Ev-içi Siyasetinin Ekonomi ile İmtihanı

Ev-içi Siyasetinin Ekonomi ile İmtihanı

Mertkan Hamit
mhamit@gmail.com

Ekonomi sözcüğü Yunanca Οἰκονομικά kelimesinden gelir. Oikos ev nemo ise dağılım anlamındadır ve aslında evin içini yönetmek anlamına gelir. Son yıllara Kıbrıs Türk siyasetinde evin içini temizleme söylemi damgasını vurdu ancak bu terimi söyleyenlerin ekonomi yönetimi konusunu öncelikli hale getirdiklerini söylemek oldukça güç. Ev içini temizlemek denirken daha çok etkin kamu yönetiminden bahsettiklerini görüyoruz. Ancak, ev içi siyaseti için Kıbrıs Türk siyasi hayatı açısından son derece belirleyici bir yıl bizleri bekliyor. Özellikle önümüzdeki üç ay, birçok önemli konuya dönük karar verilecek olması, gerek dörtlü koalisyonun, gerek Kıbrıslı Türk toplumunun geleceğini derinden etkileyecek. Ardından yoğunlaşacak ekonomik program oluşturma ve imzalama süreci ise önümüzdeki süreci daha net gösterecek.

Bu yazı ile murat edilen özel ve genel siyasi gelişmeler ışığında dörtlü koalisyonu bekleyen en önemli konulardan biri olan ekonomik sıkışıklığa dair belli noktaları öne çıkarmak ve bu doğrultuda bir değerlendirme ortaya koymaktır.i Ayrıca, bu yazı önümüzdeki günlerde kamuoyu gündemini daha yoğun bir biçimde meşgul edecek olan ekonomik protokole yönelik alternatif bir kavram belgesi olarak da görülebilir.

Ekonomik ve siyasi gündemde en önemli sorunların birinin döviz krizi olduğu açıktır. Her ne kadar da, tartışma kur rejimi etrafında şekilleniyor olsa da, belirleyici unsur, insanların alım gücündeki daralmaya yönelik bir çıkış formülü yaratılamamış olmasıdır. Ne kadar önlem alınacağına dair açıklama yapılırsa yapılsın, Türk Lirasının kırılganlık riskini azaltacak bir açılımın yaratılması imkansızdır.

Daha kötüsü, kur kaygısına cevap vermek adına konuşmalar yapılsa da, ne yazık ki yapılabilir olana, yani alım gücünü geliştirmeye yönelik herhangi yapıcı tartışma gerçekleştirilmemiştir. Seçim süreçi ve öncesinde siyasi partilerin yürürlükteki ekonomik ilişkileri sadece yolsuzluk üzerinden tanımlaması ve yolsuzlukla mücadelenin ekonomik adaletsizliğin çözümü olduğuna dönük bir anlayışın hakim hale getirilmesi de bu konuda çözüm odaklı düşünülemiyor olmasının temel sebep olabilir.

Gelinen noktada ekonomik açılım denilerek Türkiye Cumhuriyeti ile yapılan ekonomik protokolün ötesine geçebilecek bir planlama; ne herhangi bir siyasi parti, ne de dörtlü koalisyon hükümeti tarafından ortaya konulmuştur. Buna yönelik kapalı kapılar ardında, elitler düzeyinde bir çalışma yapılıyorsa, ekonominin gerçek aktörlerinin bundan haberdar olmadığı muhtemeldir. Bulunacak çözümlerinde, halihazırda oluşan asimetrik paylaşım ve bilgi nedeniyle karşılık bulamayacağı kuvvetle muhtemeldir.

Kuzey Kıbrıs ekonomisi dışa bağımlı olması kendine özgü bir durum değildir. Ekonomik ilişki doğası gereği bağımlılık yaratır. Ancak, dışa bağımlılığın niteliği farklılaşmalar gösterir. Kuzey Kıbrıs’ta bu bağımlılık niteliğine dönük ciddi problemler ve de paradokslar sözkonusudur.

Paradoksal durum sadece Türkiye Cumhuriyeti Elçiliği’nin ekonomi danışmanlarının hazırladığı ve hali hazırda yetersiz olduğunu gördüğüm raporların gerçek üstü yaklaşımları ile ilgili değildir. Aynı zamanda durum içerilidir yani Kuzey Kıbrıs coğrafyasının ekonomik, sosyal ve politik ikliminin bir sorunudur. Bu yazıda ağırlıklı olarak bu içerili problemi anlatabilmek için mevcut durum analizi yapmaya çalışacağım. Bu açıdan, kendi siyasi pozisyonuma mesafe koyarak yazdığım bu yazıda, “evin içini temizlemek mümkündür” diyenlere yönelik bir yol haritası yazmayı amaçladığımı ortaya koymak isterim.

Bu yazıda esas iddia, ekonomi yönetiminin temel sorununun yol haritası noksanlığından kaynaklandığıdır. İşsizlik, enflasyon gibi göstergeler üzerinden hedef belirleniyormuş gibi yapılsa da, bunların yapısal koşulları göz ardı edilerek daha çok mali yardım kaynağı olan Türkiye Cumhuriyetine iyi görünmek için ortaya konulan temennilerden ibarettir. Bu hedefler tutuyormuş gibi görünmelidir ki, kesenin ağzı açılsın. Ancak ne hedefler bir anlam içermekte, ne de başarı bahsi geçen hedeflere yönelik yapısal dönüşüm araçları kullanılmaktadır. Eğer anlamlı bir ekonomik dönüşüm planı hedefleniyorsa, mevcut koşullarda yapılacak tek anlamlı yöntem gelir dağılımındaki uçurumunun azaltılmasına yönelik olmalıdır. Yani gerçek anlamda evin içini düzenleme, ekonomiden geçmektedir.

Ekonomik program hedeflerinde iyi niyet belirtisi olarak serpiştirilen birkaç iddia dışında, gelir dağılımındaki uçurumun üstesinden gelecek olan kararlı politikalar ve ihtiyaca yönelik çözümler göz ardı edilmektedir. Gelir dağılımındaki farklılıklar zengin ile fakir bölgelerdeki %20lik dilimlerde 10 kata kadar ulaştığı Devlet Planlama Örgütü verileriyle doğrulanmaktadır. Adil olmayan ekonomik dağılımın az sonra temel özelliklerini aktaracağım yeni ekonomik düzende kalkınma yaratmayacağı aşikardır.

Kuzey Kıbrıs Merkez Bankası para politikası uygulayamaz durumdadır. Bunun siyasi nedenleri göz ardı edilerek tümden gündem dışı sayılmakta, tartışılmamaktadır. Ekonomideki çözüm sıkı maliye politikası ile sağlanmaya çalışılmaktadır.

Yöntem açıktır: kamuda az para harcıyormuş gibi yaparak, para kaynağı olan Türkiye’nin hassasiyetleri karşılanmakta, bir tür şark kurnazlığı ile ödül olarak daha fazla para koparılmaya çalışılmaktadır. İzlenen bu yöntem, imzalanan tüm ekonomik paketlerde başarısızlığı getirmiştir. Çözüm yaratmayarak, tam tersi etki yaratmıştır. Uygulanan politikalar, piyasada para döngüsünü azaltarak, kırılganlığı arttırmıştır.

Üretim ilişkilerindede yapısal sorun açıktır. İhracat sınırının olması nakit akışını tek yönlü bir biçime getirmektedir. Sıkı maliye politikası ise mikro ve küçük işletmelerin özellikle ücretli kesimin harcamalarına göre pozisyon almasına neden olmakta, para döngüsü ise son kertede ana ithalat alanı olan Türkiyede son bulmaktadır. Bu açıdan da sermaye birikiminin Kıbrıs’ın kuzeyinde gerçekleşmesini imkansız hale gelmektedir. Dış pazara erişimin olmadığı, iç pazarın büyümesinin mümkün olmadığı koşullarda, çözüm; “nüfusu” arttırmak gibi bir hassas bir yöntemle çözülmeye çalışılmaktadır. Ancak, nüfusu arttırma aracı olarak iş gücü ithalatı ya da üniversitelerin kullanılması da altyapı yetersizliğine takılmaktadır. Doğal olmayan nüfus artışı yol, su şebekesi, elektrik ve kanalizasyon gibi konularda yeni maliyetler yarattığından uzun dönemli sürdürülebilir çözümler sunmamaktadır. Aynı zamanda nüfusun üzerinden oynanan açılımlar yerel hassasiyetleri tetikleyerek siyasi istikrarsızlığı yanında getirmektedir.

Paradoksun katmerlenmesi ekonomi yönetimini karmaşıklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Siyasi iktidar ile ekonomi yönetimi birbirini dışlayan bir konuma itmektedir. Başka bir deyişle, ekonomik büyümeyi sürdürülebilir kılmakla, istikrarlı bir siyasi yapı kurma hedefini birbirine zıt iki durum haline sokmaktadır.

Öyleyse, tek çözüm iktidardan olmak uğruna sonuç alıcı olmayacak çözümler sunmaktan mı geçmektedir ? Para kaynağının desteğini almak için, seçim kaybedecek adımlar atarsanız, parayı aldığınızda iktidarda olamayacaksınız. Halk desteğini aldığınızda paraya erişiminiz olmadığı için beklenen politikaları uygulamanız mümkün olmayacak gibi bir sonuç ile başbaşaysanız, çizilen çerçevede bir mantık hatası olduğu gerçeği ortaya çıkar. Çözüm ise mantık hatasının ötesine geçmekten geçer. Çizilen çerçeveyi redderek, yeni bir mantık çerçevesi oluşturmak makul bir başlangıç için geçerlidir. Çerçevenin oluşturulması için demokratik araçlar kurulması, sosyal diyalog mekanizmalarının çalıştırılması ve ekonomi yönetiminin teknikleştirilmesi yerine, demokratikleştirilmesi esas olmalıdır.

Bu noktadan ortaya koyacaklarım şahsi değerlendirmem olup, mutlak bir doğru üzerinden değil ekonomik demokratikleşmeyi sağlayabilmek adına bir tartışma zemine sunulan ilk öneriler olarak görülmelidir.

Önerilerin tutarlılığı adına, ekonominin büyük fotoğrafını yeniden tanımlamakla başlayabiliriz. İstihdam kapitesi sınırlı işletmelerinden oluşan Kuzey Kıbrıs ekonomisi için ekonomik refahın sağlanması kolay değildir. Çünkü sınırlı istihdam olanakları paranın döngüsünü sağlamakta yetersiz kalmaktadır. İstihdamı arttırabilecek yatırım biçimi ise mevcut koşullar altında Kuzey Kıbrıs’a gelmemektedir. Özel sektörün adil ücretler sağlama kapasitesi yoktur. Güvencelerinden dolayı kamu cazip bir örnek olmaktadır. Ancak kamu tek başına istihdamın aracı olmayacağı açıktır. Alternatif olarak genç girişimci olarak nitelendirdiğimiz insanlar, özel sektörü tercih etmeyerek kuruluş maliyeti az olan mikro işletmeler yaratmaktadır.

Çok sayıda olan bu tip işletmeler, ağırlıklı olarak hizmet sektöründe yoğunlaşmıştır. Mikro işletmelerin büyük bölümünün sorunu ise uzun ömürlü olmamalarıdır. Sebebi ise yine ekonominın yapısal sorunundan dolayıdır. Para dolaşım hızı oldukça yavaştır, ölçekten yararlanmaları mümkün değildir ve en kalabalık müşteri grupları kamu sektöründen aldıkları maaşı harcayanlardır. Kamu işlerinin Lefkoşa merkezli olması doğal olarak mikro işletmeler için bu bölgede bir yoğunlaşmakta yaratmakta bu açılan işyeri sayısı ile de doğrulanmaktadır. Ancak, düşük sermaye yeterliliği ile başlayan bu işletmeler, rekabete karşı uzun süre dayanabilecek güçte değillerdir. Sadece merkezde değil, çevre bölgelerde görece daha yavaş ama benzeri bir devinim görülmektedir.

2000’lerin başında ortaya çıkan inşaat patlaması, ardından gelen ekonomik daralma ve göç yasası etkisi yeni bir ekonomik anlayış oluştu ve mikro işletmelerin sayısının artmasının temel sebebini oluşturdu. Yeni ekonominin yapısının mikro işletmelere ağırlık verilmiş olması özel sektör politikalarında devletin rolünü de yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir. Bu noktada esas mesele, tüm bu ilişkiler yumağı içinde devletin rolünün ne olacağı ile ilgilidir. Tartışılması gereken ve yeni ekonomik programda da oluşturulacak anlayışın bunun üzerinden gitmesi gereklidir.

Milyar dolar değerinde şirketlerin yaygın olduğu ülkelerde, devletin rolünü azaltıp, şirketlerin etkin çalışması neoliberal açıdan “uygun” bir tercihtir. Ancak, ekonomiye giriş kitaplarında gördüğümüz, serbest piyasa ilkeleri ancak serbest piyasa aktörlerinin görevlerini tamamlayacak kapasite sahip olduklarında anlamlıdır. Yüzlerce mikro işletmenin olduğu bir piyasada devletin rolünü azaltmanız, şefi olmayan bir orkestra gibi ellerinde müzik aletleriyle gürültü yapan bir kalabalıktan farksızdır. Boşa masraf yapan, kısa sürede batan, reklamlarıyla ortalığı doldurup kısa süre sonra dükkanın kapısına kilit vuran işletmeler tam da buna benzemiyor mu?

Bu noktada, yeni ekonomik programın anlayış çerçevesi için esas olan bu gerçeklerin anlaşılması ve buna yönelik bir tedavi sunulmasıdır. Kuzey Kıbrıs ekonomisi, mikro işletmeleri batırıp büyük işletmelerin başarısızlıklarına sebep olacak bir pazar yaratılmasını kaldırabilecek durumda değildir. Gerekli olan, doğru sinerji ve işbirliği ile hareket edecek bir kalkınma modelinin üretilmesidir.

Bu açıdan, öncelik mikro işletmelerin gelişmesine olanak sağlanmasından geçer. Ölçek avantajı olmadığı için butik üretim yapabilen, kişiye özel servisler sunan, müşteri hacmi kısıtlı olan bu işletmelerin etkileşim içinde olduğu, tedarik zincirinin sonundaki kişilerin harcanabilir gelir seviyelerinin yukarıya çekilmesi ile paranın piyasadaki dolaşımı da hızlanarak kalkınma zemini olaşabilir. Bunun sağlanması için a) gelirin arttırılması b) zorunlu harcamalarının azaltılması c) risk faktörlerinin (örnek döviz) kontrol edilebilir seviyeye gelmesi ile mümkündür.

Eş zamanlı olarak üretilen hizmet ve değerin, ithalatla ilişkili olduğunu bilerek dışarıya doğru olan para akışından daha fazla para akışının iç piyasaya sağlandığından emin olmak gerekir. Bunun için piyasaya para sağlayacak araçlar çoğaltılmalıdır.

Küçük bir (yarım) ada ekonomisinde piyasaya para sağlayacak araçlar 1) bankalar gibi finansal aracı kurumlar ve 2) turizmden oluşur. Bankaların ucuz kredi olanaklarının arttırması kadar, bankaların tahsil edilemeyen alacaklarına yönelik de bir plan yaratması gerekmektedir. Bu açıdan borç affı, borçluların faizlerinin affedilmesi gibi açılımları, suistimal edilemeyecek bir biçimde yeniden yapılandırmak, tamamen silme opsiyonuyla beraber dar gelirlilerin rahatlamasına yardımcı olur. Bu aynı zamanda banka bilançolarının da güçlenmesine yardımcı olur mikro işletmelere yönelik talebi de arttırır.

İkincisi ise öğrencinin uzun dönemli turist olarak görüldüğü modelin ise başarısız olduğu kabullenerek başlayabilir. Altyapı açısından yetersiz olan ülkenin uzun dönemli, kamu kaynaklarını tüketmeye yönelik tercihleri yüksek olan ziyaretçileri taşıyamayacağı açıktır.Kısa dönemli konaklayacak olan, altyapıda talepkar olmayacak olan kitleyle bunun değiştirilmesine yönelik açılımlar şu an son derece uzak bir anlayış olarak görülse de, hükümet politikaları bunu dönüştürebilir. Çünkü ancak bu tip ziyaretçiler mikro işletmelerin fiyat ve kalite ilişkisini sürdürebilir kılar. Bu açıdan turizme yönelik sağlanan destek çalışmalarını sadece işletmelere indirgemek yeterli değildir. Özellikle yerel yönetim – işletmeler ve hizmet sağlayanlar arasında bir ilişkinin geliştirilmesi de son derece önemlidir. Kümeleme çalışması olarak bilinen bu açılım sağlıklı bir başlangıçtır. Ancak, bunun için dinamik, hedef odaklı ve programlı mekanizmaların yerel yönetim düzeyinde yaratılması ve bunların merkezi yönetimle de koordine edilmesi gerekmektedir. Bunun için de 28 yerel yönetim için yasal çerçeve, bütçe ve sinerji yaratılması olmazsa olmazdır. Seçim dönemi turizmi sadece adayı ziyaret eden kafa sayısına indirgemek yerine uzun dönemli plan ve program çalışmalarını yapması gerekmektedir. Dahası bunun partiler üstü temel politika biçimi olarak ele alınması gerekmektedir. Bu açıdan da özerk bir turizm kurumunun oluşturulması üzerinden uzun dönemli bir kalkınma programı çalışması başlatılmalıdır. Protokol görüşmelerinde bu konuya yönelik derinlemesine bir çözüğm ortaya konularak ilk adım atılabilinir.

Bilindik Bir Sonuç: Ceteris her zaman Paribus değildir

Birçok alanı etkileyen ekonomik kalkınma gibi bir meselenin daha detaylı ele alınması gerektiği açıktır. Bu açıdan bu yazı yetersiz bir tartışma olarak görülebilir. Böyle bir eleştiri haklı bir noktaya işaret etmektedir çünkü çok daha etraflı bir tartışmanın kaleme alınmasına ihtiyaç vardır. Bu yazı sadece buna yönelik bir girişimin giriş yazısı olarak görülmelidir. Diğer taraftan bu yazı en azından önümüzdeki dönemde sürdürülecek olan tartışmalar için bir kavram belgesi olma umudu taşımaktadır. Hükümette Halkçı, sosyalist, sosyal demokrat ve demokrat iddiasında bir koalisyon varken, alternatif bir ekonomik model hayata geçmesi mümkündür. Eğer gerçekleştirilmeyecekse bunun sebebi ya becerisizliktir ya da bu evin efendisi olamayacağımızla ilgilidir.

i Bu makale Nisan ayının başında kaleme alınmıştır. Yayınlanma süresi gelene kadar belli reformlar yapılmış olabilir. Bu yüzden yazı içeriğinde yansıtılmamış olma ihtimalinden kaynaklanan anlayış farklılıklarını vurgulamak gerekir. Aynı şekilde yazı yazıldığından sonra hala yazı güncelliğini koruyor ve herhangi bir reform yapılmadıysa o zaman da yürütmenin ciddi zaafiyetlerinin olduğunu açıkça ortaya koymak gerekir.

Vatandaşlıklar Konusu, Göçmenler ve Emek Piyasası

Ön Not: Bu yazı ekonomik bir bakış açısıyla yazılmıştır. Hukuki açıdan eksiklikleri olabilir.

Vatandaşlıklar Konusu, Göçmenler ve Emek Piyasası

1- Kıbrıslı Türkler için en önemli konulardan biri vatandaşlıklar meselesidir. Bu hem siyasi irade gaspından dolayı, hem de kimi siyasi partilerin iktidarlarını pekiştirme amaçları için kullanıldığı için adalet duygusunu zedelemektedir.

2- Bakanlar kurulunun haybeden dağıttığı vatandaşlıkların yanında, yıllarca bu ülkede üretime dahil olan insanların vatandaşlık talepleri de vardır.

3- Küçük bir ülkeden, kolay erişilebilir bir yerden bahsettiğimiz için ciddi bir göç alışı da olmakta, aynı zamanda bu göçmen nüfus siyasi olarak manipüle edilmektedir.

4- Ancak ortada olan bir gerçek vardır ki, Kıbrıs’ta göçmen işçi talebi de vardır. Öyle ki, eldeki verilere göre özel sektörde çalışanların sadece yüzde 25.82’si KKTC vatandaşı. Geriye kalan çalışanların yüzde 21.05’i üçüncü ülke, yüzde 53.13’ü de TC vatandaşlarından oluşuyor.

5- Nasıl bir emek piyasası arzuladığımız ile ilgili olarak karar verici olduğumuz kadar, göç ile ilgili pozisyon netleşirken, vatandaşlıklar konusu da bu noktada ele alınabilir.

6- Bu durumda yapılması gerekenleri adım adım uygulamak yerinde olur. Tabi ki böyle bir uygulamanın gerçekleşmesi için İçişleri Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı ve Eğitim Bakanlığı koordineli çalışması gerekmektedir. Buna göre

a- Öncelikle adada yaşayan insanların emek piyasasına katkısı yani bir tür beceri envanteri oluşturulmalıdır. Kuzey Kıbrısta şu an çalışan ve öngörülebilir gelecekte dahil olacak insanların hangi becerilerle emek piyasasına dahil olacağı belirlenmeli, buna göre elde neyin olduğunu anlayabilmek gerekmektedir. KTEZO’nun sağladığı sertifika programları, mesleki eğitim kurslarının da emek piyasasına katkısı bu envanterde belirlenmelidir.

b- Kuzey Kıbrıs’ta mevcut işletmeler, yatırım teşviğine giren sektörler ve bu sektörlerle ilgili çalışan sivil toplum örgütlerinin geleceğe yönelik “emek gücü” taleplerinin envanteri yapılması gerekmektedir. Büyük veya küçük bir şirket önümüzdeki bir yılda ya da 5 yılda işleri bu şekilde devam ederse nasıl birilerini istihdam edeceğini öngörebilir. Bu aslında emek talebinin de gerçekçi bir fotoğrafı olur.

c- Aşağı yukarı emek piyasası ile ilgili arz ve talep kanatlarının fotoğrafı ortaya çıktığında aslında beceri envanteri ve işgücü yapısı ile işverenin talep edeceği beceri ve işgücü talebinin birbirini karşılayamadığı noktalar ortaya çıkar. Bu emek açığını gösterdiği gibi, eğitim sisteminde teşvik edilecek alanları da belirleyebilir.

d- Bu noktalar ortaya çıktığında Eğitim Bakanı’da kontenjan, teknik ya da yüksek öğrenim ile ilgili stratejileri belirlenmesine öncelik verir. Temelde beceri envanterinin ihityaçlarının geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesini mümkün kılacak uygulamalar yapabilir.

7- Birincil veriler ortaya çıktığında, İçişleri Bakanlığı Muhacarette seçici olabilir ve Çalışma Bakanlığı yenilenecek izinleri, yeni göçmen işçi akışını düzenlerken belli düzenlemeler yapabilir.

8- Bu noktada mevcut vatandaşlık hakkının yanında, bundan sonraki vatandaşlıkların da kabul ve onayında ülkeye artı değer kazandırma koşuluna bağlınabilir. Eğer ulusçu bir anlayış değil de bu ülkeye fayda prensibine göre vatandaşlık ilkeleri ortaya çıkacaksa, ülkeye fayda ölçülebilir bir hale gelir, Zaroğluvari vatandaşlıkların da yapısal olarak önlememiz mümkün olur. Aynı zamanda, ülkeye emeğiyle fayda gösteren birinin vatandaşlık talebi de kendi sınıfsal durumuna uygun olarak gelişir ve ulusçu anlayışın ötesinde bu ülkeyi yurt bilenlerin ortak vatanı olması sağlanabilir.

Neden Oy Vermeyeceğim ?

 

Seçimlere sayılı günler kaldığı ve siyasi partiler ve adaylar son hamlelerini yapıyor. Tümünün odaklandığı tek birşey var: kazanmak. Bu kadar insanın kolektif biçimde seçimlere odaklanması, gündemi de dönüştürüyor. 2017 yılı sona ererken, yıl boyunca nelerin yaşandığını akılcı bir biçimde ele almak bile mümkün olmuyor. Tartışmalar; #hashtaglı iletilerden ileri gitmiyor. Aynı şeyleri söyleyen adayların neden farklı partilerde yer aldığını bir türlü anlamıyorum. Tüm bunlar vaatlerin absürtlüğü ile dalga geçmekten yorulan, kendimi de dahil gördüğüm öfkelilerin, öfkesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Yazının başlığından anlaşılacağı gibi bu seçim oy vermeyeceğim. Yazarken, derdim kısmen de olsa kendi adıma bu sebepleri ortaya koymak, en azından aklı selim bir biçimde seçim tartışmasına eleştirel bir gözle bakabilmektir. Bunun için benim için en önemli belli başlı kopuş noktalarını ele almak istiyorum.

  • Önce seçim kararı nasıl verilmişti hatırlayalım. Başbakan Özgürgün ile Ana muhalefet başkanı Tufan Erhürman TV programlarında atışmıştı. Başbakan, “delikanlı” edasıyla ile seçim için tarih istemiş, CTP Başkanı da olabilecek en erken tarihi söylemişti ve bir anda kendimizi erken seçimlerin içinde bulmuştuk. Böyle bir “adamlar atışmasının” toplumun tümünü etkileyecek kararlar yaratacağına tüm “feministler” sessiz kalmış, sabah akşam erkek egemen topluma karşı olduğunu söyleyenler, kararları “adam gibi adamların” aldığı bir toplumda, özne olmadıklarına tepki bile göstermemişti. Üstüne üstlük listelerde feminist kariyer yarışmasına tanık oluyoruz. Karar alıcıların “delikanlıların” olduğu yapıda, kadın-merkezli düşünen, sorumluluk sahibi feministlerin, insan haklarından taraf olanların ise buna sessiz kalıp “sığınma evi talep etmesini” içselleştirilmiş kadercilikten başka nasıl açıklayabiliriz ki?

 

  • Bu arada seçime, “erken” derken, seçimler çok da erkene alınmadı. Normal şartlarda Temmuz’da olması gerekiyordu. Olması gerekenden sadece 6-7 ay önce gerçekleşmiş oldu. Normal koşullarda sorumluluk sahibi bir siyasi parti, seçimin doğal tarihi bu kadar yaklaşırken, propaganda yapmanın yanında kapsamlı programlara sahip olması beklenir. Oysa ki, seçime giderken elimizdeki en kapsamlı program siyasi partilerin seçim manifestosu oldu. Yarın iktidar olacakların, çoğu konu ile ilgili söyleyebileceği şeyler tek paragraf. Tek paragraflık bir vizyonla, gerçekten birilerinin sizi 5 yıl temsil edebileceğini, temsilcilerin yürütmeyi belirleyebileceğine gerçekten ikna oldunuz mu? Bunun demokratik ve sağlıklı mı olduğunu düşünüyorsunuz ? Bu yüzden oy mu vereceksiniz? Eğer oy vermeyi ezbere yapılan bir davranış olarak kurgulamadıysanız bu zaafiyetlerin sonuçlarını tahmin edebileceğinizi düşünüyorum. Ama hayal edemeyenler için örnek vererek açıklayayım. Seçimin en karizmatik adayı, vekil olacak hatta bakan olacak. Mesela tarım bakanı olacak. İlgili bakanlığı ile ilgili 1 paragraflık programını hayata geçirmeden önce, bir büyükelçiliğinin onlarca sayfalık yapılandırılmış programı sunulacak. Elindeki 1 paragrafı kenara bırakıp, yapılandırılmış, projelendirilmiş programı uygulayacak. “İyilik timsali”, “hoşsözlü bakan”, o noktadan sonra artık başka bir ülkenin bürokratları tarafından hazırlanmış bir planın uygulayacısı olurken, bu ülke adına konuşacak. Projeyi mükemmel uygulayabilir. Ancak, kararı veren kim olacak ? Demek istediğim, gerçekten seçim yaptığımızda gerçekten bu ülkeyi yönetecek miyiz? Gerçekten bu ülkeyi yönetmeye hazır olan biri var mıydı ? Bence yok. Seçimlere gelmeden önce, muhalefet partilerinin var olanı eleştirirken, soyut güzel günler teması dışında bir siyasi argümanı var mıydı ? Hayır. Peki meclis dışında, meclise girme olasılığı olan partilerin var mıydı ? Hayır.
  • Mesele sadece plan ve projeye sahip olmakla ilgili de değil. Temsiliyet ve demokrasiye dair de zaafiyetler var. Demokrasiden ve toplumdan taraf olan partiler uygulanabilir bir siyasi programı oluştururken, bunu üyeleri ile bile paylaşmış durumda değildi. Katılımcı süreçler yaşanmamış ancak köklü çözüm önerileri ortaya atılmıştı. Ancak, köklü çözüm önerisi için, önce gelenekselin dışında bir yaklaşım gerekirdi. Konuya dair fikri olan 3-5 akil adamın yazacağı program, köklü çözüm değil tepeden inme elitist bir çözüm sunmak demekti. Demokrasiden taraf olan birileri için bu tavır kabul edilebilir olmamalıdır. Siyasi parti üyeleri, kendi partilerinin, siyaset yapma süreçlerinin dışında tutulurken, nasıl olurda sürünün bir parçası olarak hareket etmeyi anlayamıyorum. Ancak, bu koşulları kabul etmiş olacaklar ki, seçimlerde partileri için amigoluk yapma görevini kabul ediyorlar. Ancak, dışarda olan insanların bir parçası olanların bu tutumu protesto etme hakkı saklıdır. Oy vermemek biraz da demokratik süreçleri talep etme meselesidir. O yüzden siyasi partilerin ağalık sistemine karşı bir duruştur oy vermemek.
  • Günün sonunda, seçim alanına girdiğimizde üst akıldan gelen belli başlı projeler dile getirilmiş ama siyasi partilerin hiçbiri, siyasi üretimi gerçekleşmemiştir. Kaynak tartışması bile yapıldığında “TC’nin gerçekleştirmek için sunduğu projeler” bahsediliyor, “UBP-DP’nin bunları gerçekleştirmekte sorun yaşadığı” ifade ediliyordu. Ancak, hiç bir parti “Bu projeleri, kim nasıl hazırladı? Hangi ihtiyaca göre belirlendi?” tartışmasına girmiyor. Kaynak orada duruyor, onu etkin kullanmakta zorluk yaşanıyor gibi bir söylem ortaya atılıyor. Aslında, proje bazlı bile düşünülürken, “ülkenin ihtiyaçlarımızın ne olduğunu biz belirleriz” bile denilemiyor. Bunları bile konuşamayacaksak, korkak ve parmağın arkasına saklanarak siyaset yapılacaksa eğer siyasi haysiyet ortada yoktur demektir. O yüzden, birileri haysiyeti diline dolamış olabilir ama bu kadar çok haysiyetsiz duruş söz konusuysa, haysiyetten taraf olduğum için oy vermeyeceğim.
  • Belki de temel bir noktadan sorular sormak gerekir. Siyaset şirket yönetmek mi ? Yoksa irade mi ? Seçilme umudu olanlara söylemek gerek, eğer şirket yönetecekseniz, şirketinizin çalışanı olmayacağımızı bilmeniz gerek. Siyaseti kölelikten kurtulmak için kullanıyoruz köleniz olmak için değil. Siyaseti, özgür olmanın yolu olarak görüyoruz. Çünkü temelde hepinizin özgür olmak isteyen insanlar olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden özgürlük ve adaletten değil de patronaj sisteminden bahsettiğiniz sürece seçimlerin sizin KKTC LTD şirketinin patronu olma tiyatrosunu meşrulaştırmaya yaradığını biliyoruz. Seçimler, özgürlük arayan insanlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. O insanlardan biri olduğum için ben bu seçim oy vermeyeceğim.

 

UBP hükümete gelmesin, CTP gelsin. DP olmasın, TDP olsun, HP gelsin. Ayşe gitsin, Fatma gelsin. Nüfus çok, az, yasal vs…

Bu tartışmalara girmedim ve girmeyeceğim.

Boykotu karalayan egemenler ve onların sözcülüğünü yapanları görmezden gelenlere devam edeceğim. Günün sonunda, futbol sahasında, futbol oynanır. Takımların kim olduğu değil, yapılması gerekenle ilgileniyorum.

Eğer köklü bir dönüşüm istersek, çıkış yolu, takımların taraftar sayısı ile ilgili değil, oyunun kuralları, oynanışı ile ilgilidir.

Siyaset de böyledir.

Taraftara keyifli saatler geçiren amigolar olmak yerine, biraz da meseleyi konuşup buna yönelik tepkiler göstermediğimiz sürece, bu ülkede hiçbirşey iyileşmeyecektir.

Derdimiz, yaşadığımız yere sahip çıkmak, geleceği kurmaksa, geleceğe dönük konuşabilmek gereklidir. Aynı zamanda, siyasi partilerin yanlış bir dili konuştuğunu göstermek gerekir. Bu yüzden, işin özü bu seçim oy vermemek bugüne bakarken, yarını kurmanın yoludur.

Tepki Oylarına Dair Bir Seçim Yazısı

Mertkan Hamit
Seçimde tepki oyları üç yol izleyecek.
1- Tepki oylarının mühür olarak hükümette olmayan bir partiye gitmesi
2- Karma oy kullanılması
3- Doğrudan oy vermeyecek olanlar yani boykot oyları.
Seçimde belirleyici olacak olan tepki oylarının son halini anlayabilmek için HP’nin aday listesi son derece belirleyici olacak. Aynı zamanda tepki oylarının HP’nin mühür sayısını da belirleyecek. Şimdilik HP aday adaylarına dair herhangi bir dedikodu çıkmaması, ezber bozan aday çıkmama ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Diğer bir taraftan CTP ile TDP’nin aday adayları listesini karşılaştırdığımda tepki oylarında, TDP’nin daha avantajlı olacağı kuvvetle muhtemel.
CTP kontenjan adaylarında bir fark yaratamazsa, ana akım sol partiler arasında CTP ile TDP’nin yer değiştirmesini görmemiz bile muhtemel. Bu noktada CTP’nin geleceği tartışmalarının seyrini kontenjan adayları belirleyecek.
YDP’nin Doğuş Derya davası sonrasında zemin kaybedeceği düşünülüyor. Bence mağduriyet kartıyla “TC kökenli seçmen” üzerinde hala etkisini sürdürebilir. Özellikle TC kökenli seçmen üzerinden on yıllardır yapılan aşağılayıcı tavır da hesaba katıldığında, mahkeme kararının etkisi her halükarda YDP’nin tabanının sertleşmesine ve sağ oylarda DP tepki oylarının çekimi olabilir. Bu DP’ye zemin kaybettirir ama YDP’ye seçim kazandıracak gücü sağlamaz.
TKP-BKP ittifakının ise şimdilik hiçbir karşılık bulmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden “boykot” tercihli seçmenin kararını değiştirebilecek bir alternatif yaratmadığını söyleyebilirim.
HP adaylarını açıklamadan konuşmak erken, ancak tepkili ancak oy vermekte ısrarlı seçmenin oylarında TDP’nin daha kazançlı çıkma ihtimali olduğunu söylemem gerek. Ancak bu kazanımın, siyasi dönüşüme bir faydası olmayacağına da inandığımı belirtmeliyim.
Sürer durumdan rahatsız ve federal bir çözümün gerçekleşmediği her koşulda Kıbrıslı Türklerin yaşadığı coğrafyada oluşturulan iktidar ilişkilerinin bozulmasının kolay olmayacağının farkında olan insan sayısı oldukça yüksek. Bunun farkında olan insanlar aynı zamanda bundan rahatsız. Yapısal reformların TC tarafından belirlendiği, öz yönetim haklarının ihlal edildiği koşullarda, oy vererek başarısızlığı yeniden yaşamaya mahkum olmadığını düşünen insan sayısı bir hayli fazla.
Bu grup için öz yönetim haklarının talebi, “bizden birilerinin” mecliste konuşma yapması ile çözülmüyor. Tam tersine, “bizden birilerinin” meclis kürsüsüne sırtını dönmesi ile öz yönetim haklarının bir ilişkisi olduğunu görebiliyor. 
Son noktada, farklı görüşleri, arzuları, öncelikleri olan insanlar arasında önemli bir grup siyasi dönüşüme katkı sağlayacak olanın, seçimde oy vermemek olduğuna inanıyor. Bu yüzden olası seçimlerden sonra  yeni dinamizm boykot tartışmaları ekseninde değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. 
Seçim havasına rağmen, kararlı bir biçimde oy vermeyenlerin sayısı arttıkça, sivil itaatsizlik ortaya koyanların fazlalığı dikkat çekici olacaktır. Bu, siyasi partilerin de kendi zeminlerini kaybederek toplumla kutuplaşma risklerinin artacağını gösterecektir.
Kutuplaşma “yönetilemezliğe” katkı koyacak, doğal olarak, hükümet olanların kamuoyu baskısını ensesinde hissetmesi ile sonuçlanacaktır.
İyi yönetimin mümkün olması için, karar verme yetkisine sahip insanlarıntoplumdan çekinmesi gerekir. Şu an herkes en az benim kadar bu işleri bu şekilde yapacağını kabul ediyor değil, en absürt işleri yapmaktan çekince duymuyorlar. O yüzden onların oyununun dışından meseleyi ne kadar iyi organize edebilirsek belki de o kadar etki sahibi olacağız. 
Başka bir deyişle, iktidar olmadan baskıyı sürekli kılmanın yolu, başka bir iktidar oyununa bulaşarak değil iktidarın karşısında karmaşık bir blok oluşturabilmekten geçmektedir.
Seçimde oy vermeyerek, sivil itaatsizlik göstermek, birarada yaşamak için gerekli olduğunu düşündüğümüz ve geçerli olduğunu varsaydığımız “toplum sözleşmesini” tartışmaya açmak demektir. İktidar olma değil, geleceği kurma kaygısında olan kitleler için ise bunu ortaya koymanın yolu, bir anlamda, eski sözleşmenin geçersiz olduğunu söylemektir.

#ÜretenYokOlmazsa #SömüreneNolur?

 

Mertkan Hamit
mertkancyp

Bu coğrafyada, kimlik üzerinden ekonomi politikası üretmek yeni bir şey değil. Rauf Raif Denktaş # (hashtag) işaretine ihtiyaç duymadığı zamanlarda, “Türkten Türke” kampanyası yapmıştı. 1957’den itibaren liderliğini sürdürdüğü Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonunda, varoluşsal kavga, “ayrı bir Türk çarşısı yaratmak” üzerinden verilmişti. Bu kampanya ciddi anlamda başarılı olmuştu. Adadaki bölünmenin en derin alanı da ekonomi üzerinden şekillendiği zaman etkili hale gelmişti.

Çatışma toplumlarında, kimlik ile milliyetçiliğe bakarken ekonomik boyut çoğu zaman görmezden gelinir. Oysa, 1957 sonrası Ticaret Odasının ürettiği broşürlere bakıldığında, sermaye ile “Türkten Türke” kampanyası arasındaki ilişki açıkça görülür. Eş zamanlı olarak, Denktaş’ın “Türkten Türke” kampanyası sırasında, sosyalistleri, sermaye düşmanı olarak yaftaladığı da bilinir. Zaten sosyalistlerin, yeterince “milliyetçi” olamaycağı hatta ulusal davaya zarar verdiğye yönelik genel kanı ana akım Türk milliyetçiliğinde güçlü bir şekilde yerleşmiştir.

TMT’nin varlığını ispatlama derdiyle, namlusunu önce Kıbrıslı Türk sosyalistlere doğrulttuğu da bilinir. TMT’nin ilk kurbanlarının da Kıbrıslı Türkler olduğu da bilinir. Tabi bilinir deyip geçmemek gerek… Çok uzağa gitmeyelim, geçtiğimiz hafta Fazıl Küçük’ün mezarını ziyaret edip, varoluş kavgasında yolunu kaybeden “hakiki solcular” acaba, Küçük’ün sahibi olduğu Halkın Sesi gazetesinin 1950li yıllarda, Türklerin hiçbir şekilde komünist olmaması gerektiğine dair makaleler yayınladığını da bilir mi? Bilip görmezden geldiyse, “5 santime 3 santimlik” fotoğraf uğruna yaptıkları saçmalıktan dolayı iki satır özeleştiri vermeleri gerekmez mi?

Küçük, Denktaş, Nalbantoğlu gibi erken dönem Kıbrıslı ileri gelenleri sermaye ile olan ilişkilerine önem vermişlerdir. Çünkü “Türkten Türke” kampanyası ile milli davaya yeni bir alan açılmış, ama açılan bu alan siyasette sermayeyi yeni bir özne olarak ortaya koymaktadır. Bu yüzden de sermaye gruplarının, siyaset üzerinde ayrıcalıklı konum elde etmeleri yeni değildir. Denktaş’ın 1957’den itibaren Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu’nda başkanlığıyla kurduğu ilişkiler, 1974 sonrası düzende yaratılan sermaye bölüşümünde etkili olmuştur. Ardından gelen sol veya sağ iktidarların da sermayeyle olan feodal ilişkileri yeni değildir.

Bugüne geldiğimizde bahsi geçen sermaye sınıfını Kıbrıs Türk Ticaret Odası ve Kıbrıs Türk Sanayi Odası üzerinden örgütlendiğini söyleyebiliriz. Sermayenin en önemli temsilcilerinden biri olan “Kıbrıs Türk Sanayi Odası” başkanı geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaptı. Çalışma Bakanı Ersan Saner ile oda Başkanı Mustafa Kaymak’ın yabancı ülkelerden gelen çalışanlara yönelik ayrı asgari ücret talebi dillendirildi. Tepkiler oldu, başkanın şahsi görüşü olduğu söylendi ancak konu oda tarafından da sahiplenildi. Yani Kıbrıslı Türk “sanayicileri” ya da “üreticileri” açıkça “Apertheid” uygulaması istemiştir. Ayrımcılığı övüp, faşizan bir anlayışın oluştuğuna dair tepkilere karşı, oda, açıklamasında, “ister beğenin, ister beğenmeyin” dedi.

Sanayi Odasının önerisinin tutar bir tarafı yok. Ancak daha da garip olan nokta, Kıbrıslı Türk sanayici ve üreticisinin vicdanı ile ilgilidir. Çünkü, oda üyelerinin de gayri insani bir talebi ortaya koyması anlaşılamaz birşeydir. Bir taraftan batı merkezli bir algıyla standartlardan bahsedip, diğer taraftan ise ayrımcılığı temel alan çözümleri “ifade özgürlüğü” kisvesinde dile getirmek liberal aklın da anlayabileceği birşey olmamalıdır. Ancak Sanayi Odasının (tıpkı daha önce Ticaret Odasının da dile getirdiği gibi) bu konuyu ortaya koyması, siyasetteki hızlı apolitizmin yarattığı bir boşluktan kaynaklanır. Bu açıdan tek sorumlu suçu işleyen değil aynı zamanda ona olanak sağlayandır.

Meclis içindeki ana akım partiler ya da dışındaki partiler ve yapıların sermaye ve emek ilişkisini kaba bir ezber üzerinden şekillendirdiği açıktır. Örneğin, bir süredir CTP, #ÜretenYokOlmaz isimli bir kampanya sürdürmüştür. Sürdürdüğü kampanya dahilinde, yerli üretimi desteklemek gibi bir tutum belirlenmiştir. Ancak, sadece “üretimi destekleyelim” deyip piyasaya çıkmak, kendi içinde tutarsızlıklar barındırır. Üreticiyi desteklerken, üreten emekçi mi yoksa girişimcinin mi desteklendiği belirsizdir. Üretenin 3. Ülkeden gelen insanlar olması, bunların koşullarını, çalışma hayatının koşullarını ortaya koymadan, kaba bir popülizm içinde #ÜretenYokOlmaz sloganı, apolitiktir.

Bu yüzden de hiçbirşey demeden, herşey demeye çalışan kaygan bir zemin yaratır. Bu kaygan zeminde kısa dönemli popülizm uğruna, uzun dönemli emek/sermaye çelişkilerine yönelik tepki alanını, emek adına, daraltmaktadır. CTP, apolitik siyaseti ve ekonomiye soldan yaklaşmaya dair yetkin olmayan hali bu koşulların ilerletilmesine ön ayak olmaktadır. Soldan bir diğer ana akım unsur TDP, ya da sağdan HP’nin de durumu da CTP’den farksızdır. Çalışma hayatına yönelik söylemsiz, eylemsiz ve sessizdir.

Ana akımdakileri bir kenara bırakıp, Sanayi Odasının açıklamasına daha içerikli olarak bakalım:

Üretenler, insani çalışma koşullarından rahatsız, “eşit işe eşit ücretin” ne demek olduğunu ise duymak dahi istemiyorlar. Ortaya koydukları “Güneyde asgari ücret uygulaması yoktur” bilgisi de istedikleri biçimde yorumlanmış bir hal. Irka dayalı ayrımcılığı merkeze alıp, öneri oluşturduklarını düşünmüşler.

%40 oranında özel sektörde sendikalaşmanın olduğu, toplu iş sözleşmelerinin çalıştığı, ilke anlaşmalarının olduğu, iş mahkemlerinin etkin biçimde çalıştığı, sektörel toplu sözleşme olanaklarının olduğu, sorun çözme mekanizmalarının yer aldığı bir emek piyasası ile bahsettiklerimin hiçbirinin anlamlı çalışmadığı koşullar ile ilgili bir kıyaslama yapılmaz.

Başka bir deyişle, Sanayi Odasındakiler dezenformasyon üzerinden siyaset yapmaktadırlar. #Üretenyokolmazcılar cephesinde ideolojisiz siyaset söz konusuyken, Sanayicilerin gerçek siyasetin tarafında olması emek lehine ciddi bir dezavantaj yaratmaktadır. Çünkü emeğin siyasi dili kaybolurken, sermaye sesini yükseltmektedir.

Sol, emek tarafından yapıcı bir pozisyon almak yerine, sömürüyü tartışamadan, üretimi folklorik bir öğe olarak ortaya koymaktadır. Oysa ki, emek ve üretim sembolik bir davranış olarak değil, varoluşsal bir mesele olarak kavranabildiği kadar etkili olacaktır.

Sanayi Odası, çıplak bir biçimde ideolojik bir açıklama yapmaktadır. İktidar ideolojik kardeşliklerini doğrulamaktadır. Ana akım muhalefet cılız bir ses bile olamamakta, tam tersine ortaya koyduğu apolitik siyasetin içinde hapsolmaktadır.

Peki çıkış yolu var mı?

Öncelikle kategorik olarak “Evrensel Asgari Ücret” uygulamasına karşı olduğumu belirtmek isterim. Evrensel asgari ücret, farklı iş kollarında zorluklarından bağımsız olarak ücretleri dipte buluşturmaya yaramaktadır. Bu yüzden emekçinin aleyhinedir. Bunun yerine çoklu asgari ücretin sektörel olarak belirleneceği bir modelin adil ve sürdürübilir olacağına inanmaktayım.

Sektörel asgari ücret uygulamasının geçerli olması için ise “sektörel örgütlenmenin” önü açılmalıdır. Her sektörün işveren ve işçi temsilcilerin, sektördeki tüm çalışanlar için toplu pazarlığa oturabilmeli, en azından temel belli ilkelerde anlaşabilmelidir. Toplumsal diyalog alanlarının güçlenmesi, devletin ise tarafların karar üretemediği durumlarda etkin bir arabulucu rolü üstlenmesini merkeze almalıdır.

Bu aynı sektörde çalışan firmalara uyacak kuralları yaratırken, tarafların kaçak işçi çalıştırarak, ücretleri aşırı düşük tutmasını da engelleyecek mekanizmaların oluşmasını sağlayacaktır. Aynı zamanda, ücretlerin belirlenmesi sektörün öznel koşullarına göre belirlenmesinin önünü açacaktır. İşçi ve işveren örgütlülüğünü güçlendireceği gibi, karşılıklı ihtiyaçlar üzerinden hareket edilmesinin de önünü açacaktır.

Sadece, “kısa dönemli istihdam yaratan”, “güvencesiz” iş kollarında genel bir asgari ücret uygulamak mantıklıdır. Yani örgütlenmenin mümkün olmadığı mikro işletmelerde çalışanları bu kategoride tutabilirsiniz. Kıbrıs Cumhuriyeti örneğinde devletin belirlediği sektörlerde asgari ücret uygulaması vardır. Bunlar bakıcılar, özel güvenlik görevlileri, kasiyerler, garsonlar gibi işkollarını içine almaktadır.

Demek istediğim ihtyaç olan çözüm ikili asgari ücret değil, çoklu asgari ücrettir. Buradaki çokluk da, yabancı / yerli ya da buna benzer bir sebebe değil, sektörlere, işkollarına ve bunlardaki uzmanlığa ilişkin konulardır. Yani eşit işe eşit ücret prensibinden ödün vermeden gerçekleştirilecek bir çözümdür.

Son olarak, tabi ki bunu ben icat etmedim. Sadece Kıbrıslı Türk sanayicilerinin “kısmen” kopyaladığı sistemin, doğru şeklini yazdım.

Sendikal reaksiyonların çoğunlukla slogandan öteye, ana akım siyasetin de #ÜretenYokOlmaz apolitizminden öteye gidemediği koşulda, bir süredir Çalışma Ekonomisi adına kafa patlatan biri olarak amacım tartışmaya bir damla katkı yapmaktır.

İlgili aktörler, eleştirileri ve önerileri kaale alırsa ne mutlu bana. Ancak ülkenin ruh halinin eleştirenle konuşmamak üzerine şekillenmesinden dolayı zıtlık üzerinden var olma haliyle karşılaşmak kuvvetle muhtemel.

O yüzden, iyi niyeti bir tarafa koyup, bu yazıyı göle maya çalma girişimi olarak görmek daha mantıklıdır.

 

Büyük Biraderin 52 Milyonu

Nüfusu “kalabalık” olarak nitelendirilen bir yerde, İçişleri Bakanı Kutlu Evren yeni bir bilgi paylaştı: “134 ülkeden” insan yaşıyormuş bu yerde. Sonra nasıl bir analoji yaptığını anlamadım ya da anlamak istemedim. Ancak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak 134 ülkeden gelen insanlara karşı yabancı düşmanlığı yaparak, suçu kontrol etmek için 52 Milyon TL’lik bir protokol imzaladı. Türkiye Cumhuriyeti’ndeki mevkidaşı Süleyman Soylu bu parayla 169 noktaya takip sistemi yerleştireceğini duyurdu. Ayrıca mevkidaşı, “protokollerin yürürlüğe girmesini takiben yaklaşık maliyetler nihai halini alacak. Savunma Sanayi Müsteşarlığı aracılığıyla ASELSAN bu çalışmaları Türkiye’de yürüttüğü gibi KKTC’de de yürütecektir” dedi.

Nereden başlayacağımı bilemediğim bu haberi, ele alırken bir başka parti milletvekilinin “TC’nin dayatma yapmadığına” yönelik beyanı aklıma geliyor mesela. Buradaki protokol bir dayatma değil de onurlu bir işbirliğinin sonucu mu diye merak ediyorum. Bir şeyin dayatma olması için, Amerikan dizilerinde gördüğümüz sahnelere mi ihtiyaç var? Özgürlüğü yaşamamış olmaktan ötürü dayatmanın günün her anında, her alanında gerçekleşen iktidarın bir biçimi olduğunu unutuyor, sadece işkence odalarında gerçekleştirilen açık bir şiddet biçimi mi olarak anlıyoruz acaba.

Türkiye, bizi gözetlemek için 52 Milyon harcama yapıyor. Bu ülkedeki en küçük gelişmeden haberdar olmak için bunu yapıyor. 134 ülkeden biri olan Türkiye, kendine ait olmayan bir coğrafyanın güvenliğini sağlama bahanesiyle, iktidarını her noktaya yaymaya çalışıyor. Çok yaşa Bentham, Panoptikon nihayet buraya da yerleştiriliyor. Camiden, kışladan, elçilikten, bankadan sonra hapishanenin gözetleme araçları da en son teknolojiye kavuşuyor.

İçişleri Bakanı, yabancıların tehlikeli olduğunu söylüyor, yabancı olan ülkeyle protokol imzalayıp, 169 takip noktasının doğrudan yabancı bir ülkeye bağlı olacağı bir sistemi de ardından gazeteye duyuruyor. “Uluslararası bir protokol” olduğu için de, KKTC tarafından onaylandıktan sonra Anayasaya aykırılık üzerinden gidebilmek mümkün olmayacak. Çünkü devletlerarası antlaşma niteliği, bunu engelliyor.

İnat edip kavga verecek bir güç ortada olmasa da, dile getirerek can çekişme sancısında doğruları söylemeye denemek, kurgulanmış gerçeği yaşayanları rahatsız etmesinin umutsuzluğunda işin mali tarafına da bakmakta yarar var.

52 Milyon TL’lik kaynak bu proje için ayrılıyor. Parayı Türkiye’de verebilir, KKTC öz kaynakları da… Ancak 52 Milyon’a “büyük biraderin” bizi izlemesine olanak sağlamak yerine neler yapılabiliriz. Bunu düşündük mü?

Bugünün rakamlarıyla adı geçen miktar 24000 civarında asgari ücretlinin yatırımlarıyla beraber yaşayabileceği bir miktara denk gelmektedir. DPÖ’nün hanehalkı işgücü istatistiğine göre 8,075 işsiz Kıbrıs’ın kuzeyinde ikamet etmektedir. Başka bir deyişle, tüm işsizlerin / dar gelirlilerin mali olarak desteklenmesi ile zaten suç ve suça sebep olan fakirlik sorununun üstesinden gelmek için kullanılması mantık olmaz mı ?

Sağlık, eğitim gibi temel konulardaki kronikleşmiş sorunları aşmak için kullanılması daha etkili sonuçlar veremez mi ?

Bahsi geçen parayla piyasa değerine 300’ün üzerinde konut yapabilmek mümkünken, dar gelirli insanların ucuz konuta erişmesini sağlamayı denemek daha yerinde olmaz mıydı?

Kelalaka bir sonuç olacak belki ama meselenin özeti:

Bakan, yabancı düşmanı bir kukla…

Sistem, Türkiyenin mühim ve ülvi çıkarlarının korunmasından başka hiçbir işe yaramayacak olan yeni bir iktidar alanı yaratma çalışması…

Kaynak ise insanların değil, iktidarın ihtiyaçlarının devamı için harcanacak…

Yeni birşey mi?

Tabi ki değil.

Neden mi yazdım?

Bu ülkede bir zeytin ağacı gibi kök salıp, gelişecektik ya… Hatırlatmak istedim..

 

 

 

“Cyprus: first thing you need to do is to put yourself in others’ shoes”

“Cyprus: first thing you need to do is to put yourself in others’ shoes”- op-ed by Metin Munur (T24.com.tr)****

Why did Cyprus Conference, that took place in Switzerland, ended in failure? Which issues caused the failure? Which party is at fault? The answers of these questions are known on that island only by the TC leader, GC leader and their entourage.  The answers as well as  the details of the discussions held are also known by the US, Russia, EU, UK and UN that have been involved in the process right from the beginning.

In other words except for TC and GC people, all the other relevant parties know it all. But the failure of Crans-Montana concerns the communities the most as they are the one who live there and their children as well as grandchildren will be living there in the future too. That is why the minutes of Cyprus Conference that took place in Switzerland should be made public. Cypriots should find out why their leaders failed to reach a deal. It is not possible to make good/healthy decisions about the future by relying solely on the statements made by the leaders as their statements do not aim at telling the truth but managing the perceptions and leading the public.

The lies that have been told by the leaders for the past 50 years are bigger than the island itself.

For example the TC side claimed that the GCs are not in a rush and that the process failed as GCs are not keen on a solution. Is this really true?
Also, GCs said “ the talks failed as Turks are greedy”. Is this true? I have been following the process closely through the diplomatic sources and I know that the leaders are not telling the truth and misleading their own people.

One has to know the truth to be able to make the right decisions. If the people do not know the truth, the leaders would go on  with these kind of exchanges and travel back and forth to Switzerland for another 50 years.

We would not be able to know if the leaders negotiated for what communities wanted or what they thought communities wanted unless the minutes of the Cypru talks are made public.

Here is an example: Turkish side gave the impression that big concessions have been made regarding Turkey’s right of intervention and troops on the island and that the issue was not resolved despite Turkey’s concessions  as GCs insisted on zero troops-zero guarantees. It is  true that the GC leader went to Switzerland by saying zero troops-zero guarantees.

But the GC-Greece changed their stance and tabled a proposal for Ankara which is as follows:
-a mechanism to be set up and through the relevant mechanism Turkey and Greece would establish a commission and monitor the extent to which solution the deal is respected and that  the relevant mechanism would replace the guarantees.
-Parallel to the relevant mechanism, Turkish and Greek troops would be reduced  to the amounts indicated in 1960 Treaty of Alliance (800 Greeks, 600 Turks)

Ankara did not accept the proposal in question. “ It would take time for the suggested mechanism to replace the security-guarantees. Let’s keep the current system few terms. the number of troops could be discussed later” they said.

Akinci supported Ankara’s proposal by saying “the existing treaty of guarantee should be abolished after 3 terms of presidency”. Without specifying any numbers he wanted a certain number of troops to remain on the island after a solution. There is another dimension of guarantees that has not been discussed which is: EU does not even accept a temporary Turkey’s right of intervention over Cyprus. This idea has been communicated to Akinci and Ankara officially. UNSG Guterres also confirmed in Switzerland that unilateral right of intervention cannot be maintained after a solution

There are two decisions taken to enable TCs feel safe which are:
(1) 2500 individuals of a multinational police force that will also include Turkish police

  1. have 60%GC and 40% TC police in united Cyprus’ police force

Had we known these, would TCs have felt differently about guarantees?

Here is what I think:
-if one genuinely wants a solution, it is important to put oneself in the other’ shoes.
-One should accept that one will not be able  to get all s/he wants.
-One should think about the future and not the past.

 

 

*** This article is written by Metin Munir published on t24.com.tr and distributed by Cyprus Dialogue Forum member organisations as a part of daily media review. I just wanted to post it here, as I believe that it has to be read by many who are interested on Cyprus issue. (Mertkan Hamit)