1 Ağustos dediğin…

22 Mayıs ile 3 Temmuz 1958 tarihinde Fazıl Önder, Ahmet Yahya öldürüldü; Ahmet Sadi Erkurt, Abdurrahman Candaş, Mustafa Ali, Hasan Ali, Arif Hulusi Barudi isim Kıbrıslı Türk muhalifler saldırıya uğramıştır.
Bu tarihlerde gerçekleşen saldırılarda 26 Mayıs 1958 tarihli “TMT Merkez Komitesi’ imzalı bir bildiri katledilen Kıbrıslı Türkler için “hak ettikleri cezayı buldukları” söylenmiş “Teşkilatımız tarafından öldürülen vatan hainleri senin en büyük düşmanındır.” denilmiştir. 31 Mayıs 1958 tarihli bir başka TMT bildirisi ise Ahmet Yahya’nın öldürülmesinden sonra “gerçek Türk olmayan bir hain daha vurucu timlerimiz tarafından yok edilmiştir” demiştir.
Aslında TMT’nin 1 Ağustos tarihinde kurulmadığını gösteren belgelere rağmen kuruluş tarihi mitinin sebebi TMT’nin Kıbrıslı Türk toplumunda işlediği cinayetlerin üstünü örtme niyeti taşıdığı açıktır. Utanılacak gerçeklerimizle yüzleşememe korkusudur.
Hal böyleyken, gelenekselleştirilen 1 ağustos “kutlamaları” tam olarak ne anlama gelmektedir ?
Seçici belleğimizde belirlediklerimiz, üstünü örttüğümüz utançlarımız ise denktaşizmin devamlılığından başka bir işe yaramamaktadır.
Toplumu dönüştürme, barış kültürünü tesis etme sterilize edilmiş alanların dışına çıkabildiğince başarılı olacağı açıktır.
Bunun için gönül ister ki, barıştan, federasyondan ve ada toplumlarının bir arada yaşayabileceğini savunanları temsil ettiğini ifade edenlerin, bu konuda adımlar atabilsin.
Gerçeklerle yüzleşmeden, belleğimizdeki travmaları aşabilmemiz mümkün değildir. Sağlıklı bir toplum yapısı kurmak isteyenler önce geçmişle yüzleşmelidir.
Belki o zaman acıların bayramının olmadığı, hataların sessizleştirilmediği bir gelecek de hayal edebiliriz.

Denktaşizmden kurtulmak…

On yıllar sonra adadaki gazeteleri inceleyen bir araştırmacı ne diyecek.
Önce adadaki Kıbrıslı Türk siyasi seçkinlerin Kıbrıs sorunu bağlamında Kıbrıslı Rumları ve Yunanistanı suçlayan açıklamalarını okuyacak.
Hatta, düşman diye anlatılan Yunanistan’a dair köşe yazarları görecek
Birkaç sayfa çevirecek kuzeyin ekonomisindeki zorlukları zamlara yönelik şikayetleri okuyacak
Birkaç sayfa daha çevirecek bu sefer Kıbrıslı Türklerin Yunanistan’daki yangın felaketine karşı dayanışma çağrılarını, toplanan paraları hatta bir iş adamının “milliyetçiyim” ama diyerek yaptığı katkıyı okuyacak.
Ekonomik krizden dolayı borçlarını ödeyemediğini söyeyen birilerinin aynı zamanda düşman olduğu öğretilen bir ülkeye maddi katkı yaptığını okuyacak.
Bir başkasının düşmanca ifadelerini ve ona karşı çıkanların tepkilerini okuyacak.
Toplum dediğimiz şeyin tek bir kalıba sığmadığını, tek biçimde açıklanamayacağı sonucuna varacak muhtemelen araştırmacı.
Belki o zaman birileri “toplum lideri” sıfatını da sorgulayacak. Hangi toplumun lideri diyebilecek…
Toplumun hangi davranışının lideri diye soracak…
Hangi toplumun hangi iradesinin temsilcisi diyecek…
Seçkinlerin liderliğinin meşruluğu ancak katılımcı olup, farklı fikirleri bir potada birleştirip ondan yeni bir anlayış yaratabileceği zaman makul bir hal alır. Demokrasi bu noktada oluşur.
Geriye kalan ise otoriter eğilimlerden ibarettir. Otoriter eğilimleri gerçekleştirecek kadar muktedir olabilenlerin yaratacağı yönetim biçimleri ise birbirilerine benzer.
Bu açıdan yaklaştığımızda belki bu ülkede Denktaşizmin neden yine ve yeniden kendini yarattığını da daha iyi anlayabileceğiz.
Denktaşizmden kurtulmlak “iyi insan”, “sağlam insan”, “akıllı insan” olmakla ilgili değil, daha güçlü demokrasi ile mümkündür.

Fişlenmek

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Modern devletin aygıtları var olabilmesi kimlik yaratma yeteneğine bağlıdır. Ulus kimliği bunların en güçlü olanıdır ve kitleler tarafından da en fazla kabul görenidir. Çıkıp da ben Türk değilim derseniz, abuk bakışlarla karşılaşırsınız ‘marjinal’ olursunuz. Müslüman değilim dersiniz, ‘ateist’ olursunuz. Benzeri durum sadece devlette değil, aslında modern aklın barındığı her yerde vardır. Bir örgüte üye olursunuz, bir anda fişek gibi bir “devrimci” olursunuz. Ancak bir hata yapar da örgütün ağababasına aykırı üç kelam edersiniz “reformist” yaftası yersiniz.

Aslında meselenin esası modern iktidar ile ilgilidir. İktidarın olduğu alanlar kimlikle doğrudan ilişkilidir. İktidarı var eden kimliklerin birlik ve bütünlüğü iktidarın gerekliliğidir. Bu yüzden tüm iktidarlar birlik ve bütünlük halini koruyabileceği insanları yani makul olanları sever, gerisini ise fişler. Onları aykırı unsurlar olarak görür. Modern devlet suçlu ilan eder, modern devletin örgütü üyelikten atar, modern toplum ise yabancılaştırır.  Modern iktidar ve onun minik örneklerinin içinde geçen hayatımız, çoğunlukla makul insanlar kadar sıradan olduğumuzu anlatma çabası gibi geçer.

Fişleme, sadece devletin kalın kara kitaplarında yer almaz. Gazetelerdeki yazarlar, dalkavukluğu seven fikir önderleri, gürültücü örgüt liderleri ve dahası; kişileri fişleyerek, birilerinin adına birilerinin hikayesini anlatmayı uygun görürler. Öznel hikâye yok olur ve iktidara uygun hikayeler farklı duygulara göre şekillenir ve yeniden oluşturulur.

Muhtemelen, hikayeleştirilen meselelerin içinde iktidar kendi “makul” inançlılarını ve “laf anlamaz” muhaliflerini yaratır. Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarındaki hikayeler gibi ikilemler yaratılır, bazılarına “cennet” sunulurken, bazıları ise “cehennemi” yaşarlar. Bu ikilemin bir tarafında oluruz.

Hikayeye inanırız, inanmayız, kutsarız veya lanetleriz. Bazen de hiçbir şey yapmayız. İkilem içinde taraftarlık yaparken, esas müdahalenin hikayeyi değiştirmekten geçtiğini unuturuz. İşin devrim yaratan ve doğal olarak dönüştürücü olan boyutu da budur. Yazılan hikayelere yapılacak müdahale ise bazen on binlerce insanın canına mal olur, kimi zaman öfke patlamaları gerektirir. Bazen ise Edward Said’in de dediği gibi entelektüel sorumluluğunu icra edersiniz ve “iktidarı” oluşturan her kimse, konu her ne ise ona doğruları söylersiniz ve tam da o anda iktidarın çatırdadığını duyarsınız.

se-003.jpg

Devlet denilen makro iktidar alanında bu çatırtıyı kolay kolay duyamayız. Ancak, mikro iktidar alanlarında bunu daha yaygın olarak yaşayabiliriz. En azından birini sessiz sedasız yaşadık. Kıbrıs Türk sol siyasi tarihine yönelik devrimci bir dokunuş gerçekleşti geçtiğimiz hafta. Gazetelerde okuduğumuz üye istifalarından, disiplin kurullarından, kol kırılır yen içinde kalır deyişlerinden ya da seçim sonucundan bahsetmiyorum.

Sevgili Sümer Erek bahsettiğim iktidar çatırdamasını, 6-7 Haziran tarihinde Atatürk Kültür Merkezi’nde yaşattı. ‘Yaşatma’ isimli enstalasyon çalışması aslında, “demokrasi şehitleri mağduriyeti” anlatısını aşan ve hepimizi bu anlatıyı aşmak zorunda bırakan güçlü bir performanstı.

Erek, tabelası olmasa müze salonu olduğuna ikna etmenin bile zor olacağı dar bir koridorda, Kıbrıs Türk sol tarihinin en hassas meselelerinden birini, “devletin” kendini var etme alanını kısmi olarak işgal ederek yaptı.

Senelerdir militarist anmalar ve saygı duruşları üzerinden anlattığımız sol mirası, alıp yarım ülkenin ortasındaki merkezde radikal bir eylem biçimi olan afişlemeye dönüştürdü.

Birbirini sokakta bulmadığını söyleyenler ve birbirini sokakta bulanlar en sonunda sokakta ölenlere dair kalıplaşmış anlatıları bir kenara bırakıp yüzleşmeye çağırdı. Hem de geçen 40 seneye dair bir yüzleşme çağrısıydı.

O zamanlar bir yeri afişleyen, bir yere slogan yazan gençler bunları yaptıkları için fişlendiler, bazıları da öldürüldüler. Muhtemelen 40 yıl sonra onların söylediklerini hala sosyal medya sayfalarında gönderi olarak paylaşanlarımız vardır. Ancak bu sürede, o duvarları boyayanlar veya bir yerleri afişleyenlerin hayatta kalanları iktidarın sadece ‘makul’ öznesi olmadılar. Aynı zamanda iktidarın kendisi de oldular. Sendikada, partide ve hatta hükümetin başkanlığını yaptılar.

Tüm bunlar olurken, demokrasi şehitleri anlatısına uygun bir pratik gerçekleşemedi. Sokakta ölenlerin anılarını salonda yaşatma sevdası o kadar güzel geldi ki bazılarına, demokrasi mücadelesini de yılda bir gerçekleştirilen anma konuşmalarından ileriye gitmedi. Hayatlarını kaybedenlerin mücadelesini ilerletme sözleri verilen onlarca toplantı, ak saçlı adamların ve kadınların günah çıkarma odalarına dönüştü. Anma biçimi dönüştürülemeyen, ölenlerin arkasından konuşan çoğunluğun ölenlerin ölmelerinin anlamını yok edenler olduğunu bile bile, sessizliği tercih eden çoğunluğun dün, bugün ve yarın ilişkisi kurulmasına dahi olanak vermeyen tepkisizliğinde boğuluyorken, Sümer Erek’in sergisi bir can simidi olan yetişti. Solu sol yapan meseleleri, soldan ve yeniden anlatma gailesi yaygın anlatının ötesine geçti. Geçmişi devrimci romantizm bataklığından koparıp yapıcı bir sürece çağırdı.

Bahsi geçen sergi ile kurduğum bağı biraz daha kişisel bir noktadan anlatmak isterim. 2004 yılında üniversiteye ilk başladıktan kısa bir süre sonra Kıbrıslı Gençlik Platformu (KGP) diye bilinen öğrenci örgütüne dahil olmuştum. Örgütümüzün bir ritüeli de, Kıbrıslı öğrenci hareketinin tarihinin anlatılmasıydı. O dönemlerde etkili olan ve İstanbul’da yaşayan abilerimiz gelir, bizlere İKÖK’den başlayarak, KÖGEF, ÜTK’yı anlatır. Bu ilişki ağı içinde KGP’nin devam niteliğinden bahsedilirdi. Bu örgütlerin niteliklerini anlatıldıktan sonra da KÖGEF’in militan süreci anlatılırdı.

Romantik bir devrim anlatısının içerisinde demokrasi şehitleri meselesine girilir ve bu insanların faşistler tarafından katledildikleri bizlere söylenirdi. Bu anlatıların her yıl gerçekleştiğini ve her yıl benzeri şeylerin anlatıldığını düşündüğümüzde; pek tabi belli noktalarda “bu bölümü iyi dinle” dediğimiz yerler olurdu bizden küçüklere.

Bunlardan biri, Ülmen isimli bir öğrencinin, vurulmasına rağmen “hayatta kalmayı” başarması ile ilgiliydi. Üstelik vurulduktan sonra kendini hedef alanın robot resmini de Ülmen’in çizip polise bıraktığı söylenirdi. Ülmen adını değiştirip, Londra’ya yerleştiği bize anlatılır ve konu orada kapanırdı. Ülmen’in hayatının devamına dair ne olmuş, ne yaşanmış, hiçbir şey bilmezdik. Ancak anlatının etkisinden olacak, Ülmen, demokrasi şehitlerinden sonra en önemli mağduru temsil ederdi.

Demokrasi şehitleri anlatıcılarının Ülmen’i, Sümer Erek olarak bu anlatıları yeniden anlamak, anlatmak ve aşabilmenin anahtarını sundu sergide. Bir insanın kahramanı olduğu öyküyü alaşağı etmesi, bir anlamda Tanrıyı öldürmesi demektir aslında. Anlatıların esiri olduğumuz onlarca yılda, radikal ancak estetik bir darbe ile sol egemen anlayışı alaşağı ederek zihnimizi özgürleşmeye olanak sağladı bu sergi.

Egemen anlayışın fişlenenlerinin, mağdurlarının ve hayallerini kaybedenlerin huzursuzluğunu bir araya getiren bu sergi, hayalleri ile hayatları arasında bir tercih yapmaya itildikleri ve bir kısmının hayatlarını kaybettiği, kalanların ise hayallerini de kuramadıkları için hayal etme becerilerini kaybetmeleri çıkmazına bir yol açtı.

Bu açılan yol bir yere varır mı bilinmez ama; Camus’un dediği gibi “yolculuk bizi kendimize getirir” ve Arouba’nın söylediği gibi “önemli olan varmak değil, yolda olmaktır.”

 

(Fotoğraflar: Mustafa Öngün)

Adres Kıbrıs’ta yayınlanmıştır

10 maddede Mağusa’da yerel seçim

1- Yerel seçimlerde son günlere girerken birçok bölgede sonuçlar kendini göstermeye başladı. Sonucu belli olmayan, seçmen tavrı netleşmeyen bölgelerin başında ise Mağusa geliyor. 5 adayın yarıştığı ancak 1 adayın hiçbir iddiası olmayan yarışta, mevcut başkan İsmail Arter’e karşı Ulaş Gökçe, Güneş Güneşoğlu ve Erol Adalıer aday.

2- İsmail Arter yarışa favori olarak başladı. Belediyenin elinde olması, gündelikçi olarak yapılan istihdamlar vs… ciddi bir fark ile kazanma şansı olduğuna inanılıyordu. Ancak, istihdam ters tepki yarattı. Her usulsüz işe alımda olduğu gibi, işe alınmayanlar neden bizde alınmıyoruz diyerek, tepki koydu. Güneş Güneşoğlu’nun aday çıkması ile kendi tabanının oyu bölündü. Şu an kazanamayacağı garanti diyemeyeceğimiz gibi, hızla oy kaybı yaşadığı da bir gerçek.

3- Geleneksel olarak Mağusa’da en genel hatlarıyla sol oylar %45, sağ %55 tabana sahiptir. Arter’in hızlı düşüşü ile Güneş Güneşoğlu’nun hızlı yükselişi birbirini besliyor. Mevcut koşullarda seçmen ortadan ikiye bölünmüş olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bu durumda Güneş ve Arter yarışında ipi iki taraf da koparmış değil ve ipi koparanın olmayacağı kitlenin bölünmüş kalacağı sabit gibi görünüyor. Ancak açık olan bir nokta, hala daha İsmail Arter’in bir adım önde göründüğü.

4- CTP adayı Erol Adalıer’in CTP’lilerin önemli bir bölümü tarafından sahiplenilmediği ilk günden biliniyordu. Buna rağmen, İsmail Arter’den rahatsız olan sağ kanada hitap edebilecek bir aday stratejisi dahilinde Ulaş Gökçe’ye destek verilmemişti. Ancak sağın alternatif adayı Güneş Güneşoğlu sahaya çıkınca, UBP’nin önemli isimlerinden Erdal Özcenk’i de yanına almış olması CTP’nin planlarını bozarak, Erol Adalıer’i CTP’nin yalnız adayı haline getirdi.

5- Mağusa’da önceki genel seçimde %21 oranında oyu olan CTP’nin kendi taban oyunun en fazla yarısına hitap ettiği düşünülen Erol Adalıer, Güneş Güneşoğlu adaylığı sonrasında sağa hitap edecek niteliğini kaybetti. Erol Adalıer’in sola hitap etme şansı da bulunmadığından, CTP’nin sağa yönelim stratejisinin sonuçsuz kalmasına sebep olduğundan dolayı, aynı zamanda da İsmail Arter yönetiminde belediye meclis üyesi olup da etkili bir muhalefet yapmış olmamasından dolayı samimiyet testini geçemedi. Muhtemelen seçimin yalnız adayı olarak son sıraya yerleşti.

6- Kapsamlı önerileri olduğundan ve sadece Mağusa’da değil diğer bölgelerde de ilgi topladığından Ulaş Gökçe ciddi bir psikolojik üstünlük kazandı. CTP’nin önemli bir bölümünün desteği, TDP’nin, YKP’nin desteği ile birleştiğinden bağımsız ortak aday niteliği güçlendi. HP’nin ise bir kısmının açıktan desteği, son zamanlarda da HP belediye meclis üyelerinin “cümbezin altı” mesajlarıyla da somut destek kazandı. Ancak hala daha bu seçimin belirleyici aktörü, genel seçimlerde HP’den yana tavır koyan sessiz kitle.

7- HP kitlesi yerel seçimlerde HP’nin ilkeleri ışığında temiz toplum, şeffaflık gibi ilkelerle hareket edecekse İsmail Arter’i desteklemesi mümkün değil. Muhtemelen tercihi bağımsız adaylardan yana olacaktır. Eğer HP ilkelerinde samimiyse, bu sessiz kitlenin Ulaş Gökçe’ye yönelmesi güçlü bir olasılık.

8- Mevcut koşullarda %55 sağ oyun; %20 Güneş, %30 Arter ile bölündüğü görülüyor. CTP’nin genel seçimlerdeki %21 oyunun en fazla yarısına civarına hitap eden Erol Adalıer bunun yanında %5 civarında sağ-merkez desteğini aldığı görülüyor. Bu açıdan baktığımızda Adalıer’in oyu %15 civarında olacak.

9- Ulaş Gökçe ise Mağusa’nın %30 civarındaki oylarının sahibi. CTP kitlesinin İsmail Arter’e karşı taktiksel oy olarak Ulaş’a dönmesi, HP’de de Ulaş’a doğru kayma hali yaşanıyor. Lefkoşa’da resmi olarak kurulan Harmancı ittifakının benzeri, Mağusa’daki doğal koşullar nedeniyle sessizce Ulaş Gökçe üzerinden oluşuyor.

10- Seçimde son güne girilirken İsmail Arter – Ulaş Gökçe yarışı yaşanacak. Kazananı sandık belirleyecek ama moral üstünlük Ulaş Gökçe’den yana…

Ev-içi Siyasetinin Ekonomi ile İmtihanı

Ev-içi Siyasetinin Ekonomi ile İmtihanı

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Ekonomi sözcüğü Yunanca Οἰκονομικά kelimesinden gelir. Oikos ev nemo ise dağılım anlamındadır ve aslında evin içini yönetmek anlamına gelir. Son yıllara Kıbrıs Türk siyasetinde evin içini temizleme söylemi damgasını vurdu ancak bu terimi söyleyenlerin ekonomi yönetimi konusunu öncelikli hale getirdiklerini söylemek oldukça güç. Ev içini temizlemek denirken daha çok etkin kamu yönetiminden bahsettiklerini görüyoruz. Ancak, ev içi siyaseti için Kıbrıs Türk siyasi hayatı açısından son derece belirleyici bir yıl bizleri bekliyor. Özellikle önümüzdeki üç ay, birçok önemli konuya dönük karar verilecek olması, gerek dörtlü koalisyonun, gerek Kıbrıslı Türk toplumunun geleceğini derinden etkileyecek. Ardından yoğunlaşacak ekonomik program oluşturma ve imzalama süreci ise önümüzdeki süreci daha net gösterecek.

Bu yazı ile murat edilen özel ve genel siyasi gelişmeler ışığında dörtlü koalisyonu bekleyen en önemli konulardan biri olan ekonomik sıkışıklığa dair belli noktaları öne çıkarmak ve bu doğrultuda bir değerlendirme ortaya koymaktır.i Ayrıca, bu yazı önümüzdeki günlerde kamuoyu gündemini daha yoğun bir biçimde meşgul edecek olan ekonomik protokole yönelik alternatif bir kavram belgesi olarak da görülebilir.

Ekonomik ve siyasi gündemde en önemli sorunların birinin döviz krizi olduğu açıktır. Her ne kadar da, tartışma kur rejimi etrafında şekilleniyor olsa da, belirleyici unsur, insanların alım gücündeki daralmaya yönelik bir çıkış formülü yaratılamamış olmasıdır. Ne kadar önlem alınacağına dair açıklama yapılırsa yapılsın, Türk Lirasının kırılganlık riskini azaltacak bir açılımın yaratılması imkansızdır.

Daha kötüsü, kur kaygısına cevap vermek adına konuşmalar yapılsa da, ne yazık ki yapılabilir olana, yani alım gücünü geliştirmeye yönelik herhangi yapıcı tartışma gerçekleştirilmemiştir. Seçim süreçi ve öncesinde siyasi partilerin yürürlükteki ekonomik ilişkileri sadece yolsuzluk üzerinden tanımlaması ve yolsuzlukla mücadelenin ekonomik adaletsizliğin çözümü olduğuna dönük bir anlayışın hakim hale getirilmesi de bu konuda çözüm odaklı düşünülemiyor olmasının temel sebep olabilir.

Gelinen noktada ekonomik açılım denilerek Türkiye Cumhuriyeti ile yapılan ekonomik protokolün ötesine geçebilecek bir planlama; ne herhangi bir siyasi parti, ne de dörtlü koalisyon hükümeti tarafından ortaya konulmuştur. Buna yönelik kapalı kapılar ardında, elitler düzeyinde bir çalışma yapılıyorsa, ekonominin gerçek aktörlerinin bundan haberdar olmadığı muhtemeldir. Bulunacak çözümlerinde, halihazırda oluşan asimetrik paylaşım ve bilgi nedeniyle karşılık bulamayacağı kuvvetle muhtemeldir.

Kuzey Kıbrıs ekonomisi dışa bağımlı olması kendine özgü bir durum değildir. Ekonomik ilişki doğası gereği bağımlılık yaratır. Ancak, dışa bağımlılığın niteliği farklılaşmalar gösterir. Kuzey Kıbrıs’ta bu bağımlılık niteliğine dönük ciddi problemler ve de paradokslar sözkonusudur.

Paradoksal durum sadece Türkiye Cumhuriyeti Elçiliği’nin ekonomi danışmanlarının hazırladığı ve hali hazırda yetersiz olduğunu gördüğüm raporların gerçek üstü yaklaşımları ile ilgili değildir. Aynı zamanda durum içerilidir yani Kuzey Kıbrıs coğrafyasının ekonomik, sosyal ve politik ikliminin bir sorunudur. Bu yazıda ağırlıklı olarak bu içerili problemi anlatabilmek için mevcut durum analizi yapmaya çalışacağım. Bu açıdan, kendi siyasi pozisyonuma mesafe koyarak yazdığım bu yazıda, “evin içini temizlemek mümkündür” diyenlere yönelik bir yol haritası yazmayı amaçladığımı ortaya koymak isterim.

Bu yazıda esas iddia, ekonomi yönetiminin temel sorununun yol haritası noksanlığından kaynaklandığıdır. İşsizlik, enflasyon gibi göstergeler üzerinden hedef belirleniyormuş gibi yapılsa da, bunların yapısal koşulları göz ardı edilerek daha çok mali yardım kaynağı olan Türkiye Cumhuriyetine iyi görünmek için ortaya konulan temennilerden ibarettir. Bu hedefler tutuyormuş gibi görünmelidir ki, kesenin ağzı açılsın. Ancak ne hedefler bir anlam içermekte, ne de başarı bahsi geçen hedeflere yönelik yapısal dönüşüm araçları kullanılmaktadır. Eğer anlamlı bir ekonomik dönüşüm planı hedefleniyorsa, mevcut koşullarda yapılacak tek anlamlı yöntem gelir dağılımındaki uçurumunun azaltılmasına yönelik olmalıdır. Yani gerçek anlamda evin içini düzenleme, ekonomiden geçmektedir.

Ekonomik program hedeflerinde iyi niyet belirtisi olarak serpiştirilen birkaç iddia dışında, gelir dağılımındaki uçurumun üstesinden gelecek olan kararlı politikalar ve ihtiyaca yönelik çözümler göz ardı edilmektedir. Gelir dağılımındaki farklılıklar zengin ile fakir bölgelerdeki %20lik dilimlerde 10 kata kadar ulaştığı Devlet Planlama Örgütü verileriyle doğrulanmaktadır. Adil olmayan ekonomik dağılımın az sonra temel özelliklerini aktaracağım yeni ekonomik düzende kalkınma yaratmayacağı aşikardır.

Kuzey Kıbrıs Merkez Bankası para politikası uygulayamaz durumdadır. Bunun siyasi nedenleri göz ardı edilerek tümden gündem dışı sayılmakta, tartışılmamaktadır. Ekonomideki çözüm sıkı maliye politikası ile sağlanmaya çalışılmaktadır.

Yöntem açıktır: kamuda az para harcıyormuş gibi yaparak, para kaynağı olan Türkiye’nin hassasiyetleri karşılanmakta, bir tür şark kurnazlığı ile ödül olarak daha fazla para koparılmaya çalışılmaktadır. İzlenen bu yöntem, imzalanan tüm ekonomik paketlerde başarısızlığı getirmiştir. Çözüm yaratmayarak, tam tersi etki yaratmıştır. Uygulanan politikalar, piyasada para döngüsünü azaltarak, kırılganlığı arttırmıştır.

Üretim ilişkilerindede yapısal sorun açıktır. İhracat sınırının olması nakit akışını tek yönlü bir biçime getirmektedir. Sıkı maliye politikası ise mikro ve küçük işletmelerin özellikle ücretli kesimin harcamalarına göre pozisyon almasına neden olmakta, para döngüsü ise son kertede ana ithalat alanı olan Türkiyede son bulmaktadır. Bu açıdan da sermaye birikiminin Kıbrıs’ın kuzeyinde gerçekleşmesini imkansız hale gelmektedir. Dış pazara erişimin olmadığı, iç pazarın büyümesinin mümkün olmadığı koşullarda, çözüm; “nüfusu” arttırmak gibi bir hassas bir yöntemle çözülmeye çalışılmaktadır. Ancak, nüfusu arttırma aracı olarak iş gücü ithalatı ya da üniversitelerin kullanılması da altyapı yetersizliğine takılmaktadır. Doğal olmayan nüfus artışı yol, su şebekesi, elektrik ve kanalizasyon gibi konularda yeni maliyetler yarattığından uzun dönemli sürdürülebilir çözümler sunmamaktadır. Aynı zamanda nüfusun üzerinden oynanan açılımlar yerel hassasiyetleri tetikleyerek siyasi istikrarsızlığı yanında getirmektedir.

Paradoksun katmerlenmesi ekonomi yönetimini karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Siyasi iktidar ile ekonomi yönetimi birbirini dışlayan bir konuma itmektedir. Başka bir deyişle, ekonomik büyümeyi sürdürülebilir kılmakla, istikrarlı bir siyasi yapı kurma hedefini birbirine zıt iki durum haline sokmaktadır.

Öyleyse, tek çözüm iktidardan olmak uğruna sonuç alıcı olmayacak çözümler sunmaktan mı geçmektedir ? Para kaynağının desteğini almak için, seçim kaybedecek adımlar atarsanız, parayı aldığınızda iktidarda olamayacaksınız. Halk desteğini aldığınızda paraya erişiminiz olmadığı için beklenen politikaları uygulamanız mümkün olmayacak gibi bir sonuç ile başbaşaysanız, çizilen çerçevede bir mantık hatası olduğu gerçeği ortaya çıkar. Çözüm ise mantık hatasının ötesine geçmekten geçer. Çizilen çerçeveyi redderek, yeni bir mantık çerçevesi oluşturmak makul bir başlangıç için geçerlidir. Çerçevenin oluşturulması için demokratik araçlar kurulması, sosyal diyalog mekanizmalarının çalıştırılması ve ekonomi yönetiminin teknikleştirilmesi yerine, demokratikleştirilmesi esas olmalıdır.

Bu noktadan ortaya koyacaklarım şahsi değerlendirmem olup, mutlak bir doğru üzerinden değil ekonomik demokratikleşmeyi sağlayabilmek adına bir tartışma zemine sunulan ilk öneriler olarak görülmelidir.

Önerilerin tutarlılığı adına, ekonominin büyük fotoğrafını yeniden tanımlamakla başlayabiliriz. İstihdam kapitesi sınırlı işletmelerinden oluşan Kuzey Kıbrıs ekonomisi için ekonomik refahın sağlanması kolay değildir. Çünkü sınırlı istihdam olanakları paranın döngüsünü sağlamakta yetersiz kalmaktadır. İstihdamı arttırabilecek yatırım biçimi ise mevcut koşullar altında Kuzey Kıbrıs’a gelmemektedir. Özel sektörün adil ücretler sağlama kapasitesi yoktur. Güvencelerinden dolayı kamu cazip bir örnek olmaktadır. Ancak kamu tek başına istihdamın aracı olmayacağı açıktır. Alternatif olarak genç girişimci olarak nitelendirdiğimiz insanlar, özel sektörü tercih etmeyerek kuruluş maliyeti az olan mikro işletmeler yaratmaktadır.

Çok sayıda olan bu tip işletmeler, ağırlıklı olarak hizmet sektöründe yoğunlaşmıştır. Mikro işletmelerin büyük bölümünün sorunu ise uzun ömürlü olmamalarıdır. Sebebi ise yine ekonominın yapısal sorunundan dolayıdır. Para dolaşım hızı oldukça yavaştır, ölçekten yararlanmaları mümkün değildir ve en kalabalık müşteri grupları kamu sektöründen aldıkları maaşı harcayanlardır. Kamu işlerinin Lefkoşa merkezli olması doğal olarak mikro işletmeler için bu bölgede bir yoğunlaşmakta yaratmakta bu açılan işyeri sayısı ile de doğrulanmaktadır. Ancak, düşük sermaye yeterliliği ile başlayan bu işletmeler, rekabete karşı uzun süre dayanabilecek güçte değillerdir. Sadece merkezde değil, çevre bölgelerde görece daha yavaş ama benzeri bir devinim görülmektedir.

2000’lerin başında ortaya çıkan inşaat patlaması, ardından gelen ekonomik daralma ve göç yasası etkisi yeni bir ekonomik anlayış oluştu ve mikro işletmelerin sayısının artmasının temel sebebini oluşturdu. Yeni ekonominin yapısının mikro işletmelere ağırlık verilmiş olması özel sektör politikalarında devletin rolünü de yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir. Bu noktada esas mesele, tüm bu ilişkiler yumağı içinde devletin rolünün ne olacağı ile ilgilidir. Tartışılması gereken ve yeni ekonomik programda da oluşturulacak anlayışın bunun üzerinden gitmesi gereklidir.

Milyar dolar değerinde şirketlerin yaygın olduğu ülkelerde, devletin rolünü azaltıp, şirketlerin etkin çalışması neoliberal açıdan “uygun” bir tercihtir. Ancak, ekonomiye giriş kitaplarında gördüğümüz, serbest piyasa ilkeleri ancak serbest piyasa aktörlerinin görevlerini tamamlayacak kapasite sahip olduklarında anlamlıdır. Yüzlerce mikro işletmenin olduğu bir piyasada devletin rolünü azaltmanız, şefi olmayan bir orkestra gibi ellerinde müzik aletleriyle gürültü yapan bir kalabalıktan farksızdır. Boşa masraf yapan, kısa sürede batan, reklamlarıyla ortalığı doldurup kısa süre sonra dükkanın kapısına kilit vuran işletmeler tam da buna benzemiyor mu?

Bu noktada, yeni ekonomik programın anlayış çerçevesi için esas olan bu gerçeklerin anlaşılması ve buna yönelik bir tedavi sunulmasıdır. Kuzey Kıbrıs ekonomisi, mikro işletmeleri batırıp büyük işletmelerin başarısızlıklarına sebep olacak bir pazar yaratılmasını kaldırabilecek durumda değildir. Gerekli olan, doğru sinerji ve işbirliği ile hareket edecek bir kalkınma modelinin üretilmesidir.

Bu açıdan, öncelik mikro işletmelerin gelişmesine olanak sağlanmasından geçer. Ölçek avantajı olmadığı için butik üretim yapabilen, kişiye özel servisler sunan, müşteri hacmi kısıtlı olan bu işletmelerin etkileşim içinde olduğu, tedarik zincirinin sonundaki kişilerin harcanabilir gelir seviyelerinin yukarıya çekilmesi ile paranın piyasadaki dolaşımı da hızlanarak kalkınma zemini olaşabilir. Bunun sağlanması için a) gelirin arttırılması b) zorunlu harcamalarının azaltılması c) risk faktörlerinin (örnek döviz) kontrol edilebilir seviyeye gelmesi ile mümkündür.

Eş zamanlı olarak üretilen hizmet ve değerin, ithalatla ilişkili olduğunu bilerek dışarıya doğru olan para akışından daha fazla para akışının iç piyasaya sağlandığından emin olmak gerekir. Bunun için piyasaya para sağlayacak araçlar çoğaltılmalıdır.

Küçük bir (yarım) ada ekonomisinde piyasaya para sağlayacak araçlar 1) bankalar gibi finansal aracı kurumlar ve 2) turizmden oluşur. Bankaların ucuz kredi olanaklarının arttırması kadar, bankaların tahsil edilemeyen alacaklarına yönelik de bir plan yaratması gerekmektedir. Bu açıdan borç affı, borçluların faizlerinin affedilmesi gibi açılımları, suistimal edilemeyecek bir biçimde yeniden yapılandırmak, tamamen silme opsiyonuyla beraber dar gelirlilerin rahatlamasına yardımcı olur. Bu aynı zamanda banka bilançolarının da güçlenmesine yardımcı olur mikro işletmelere yönelik talebi de arttırır.

İkincisi ise öğrencinin uzun dönemli turist olarak görüldüğü modelin ise başarısız olduğu kabullenerek başlayabilir. Altyapı açısından yetersiz olan ülkenin uzun dönemli, kamu kaynaklarını tüketmeye yönelik tercihleri yüksek olan ziyaretçileri taşıyamayacağı açıktır.Kısa dönemli konaklayacak olan, altyapıda talepkar olmayacak olan kitleyle bunun değiştirilmesine yönelik açılımlar şu an son derece uzak bir anlayış olarak görülse de, hükümet politikaları bunu dönüştürebilir. Çünkü ancak bu tip ziyaretçiler mikro işletmelerin fiyat ve kalite ilişkisini sürdürebilir kılar. Bu açıdan turizme yönelik sağlanan destek çalışmalarını sadece işletmelere indirgemek yeterli değildir. Özellikle yerel yönetim – işletmeler ve hizmet sağlayanlar arasında bir ilişkinin geliştirilmesi de son derece önemlidir. Kümeleme çalışması olarak bilinen bu açılım sağlıklı bir başlangıçtır. Ancak, bunun için dinamik, hedef odaklı ve programlı mekanizmaların yerel yönetim düzeyinde yaratılması ve bunların merkezi yönetimle de koordine edilmesi gerekmektedir. Bunun için de 28 yerel yönetim için yasal çerçeve, bütçe ve sinerji yaratılması olmazsa olmazdır. Seçim dönemi turizmi sadece adayı ziyaret eden kafa sayısına indirgemek yerine uzun dönemli plan ve program çalışmalarını yapması gerekmektedir. Dahası bunun partiler üstü temel politika biçimi olarak ele alınması gerekmektedir. Bu açıdan da özerk bir turizm kurumunun oluşturulması üzerinden uzun dönemli bir kalkınma programı çalışması başlatılmalıdır. Protokol görüşmelerinde bu konuya yönelik derinlemesine bir çözüğm ortaya konularak ilk adım atılabilinir.

Bilindik Bir Sonuç: Ceteris her zaman Paribus değildir

Birçok alanı etkileyen ekonomik kalkınma gibi bir meselenin daha detaylı ele alınması gerektiği açıktır. Bu açıdan bu yazı yetersiz bir tartışma olarak görülebilir. Böyle bir eleştiri haklı bir noktaya işaret etmektedir çünkü çok daha etraflı bir tartışmanın kaleme alınmasına ihtiyaç vardır. Bu yazı sadece buna yönelik bir girişimin giriş yazısı olarak görülmelidir. Diğer taraftan bu yazı en azından önümüzdeki dönemde sürdürülecek olan tartışmalar için bir kavram belgesi olma umudu taşımaktadır. Hükümette Halkçı, sosyalist, sosyal demokrat ve demokrat iddiasında bir koalisyon varken, alternatif bir ekonomik model hayata geçmesi mümkündür. Eğer gerçekleştirilmeyecekse bunun sebebi ya becerisizliktir ya da bu evin efendisi olamayacağımızla ilgilidir.

i Bu makale Nisan ayının başında kaleme alınmıştır. Yayınlanma süresi gelene kadar belli reformlar yapılmış olabilir. Bu yüzden yazı içeriğinde yansıtılmamış olma ihtimalinden kaynaklanan anlayış farklılıklarını vurgulamak gerekir. Aynı şekilde yazı yazıldığından sonra hala yazı güncelliğini koruyor ve herhangi bir reform yapılmadıysa o zaman da yürütmenin ciddi zaafiyetlerinin olduğunu açıkça ortaya koymak gerekir.

Vatandaşlıklar Konusu, Göçmenler ve Emek Piyasası

Ön Not: Bu yazı ekonomik bir bakış açısıyla yazılmıştır. Hukuki açıdan eksiklikleri olabilir.

Vatandaşlıklar Konusu, Göçmenler ve Emek Piyasası

1- Kıbrıslı Türkler için en önemli konulardan biri vatandaşlıklar meselesidir. Bu hem siyasi irade gaspından dolayı, hem de kimi siyasi partilerin iktidarlarını pekiştirme amaçları için kullanıldığı için adalet duygusunu zedelemektedir.

2- Bakanlar kurulunun haybeden dağıttığı vatandaşlıkların yanında, yıllarca bu ülkede üretime dahil olan insanların vatandaşlık talepleri de vardır.

3- Küçük bir ülkeden, kolay erişilebilir bir yerden bahsettiğimiz için ciddi bir göç alışı da olmakta, aynı zamanda bu göçmen nüfus siyasi olarak manipüle edilmektedir.

4- Ancak ortada olan bir gerçek vardır ki, Kıbrıs’ta göçmen işçi talebi de vardır. Öyle ki, eldeki verilere göre özel sektörde çalışanların sadece yüzde 25.82’si KKTC vatandaşı. Geriye kalan çalışanların yüzde 21.05’i üçüncü ülke, yüzde 53.13’ü de TC vatandaşlarından oluşuyor.

5- Nasıl bir emek piyasası arzuladığımız ile ilgili olarak karar verici olduğumuz kadar, göç ile ilgili pozisyon netleşirken, vatandaşlıklar konusu da bu noktada ele alınabilir.

6- Bu durumda yapılması gerekenleri adım adım uygulamak yerinde olur. Tabi ki böyle bir uygulamanın gerçekleşmesi için İçişleri Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı ve Eğitim Bakanlığı koordineli çalışması gerekmektedir. Buna göre

a- Öncelikle adada yaşayan insanların emek piyasasına katkısı yani bir tür beceri envanteri oluşturulmalıdır. Kuzey Kıbrısta şu an çalışan ve öngörülebilir gelecekte dahil olacak insanların hangi becerilerle emek piyasasına dahil olacağı belirlenmeli, buna göre elde neyin olduğunu anlayabilmek gerekmektedir. KTEZO’nun sağladığı sertifika programları, mesleki eğitim kurslarının da emek piyasasına katkısı bu envanterde belirlenmelidir.

b- Kuzey Kıbrıs’ta mevcut işletmeler, yatırım teşviğine giren sektörler ve bu sektörlerle ilgili çalışan sivil toplum örgütlerinin geleceğe yönelik “emek gücü” taleplerinin envanteri yapılması gerekmektedir. Büyük veya küçük bir şirket önümüzdeki bir yılda ya da 5 yılda işleri bu şekilde devam ederse nasıl birilerini istihdam edeceğini öngörebilir. Bu aslında emek talebinin de gerçekçi bir fotoğrafı olur.

c- Aşağı yukarı emek piyasası ile ilgili arz ve talep kanatlarının fotoğrafı ortaya çıktığında aslında beceri envanteri ve işgücü yapısı ile işverenin talep edeceği beceri ve işgücü talebinin birbirini karşılayamadığı noktalar ortaya çıkar. Bu emek açığını gösterdiği gibi, eğitim sisteminde teşvik edilecek alanları da belirleyebilir.

d- Bu noktalar ortaya çıktığında Eğitim Bakanı’da kontenjan, teknik ya da yüksek öğrenim ile ilgili stratejileri belirlenmesine öncelik verir. Temelde beceri envanterinin ihityaçlarının geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesini mümkün kılacak uygulamalar yapabilir.

7- Birincil veriler ortaya çıktığında, İçişleri Bakanlığı Muhacarette seçici olabilir ve Çalışma Bakanlığı yenilenecek izinleri, yeni göçmen işçi akışını düzenlerken belli düzenlemeler yapabilir.

8- Bu noktada mevcut vatandaşlık hakkının yanında, bundan sonraki vatandaşlıkların da kabul ve onayında ülkeye artı değer kazandırma koşuluna bağlınabilir. Eğer ulusçu bir anlayış değil de bu ülkeye fayda prensibine göre vatandaşlık ilkeleri ortaya çıkacaksa, ülkeye fayda ölçülebilir bir hale gelir, Zaroğluvari vatandaşlıkların da yapısal olarak önlememiz mümkün olur. Aynı zamanda, ülkeye emeğiyle fayda gösteren birinin vatandaşlık talebi de kendi sınıfsal durumuna uygun olarak gelişir ve ulusçu anlayışın ötesinde bu ülkeyi yurt bilenlerin ortak vatanı olması sağlanabilir.

Neden Oy Vermeyeceğim ?

 

Seçimlere sayılı günler kaldığı ve siyasi partiler ve adaylar son hamlelerini yapıyor. Tümünün odaklandığı tek birşey var: kazanmak. Bu kadar insanın kolektif biçimde seçimlere odaklanması, gündemi de dönüştürüyor. 2017 yılı sona ererken, yıl boyunca nelerin yaşandığını akılcı bir biçimde ele almak bile mümkün olmuyor. Tartışmalar; #hashtaglı iletilerden ileri gitmiyor. Aynı şeyleri söyleyen adayların neden farklı partilerde yer aldığını bir türlü anlamıyorum. Tüm bunlar vaatlerin absürtlüğü ile dalga geçmekten yorulan, kendimi de dahil gördüğüm öfkelilerin, öfkesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazının başlığından anlaşılacağı gibi bu seçim oy vermeyeceğim. Yazarken, derdim kısmen de olsa kendi adıma bu sebepleri ortaya koymak, en azından aklı selim bir biçimde seçim tartışmasına eleştirel bir gözle bakabilmektir. Bunun için benim için en önemli belli başlı kopuş noktalarını ele almak istiyorum.

  • Önce seçim kararı nasıl verilmişti hatırlayalım. Başbakan Özgürgün ile Ana muhalefet başkanı Tufan Erhürman TV programlarında atışmıştı. Başbakan, “delikanlı” edasıyla ile seçim için tarih istemiş, CTP Başkanı da olabilecek en erken tarihi söylemişti ve bir anda kendimizi erken seçimlerin içinde bulmuştuk. Böyle bir “adamlar atışmasının” toplumun tümünü etkileyecek kararlar yaratacağına tüm “feministler” sessiz kalmış, sabah akşam erkek egemen topluma karşı olduğunu söyleyenler, kararları “adam gibi adamların” aldığı bir toplumda, özne olmadıklarına tepki bile göstermemişti. Üstüne üstlük listelerde feminist kariyer yarışmasına tanık oluyoruz. Karar alıcıların “delikanlıların” olduğu yapıda, kadın-merkezli düşünen, sorumluluk sahibi feministlerin, insan haklarından taraf olanların ise buna sessiz kalıp “sığınma evi talep etmesini” içselleştirilmiş kadercilikten başka nasıl açıklayabiliriz ki?

 

  • Bu arada seçime, “erken” derken, seçimler çok da erkene alınmadı. Normal şartlarda Temmuz’da olması gerekiyordu. Olması gerekenden sadece 6-7 ay önce gerçekleşmiş oldu. Normal koşullarda sorumluluk sahibi bir siyasi parti, seçimin doğal tarihi bu kadar yaklaşırken, propaganda yapmanın yanında kapsamlı programlara sahip olması beklenir. Oysa ki, seçime giderken elimizdeki en kapsamlı program siyasi partilerin seçim manifestosu oldu. Yarın iktidar olacakların, çoğu konu ile ilgili söyleyebileceği şeyler tek paragraf. Tek paragraflık bir vizyonla, gerçekten birilerinin sizi 5 yıl temsil edebileceğini, temsilcilerin yürütmeyi belirleyebileceğine gerçekten ikna oldunuz mu? Bunun demokratik ve sağlıklı mı olduğunu düşünüyorsunuz ? Bu yüzden oy mu vereceksiniz? Eğer oy vermeyi ezbere yapılan bir davranış olarak kurgulamadıysanız bu zaafiyetlerin sonuçlarını tahmin edebileceğinizi düşünüyorum. Ama hayal edemeyenler için örnek vererek açıklayayım. Seçimin en karizmatik adayı, vekil olacak hatta bakan olacak. Mesela tarım bakanı olacak. İlgili bakanlığı ile ilgili 1 paragraflık programını hayata geçirmeden önce, bir büyükelçiliğinin onlarca sayfalık yapılandırılmış programı sunulacak. Elindeki 1 paragrafı kenara bırakıp, yapılandırılmış, projelendirilmiş programı uygulayacak. “İyilik timsali”, “hoşsözlü bakan”, o noktadan sonra artık başka bir ülkenin bürokratları tarafından hazırlanmış bir planın uygulayacısı olurken, bu ülke adına konuşacak. Projeyi mükemmel uygulayabilir. Ancak, kararı veren kim olacak ? Demek istediğim, gerçekten seçim yaptığımızda gerçekten bu ülkeyi yönetecek miyiz? Gerçekten bu ülkeyi yönetmeye hazır olan biri var mıydı ? Bence yok. Seçimlere gelmeden önce, muhalefet partilerinin var olanı eleştirirken, soyut güzel günler teması dışında bir siyasi argümanı var mıydı ? Hayır. Peki meclis dışında, meclise girme olasılığı olan partilerin var mıydı ? Hayır.
  • Mesele sadece plan ve projeye sahip olmakla ilgili de değil. Temsiliyet ve demokrasiye dair de zaafiyetler var. Demokrasiden ve toplumdan taraf olan partiler uygulanabilir bir siyasi programı oluştururken, bunu üyeleri ile bile paylaşmış durumda değildi. Katılımcı süreçler yaşanmamış ancak köklü çözüm önerileri ortaya atılmıştı. Ancak, köklü çözüm önerisi için, önce gelenekselin dışında bir yaklaşım gerekirdi. Konuya dair fikri olan 3-5 akil adamın yazacağı program, köklü çözüm değil tepeden inme elitist bir çözüm sunmak demekti. Demokrasiden taraf olan birileri için bu tavır kabul edilebilir olmamalıdır. Siyasi parti üyeleri, kendi partilerinin, siyaset yapma süreçlerinin dışında tutulurken, nasıl olurda sürünün bir parçası olarak hareket etmeyi anlayamıyorum. Ancak, bu koşulları kabul etmiş olacaklar ki, seçimlerde partileri için amigoluk yapma görevini kabul ediyorlar. Ancak, dışarda olan insanların bir parçası olanların bu tutumu protesto etme hakkı saklıdır. Oy vermemek biraz da demokratik süreçleri talep etme meselesidir. O yüzden siyasi partilerin ağalık sistemine karşı bir duruştur oy vermemek.
  • Günün sonunda, seçim alanına girdiğimizde üst akıldan gelen belli başlı projeler dile getirilmiş ama siyasi partilerin hiçbiri, siyasi üretimi gerçekleşmemiştir. Kaynak tartışması bile yapıldığında “TC’nin gerçekleştirmek için sunduğu projeler” bahsediliyor, “UBP-DP’nin bunları gerçekleştirmekte sorun yaşadığı” ifade ediliyordu. Ancak, hiç bir parti “Bu projeleri, kim nasıl hazırladı? Hangi ihtiyaca göre belirlendi?” tartışmasına girmiyor. Kaynak orada duruyor, onu etkin kullanmakta zorluk yaşanıyor gibi bir söylem ortaya atılıyor. Aslında, proje bazlı bile düşünülürken, “ülkenin ihtiyaçlarımızın ne olduğunu biz belirleriz” bile denilemiyor. Bunları bile konuşamayacaksak, korkak ve parmağın arkasına saklanarak siyaset yapılacaksa eğer siyasi haysiyet ortada yoktur demektir. O yüzden, birileri haysiyeti diline dolamış olabilir ama bu kadar çok haysiyetsiz duruş söz konusuysa, haysiyetten taraf olduğum için oy vermeyeceğim.
  • Belki de temel bir noktadan sorular sormak gerekir. Siyaset şirket yönetmek mi ? Yoksa irade mi ? Seçilme umudu olanlara söylemek gerek, eğer şirket yönetecekseniz, şirketinizin çalışanı olmayacağımızı bilmeniz gerek. Siyaseti kölelikten kurtulmak için kullanıyoruz köleniz olmak için değil. Siyaseti, özgür olmanın yolu olarak görüyoruz. Çünkü temelde hepinizin özgür olmak isteyen insanlar olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden özgürlük ve adaletten değil de patronaj sisteminden bahsettiğiniz sürece seçimlerin sizin KKTC LTD şirketinin patronu olma tiyatrosunu meşrulaştırmaya yaradığını biliyoruz. Seçimler, özgürlük arayan insanlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. O insanlardan biri olduğum için ben bu seçim oy vermeyeceğim.

 

UBP hükümete gelmesin, CTP gelsin. DP olmasın, TDP olsun, HP gelsin. Ayşe gitsin, Fatma gelsin. Nüfus çok, az, yasal vs…

Bu tartışmalara girmedim ve girmeyeceğim.

Boykotu karalayan egemenler ve onların sözcülüğünü yapanları görmezden gelenlere devam edeceğim. Günün sonunda, futbol sahasında, futbol oynanır. Takımların kim olduğu değil, yapılması gerekenle ilgileniyorum.

Eğer köklü bir dönüşüm istersek, çıkış yolu, takımların taraftar sayısı ile ilgili değil, oyunun kuralları, oynanışı ile ilgilidir.

Siyaset de böyledir.

Taraftara keyifli saatler geçiren amigolar olmak yerine, biraz da meseleyi konuşup buna yönelik tepkiler göstermediğimiz sürece, bu ülkede hiçbirşey iyileşmeyecektir.

Derdimiz, yaşadığımız yere sahip çıkmak, geleceği kurmaksa, geleceğe dönük konuşabilmek gereklidir. Aynı zamanda, siyasi partilerin yanlış bir dili konuştuğunu göstermek gerekir. Bu yüzden, işin özü bu seçim oy vermemek bugüne bakarken, yarını kurmanın yoludur.