• “Güneyden ve kuzeyden onlarca operatör ile görüştük ve tümü bu güzergahta iş yapmakta niyetli olduğunu söyledi. Hatta güneyde kış turizmi yapan bazı operatörler kasım ayı itibariyle bunu uygulamak istiyor”
Didem MENTEŞ

Kıbrıs’ın kuzeyinde ve güneyinde eş zamanlı eylem yapılarak, geçişlere açılması için ortak çağrıda bulunulan Derinya Kapısı’nın ekonomiye katkı sağlayacağı noktasında sivil toplum örgütleri projeler geliştiriyor. Kapının açılması yönünde çıkan pürüzlere rağmen sivil toplum örgütlerinin, iktidarlar olmadan da bir şeyleri değiştirebileceğine inan Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için Derinya Kapısı’nın açılmasının önemine değindi.

Mağusa ekonomisine yönelik UNDP-ATC destekli Renewal isimli bir proje üzerinde çalışıldığını vurgulayan Hamit, kendisinin de danışmanlık yaptığı projenin, kuzeyden MASDER, güneyden de Anagennisi derneklerinin işbirliğiyle ortaya çıktığını söyledi.

Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıldığını anlatan Hamit, gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışmaların sürdüğünü aktardı.

Turizme yönelik ise daha stratejik bir çalışma yapıldığını anlatan Mertkan Hamit, proje kapsamında yerel iştirakçilerle (rehberler, belediye, dernekler, esnaf) ile beraber çalıştıklarını aktardı.

Hamit, amacın geleneksel kitle turizminden, genişletilmiş Mağusa bölgesini deneyimsel turizmin merkezi haline getirmek olduğunu vurguladı.

Hamit, “Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık. Bütün gününü alanda geçiren biri olarak açık yüreklilikle söylüyorum, böyle bir hava yaratılmışken güvenlik bahaneleri sunmak ve kapının açılmasıyla ilgili bahaneleri artık sadece saçmalık olarak görüyorum” şeklinde yorumladı.

Mağusa İnsiyatifi Aktivisti Mertkan Hamit, Derinya Kapısı’nın açılmasının önemine vurgu yaparak, iki toplumlu yürütülen Renewal projesini YENİDÜZEN ile paylaştı.

——————————————————————————————————

“Asker deyip konuyu kapatmamak gerek. Çünkü siyasetin başladığı nokta buradadır”

• YENİDÜZEN: Mağusa’dan bakınca iki toplumlu ilişkilerin durumu ne ?
• M.HAMİT:
Mağusa son yıllarda iki toplumlu yakınlaşmanın merkezi rolünü oynadığına inanıyorum. Bunun birçok sebebi olabilir. Ancak benim için açık olan Mağusa’nın, kuzeyi ve güneyini de kapsayacak biçimde gelişen organik sivil toplum hareketine sahip olmasıdır. İki toplumlu çalışmaların merkezinde gibi görünen ara bölgelere hapsedilmek yerine, insanların hayatlarına dokunan bir biçim aldığı için son derece önemli. Buradaki kıyaslama hali hazırda Lefkoşa’da var olanı değersizleştirmek için değil ancak ortaya çıkan iki toplumlu işbirliğinin niteliği ile ilgili farklılığı ortaya koymak için yapıyorum.

• YENİDÜZEN: Bahsettiğiniz farkı önemini daha fazla açar mısınız ?
• M.HAMİT:
İktidar olmadan bir ülkeyi, bir kenti, bir şeyleri değiştirmenin mümkün olduğuna  inanıyorum. Mağusa İnisiyatifi, MAGEM gibi örgütlerin, kendi adına örgüte dahil olmadan çalışan insanların geniş bir Mağusa bölgesinde işbirliği ile siyasete yaklaşımı farklılaştırdığını yaşıyoruz. Dünya haritasında minicik bir noktayı eğer dünyanın farklı yerlerinden gazeteciler gelip bir şeyler yazmak istiyorsa, diplomatlar toplantı yapmak için Mağusaya geliyorsa ve tüm bunları yaparken Mağusa İnisiyatifi ile temas kurmak istiyorsa burada bir şeyler oluyor demektir.

YENİDÜZEN: Yerel olarak bir şey başarıldığına inanıyor musunuz ?
• M.HAMİT:
İktidar olmadan bir şeyleri değiştirdiğimizi Derinya kapısı konusunda yaşadık. Bugün Derinya kapısının açılmasına kim karşı geliyor? Sokakta bütün siyasi partiler vardı. Birçok sivil toplum örgütü vardı. Esnaf kepenk kapattı. Esnafın en son ne zaman kepenk kapattığını hatırlıyor musunuz? Bir araya gelmesini hayal etmediğiniz gruplar ortak bir biçimde yalın bir talebi ortaya koydu: Derinya Kapısı Açılsın! Bu kadar basit bir şey. Üstelik sadece kendi kendimize yapmadık bunu, kuzeyi örgütlediğimiz gibi güneyle de beraber çalıştık. Birkaç sembolik kişi değil kitleler olarak kapının iki tarafında eş zamanlı eylem yapıldı. Zaten açılacaktı, o yüzden herkes katıldı deyip değersizleştirmek isteyenler oldu. Oysa ki durum öyle değil. Oluşan baskı liderleri adım atmaya ittiği artık ortada. O kadar kolay bir karar olsaydı, iş de sonuca bağlanırdı. Şimdi pürüzler var.

Pürüzü kim çıkarıyor ?
• M.HAMİT:
Asker. Ancak asker deyip konuyu kapatmamak gerek. Çünkü siyasetin başladığı nokta buradadır. Eğer demokratik bir yerde yaşıyorsak, hukukun üstünlüğü varsa, siyasilerin de bu noktada gerekli pozisyonlarını netleştirmesi gerek. Şimdi demokratikleşmenin mücadelesini verdiğini söyleyen parti iktidarın ortağı ancak asker “hayır” dediğinde aynı partinin başkanı çıkıp “Askerin hassasiyetlerinden” bahsediyor. Bu nedir? Bunu anlamak benim için mümkün değil. Hem barış, demokrasi deyip hem de askerle saf tutmak ne pragmatizmle ne de kurnazlıkla açıklanabilir. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’yı rahatlatmak için yapılmış bir hamle yapıldığı düşünülüyorsa o da yanlış. Çünkü Derinya kapısı mevcut güzergâhında açılamadığı sürece yine zarar gören öncelikle Kıbrıslı Türk liderliği olacak. Eğer CTP çözüm ile ilgili samimiyetini ortaya koymak, Mustafa Akıncı’ya destek olmak istiyorsa ilk önce kendi gidip bu konuda halkın talebini savunurdu. Böylelikle Mustafa Akıncı’da halkının liderliğini yaptığı için askerin hassasiyetlerine değil, halkın ihtiyaçlarına yönelik hareket etmesi gerektiğini ortaya koyacak alana da sahip olurdu. Tam tersi böyle niyetlere hizmet etmiyor. Tabi tüm bu söylediklerim, hukukun üstünlüğünü var saydığımızda geçerlidir. Birileri çıkar  “zaten öyle bir şey yok. Bu koşullar işgal koşullarıdır o yüzden ben askerin dediğini yaparım, halkın iradesi de beni ilgilendirmez” derse, o zaman adadaki barış mücadelesinin yöntemi de değişir.  Mağusa İnisiyatifi olarak adadaki verilecek mücadelenin çok taraflı olduğuna inanıyoruz. Ne askeri işgal var deyip, demokratikleşme ile ilgili yöntemler uzaklaşmak tek başına yeterlidir, ne de kuru bir pragmatizm belirleyip meseleyi sadece bir diplomatik oyun olarak görmek anlamlıdır. Bu ülkede özlenen çözüm kolay gelmeyecek, bunu biliyoruz ancak liderlik mümkün olanı başarabilmektir, zor olanları ortaya koyup hiçbirşeyi yapmayanlar bu ülkeyi bölmek isteyenlerdi. Açık yüreklilikle niyet ortaya konulsun amaç bölmek mi birleştirmek mi. Biri çıkar da doğru olan şeyi, askerin veya başka ülkelerin çıkarlarına göre filtrelediği sürece kim iyi niyetine inansın, neden inansın?
Derinya kapısı konusunda hassasiyetler Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar için de tektir. Alternatifi yoktur. Toplumun iradesi ile yapılacak olanı yapmalısınız. Ya da toplumun iradesi sizi fırsat bulduğunda günahlarınızla mahkum eder. Bence mesele bu kadar basit.

“Derinya Kapısı iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacak”
• YENİDÜZEN: Derinya Kapısı gerçekten Mağusa için ekonomik olarak bir getiri sağlayacak mı ?
• M.HAMİT:
Tabi ki. Bununla ilgili olarak ciddi bir çalışma içindeyiz, ekonomik boyutuyla ilgili çalışmalar Renewal isimli proje üzerinden gerçekleşiyor. Proje, kuzeyden MASDER (Mağusa Suriçi Derneği) güneyden Anagennisi isimli derneklerin işbirliğinde ortaya çıktı. Özet olarak projeden bahsedecek olursam, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP-ACT) tarafından desteklenen Renewal projesi teknik anlamda genişletilmiş Mağusa bölgesi için ekonomik ve sosyal anlamda ortak bir vizyonun oluşmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Gençlik, sivil toplum ve işletmelere yönelik üç alanda çalışıyoruz. Bu kapsamda, verilere dayanarak Derinya kapısının iki taraf için de ekonomik getiri sağlayacağını öngörüyoruz. Üstelik bu öngörüyü yaparken, bir adım daha atıp iki taraftaki esnafı piyasa anlayışına terk etmek istemiyoruz, bu öngörüye dönük olarak esnafı ve işletmeleri de hazırlıyoruz. Onlarla da yoğun bir biçimde çalışıyoruz.
• Turizme yönelik daha stratejik bir çalışma yapıyoruz. Bana göre Mağusa’nın geleceği turizmdedir, kapının açılması etrafında tabanda oluşan bu siyasi, ekonomik ve sosyal beklenti ise ileriye dönük ortaya çıkacak olumlu resmin ilk adımıdır.

• YENİDÜZEN: Turizme yönelik çalışmada kimler çalışıyor ?
• M.HAMİT:
Ben şu an bu projede yerel danışman olarak çalışıyorum. Proje ekibinde çalışan 2 Kıbrıslı Türk 2 Kıbrıslı Rum arkadaşımız var. Turizm boyutuyla kapsamlı bir biçimde ve yerel iştirakçilerle (rehberler, belediye, dernekler, esnaf) beraber çalışıyoruz. Turizm bacağını daha önce Kıbrıs Turizm Organizasyonu’nun direktörlüğünü yapan bir arkadaşımız Phoebe Katsouri dışarıdan danışman rolünde yapıyor.

• YENİDÜZEN: Turizm bacağının içeriği ne ?
• M.HAMİT:
Mağusa’da turizmin gelişmesinde engel olan temel bulgularımız sınırlı yatak kapasitesi, olmayan kent planı, sınırların olması gibi noktalar. Ancak tarihi eserler, deniz ve insanların turizme dönük bir şeyler yapma isteği ise güçlü yanları. Ayrıca anlamlı bir turizm stratejimiz de yok. Bu eksiklikleri gidermek amacıyla çok boyutlu bir strateji oluşturduk. Öncelikle taraflar arasında işbirliğinin öneminin farkındayız bu yüzden genişletilmiş Mağusa bölgesi için ortak bir gezi rotası hazırladık. Uzun zamandır güneyden kuzeye gelen turistler için Mağusa bir durak noktasıydı ancak geçirilen süre sınırlıydı, Derinya ise turizm haritasında yoktu. Biz yarattığımız yeni güzergahta Derinya’dan Salamis’e kadar olan genişletilmiş Mağusa bölgesini tek rota haline getirdik. Protoras / Ayianapa’da yaşayan turistlerin Derinya – Mağusa – Mormenekşe güzergahında tam gün geçirmesi, Girne’deki turistlerin ise Derinya’ya gidebileceği bir plan çizdik. Güneyden ve kuzeyden onlarca operatör ile görüştük ve tümü bu güzergahta iş yapmakta niyetli olduğunu söyledi. Hatta güneyde kış turizmi yapan bazı operatörler kasım ayı itibariyle bunu uygulamak istiyor. Gelecek yılın yaz turizminde ise güneyden bu güzergaha talebin yoğun olacak. Bu iyi niyet talebi değil, milyonlarca turist getirme kapasitesine sahip operatörler bu yönde istekli. Operatörlerin iştahı biraz da Derinya Kapısı açılınca maliyetlerin düşmesiyle kabarıyor. Bu yüzden Derinya’dan yolu uzatmadan doğrudan geçmek çok önemli. Bu noktada Mağusa’nın ekonomik darboğazından kurtulması için alan turizmse, bu alanı açacak olan şey de geçişin kolaylaştırılmasıdır.
Tabi  bu çalışmada sadece operatörlere odaklanmıyoruz. Aynı zamanda turist rehberlerine yönelik de çalışmalar yapıyoruz. KITREB ile temas halinde eğitim programı başlatıyoruz. Kuzey – Güney arası turizm ilişkilerinde rehberlerin ortak eğitim alarak, sorunların üzerinden gelmeyi hedefliyoruz. Amacımız geleneksel kitle turizminden, genişletilmiş Mağusa bölgesini deneyimsel turizmin merkezi haline getirmek.

“Deneyimsel turizm”

Deneyimsel turizm, ziyaretçilerin bölgeyi kendi başlarına keşfetmelerini mümkün kılan, yerel insanlarla kaynaşmalarına olanak yaratan bir yöntem. Esnafın birbiri ile rekabet edip, birbirini alt etmesi üzerine değil, işbirliği yaparak yeni sinerji alanları yaratabileceği bir yöntem. Böylelikle turist sadece bir kez değil, aynı istikamete birçok kez gelmek isteyebileceği bir yöntem. Kitle, deniz, kum yerine deneyimsel turizm bölgenin ekolojik, tarihi yapısıyla da uyumlu bir turizm biçimi.

Rehberlere yaptığımız gibi Mağusa ve Derinya esnafına da bu konuda eğitim veriyoruz. Onlarla bu vizyonu oluşturup, ihtiyaçlarına yönelik destek sağlıyoruz. Bu ürün geliştirme, pazarlama, danışmanlık veya sosyal medya tanıtım desteği de olabilir. Tüm bunları eş zamanlı olarak yaparak turistler için tam bir deneyimin yaşatılması için hali hazırda herkes birbiriyle dayanışma içinde çalışıyor. Kadın derneklerinin üretimlerini turizmin bir parçası haline gelebileceği bir alan yaratmaya çalışıyoruz mesela. Yaş, cinsiyet, sınıfsal katmanları kapsayan bir ekonomik işbirliğinden bahsediyorum.  Bence bu Kıbrıs’ta çok alışık olmadığımız bir biçimde yaratılmış bir işbirliği ekonomisi. Üstelik hem toplumdaki farklı katmanları, hem iki toplumu bir araya getiriyoruz.
Tüm çalışmaları yaparken, Derinya kapısındaki meseleye takılıyoruz. Şimdi tüm bu ekonomik, sosyal faktörlerden sonra çıkıp tepeden biri gelip askerin hassasiyetlerinden bahsediyor. Sarfedilen çabayı görmeden, bilmeden boş biçimde alternatifler üzerine konuşanlar var. Eğer ülkenin sürdürebilir olarak gelişmesini, kalkınma alanı yaratılmasını, üretimi, toplumlararası işbirliğini istediğinizi söylüyorsanız biz planı hazırladık. Bütün gününü alanda geçiren biri olarak açık yüreklilikle söylüyorum, böyle bir hava yaratılmışken güvenlik bahaneleri sunmak ve kapının açılmasıyla ilgili bahaneleri artık sadece saçmalık olarak görüyorum.

Rebecca Bryant: The victory of Mustafa Akıncı in northern Cyprus gives hope to Turkish Cypriots of a better future

The victory of Mustafa Akıncı in northern Cyprus gives hope to Turkish Cypriots of a better future

Northern Cyprus held the second round of its presidential election on 26 April, withMustafa Akıncı defeating the incumbent President, Derviş Eroğlu. Rebecca Bryant writes on what the result of the election might mean for the people of northern Cyprus and future negotiations with the Greek Cypriot-controlled Republic of Cyprus. She notes that while Akıncı’s victory has been met with euphoria on both sides of the island, all indications are that he will not only work toward a federation, but will also seek to defend the interests of Turkish Cypriots.

Entrenched political parties are crumbling these days in the Eastern Mediterranean. The upstart Syriza handily defeated its elder rivals in Greece, while the Kurdish-backed HDP is on the rise amongst liberal and left-wing voters in Turkey. And now in north Cyprus, an independent leftist candidate won the presidency in a landslide victory on 26 April that many are celebrating as a concrete step towards peace.

Certainly, the election of Mustafa Akıncı, long-time mayor of north Nicosia, has already brought the first glimpse of hope that this small community has had in more than a decade. But while many foreign observers and the Turkish Cypriot left are declaring this a triumph for reconciliation, the surge towards a candidate who positioned himself outside the party system is also a symptom of other worrying developments that will not be so easily resolved at the negotiating table.

Turkish Cypriots: an uncertain life in an unrecognised state

For more than four decades, Turkish Cypriots have lived with the uncertainty of life in an unrecognised state. This has included varying degrees of isolation imposed after the island’s partition in 1974, the result of a Greek-sponsored coup and resulting Turkish military intervention. Because of several decades of negotiations intended to reunite the island under a federal state, Turkish Cypriots could not know if the villages where they lived might be subject to territorial readjustment, or the houses where they lived might be returned to former owners. For several decades now, calculations about whether to paint one’s house, buy land, or invest in a business have been tied to the geopolitics of the Cyprus Problem. As a young businesswoman who has struggled to run a technology company under isolations summarised, ‘We live in a very clear and obvious state of uncertainty’.

That uncertainty – what Turkish Cypriots call belirsizlik – has only intensified in the past decade. In late 2002, a United Nations peace plan was leaked to the public, and Turkish Cypriots spilled into the streets in protest against their intransigent president, who refused to negotiate it. The Greek Cypriot-controlled Republic of Cyprus had been given a date for European Union entry, and the U.N. plan seemed the last chance for Turkish Cypriots to secure their own EU membership. Within a matter of months, in response to these protests, the island’s de facto border opened, and a leftist party won the parliament. However, Greek Cypriot rejection of the plan in a referendum in early 2004, just ahead of the RoC’s EU entry, meant that the EU’s de facto border now runs through the island’s capital.

With the failure of the referendum, both of Turkish Cypriots’ previous goals –recognition or reunification – appeared to collapse, and as a result Turkish Cypriots have spent the past decade without a clear vision of the future. Moreover, while EU leaders praised Turkish Cypriot support for the reunification plan, the international community has been at a loss as to how to acknowledge Turkish Cypriots without recognising their state. There were initially promises of opening the north’s ports that were vetoed by the RoC. All the measures that the EU has implemented, such as financial assistance for infrastructure and the opening of the Green Line to trade, have required the RoC’s approval, which in turn has depended on political whim.

While technically Turkish Cypriots are now able to export their goods via ports in the island’s south, in reality this is so difficult that very few businesspeople engage in the bureaucratic wrangling that would make it possible. While the north receives EU funding for certain infrastructural projects, presumably in preparation for a federal solution, the parliament of the RoC recently unanimously passed a law that criminalises the use of Turkish names given after 1974. Anyone caught carrying a map or book using those names may be subject to a fifty thousand euro penalty or a stiff prison sentence. These various contradictions have left Turkish Cypriots with the impression of an EU that lacks political spine.

In addition, since the 2003 opening of the checkpoints, Turkish Cypriots began to overcome obstacles to travel by acquiring RoC passports, a possibility open to them because the RoC claims sovereignty over the entire island and therefore claims Turkish Cypriots as its citizens. However, acquiring this passport has meant that Turkish Cypriots are able to enjoy the benefits of EU membership as individuals, but not as a community. As one potato farmer commented to me when complaining about the regulations for trade: ‘If I go to Germany or somewhere, I present my passport, and they treat me as an EU citizen. But they don’t treat me that way when I’m at home, here in the island’.

Moreover, the past decade has witnessed not only increasingly direct relationships with international bodies and institutions, but also the increasing penetration of global capital, primarily through north Cyprus’s patron state, Turkey. With the rise of Turkish Airlines and the recent bankruptcy of Cyprus Airways, the unrecognised Ercan airport in the island’s north has become a busier hub than Larnaca, in the south. While a few years ago shops in the north were filled with copies, fakes, and pirated items, today those are limited to particular markets.

Turkish flag alongside the flag of the self-declared Turkish Republic of Northern Cyprus, Credit: Nick Leonard (CC-BY-SA-3.0)

Instead, global capital has arrived in the form of Nike and Mango stores, Popeyes chicken, Johnny Rockets, and Mercure hotels. Glittering shopping malls are rising in the main market areas of north Nicosia. Today, one BMW dealership in the capital’s north sells more BMWs than any other single dealership in Europe. With their EU passports, Turkish Cypriots are now free to take any number of package tours to travel all over the world, and youth can win scholarships to study anywhere in Europe.

While welcome as a form of ‘normalisation’, this infusion of ‘real’ brands has meant that Turkish Cypriots have been incorporated into the global economy as consumers rather than producers. In other words, while Nike and Popeyes are now ‘real’, Turkish Cypriots consume these without being able to sell their goods to the world. Moreover, their incorporation into the global economy is via a relationship of dependence on Turkey.

They are able to open branches of Nike and Popeyes only by incorporating Cyprus’ north into the Turkish market. Global businesses such as HSBC and Gloria Jean’s and Re/Max have opened in the north in the past few years because they see it as a province of Turkey. Equally importantly, Turkish capital has been flowing into the island in the form of large hotels, casinos, and shopping malls that are highly visible in the landscape and use Cypriot natural resources while hiring few Cypriots, so that the profits flow back to Turkey.

North Cyprus has long been dependent on its patron, which supports it economically, militarily, and politically. Since 2004, however, Turkey’s ruling Justice and Development Party (AKP) has explicitly followed a policy of ‘developing’ north Cyprus, which includes more four-lane highways, hotel complexes on formerly pristine beaches, and white mosques that now dot the countryside. Most recently, this ‘development’ plan has included a massive project to bring fresh water by undersea pipe from Anatolia to north Cyprus.

President Erdoğan has dubbed it ‘The Project of the Century,’ and it has cost the Turkish government billions of lira while creating considerably mixed feelings amongst Turkish Cypriots about this largesse. For many, rather than being a sign of their development, the water project is yet another mark of Turkey’s increasing presence and dominance in the island. The response of AKP representatives to their protestations against these projects, or against the ways they have been managed, has inflamed Turkish Cypriot opinion against the paternalism of the Turkish government in recent years. In a series of interviews that I conducted with Turkish Cypriot opinion-shapers in 2012, all thirty expressed the view that the ‘familial’ relationship with Turkey should not be that of a parent and child, but of siblings, where Turkey should act as a ‘big brother’.

In other words, Turkish Cypriots’ mediated access to globalisation, combined with the paternalism of the current Turkish government, have left Turkish Cypriots feeling that they are not political actors, that they have no platform on which to express their political agency, and that they are simply the object of various projects. The overall sense is that not only the fate, but even the profit of their country is no longer in their hands. As one left-wing newspaper editor remarked: ‘The real problem is that Turkish Cypriots, or those persons living in north Cyprus, have become a sandwich between different slices of bread, whether Turkey or the Republic of Cyprus or the EU.’

The 2015 presidential election in northern Cyprus

It is in such a context that the main parties that have dominated Turkish Cypriot politics for several decades appear to have collapsed. Three of the four main candidates in the presidential election ran as independents, even though two of those received party support. The main victor of the first round was Kudret Özersay, an International Relations Professor and former negotiator, who placed last amongst the four but secured 21 per cent of the vote with limited campaign funds and no party support.

He ran on a campaign of good governance that received the ire of the entrenched parties for its lack of ‘ideology’. Özersay’s unprecedented performance demonstrated, however, that people are tired of the nepotism that has drained the north’s resources and bankrupted local governments in recent years and that is represented by the traditional parties. While many people have benefited from that nepotistic system, there also seems to be a growing recognition that it is not sustainable and that there needs to be another vision.

The entrenched parties have been unable to supply that vision, because their own ideologies, often borrowed from elsewhere, cannot accommodate the contradictions of life in an unrecognised state. The right’s adherence to isolationist nationalism, represented by incumbent president Derviş Eroğlu, or the left’s critiques of neoliberalism, represented by the Republican Turkish Party (CTP), have ceased to have resonance with voters for whom they provide no solution to the particular dilemmas of de facto citizens.

Mustafa Akıncı, while a veteran of the established political tradition, tapped into this particular current with his campaign’s emblem of the olive branch, which for many symbolised his commitment to peace, but which in his speeches and advertisements clearly had an additional meaning. He urged voters to support him ‘To be able to put down roots like an olive tree, for us to remain in this country, to live like humans in this country, honourably, our heads held high. Let’s live as humans and as a community’. He repeated in all his speeches that the olive tree symbolised roots, which he promised Turkish Cypriots would now be able to have.

While it might seem ironic that a community with a history of several hundred years in the island needs ‘roots,’ what Akıncı promised with this reference to the olive tree was a certain future, like the tree that Cypriots often call ‘immortal’. Moreover, Akıncı tapped into Turkish Cypriots’ desire for dignity, to live ‘like humans’ in their own country.

The most obvious way to achieve that is through a negotiated solution brokered by the United Nations, but the motivations are not the same as a decade earlier. The EU carrot is no longer as attractive as it once was, and while the island’s north is enjoying relative prosperity, the south is in a state of deep financial crisis. Moreover, the promise of living ‘honourably, our heads held high’ also indicates a desire no longer to be a ‘sandwich between different slices of bread’. It indicates, in other words, that there may be desire for compromise but not necessarily for concession.

The euphoria of Cypriots on both sides of the island in the wake of Akıncı’s election already creates a positive ground for negotiations to begin in May. However, all indications are that Turkish Cypriots elected Akıncı not only – or perhaps not even primarily – as a man who will work for federation but also as one who will stand up for them.

This is likely to mean that he will take bold steps to push his negotiating partners out of their conventional and constrained responses. Opening the ghost town of Varosha and increasing the rights of the north’s Maronite and Greek minorities are only a couple of the policies that are currently on the table. It is also likely to mean, though, that he will be a tough negotiator, one who will avoid being ‘sandwiched’. Peace, in this instance, may be a means to achieve a political voice.

* Originally published on http://blogs.lse.ac.uk/europpblog/2015/04/27/the-victory-of-mustafa-akinci-in-northern-cyprus-gives-hope-to-turkish-cypriots-of-a-better-future/

Note: This article gives the views of the author, and not the position of EUROPP – European Politics and Policy, nor of the London School of Economics.

Shortened URL for this post: http://bit.ly/1KnxvlS