Güvenmek…

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

“Nasıl güvenebilirim ki?” diye soruyordu… Üç kelimelik soru, benim kafamda yüzlerce soru işaretinin doğmasına neden olmuştu. Kimi soruların sahici niteliği, ezber cevapların yetersizliğini gösterir. Güvenmek, sahici anlamda varoluşsal bir kaygı haline geldiğinde gerçekten bir reçete üretmek mümkün olabilir mi?

Esasta, güven, en az iki insan arasında olan bağ ile ilgili meseledir. Anca bunu, iki insan arasındaki duygusal bir ilişkiye, çoklu ticari bir ilişkiye, bir memleketin içindeki çeşitli sosyal katmanlara veya ülkeler arasındaki ilişkilere kadar genişletmek mümkündür. Hepsinde özne insan olduğuna göre “güven” olgusunu ya da güvensizliğin etkilerini konuşurken sadece psikolojik bir mesele olarak göremeyiz. Güvenmek, aynı zamanda sosyolojik bir meseledir. Bu açıdan düşündüğümüzde, tarafların birbirlerine olan güvenin bozulmasına neden olan sebepler kadar, o koşulları sürdüren sosyolojik çerçeveyi de anlamak önemlidir. Olayları, yani güvensizliğin tarihini konuşmak kadar, güvensizliğin devamlılığını sağlayan koşulları tahlil etmek gerekir. Aksi halde üretilecek “çareler”, sahici bir güven problemini çözmekte yetersiz olur.

Gaile sayfalarında, genelde Kıbrıs konusunu ele alırken güven ortamının oluşması için sağlanacak adımlara atıf çok kez yaptığım oldu. Atıf yaptıklarım genellikle Kıbrıs Sorunu literatürüne, “Güven Yaratıcı Önlemler” diye bilinen geçiş noktalarının açılması, Maraş’ın iadesi, elektrik hatlarının birleştirilmesi, ibadet mekanlarının restore edilmesi vb… gibi uygulamalardı. Ancak, ortak akıl olarak varsaydığımız bu uygulamalarda altını çizmek gereken bir nokta vardır: “güven” duyması özlenen taraflar, konuya yaklaşım biçimi “güven yaratmaktan uzaktır”.

Aynı kelimeler söylenirken farklı meseleler anlaşılmaktadır ve güven yaratma “genelleştirerek” teknik bir meseleymişçesine bir vurgu yapılmaktadır. Yaratılacak güvenin insanlar arasında gerçekleşeceğini yeniden düşündüğümüzde, güven eksikliğinden kaynaklanan ruh halinin sahiciliğini hesaba katmak da gerekir. Altını çizmekte fayda var, güven yaratacak herhangi bir kararın uygulanması verili koşulları yapı bozumuna uğratacak niteliktedir. Bu noktada, taraflar arasındaki güvensizliğin sosyolojisini de hesaba katmak gerekir.

İnsan odaklı düşünmeyi başaramayan bir anlayış, güven meselesini teknik bir hale sokar. Sırf teknik bir mesele olarak görüldüğü için güven yaratıcı önlemler gerçekleştirilemez. Mesela Kıbrıs konusu ile ilgili “çeşitli kaynaklara göre” güven yaratıcı önlemler liderliklerin “duymak istemedikleri” konular haline gelmiştir. Güven yaratmanın sosyolojik gereksinimlerini anlayamayarak teknikleştirmek isteyenler bunu gerçek bir çözümü oyalayan adımlar olarak görmesi şaşırtıcı değildir.

Kavramsal olarak güvenin oluşmasına dair büyük bir yanılsama söz konusudur. Güven yaratma eyleminin öznesi robotlar değil, insanlardır. İkili bir ilişkide “aldatıldığını” veya “haksızlığa uğradığını” düşünen bir kişinin ruh halinin dönüşüme uğrayarak yeniden güvenmesi “teknikler” ile açıklanmaz. Güvensizlikten kaynaklanan siyasi sorunların çözümlenmesinde de hala bu saptama geçerlidir.

Bu tarz bir durumda, güvenin yeniden oluşması için esas olan güvenmesi arzulanan kişinin “güvenmeye” karar vermesinden bahsetmek gerekir. Karar verilerek yeni koşulların yaratıldığı her alan politik bir eylemdir. Cesaret ve öncülük gerektirir. Bu noktada “teknikler” ile güven yaratmak mümkün değildir. Bunu niyet etmek gerekmektedir.

İki kişinin ilişkisi dahi güven oluşturmak politik bir eylemlilikken, bunun gerçekleşmesi için ahlaki kaygının da içselleştirilmiş olması gerekir. Güvenmeye karar vermek politik bir eylemdir. Bu eylemi gerçekleştirmek yeni koşullar yaratmayı kabul etmiş olmak demektir. Bu da hukuk kurucu bir süreçtir. Çünkü yeni bir sözleşme yaratılarak, güvensizlik yerini güvene bırakmaktadır. Meseleyi bu şekilde ele alabildiğimiz takdirde güven yaratmaktan bahsedebiliriz.

Liderlikler arasındaki ilişkinin de ikili bir ilişkiden farkı yoktur. Bahsi geçen ilişkileri de kurguladığımızda aslında “güven yaratıcı önlemlerin” sonuç alıcı olamamasının nedeni, konunun teknik detaylarında saklı değildir. Mesele daha önce belirttiğim gibi konunun teknik olmaması ile ilgilidir. Konunun politik olduğu ve buna uygun ahlaki bir anlayış dahilinde hareket edilmesi durumunda güven yaratılacaktır. Çünkü, esas olan “affedilemeyenin affedilmesidir”. Bunun için de teknik değil irade gerekir. Affedilmeyen, kimi zaman “yalan söyleyen eş”, “fesat bir ortak”, ya da “düşman” olarak algılanan bir toplum olabilir.

İnsanların işledikleri hata ne olursa olsun, sonuçta “affedilmeyecek davranışı affetmek” cüretine sahip olanlar güveni tesis edebilecek koşulları yaratır. Bu noktada güven yaratmak için esas olan değerli hediyeler, detaylandırılmış bir sözleşme ya da uluslararası hukuk uzmanlığı değildir. Siyasi tavır takınıp affedilmeyeni affetmek, güven yaratmaktır. Bu noktada, ister bireysel ister toplumsal olsun, yeniden güvenmek için gerekli olan var olanın ötesinde ve bunu aşmış bir siyasi ahlakı gerektirir. Ancak bunun ötesinde düşünebilirsek yeniden güvenmek mümkün olabilir. O yüzden nasıl güvenebilirim sorusunun cevabı karşı tarafta aramak bir anlamda da bir kaçıştır.

Güvenmek esasta tek taraflı bir tercih, politik bir tavırdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s